Şâir ve Patron (Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.204
Gösterim
Adı:
Şâir ve Patron
Alt başlık:
Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
88
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758717026
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğu Batı Yayınları
Baskılar:
Şâir ve Patron
Şâir ve Patron
Şâir ve Patron, Türkiye'nin tarih alanındaki en saygıdeğer temsilcisi Halil İnalcık tarafından kaleme alınmıştır. Bu küçük ama edebiyat için çığır açıcı risâlede İnalcık hocamız, Osmanlı Divan şâirlerini ve şiirini sosyolojik bir yaklaşımla ele almakta, ana kaynakları kullanarak patronajın bu sanat tarzı üzerinde belirleyici etkisini analiz etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sanat ve iktidar ilişkisini Max Weber'in "patrimonyal devlet yapısı" tanımlamasından yola çıkarak inceleyen İnalcık, patrimonyal bir yapıya sahip toplumlarda bilim adamı ve sanatçının üretimini "mutlak egemen bir hükümdar"ın belirlediğini şu sözlerle vurguluyor: "Genelde, bilim adamı ve sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çerçevesinde sanatını ifade eder. Osmanlı toplumu gibi patrimonyal türde bir toplumda, başka deyimle, sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir toplumda bu gerçek daha da belirgindir."
(Tanıtım Bülteninden)
88 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Osmanlı patrimonyal saray kültürünün gelişmesindeki önemi ortaya koyan bir kitap, Şair ve Patron. Osmanlı Devleti'nin temel yapı ve menşeinde görülen patrimonyal prensibin usta-çırak ilişkisinde olduğu gibi sistematik bir zemin üzerinde işlevsel hale geldiği belirtiliyor. Devlet-i Aliyye'nin Coğrafya gözetmeksizin zamanın ünlü sanatkar ve âlimlerine lütuf ve maddiyat vaadederek himaye altına alan yapısını görüyoruz. Fatih, Bayezid, Yavuz ve Kanûni bu havuzun oluşturulmasında önde gelen isimler olarak zikredilir. Özellikle Fatih'in Batı'nın önemli sanatkârlarını, -heykeltıraş, ressam, mimar- payitahta çekebilmekteki marifetini biliriz, kültürel alanda gerçekleştirdiği büyük atılımlarla Osmanlı Rönesansını başlatmış kişi olarak da kabul edilir Fatih. Kâtip yetiştirmede olan bürokratik sistemin etkisi, toplum nezdindeki çırak-kalfa-usta sistemini beraberinde getirdiği söylenilenebilir. Hacmi az olan bu kitapta devlet-insan arasındaki ilişkinin sistematik boyutunu incelerken aynı zamanda devlet-toplum yapısına da girmiş oluyoruz, her ne kadar meselenin toplum tarafına olan izdüşümleri kitapta az yer bulsa da.

"Saraya ve ricâl-i devlete bağımlı sanatkâr, ki Osmanlı sultanları şairliğiyle muşhurdur- bir eserin "makbûl ve mûteber olması" her şeyden önce sultan'ın iltifatına bağlı idi."

"Kasideler, başta öbür dünyada Tanrı'nın rızasını, Peygamberin, velilerin şefaatini ve bu dünyada patrimonyal siyasi güç sahiplerinin himaye ve inaniyetini kazanmak için yazılırdı."

Bu yapıyı satranç taşlarına benzetmemek olanaksız. Merkeziliğin mutlak olduğu toplumların siyasi arenasındaki tek güç, bir güce dayanır: şah ve diğerleri. Şahın inaniyet ve lütfuna mazhar olabilmenin yolu şairin kasidesindeki niteliğe bağlıdır. Ancak yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi bu düşüncenin temeli din-i mübin'in kaimliğine riayet etmekse, o zaman şairin kalemi kılıç olabilir, sadece patron nezdinde kalan şairin olsa olsa bir yelpaze görevi olur. Bir hizmet düşüncesi; ama onun ötesinde asıl taşınılması gereken öz küffarı mat eden güce hizmet, şahtan önce din-i mübin'in emrinde olma bilincidir.

"Yüksek bir estetik ve sanat felsefesine sahip mediciler olmasa idi, Floransa'nın büyük sanatkârları, elbette yetişmezdi. 4 divan sahibi şair hükümdar olmasa idi, Türk edebiyatının büyük dehâları belki ortaya çıkmazdı. O dönemde, şaheserlerin çoğu, önemli ölçüde, seçkin sınıfın iltifatı, yüksek kültür ve duygu inceliği, sanatkârı korumaktaki ilgi ve heyecan ile açıklanabilir."

M. Bardakçı, -1:13:30'dan itibaren- kitabın devlet-şair ilişkisinin gerekliliği üzerine küçük bir vurgu yapmış: https://youtu.be/cWAFhbQkqZQ

* Patronaj olmadan sanat olmaz. İtalya'da da böyle olmuştur çünkü Rönesans'ın temeli budur. Divan edebiyatı bu şekilde ayakta durabilmiştir.

Kitabın teması açık, ancak görünmeyen bir yüzü daha var ki programda bunun dile getirildiğini göremiyoruz. Merkeziyetçiliğin sanatçı üzerindeki himayesi bir tarafa, sanatçının sanatını icra edebilmesi için otoritenin onayını gereksinmesi üzerinde tartışılması gereken eleştirilerin yer bulmasıdır önemli olan. Sanatçıdaki maksadın hangi duyguya cem olduğunu bilebilmek o şiirleri gözden geçirmekle mümkün olur ancak burada mevzubahis olan şey, şairin taşıdığı maksattan çok, o maksadı kullanma "zorunluluğunu" taşımakla mükellef olmasıdır. Uzun lafın kısası, köprüyü geçebilmek için güzelleme sunmak zorunda bırakılan ve böylelikle gerçekçi olabildiği düşünülen sanatçının yapıtını oluşturmasındaki mecburiyetin irdelenerek şair-patron ilişkisinden daha geniş bir yelpazeye yayılması gerekliliğinin göz ardı edilmesidir.

"Karacaoğlan gibi - realist, natüralist nitelik gösteren şiir, sanat sayılmaz; itibar görmezdi"

Meselenin kilit noktası. bayherşeybilirciler bu alıntıya denk gelmişler midir? Alınan o notlar arasında bu cümlenin altı çizilmiş midir acaba? sadece himaye meselesinden ibaret midir yani?

Osmanlı'nın sosyolojik hareketlenmeleri ile tabakalar arası çatışmalar bu kitabın sınırlarını aşan bir konu elbette. ama o sınırlara biraz girmekte fayda var.

Kitabın ikinci kısmı Fuzuli üzerine temelleniyor. meşhur
"Selâm verdim rüşvet değildur diye almadılar" satırlarının arkasındaki meselenin farklı olduğunu öğreniyoruz bu kitapla. İnalcık da bu gerçeği, Fuzuli'nin şiirlerindeki acının patron bulamayışından ileri geldiğini ifade eder. Şaşırtıcıdır.

"Patrimonyal bir toplumda, Fuzûlî için durum-bütün istignâ ve gururuna rağmen- başka türlü olamazdı."

Burada bir istibdad düşüncesi beliriyor. Eserin akademik rasyonelliğinden sapmayışı kesin bir yargıyı güçleştiriyor. Bu konuda ciddi ağırlığı olan taraflı tarafsız kitap onerilerine açığım.

buradan çıkardığım bir başka izlenim ise güç tutulmasının dünden bu yana değişmediği... Ancak bu izlenime gelmeden önce Fuzuli ve dönemine ilişkin kitapta olmayan, önemli bir sosyolojik saptama var. Aynen alıyorum.

"Fuzuli'nin hayatına bakılarak Türkiye'nin toplumsal yapısı ve ilişkilerindeki gerçekler çarpıcı bir biçimde kavranabilir.

Bu bağlamda Fuzuli'nin ahlak, terbiye, yaltaklık, rekabet ve düzenbazlık gibi değerler üreten intisap ahlakına karşı süreç içerisinde yetenekleriyle gururlanan, başkentteki ahlaksızlıkları düşünüp kıyıda kalmış olan konumuna bakarak avunan, yeteneklerinin fark edilmemesi nedeniyle sitemkâr bir tutum geliştiren, iktisadi anlamda fakirleştikçe kendi durumundan şikâyet etmeye başlayan ve yaşadığı iktisadi zorluklar ile yeteneklerini ifade edememenin verdiği ruhsal yıkımın birleşmesiyle birlikte isyan eden bir aşamada dahi en sonunda bilim insanını ve sanatçıyı tevekkül ederek patron aramaya yönlendiren trajik bir hayat yaşamış olması oldukça ilginçtir.

Bu örneğin, Orta Asya ve yakındoğu medeni kültüründen beri süregelen patronaj ilişkilerini zirve noktasına getirdiği bilinen Osmanlı İmparatorluğu'nun mülkiyeti, tebaayı ve siyasi egemenlik gücünü hükümdarın iradesine bağlaması sürecine bağlı olarak bu toplumdaki bilim insanı, sanatçı, zanaatkâr, idareci veya asker gibi birçok yetenekli kimsenin kendini var etmesi için patronun inayetine ve lütfuna erişmek zorunda kaldığı bir intisap ahlakına işaret ettiği belirtilebilir. Buna rağmen Osmanlı İmparatorluğu'nda münferit örneklerin haricinde tavsiye eden, tavsiye edilen ve tavsiyeyi kabul eden şahısların bilge, adil ve itidalli bir tutum geliştirmiş olması nedeniyle uzun bir dönem boyunca bu mekanizmanın sorunsuz bir şekilde işlediğini de görmek mümkündür.

Bugünün sorunu ise artık Fuzuli'nin geçirdiği ruhsal dönüşümün toplumsal olarak hissedilir bir noktaya gelmiş olmasıdır denebilir. bu nedenle Fuzuli örneği üzerinden yakıcı toplumsal sorunları tartışmak anlamlı görünmektedir."

Fuzuli'deki acıyı, bir yâr'a kavuşamayıştan ötürü gelen bir acı olarak yorumlarız. O acıyı sevdiren yâr, onu bir olan yaratıcıya ulaştırır. Patron bulunabilseydi, yâr acısı belki de olmayacaktı, yâr olmasaydı yaratıcıya bu denli acıyla ulaşılamazdı. Ama bulunmayan patron nihayetinde yine bulunur ki bu patron yâr'dır. Öyle ki yolundan geçen kedi bile tapılası olagelir. Neyzen Tevfik meseleyi güzel anlatır.

Bu kitabın okuru Fuzuli'nin tapınması ile karacaoğlan'ın natüralistliği arasında bir bağ kuracaktır. -Fuzuli'yi uyuşmanın, karacaoğlan'ı bilincin timsali olarak görüyorum- İnsanın benliğinde cereyan edenlerin -ki bu birçok yalpalanmayı içerir olmalıdır- beşere duyulan sevgide gerçekleşmesi Yaratıcı'ya ulaşmanın bir yoludur. Binbir gece masallarında yaşamayı reddeden ıslah ediciliğe, her şeyin arzuda toplanarak güzel sıfatlar kazandırıldığı bu zamanlarda daha çok sarılmak; zamana, insanlara, hayatlara, kitaplara daha sahici yaklaşmak icap ederken ilişkilerin üzerinde durmak daha da haizleşiyor.


Güç tutulmaları... Hükmeden, diş geçiren o gücü arayış, o güce sahip olmak: yetersizlik ve eziklikle gelen paralanma doyumunun sorgulanışı, sorgunun olmadığı yerde insanın güçsüz olduğu söylenirdi, paralanma istencinin olmadığı yerde de insan güçsüz olurdu. kime göre olurdu? güce tutulanlarca. Bir üçüncü dünya ülkesindeyseniz, evet! siz de o şanslı kişilerden birisiniz. Dilinizden dökülen cümlelerin tonajı yeterince baskın gelemiyorsa, kitlenin dışındaysanız, kendinizi tebrik edebilirsiniz. Her sabah kapınızı çalacak güç istilâlarına tutulacaksınızdır, ama bu sefer üniformalar tarafından değil, üniforma tutkunları tarafından.
88 syf.
·2 günde·9/10 puan
Şair ve patron ilk başta isim ne kadar manasız gelsede okudukça anlıyor insan. Devlet adamlarının şiiri methiyeleri nasıl kullandığı şairlerinde bunu geçim yolu gördükleri çok enteresan bir kitap. Özellikle fuzuli dikkatimi çekti.
88 syf.
·Puan vermedi
Edebiyat için çığır açıcı risâlede Halil İnalcık , osmanlı divan şairlerini ve şiirini sosyalojik bir yaklaşımla ele almakta, ana kaynakları kullanarak patronajın bu sanat tarzı üzerinde belirleyici etkisini analiz etmektedir.
88 syf.
·2 günde·7/10 puan
Patrimonyal Devlet ve Sanat üzerinde sosyolojik bir inceleme olarak başlatılan bu kısa kitapta; 15 ve 16. Yüzyıl dönemine ait ünlü şairlerin geçimlerini ve mevkilerini kazanmak için Patrona (Padişah) yakınlık ve en üst şekilde övgülere yer vererek istediklerini kazandıklarını resmi evraklarla aldıkları paraları da göstermektedir.

Aradan yaklaşık 500-600 yıl geçmesine rağmen her ne kadar kişiler ve işleyiş metodları değişsede ana düşünce fikri hep aynı kalmış malesef. En küçük devlet kurumundan, en büyük kurumlara kadar adam kayırma var gibi durmakta. Patronaj düşünce halen çalışmakta.

Dikkatimi çeken ünlü şair Fuzuli'nin günlük 9 akça para alması, zamanında çok para götüren meslektaşlarına karşın birşey kazanamamış olması beni şaşırttı. Herkese iyi okumalar
88 syf.
·6/10 puan
Kitap, Halil İnalcık hocanın Osmanlı hükümdarları (patron) ve şair arasındaki ilişkilerin sosylojik bir incelemesi.

Öncelikle patrimonyal devlet anlayışından kasıt, ataerkil, güç ve egemenliğin atadan miras kalmış halini ifade eder diyebiliriz.
Kitabın dili, divan şairlerinin sanatından bahsedildiği için ve devamlı bu sanatlara atıfta bulunduğu için oldukça ağırdı fakat genel olarak Osmanlı klasik kültür ve sanatının oluşması merkezde bulunan patron yani padişahın sanat anlayışına bağlı olduğundan bahsediliyor. Dolayısıyla klasik sanatın zirveyi görmesi bazı Osmanlı padişahlarının sanata bakış açısı, sanatın bizzat içinde olmalarına bağlıdır. Ayrıca tabii ki kişinin iyi yerlere gelmesi her alanda padişaha bağlı olduğu gibi sanatçının da iyi bir konuma gelmesi padişaha bağlıdır. Bu sebeple birçok Osmanlı şairi bir patron arayışı içinde olmuştur. Patronunun kendine şiir yazmayı kabul etmesi ve şairin başarı basamaklarını çıkması tamamen buna bağlıdır.
Üslubu çok ağırdı bazı yerleri algılamakta güçlük çektim sebebi eski dile hakim olmayışımdan kaynaklı fakat ilgilenenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.
88 syf.
·2 günde
Ortaçağ’da Doğu’da ve Batı’da devletler patrimonyal bir yapıya sahipti. Patronaj ilşkisi bulunmaktaydı. Sen ne kadar itaat edersen o kadar korunurdun yahut ne kadar korunursan o kadar itaat ederdin. Bu karşılıklı bir ilişkidir. Belki kula kulluk(patron-kul) ya da usta çırak ilişkisi gibi bir şeydir. Patronaj sadece sanat alanında değil askeriyede bürokraside hatta ilmiyye sınıfında dahi sosyal ilişkilerin temelidir.
Patronaj hasede, rekabete, entrikayai iltimasa neden olmuştur(kaside sunmak) yazarın deyimi ile toplumun ahlakını yahut ahlaksızlıını oluştururdu.Mesela Fuzuli büyüklere yaklaşmaz bunun tesellisini hased ehlinden uzak kalmakta bulurdu.
Divan şiiri İran kaynaklı bir edebiyattır. Osmanlı Padişahları İran’dan sanatkarlar getirtmek için fazlaca uğraşmışlar Fatihle başlayan bir rönesans var kültür oluşturulmaya çalışılmıştır. Sanatkarlara çokça ödüller verilmiştir. (İran edebiyatının son büyük şairi Molla Cami’ye 1000 altın verilmiştir.) Bunu dışında hem Osmanlı’da hem de Timurilerde zorla sürgünlerle devlet merkezlerine sanatkarlar çekilmiştir.
Zamanla bu Fars örnekleri rekabetlere yol açmış Türk şairler onlarla yarışmaya başlamıştır. Türk şairler Farslar tarafından alaya alınmıştır.Fakat ileriki zamanda Farsları gölgede bırakacak Farsça eserler verilmiştir. 15.yy’da Şeyhi Fars edebiyatındaki mesnevilerden çok daha güzellerini yazmıştır ve kabul görmüştür.
Fars örneği tüm toplumda değil fakat yüksek mertebede gittikçe yaygınlaşmış, yine yazarın dediği gibi, ‘’Türki ta’birat’’ köylü ve dağ kabilelerine özgü sayılmıştır.
Osmanlı’da şairler zevk ve sefa ile karşılandığı gibi çeşitli durumlar sonucunda eza ve cefaya da düşmülerdir. Patronun itibarını düşürmeleri sonucunda sürgüne ya da katline karar kılınanlar vardır. Fatih’in intisabında olan Ahmet Paşa eşcinsel olması, mahbublara göz dikmesi sonucu katline karra kılınmış daha sonra padişaha yazdığı Kerem Kasidesi ile sürgüne gönderilmiştir. Fuzuli, Şia- İmamiyye mezhebine bağlı olduğundan Osmanlıda bir patron bulması zordu. Bu şekilde feleğe, padişahlara isyan ve lanet ederek sefil bir şekilde hastalıkla ölmüştür. Aynı şekilde İran şairlerinin üstünlüğünü kabul eden Mesihi Osmanlı ülkesinde Acem’den gelenlere verilen fazla itibarı gereksiz bulanlardandır.
Mesihi gökten insen sana yok yer
Yürü var gel Arab’dan ya Acem’den (Halil İnalcık, Şair ve Patron)
Osmanlı kaynakları şairlerin çoğu kez bu işret meclislerinde hükümdarın takdir ve lütüflarına eriştiklerini belirtir. (Şair ve Patron) İşret meclisleri içki meclisleride şairler devlet adamları bu meclislerde bir araya gelir, padişaha kasideler sunulur niamlar alınırdı.
Eser çok kısa fakar Şair ve Patronaj üzerinde oldukça yetkili bir eser. Fuzuliyle ilgili kısımda çok fazla Farsça beyit var bunları anlamak zor hatta bilmeyene imkansız. Ama ilgisi olan okumalı bence akıcı ve güzel bir dili vardı. İyi okumalar :)
88 syf.
·1 günde·7/10 puan
Bizim “himaye” Batı’nın Patronaj dediği müessese, yani geçmişte devletin sahiplerinin, büyüklerinin hem gücü hemde serveti olan sanat meraklılarının sanatçıyı himayeleri altına almaları, maddi ve manevi destek verip eser ortaya koymalarına katkıda bulunmaları demektir. Avrupa’da geçmiş devrin papaları, herhangi bir yerin kralları, prensleri, dükleri; bizde sultanlar, paşalar, beyler ve zenginler olmasaydı ortada bugün “Klasik sanat” diye bir şey mevcut olmazdı.
Patrimonyal Devlet ve Sanat
Patrimonyal, sosyal onur, statü ve mertebelerin hükümdar tarafından belirlenmesidir. Böylece aslında sanatçı, patronun kendisine olan ilgisini devam ettirmesi için son derece dikkatli olmalı ve onun hoşlanmayacağı şeylerden uzak durmalıdır. Osmanlı Devleti’nin temel yapı ve menşeinde görülen Patrimonyal prensibin usta-çırak ilişkisinde olduğu gibi sistematik bir zemin üzerinde işlevsel hale geldiği belirtilmektedir. 15. Ve 16. Yüzyıl dönemine ait ünlü şairlerin geçimlerini ve mevkilerini kazanmak için Patrona (Padişah) yakınlık ve en üst şekilde övgülere yer vererek istediklerini kazandıklarını resmi evraklarla aldıkları paraları da gösterilmektedir.
Osmanlı Sarayı Kültürünün Gelişmesi ve Osmanlı Divan Şu’arası
Selçuklu döneminden başlayan bir edebi gelişme dönemi ele alınmış, özellikle Farsça ve Fars edebiyatına çok değer verildiği üzerine bilgiler yer alır. Padişahlar şehzadeyken önemli hocalardan ders almışlardır. 2. Murad’dan itibaren sultanlar şairlik istibdadı kazandıkları bilinir. Sanatçı, padişaha göre şiir yazmaya eser vermeye özen gösterilirdi. Sanatçının şöhretini de padişah belirlerdi. En iyi, gözde şair hükümdarın ilgi ve lütfuna layık olan şairdi.
Fatih, Beyazıt, Yavuz ve Kanuni bu havuzun oluşturulmasında önde gelen isimler olarak zikredilir. Özellikle Fatih’in Batı’nın önemli sanatkarlarını, -heykeltraş, ressam, mimar- payitahta çekebilmekteki marifeti ortadadır. Kültürel alanda gerçekleştirdiği büyük atılımlarla Osmanlı Rönesansını başlatmış kişi olarak da kabul edilir. Fatih yetiştirmede olan bürokratik sistemin etkisi, toplum nezdindeki çırak-kalfa-usta sistemini beraberinde getirdiği söylenir. Saraya ve rical’i devlete bağımlı sanatkar ki Osmanlı sultanları şairliğiyle meşhurdur. Bir eserin makbul ve mıteber olması her şeyden önce sultanın iltifatına bağlı idi. 15. Yüzyıl yüksek kültür merkezleri, Timur soyundan gelen hükümdarların payitahtlar idi. Saray kültürünün gelişmesi için şairler, sanatçılar gerek kendi isteğiyle gerekse zorla ülkeye getirilmişlerdir. Saray ve Cami halılarında İran kültüründen örnek alınmıştır.
Patron ve Klasik Şiir
Tasannu, yapmacık hareket zorla bir şeyi göstermek anlamlarına gelir. O dönemde sırf biraz altın kazanmak için edebiyatın yerleri süpürdüğü görülür. Şiir edebi sanatların beceriyle uygulandığı, ‘masnu’ şiirlerdir. Ama tasannu sırf tasannu da kalmamalı; latif, nazik, zarif ve matbu olmalı garabete kaçmamalı, taklid olmamalı, yaratıcı olmalı. İçten gelen duyguların coşku ile tabii ifadesi değil, daha ziyade ince sanat ustalığını fark etme nazma şiir niteliği kazandırır. Gerçek şair, şiir sanatlarını öğrenip uygulayabilen şairdir.
Patron ve Şair
Padişah’ın şairi dinlemesi ve şiiri beğenmesi önemlidir. Şuara meclislerinde takdir gören şaire bazı ünvanlar verilirdi. ‘Seramed, emir-i nazm, melikü’ş-şu’ara, sultanu’ş-şu’ara gibi ünvanlardır.’ Şairler de kendi aralarında böyle meclisler tertip eder.
Sehi, Osmanlılarda ilk şu’ara tezkiresi yazarı. Tezkirede Padişahın hayatı üzerine önemli ayrıntılar vermektedir.
Latifi, Katiplik sanatını icra etti. İnşa ve nazımda uzmanlaştı. İskende Çelebi ve Veziriazam İbrahim Paşa’ya risale ve kasideler sunarak kendine bir patron aramıştır. Usta bir eleştirmen olan Latifi şairleri meslek ve yaşam tarzlarına göre sınıflandırır. Hayatı boyunca rahat ve itibarlı bir hayat için kendine patron aramıştır.
Aşık Çelebi, Çelebiye göre bir eserin değerini, patronun değeri belirler. Sanat ve ilim eserlerinin patronaja bağlı olduğunu belirtir. 2. Bayezid döneminde şairlere ilgi göstermekte rakibiyle yarışmıştır. Çelebi’ye göre onun zamanında ulema ve ricalin çoğu şiirle uğraşmıştır. Şairlere bol bol ihsanlarda bulunmuşlardır. Adli mahlasını kullanan 2. Bayezid’de şairdi. 2. Beyazid döneminde in’am defterlerinde arşiv belgelerinde şairlere dağıttığı bağışlar kayıt edilmiştir. 1. Selim döneminde şiir sanatında gelişme görülmemiştir. Süleyman döneminde de in’amat defterlerinde hiçbir şaire rastlanmamaktadır. Çelebi Süleyman’ı Osmanlı padişahları arasında hüner sahiplerine en çok ihsanda bulunan bir hükümdar olarak anar.
Fuzuli ve Patronaj
Fuzuli döneminde aslında herhangi birine atıf yapılmaz, para beklentisi yoktur.. Genellikle yerici kelimeler kullanmayı tercih ediyordu. Hatta bir Osmanlı düşmanıdır. Osmanlı için ‘kafir’ tabirini kullanmıştır. Osmanlı ülkesine ‘kafirisitan’ demiştir. Fuzulinin Osmanlı döneminde Sultan Süleyman’a Şehzade Bayezid’e Osmanlı ricaline ve valilere yazdığı mektup ve kasidelere bakınca Fuzuli’nin bir patron/hami arayışında olmuştur. Fuzuli bir lütfa erişmenin devrin hükümdarına varmakla mümkün olduğunu dile getirir. Fuzuli ve Sultan Süleyman, Fuzuli eserlerinde Sultan Süleyman’ın himaye ve lütfunu aramıştır. Sultanı göklere çıkarır. ‘Hadikatu’s-Su’adâ eserinde dile getirmiştir.
Fuzuli ve Şehzade Bayezid, Fuzuli’nin Bayezid’le uzun zamandır mektuplaştığı belirtilir. Ve Bayezid’le görüşmek istediğini belirtir.
Fuzuli ve Musul Sancak Beyi Ahmed, Sancak Bey’in hizmetine girmeyi istediği söylenir. Sancak Beyi ise bir mektupla ona bağışlar göndermiş, duasını istemiştir. Kerbela’ya beraber gittikleri söylenir. Fuzuli onunla olmaktan ‘ mülazemet’ ve ayrılışında ‘muba’adet’ söz eder.
Şairler Menşei ve Meslekleri
Şehzade Mahmut Cem Sultan gibi bazı önemli şairleri divan işlerinde kullanıyordu.’Sehi Bey, Necati, Şevki, Suni ve Tali vardır’ Necati ilk zamanlarda nişancılık hizmetinde idi. Daha sonra mısahiplik görevini yaptı. Aşık Çelebi, Balıkesir’de çizmecilik yaparken İstanbul’a gelip şairlik yapmıştır. Zati ise özünde de şairdi. Şiirleriyle geçinen bir şairdi.
İn’am ve Sadaka, Bayramlarda bayramlık, padişahın bir zaferi dolayısıyla kaside veya tarih sunanlara keza armağan verilirdi. Önemli bir kişiye akrabası öldüğünde padişah tarafından para ve hilattan taziye gönderilirdi. Amasyalı Mevlana Hasan’ın kızı Mihri Hatun’a hazinedar İsmail Aga’nın tavsiyesi üzerine sunduğu eser için 3000 akçe almıştır. Bir şair başka bir şairin mahlasını kullanması yasaktı ve suçtu.
88 syf.
·8/10 puan
Divan Edebiyatının en parlak dönemi olan 15. ve 16. Yüzyıllarda ki Şair_Patron (Patron denilirken Padişah veya mühim devlet adamı kastedilmekte) ilişkileri mükemmel bir şekilde anlatılmış.

Benim açımdan kitaptaki en kıymetli yer 34. sayfada Karacaoğlan'ın

"Yeşil baş ördek olsam"
"Su içmem gölünüzden"

mısraları üzerine, yazarın dipnot olarak

"Hangi divan şairinin sanatlı beyiti, sevgilisine gücenen Karacaoğlan'ın bu ince doğal yakınışı kadar şiirdir"

şeklinde ifade ettiği bir cümlelik yorumdur. Sen ne güzel insansın Halil İnalcık !
Allah Rahmet eylesin.
88 syf.
·1 günde·10/10 puan
Halil İnalcık büyük bir tarihçi olduğu kadar hatrı sayılır bir edebiyat severdi de. Bu eserinde de edebiyattan faydalanıp Osmanlı döneminde şair ve onların hamileri arasındaki patrimonyal ilişkileri çok iyi bir şekilde inceleyip dönemin edebiyat hayatının sosyolojisini ortaya koymuş. Kitap oldukça kıymetli, fakat normal okuyucu için oldukça ağır. İnalcık çoğu şiirleri, beyitleri orijinal dillerinde bırakıp (Farsça, Osmanlı Türkçesi) sadece latinize etmekle yetinmiş. Bu nedenle bir tarih yada edebiyat eğitimi alanların daha rahat okuyacağını düşünüyorum.
88 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Büyük hoca Halil İnalcık, Osmanlı şairleri ve Divan Edebiyatını tarihi bilgi ve belgeler ile ele alıyor. Klasik İran edebiyatının Divan Edebiyatına etkisi, şair ve patron ilişkileri, Divan Edebiyatının saray ve Osmanlı hanedanındaki yansımasını inceliyor.
Baki, Firdevsi, Sehi, Latifi, Aşık Çelebi, Kinalızade Hasan Çelebi ve en çok da Fuzuli hakkında ayrıntılı bölümler var.
Hanedanın, Divan Edebiyatı şairleri ve Sanatçılar üzerindeki iktidarına ve hakimiyetine geniş kapsamlı değiniyor.
Tarih ve Edebiyatla ilgililere uygun bir kitap.
88 syf.
·Puan vermedi
Bu kitapta Halil Hoca şairlerin kendilerine sahip çıkacak bir patron(hükümdar, şehzade, paşa..) arayışlarını ve divan şiirinin inceliklerini konu edinmiştir. Şâirliğin öneminden bahsetmiş ve
Genelde, bilim adamı ve sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çerçevesinde sanatını ifade eder. Osmanlı toplumu gibi patrimonyal türde bir toplumda, başka deyimle, sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir toplumda bu gerçek daha da belirgindir.
Eğer divan edebiyatı şairleriyle ilgiliyseniz ve farklı bir tat almak istiyorsanız mutlaka okuyun
88 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10 puan
Kitabın bu baskısı çok ağır kelimeler içeriyor. İçinde mevcut bulunan Farsça şiirlerin Türkçe tercümesi verilmemiş. Araştırmayı seviyorsanız alın internette araya araya okursunuz. İçeriğinde şair ve patronun yani "padişah, şehzade, paşa, uç beyi" güçlü ve zengin olan kimse dönemin şairleri ile aralarındaki bağlantıyı, Türk devletlerinde şiir ve sanata dolayısı ile şair ve sanatçıya nasıl önem verildiğini gösteriyor. Ben beğendim tek sıkıntı tercümelerin olmaması. Okuyacak olanlara keyifli okumalar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Şâir ve Patron
Alt başlık:
Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
88
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758717026
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğu Batı Yayınları
Baskılar:
Şâir ve Patron
Şâir ve Patron
Şâir ve Patron, Türkiye'nin tarih alanındaki en saygıdeğer temsilcisi Halil İnalcık tarafından kaleme alınmıştır. Bu küçük ama edebiyat için çığır açıcı risâlede İnalcık hocamız, Osmanlı Divan şâirlerini ve şiirini sosyolojik bir yaklaşımla ele almakta, ana kaynakları kullanarak patronajın bu sanat tarzı üzerinde belirleyici etkisini analiz etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sanat ve iktidar ilişkisini Max Weber'in "patrimonyal devlet yapısı" tanımlamasından yola çıkarak inceleyen İnalcık, patrimonyal bir yapıya sahip toplumlarda bilim adamı ve sanatçının üretimini "mutlak egemen bir hükümdar"ın belirlediğini şu sözlerle vurguluyor: "Genelde, bilim adamı ve sanatçı, belli bir toplumda egemen sosyal ilişkiler ve belli bir kültür çerçevesinde sanatını ifade eder. Osmanlı toplumu gibi patrimonyal türde bir toplumda, başka deyimle, sosyal onur, statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir toplumda bu gerçek daha da belirgindir."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 332 okur

  • Cihan
  • Hayri Ersoy
  • Tuğba
  • Leylâ
  • F.A
  • Zümrüt İnceoğlu
  • Pınar
  • İrem
  • Psyche
  • Aysun Gencer

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%4.3 (4)
9
%3.3 (3)
8
%2.2 (2)
7
%1.1 (1)
6
%3.3 (3)
5
%1.1 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0