Adı:
Savaş ve Barış
Alt başlık:
2 Cilt Takım
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
1712
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750711800
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Voyna i mir
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
I. Cilt

Savaş ve Barış, “klasik” dendiğinde akla gelen ilk kitaplardan. Na­poléon’un Rusya’yı işgalini anlatan dev bir savaş romanı, aynı zamanda bir Rusya panoraması. 1800’lerin ortalarında Rusya’nın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar, kentlerde, köy ve kasabalarda, büyük çiftliklerde sürdürülen hayat, dönemin önde gelen kişilikleri, saray yaşamı, özellikle üst sınıf ustaca çiziliyor.

Tolstoy, birinci cildin önsözünde Savaş ve Barış’ı yazarken hissettiklerini, yaptığı zorlu çalışmaları ve romanın geçirdiği aşamaları anlatıyor. Bu metinler, özellikle bu dev romana yazarının gözünden, daha yakından bakma fırsatı verdiği için çok önemli.

II. Cilt

Tolstoy, bu kitapta anlatılan büyük tarihsel olayların yalnızca imparatorların ya da toplumları yönetenlerin iradeleriyle ortaya çıkamayacağını, bu tür gelişmelerin pek çok nedenlerin bir araya gelmesiyle gerçekleştiğini göz önüne seriyor romanının sonunda.

Elinizdeki çeviri, Savaş ve Barış’ın, dönemin Maarif Vekaleti’nin Zeki Baştımar’a ısmarladığı, 1943-49 yılları arasında yapılan eksiksiz çevirisi. Zeki Baştımar bu çeviriyi o sırada Bursa’da hapiste olan Nâzım Hikmet’le birlikte yaptığı halde, bilinen siyasi nedenlerle Nâzım’ın adı hiçbir zaman kitapta yer almadı. Bugün bu çeviri Baştımar ailesinin de isteği üzerine iki çevirmen adıyla yayımlanırken, metne, günümüz için eskimiş ve anlaşılması güçleşmiş sözcüklerin yenileştirilmesi dışında dokunmamaya özen gösterildi; sadece ilk baskılardaki Harb ve Sulh yerine, eserin yıllardır alışılmış yeni adı Savaş ve Barış tercih edildi.
1808 syf.
·24 günde·Beğendi·9/10
spoiler

Şimdi size bir masal anlatacağım..lütfen ..gözlerinizi kapatın ..

ÇÜNKÜ AŞIĞIM

once upon a time ...1812 RUSYA ..
kitap raflarında onu ilk gördüğümde ...derin bir nefes alıp ..sen benimsin..demiştim
muhteşem kapağında... ardından ay doğan ..sadece gizemli gözlerini gözlerime dikmiş bir adam vardı...kan kırmızı adının altında ..topların önünde yatan ölüler ve on iki gölge ....OPRİÇNİKLER

Fransız yazar Jasper Kent in Danilov Beşlemesi ile başladığım Rus toprakları serüvenim ...great TOLSTOY a kadar ilerledi ..bu büyük çoğrafyanın muhteşem yazarlarına aşığım..olaylarına ..devrimlerine..savaşlarına..
katliamlarına....sürgünlerine...trenlerine
..istasyonlarına..insan öldüren soguğuna ..nehirlerindeki buzun genleştikçe çıkarttığı korkunç seslerine ....aşığım...

danilov ile dolohov arasındaki görüp geçirdiğim ..jivagosuna ..rasputinine ..korkunç ivanına aşığım..

Tolstoy ise başka bir his kalbimde.. çok büyük...
savaş ve barış için dünya üzerinde ismini imza olarak bırakan bir çok insan ..o kadar büyük kelimeler yazmış ki benim burada ilkokul çocuğu gibi ..orda o oldu burda şu vardı demem abesle iştigal eder... utanırım..
.sadece şunları söyleyebilirim ki ...

savaş ve barış...bir panaromadır...baktıkça detaylararında kaybolduğun bir tablodur..1800 cıvarı sayfa boyunca takriben 10 ana karakter ve yuzlerce yan karakter üzerinden hiç fire vermeden ..teklemeden ilerleyen bir roman...
tolstoyun kendisini de kitabın içinde yerleşmiş olarak bulabilirsiniz ..ki sonlara dogru bu iyice aşıkardır...

YIRMI YILLIK BİR YAŞAM VE DEĞİŞİM rüzgarıdır...

23 gün boyunca normal dünya yüzeyinden beni alıp ...bambaşka topraklarda gezdirebilmeyi başarmış çok ender bir anlatımdır...bazen kendimi sorguladığım
karakterlerin şaşağa ve şımarıklığına sinirlendiğim..kaderle mühürlenmiş eller birbirini geç te olsa bulduğun da gülümsediğim ..ölümlerde ağladığım sayfalardır ..savaş ve barış...

"mürekkep hokkasının içine vucudundan etler bırakarak" ...yazdığı söylenen Lev Nikolayeviç Tolstoy için..

"sayfalarına ruhumdan kabuklar bıraktım" ...dıyen okurları için...

saygıyla bu büyük romanın önunde eğiliyorum.....

YA blagodaren ...tüm dünya okuyucuları adına...........
1750 syf.
·25 günde·5/10
“Savaş ve Barış” klasik kitaplar denilince akla gelen ilk kitaplardan biri… Yıllar geçse bile listelerin en üstünde kendine yer bulabilen bir eser… Kitabı tatil günlerimde okumak için almıştım. Çünkü kitabı aldığınız gibi kolay okunmayacak bir eser olduğunu anlıyorsunuz. 900’er sayfadan iki cilt halinde toplam 1800 sayfalık bir kitap. 15 tatilin sonlarına doğru kitabı elime alabildim. Okumaya başladım. Okur okumaz kendimi kitaptaki karakterlerin içinde kaybolmuş halde buldum. Karakterler benim dünyama girmeye başlayınca, ben onların dünyasında kayboldum. Hemen kitaba ara verdim. Bu kitap kesinlikle azar azar okunmalıydı. Öyle de yaptım, hızımı düşürdüm. Bu şekilde 10 günde bitireceğim dediğim kitabı, 25 günlük bir sürede bitirdim.

Okuma yavaş devam edecektim fakat karakter sorununa bir çözüm bulmam gerekiyordu. Hemen interneti açıp araştırmaya yapmaya başladım. Bende oluşan kafa karışıklığının normal olduğunu gördüm. Çünkü 10-15 ana karakter etrafında şekillenen kitap yaklaşık 600 karakter barındırıyordu. Araştırmama devam ederken beni rahatlatan bir uygulama gördüm. Kitaptaki karakterlerin tanıtılmasında filminde oynayan kişilerin fotoğraflarına yer verilmişti bir sitede. Bende teker teker fotoğrafları kaydedip, yazıcıdan çıkardım. Daha sonra bunların altlarına isimlerini yazıp duvara yapıştırdım. Kitabı okudukça şemayı çıkarmaya başladım. Artık karakterleri tanımış ve aralarındaki bağlantıyı çözmüştüm. Fakat kitaptaki karakterlerin bu kadar fazla olması ve her karakter için iki–üç isim kullanılması okurken baya yorucu oluyordu. Kitabı okurken sadece beni yoran karakter çokluğu değil. Aynı zamanda yazı puntolarının küçük ve kitabın çok ağır olmasıydı. Belli bir süreden sonra elim ağrımaya başlıyordu. Bunlarla beraber kitabı okumaya başladım.

Kitap maalesef hem beni yordu hem de beklentilerimin altında kaldı. İlk olarak çevirisi çok kötü bir şekilde yapılmıştı. Kitabı Can Yayınlarından almıştım. Fakat kitap hem Fransızca hem de Rusça konuşmalar içeriyordu. Çevirmen nedense kitapta geçen Fransızca konuşmaları orijinal diliyle yani Fransızca yazmış. Türkçe karşılıklarını ise dipnot olarak vermişti. Kitabın nerdeyse çeyreği Fransızca konuşmalar içeriyordu. Haliyle bazı sayfalarda neredeyse sayfanın tamamı dipnottu. Bu şekilde, zaten zor okunan kitabın okuması daha da zorlaşıyordu. Bir düşünün bir sayfayı okurken 8 tane cümle için dipnota bakmanız gerekiyor. Sadece bir sayfayı okurken bile 8-10 kere dipnota bakmanız haliyle sizi epey yavaşlatıyor ve konudan uzaklaştırıyordu. Çevirmenin neden böyle yaptığını bir türlü anlayamadım. Kitabın çevirmeni de az buz biri değil ki: Nazım Hikmet… Hemen tekrar kitaba ara verip Nazım Hikmet’in neden kitabı böyle çevirdiğini araştırmaya başladım fakat bir türlü bunun nedenini bulamadım. Araştırma devam ederken Tolstoy’un bir gazete de yazdığı yazıyı gördüm. İşin gerçeği Tolstoy kitabı bu şekilde yazmış. Fransızca geçen konuşmaları aynen orijinal haliyle verip dipnot olarak Rusça açıklama vermiş. Nazım Hikmet’te kitabı çevirirken orijinaline sadık kalmaya çalışmış. Okumak isteyenler için tavsiyem kitabı almadan önce bu konuya dikkat etmeleridir. En azından can yayınlarından almanızı tavsiye etmiyorum. Çünkü bu şekilde kitabı okurken çoğu yeri anlamanız olanaksızlaşıyor.

Klasik eserlerin en büyük özelliği sadece o dönemle ve mekânla sınırlı kalmayıp hem dünyaya hem de çağlar ötesine sesleniyor olmasından kaynaklanır. İçerdiği muhteva açısından evrensel olmalıdır. “Savaş ve Barış”ı okudum, bitirdim. Kitabı evrensel olma konusunda sıkıntılı buldum. Kitap tamamen Napolyon’un Rusya seferini ve Rusların zaferini anlatıyor. Tamamen Rusya tarihini anlatan tarihi roman diyebiliriz. Tarihi anlatırken yazar kendine üç aile seçiyor ve bunlar üzerinden 20 yıllık bir süreci, savaşı merkeze koyarak anlatıyor. Bu aileler ve kişileri seçerken de elit tabakadan insanları seçiyor. Neredeyse halktan kimseye yer vermiyor. Tolstoy bunun sebebi açıklarken de halktan kişililerin dikkat çekmeyeceğini ve onları yazmayı sevmediğini söylüyor. Peki, halkı anlatmayı sevmeyen bir yazar, nasıl başarılı bir yazar sayılabilir?

Bir savaş kitabı evrensel olmaktan uzaksa siz ondan ne beklersiniz? Size o savaşı okurken yaşatmasını, sizi savaşın içine sokmasını, savaşı bizzat hissetmenizi… Peki, “Savaş ve Barış” savaş hissini size tam olarak yaşatıyor mu? Aklım bir savaş hissini bile size yaşatamayan bir savaş kitabının bu kadar değerli olmasını kabullenemiyor. İşin kötü tarafı hem tarihi açıdan hem de edebi açıdan “Şu Çılgın Türkler” çok daha başarılı ve kendi tarihimizi anlatması açısından daha faydalıyken “Savaş ve Barış” ülkemizde daha çok okunuyor.

Bir yazar bu kadar kalın bir kitapta savaş hissini size veremiyorsa kitaptan ne beklersiniz? Akıcı olmasını… Daha doğrusu tüm romanların zaten akıcı olması gerekir. Akıcı bir roman her zaman başarılı bir roman da olmuştur. “Savaş ve Barış” ise akıcılıktan çok uzak. Kitap boyunca merak duygusu nerdeyse yok diyecek kadar az. Daha siz kitaba başlar başlamaz yazarın romanı kesip araya girmesiyle savaşı Fransa’nın kaybedeceğini anlıyorsunuz. Bu yenilginin, Napolyon’un Moskova’yı almasından sonra olacağını da öğreniyorsunuz. Onun dışında kitabın başkarakterlerinden biri olan Andrey’in savaşta öleceğini, Piyer’in Nataşa ile evleneceğini hemen anlıyorsunuz. Yazar da bu konuyu ( Olayları okuyucuya önceden romanı kesip arada vermeyi) yazısında belirtmiş ve bunun Rus edebiyatının diğer edebiyatlardan olumlu bir farkı olduğunu anlatmış. Ama ben pek olumlu bir fark olarak göremedim.
Peki, kitapta hiç mi güzel taraf yok? Tabi ki var. Fakat biz kitabı incelerken dünyanın en iyi romanı diye inceliyoruz. Bu gözle baktığımız da bu yönleri görüyoruz. Yoksa evet 3. Sınıf bir yazar tarafından yazılmış bir roman olsa, şimdi bu kadar eleştirmez. Kitabın iyi yönlerini açıklardım.

Sonuç olarak kitabın saydığım bu olumsuz yönleri ile beraber baya bir zamanınızın bu kitaba harcanacak olması, fiyat maliyetinin yüksek olması ve bu zaman zarfında çok daha iyi kitaplar okuyabileceğimizi düşünürsek kitabı okumayabiliriz.

Vesselam…
  • Karamazov Kardeşler
    9.1/10 (1.511 Oy)1.756 beğeni4.692 okunma4.849 alıntı45.111 gösterim
  • Budala
    8.5/10 (1.005 Oy)1.148 beğeni3.822 okunma3.034 alıntı37.478 gösterim
  • Notre Dame'ın Kamburu
    8.8/10 (1.160 Oy)1.273 beğeni4.419 okunma1.605 alıntı91.122 gösterim
  • Ölü Canlar
    7.8/10 (1.037 Oy)1.019 beğeni4.305 okunma1.481 alıntı25.139 gösterim
  • Babalar ve Oğullar
    8.1/10 (1.816 Oy)1.768 beğeni6.882 okunma2.348 alıntı45.934 gösterim
  • Ana
    8.7/10 (1.694 Oy)1.849 beğeni6.523 okunma3.674 alıntı35.281 gösterim
  • Vadideki Zambak
    7.9/10 (1.769 Oy)1.756 beğeni8.128 okunma4.743 alıntı51.234 gösterim
  • Monte Cristo Kontu
    9.0/10 (1.335 Oy)1.310 beğeni4.299 okunma2.022 alıntı34.810 gösterim
  • Madame Bovary
    7.8/10 (1.112 Oy)1.024 beğeni5.511 okunma1.308 alıntı33.530 gösterim
  • Anna Karenina
    8.8/10 (1.495 Oy)1.750 beğeni5.717 okunma3.271 alıntı45.370 gösterim
1808 syf.
·Beğendi·10/10
“ Küt küt atıyor kalbim
Bitmedi gitti şu harbim
Liseli kızlar gibi pırpır
Uykusuz gecelere talim”

Bu dizelerin derinliğini kavrayabilen bir neslin, Savaş ve Barış’ın Önsözünden de anlayabileceği gibi kendisi bir romandan ziyade Tolstoy’un ne olmasını istediyse o olan bir eser. Benim kişisel görüşümle ise Tolstoy’un tarihe tanıklığı...

Sitemiz sınırları içerisinde “Okudum” diye işaretlendiği kadar okunmadığını düşündüğüm, dışarıda ise her insan evladının en az “bir kere okuduğu ve yeniden okumak istediği, okuyacağı” bu eser biliyorum ki göz korkutuyor... Ama korkmayın ve sakince devam edelim sohbetimize.

Girişten de anladığınız gibi bu incelemeyi dönemin başbakanını, evinde ropdöşambrıyla karşılayan medya patronu rahatlığıyla yazıyorum. Sizi, kendisi zaten uzun olan bir kitabın kendisini aratır derecede uzun ve her şeyi anlatmaya çabalayıp anlatamayacak olan incelemesini okuma zahmetine sokmayacağım. Onun yerine sizi, “hadi bi’cesaret sen de taşın altına koy elini, inadına sevişmeli bağır çağır” diyen Casallini’yi dinlemeye davet edeceğim.

İlk şu problemleri çözüme kavuşturalım: Kitap, Rus aristokratları ve sosyetesi üzerinden savaş dönemini, savaşın insanlara etkisini ve etkisizliğini konu alıyor. Ve bulunduğu dönemde Fransızca bilmek bir elitlik emaresi. Nasıl bizde İngilizceyi herkes biliyorsa o zamanın halkı da Fransızca’yı sular seller gibi konuşuyor(!) Bu yüzden çoğu Fransızca yazılıyor. Türkçeye çevirisi içerisinde de paragraflarda Fransızca, dipnotlarda ise Türkçe’si şeklinde karar vermişler. Evet okumayı zorlaştırıyor olabilir ama kitabın akıcılığıyla alakalı bir problem değil. Bu dipnotları okumak sizi rahatsız ediyor ise lütfen Tristram Shandy gibi kitaplardan uzak durun... Diğer problem ise kitabı okurken olayların nasıl gelişebileceğini tahmin edebilmeniz... Şu Çılgın Türkler kitabını da okumayın sayın arkadaşlar...Kimilerinin zoruna gitse de kazanıyoruz ve heyecanı kaçabilir kitabın...Tarihi anlatan bir kitabın spoiler vermesine gerek var mı? sorusu beliriyor hemen o genç, parlak ve aklı başında zihinlerde, biliyorum. Zaten bu ülkeden hiç umudumu kesmemiştim. Koskoca tarihsel roman denebilecek bir kitaba spoiler var ne demek ya? Tarihin spoiler’ımı olur.... Bi git allasen...

Bu açıklamalar ile gereksiz yere incelememin kalitesini düşürdüğümü hissetsem de zaten benden ötürü de kalitesiz bir inceleme olacağını bildiğimden dert etmeden devam ediyorum...

1800 sayfa yazılacak kadar bir ömür bile yaşamamış olduğumu bilen bir edeple demek istiyorum ki: Hasikome....

Flaubert diyor ki, “ Ne sanatçı ve ne psikolog! İlk iki kısım kusursuz, ama üçüncü yokuş aşağı gidiyor....Bazı kısımları Shakespeare düzeyinde. Okurken zevkten gözlerimden yaşlar aktığını hissettim, üstelik bu çok da uzun sürdü.”

Gerçekten uzun sürüyor...Tahmin edebileceğiniz her ortamda okudum kendisini. Salonda okudum, odamda çalışma masamda okudum, yatakta okudum, yemek yerken okudum, ofiste okudum, arabada giderken okudum, restoranlarda okudum, alıntı atmamaya karar verdirtecek düzeyde okudum-çünkü çok yavaşlatıyor malumunuzdur- ama en önemlisi, tuvalette bile okudum. Ve oradan bile başarıyla çıktı...#43112670

Nabokov Tolstoy için kimilerince cüretkar sayılabilecek şekilde “Flaubert’in yazarlık ülküsü olan ‘görünmez ama Tanrı gibi her yerde olabilen yazar’ mertebesine ulaştığını” söylüyor...

Size Rembrandt’tan söz etmek istiyorum. Bilenleriniz diyebilirler ki ne alaka? Rembrandt gerçeğe yakın resimleriyle ünlü bir ressam ve kullandığı siyah tonu hiçbir şekilde günümüzde dahi kopya edilemiyor. Rembrandt siyahı ve Tolstoy’un kitabı... Benim için ortaklıkları şurada. Bu kitapta Tolstoy yazarlık değil ressamlık yapıyor...Gerçeği en az gerçeğin kendisi kadar etkili anlatıyor. Bu kimilerine anlamsız gelebilir ancak şunu söylemek isterim: süslü betimlemelerle kurulmuş bir cümle bile mi olmaz içeride! Yazarlar tasvir etmeye bayılırlar biliriz, Tolstoy’un tarzı ise tasvirden ziyade tarif etmek gibi...Bir insan portresini tüm her şeyiyle gerçeğe uygun şekilde anlatabilmek ve sözcüklerle resim yapmak zor zanaat olsa gerek...Beden dili, mimikler dahil olmak üzere her detayı nakış nakış işliyor. Hikaye eksponansiyel grafik gibi yükselmiyor... Adım adım, basamak basamak bir merdivenden çıkartıyor sizi. Anlık coşkulardan ziyade kesintisi bir zevk. Gamsız. Eğer hiç -amatörce bile olsa-yazma ediminde bulunmadıysanız bunu kavrayamayabilirsiniz ya da en azından dikkatli okumazsanız...İşte bu gerçekliği böylesine tarif eden başka bir yazar varsa bile ben henüz karşılaşmadım. Rembrandt ile özdeşleştirme sebebim budur.

Adı Savaş ve Barış olan bir kitabın konusunun ve anlatısının savaş olmasını beklersiniz bittabi. Lakin bu kitabın asıl anlatmak istediği sadece savaş değil... Size savaş eşliğinde koskocaman bir tablo sunuyor. Savaş sadece diğer tüm hikayenin arkaplanını oluşturan bir detay. Savaşın korkunç yüzünün sadece bir alanda savaşan binlerce insan ve bunun sonucunda olan katliamlar olmadığını, bir adamın sözüyle yüzbinlerce insanın niçin savaştığını dahi bilmeden can verdiğini, savaşın anlamsızlığını, savaşın iktidar hırsından başka bir şey olmadığını, savaşta onur,şan ve şöhret arama cüreti gösteren kişilerin bile bunun ne kadar saçma olduğunu anladığını, savaşa fiziken katılmayacak aristokratlar için sadece bir sermaye olduğunu, aynı zamanda savaşta olmayan kişilere nasıl yansıdığını, psikolojilerinin nasıl değiştiğini ve nasıl değişmediğini, savaşın eşiğindeyken bile insanların nasıl kendilerini düşündüklerini anlatıyor...Zengin ve elit kısım üzerinden tüm insanlığın resmini çiziyor Tolstoy. Bunu buradan yapması ise kendisinin de zaten o aristokratların içinde yer alması. O yüzden o hayatı ondan daha iyi tarif edebilecek kişi yok...

Tolstoy insanı, hayatı, tarihi, sınıf kavgalarını, aşkları, inançları, inançsızlıkları, zamanının Rusya’sını, Napoleon’u( ki ben çok sevdim adamı) gerçekten büyük bir araştırmanın sonucu olarak -ki bu kitabı yazarken aristokrasi gücünü kullanarak ulaşabildiği kadar bilgiye ulaşmıştır- kimisi kurgu kimisi gerçek (kendi akrabası bile mevcut) karakterlerle anlatıyor..

Mutlaka okuyun demeyeceğim zira okusanız da okumasanız da kendinize. Sadece okumayı düşünenlere birkaç naçizane tavsiye verebilirim. Size bir kitap sunmuyor Tolstoy...Detayları dikkatli okuduğunuzda şahit olabileceğiniz mükemmel analizler, yazarlık yapmayı düşünenler için mükemmel tarifler ve koskocaman, belki şahit olamayacağımız kadar çok deneyim veren hayatlar topluluğu sunuyor...Ve bana Tolstoy kitaplarını nasıl okumam gerektiği konusunda yol gösteren sayın hocamın tavsiyesini de söylemeden geçmeyeceğim. “Bir psikoloji, sosyoloji kitabı gibi ders çalışır gibi oku bu kitapları.” Bu tavsiye olmasaydı bu kitaptan bu kadar hayat dersi çıkmazdı kendi adıma...

(edit)
Karakter fazlalığı ile ilgili şunu söylemeyi unutmuşum. Boş yere triplere girmeyin bütün karakterleri bilmenize gerek yok. Sokakta arkadan geçen figüranı bile ismiyle anlatıyor Tolstoy. Siz de okurken zaten kimlerin olayın içinde olduğunu isimlerin tekrarlanışından anlıyorsunuz. O yüzden tüm karakterlere hakim olmaya çalışmayın. Kendinize boş yere bunalımlar yaratmış olursunuz. Buna emek harcamadığınızda dahi tüm hikayenin zaten istemsizce de olsa içinize işlemiş olduğunu farkedeceksiniz.

Klasikleri Niçin Okumalı?—#44334316

“Tanrı’dan sonra en sevdiğim Tolstoy’dur”. —Elias Canetti

Keyifli okumalar...
1808 syf.
·34 günde·Beğendi·10/10
" Mutlu olmak için, mutlu olabilme ihtiyacına inanmak gerek! " der, Tolstoy.
Peki! O zaman hiç sordunuz mu, koşulları insanoğlunun tekelinde olmadığı halde, neden yaşanır savaşlar? Dökülen onlarca kan ve gözyaşına rağmen...

Şan mı yada şöhret elde etme payesi mi? Yoksa geçici bir heves uğruna mı, yaşanır bütün bu acılar! Yoksa devletin başında bulunan bireylerin, halkın iyiliği adı altında maskeleyerek, halka sundukları zorunlu bir yaptırım mı?

Savaş insanoğlunun kendi elleriyle yarattığı en büyük yıkımdır. Kaybedilecek onlarca can ve mal kaybına rağmen...

Tolstoy eserin de tarihi verilere göre, yedi yıl arayla gerçekleşmiş olan, Austerlitz ve Boradino savaşlarına bir yazar olarak tepkisini dile getirmiş. Savaş betimlerinden ziyade göze çarpan, zengin karakter tahlilleri. Eser de mujik diye adlandırılan sıradan halkın içinden çıkan karakterlere yer verilse de, yoğunluklu olarak işlenen karakterler prens ve prensesler.

Tarihi verilerin her zaman doğruyu olduğu gibi yansıtmadığını, aksine olması istenildiği gibi aktarıldığını Harbiyeli Rostov adlı karakterin diliyle aktarmış okura. Gerçekleşen savaşların müsebbibi olan, Napolyon'un bazı tarihçilere göre kahraman, bazılarına göre de sonradan görme olduğuna dem vurmuş.

Piyer adlı karakterle tanrısal inancı sorgulamış ve biz okurların da sorgulamasına vesile olmuş. İnsanoğlunun bazı anlarda çatırdayıp, çöktüğü ruhi bunalım sürecini Tanrı'ya olan inancıyla üstesinden gelebileceğine değinmiş. Burada ki betimlemeler bana, tıpkı Karamazov Kardeşler'deki Staretz ve Alyoşa arasında geçen diyalogları anımsattı.

Tolstoy Prens Andrey adlı karakterin dilinden de, yaşamın ve varlığının anlamını, aşkın var olduğunu hissettiğini ama yaşamadığı için anlayamadığına atıfta bulunmuş. Aslında kurguladığı her karakter üzerinden hakikate değinmiş.

Hayatta her zaman bazı aksiliklerle karşılaşılabilir. Önemli olan sağlam bir irade ile bu aksiliklerin üzerinden, yara almadan gelebilmektir. Hayatın ve sevdiklerimizin değerlerini anlamak ve kıymetlerini bilmek adına...
Değerli okur arkadaşlarım, Tolstoy'un akıcı bir kalem ile yazmış olduğu, yaşama dair bir çok soru işaretlerine cevap bulacağınız eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
1823 syf.
·Beğendi
-Salut les amis-

Şaşırdınız mı?
Savaş ve Barış'ın büyük bir bölümünün Fransızca yazıldığını duyunca belki de o kadar şaşırmayacaksınız.

Eseri epub olarak okuduğumu öncelikle belirtmek istiyorum. Kitabın birinci bölümünü İletişim yayınlarından, ikinci bölümünü de Can yayınlarından okudum. Aradaki fark; yazım stiline, okuma rahatlığına, hatta en çok sevdiğim karakterlerden biri olan r katili Denisov'un (Can yayınlarında sizden benden düzgün konuşabiliyordu) konuşma şekline kadar farklılıklar gösteriyordu. Bu sebeplerden ötürü ben iletişim yayınlarından okuduğum kısmı daha çok sevdim diyebilirim.

Kitabın ilk paragrafı Fransızca bir yazıyla başlıyor. Kendimizi Rus asillerinin bulunduğu bir davette buluyoruz. Zamanın soyluları arasında Fransızca'nın bir asalet göstergesi olduğunu daha ilk satırlardan Tolstoy bize aktarıyor. Kısa bir süre sonra Napoléon ile girişilen savaş sonrasında balolarda Fransızca konuşmak para cezasına çarptırılmanıza sebep olacak duruma kadar geliyor. Ama alışmış kudurmuştan beterdir misali kitap boyunca konuşulmaya da devam ediliyor.

Tolstoy, Napoléon'u ve Fransızlarla yapılan savaşı sanki oradaymışsınız gibi bazen bir subayın bazen de bir generalin konuşmalarından sadece okutturmuyor, adeta yaşatıyor.

Kitap da Rostov'lar, Behuzov ve Bolonski'ler olmak üzere üç aile yaşantısı üzerinden savaşı, aşkı, dostluğu, nefreti, dinsel ve ruhsal arayışları yani kısacası dönemin insanlarını, kültürlerini analiz edebiliyorsunuz.

Yazar bana göre; Rus-Fransız savaşına neden olan sebepleri, savaş sırasında yapılan hataları, kendi meslekdaşları ve Çar tarafından günah keçisi ilân edilen general Kutuzov'u bile bambaşka bir perspektifle bize anlatabilmiş. Tarihçileri sınıflandırdığı, kimin doğru kimin yanlı bir yol izlediğini belirttiği kısımlar gerçekten yaptığı tespitlerle göz dolduracak cinstendi. Söylenecek çok şey var ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Tek söyleyebileceğim bu kitabın dünya klasiklerine girmeyi sonuna kadar hak ettiğidir.

Keyifli okumalar.
1808 syf.
·36 günde
1869 yılında yayınlanan, edebiyatçılar tarafından oluşturulan çoğu listede gelmiş geçmiş en iyi romanlarda zirvede olan bir baş yapıt. Война и мир

Duymayanınız, bilmeyeneniz yoktur ama okumayananız çoktur. Neden? Çünkü 1800 sayfa. O sebeple çoğu kişi içeriğini tam bilmez. İşte savaşı falan anlatıyor denir. Ben dilim döndüğünce, klavyem yazdığınca anlatayım bari birazcık malumatınız olsun.
Kitap genel olarak tarihi kurgu roman olarak adlandırılabilir. Ama bu sınıflandırma eksik olacaktır. Evet tarih var "Para,para,para" sözüyle bildiğimiz imparator Napolyon'un Fransa'sı ile Rusya arasında 1800'lü yılların başındaki savaşı anlatır. Ana konusu tarihi bir gerçek olmakla beraber karakterler ve yazarın kattığı olaylar nedeniyle kurgu diyoruz. Ama aynı zamanda toplum psikolojisini, toplumsal olayları anlatan bir kitap olduğundan bence bir sosyoloji kitabı olarakta görülebilir. Zira Tolstoy ile Dostoyevski bu noktada ayrılıyor. Tolstoy, Dostoyevski'ye göre daha bir sosyolojinin önde olduğu eserler veriyor, Dostoyevski ise daha psikolojik derinlemesine karakter analizi olan eserler vermiştir. Kitabı oluşturan konu ışığında yazar, çok fazla da tarihin nasıl oluştuğu, liderlerin tarihe yön verip vermedikleri vs. gibi tarih üzerine konuşmalar ve aforizmalarda içeriyor. Sadece bu kitap içerisindeki tarih üzerine fikirlerinden ayrı bir tarih yorumu olan kitap çıkabilir o kadar yani. Yalnızca bu konuda değil, kitapta o kadar fazla ayrı olay, karakter var ki yalnız bir karakterin kısmını alıp ayrı bir roman da oluşturulabilir. Bunları kitabın ne kadar yoğun olduğunu anlatmak için söylüyorum.

Romanın içeriğine geçecek olursak, kitap kraliçe onuruna verilen bir davetle başlıyor, burası önemli çünkü bu bölümde yazar bize karakterleri tanıtmak istiyor. Zira bu davete romandaki başkarakterlerin hemen hemen çoğu katılıyor ki daha sonra hepsini bir arada neredeyse hiç görmüyoruz. Peki kim bu Tolstoy'un baş yapıta girme sansını verdiği karakterler. Esas oğlanımız Piyer, Prens Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. Romanda en fazla git gellerini gördüğümüz karakter öncelikle, hem iç dünyasında hem düşünce ve kişilik yapısında hem de özel hayatında bir çok yol ayrımı ve değişiklik yaşadığını görüyoruz roman boyunca. Ve Bolkonsky ailesi; Prens Bolkonsky, oğlu Andrey (ki kendisi yardımcı erkek oyuncu olup beni en fazla etkileyen karakterlerden biri) ve kızı talihsiz Marya. Ve de romanın olmazsa olmazı Rostov ailesi; anne, baba Rostov, oğulları Nikolas (diğer yardımcı erkek karakter), ufak oğlan Peyta, kızları Vera, ve diğer kızları esas kızımız, ayran gönüllü Nataşa. Elen, Denisov, Doholov va falan filan bir sürü kişi. Roman Bolkonsky ve Rostov ailelerine üye olanların kişisel ilişkileri üzerine kurulu. Okuduğum kitap İş Bankası Kültür Yayınlarından Tansu Akgün tarafından Rusça aslından çevrilen 2 ciltlik bir kitap. Birinci ciltte Savaş kısmına pek girilemedi, daha çok bir aşk romanı gibiydi. Çok fazla sosyete hayatına girilmiş, karakterlerden ötürü ortam hep böyle. Fakat 2. Ciltte savaşı iliklerimize kadar hissediyoruz. Kahramanlarımızdan tabiki erkekler, peyderpey bazısı devamlı bu savaşa iştirak ettiler. Karakterler arasındaki değişen ilişkiler bu savaş ortamında şekilleniyor. Yani tamamen cephede geçen bir kitap olarak düşünmeyin. Mekan ve zaman olarakta çok geniş ve yoğun bir kitap. Moskova ve Petersburg başta olmak üzere çok fazla yer, şehir, konak vs. yerde geçiyor.

Peki ben 36 gün gibi uzun bir macera olan bu kitap okumasından ne anladım? Öncelikle çok uzun zamandan beridir okumayı isteyip bir türlü fırsat bulmadığım bir kitabı Tolstoy okuma etkinliği vesilesiyle okumuş olmanın verdiği rahatlık ve mutluluk. Konu olarak ise savaştan ziyade insanları, ilşkilerini ve toplumu anlattığını düşünüyorum. O yüzden farklı bir millet farklı bir çağda olsa savaş insanlarını, ilişkilerini, duygu ve düşüncelerini Tolstoy gibi usta bir yazardan öğrenip anlamanın kattığı bir şeyler var illaki. Velhasılı çok zor ama güzel bir okuma oldu. Ben her ne kadar zor ve kalın bir kitapta olsa özellikle çok kitap okuyan kendini kitapkurdu olarak tanımlayan 1000k sakinlerinin gelmiş geçmiş en iyi romanlardan gösterilen bu kitabı okumaları gerektiğini düşünüyorum.
2085 syf.
"Savaş ve Barış nedir? Bu bir roman değil, bir poem de, bir vakayiname de değil. Savaş ve Barış, yazarın tam da dile getirildiği biçimde dile getirmek istediği ve yapabildiği bir şey."

Yazarın önsözünde dile getirmiş olduğu bu sözün ne anlama geldiğini kitabı okuyunca çok iyi anlıyoruz. Başta bu sözü okuduğumda fazla bir anlam verememiş, üzerinde durmadan geçmiştim. Ancak kitabı bitirip geriye dönüp esere baktığınızda başta üzerinde durmadığınız yazarın girişteki cümlesi geliyor aklınıza.

"Peki neden?" diye sorabilirsiniz. Çünkü; bu koca eseri ne tam bir roman diye ne tam bir tarihi eser diye ne de tam bir felsefik eser diye niteleyebiliyorsunuz. Üçü bir arada...

Kitapla ilgili duyduğum kadarıyla 500'den fazla karaktere sahip; duyduğum kadariyla diyorum okurken bunların sayısını tutacak değilim. Böyle deyince gözünüz korkmasın, 8-10 tane ana karakter var, yan karakterler onlardan birisinin kitap boyunca belki bir defa rastladığı bir karakter olabiliyor. Şahsen okuyana kadar kitapta 500'den fazla karakter oluşu, benim gözümü korkutuyordu.

Karakterlere gelecek olursak, genel olarak soylu çevrelerden seçilmiş karakterlerdir. Zaten kitap bir baloda başlıyor. Soylu muhabbetlerini, ticaret yapar gibi evlilik planlarını sevmiyorsaniz, siz de benim gibi kitapta ara ara sıkılabilirsiniz. Çünkü, Moskova'nın kapısına Napolyon 500 bin kişilik orduyla dayanmış, bir bakıyorsunuz bazı karakterlerin derdi hala zengin kız bulmakta. Zengin kız bulmakta demişken Ruslarda bizimkinin tersi bir durum söz konusu sanırım; bir erkek evlendiği kadından drahoma adı verilen bir para alıyor.

Karakterlerden Piyer Bezuhov ve Andrey Bolkonski üzerinden Tolstoy, hayatın anlamı üzerine gelgitlerini, düşüncelerini aktarmak istemiş gibidir. Bu iki karakteri özellikle hayatın anlamı konusu üzerine kullanmış yazar.

Mariya Bolkonski'nin kitabın başında insanda uyandırdığı izlenim, kendini dine (tarikatvari- dogmatik) vermiş, babasına karşı çokça saygı ve besleyen ancak babasından yeterince bu karşılığı göremeyen, itici dogmatik görünen bir karakterdir. Ana karakterlerin 'yan'ı olmasına karşın ilerleyen sayfalarda Tolstoy tarafından odak noktasına doğru terfii ediyor kendisi.

Kitapta, ismiyle oldukça uyumlu karakter olan Nataşa... Kitap boyunca Napolyon'un Rusya seferinden çok Nataşa'nin aşk hayatını daha çok merak eder halde bulabilirsiniz kendinizi. Aklımda yanlış kalmadiysa en azından 4-5 kişiyle ilişkisi oldu. İşin ilginç tarafı hepsine aynı kuvvetle aşık olmasi, bir ara nişanlısı varken başlasına aşık olmasi; ikisini birden istiyorum, imkanı yok mu acaba diye düşünmesi gibi etmenlerden dolayi şahsen benim pek hoslandigim bir karakter değildi kendisi. "Nataşa mutlu sona ulaştı mi?" sorusunun cevabı için kitabı okumalisiniz (:

Olay örgüsü giderken sonraki bir bölümde Tolstoy araya girip, savaş hakkında dipnot geçiyormus gibi oluyor. Yazar bu şekilde bir anlatımı tercih etmiş. Bir romancı gibi bir bölümde olay örgüsünu sürdürürken ve karakterlerin yaşadıkları hayatın içindeyken, bir sonraki bölümde bir anda tarihcinin kaleminden savaşın gidişatını okurken kendimizi buluyoruz.

Kitapta aralara serpistirdiği (tarihci olduğu kısımlara) kısımlarda tarihçilerin, olayları tek bir kralın, imparatorun vb kararlarına bağlayarak anlatmasına sürekli eleştiren yazar, aynı zamanda yüzbinlerce insanın neden birbirlerini öldürdüklerini felsefeci olarak sorguluyor. Özellikle epilog'un ikinci kısmı tamamen bu şekilde yazılmış. Bence kitabın en güzel kısmıydı.

Kitapta eleştireceğim birkaç durum var: Adeta Tolstoy, roman yazmamış, film çekmiş gibi davranarak, Fransız karakterleri ve bazı Rus karakterleri Fransızca konuşturuyor. Epub okuyorsaniz bu durumdan daha az rahatsız olacaksınız ama yine de sıkılıyor insan bir süre sonra bu durumdan. Ancak bir açıdan da o dönemde Fransa'nın ve Fransızca'nin üstünlüğünü güçlü bir şekilde hissetmiş oluyorsunuz. Yazarı en çok eleştireceğim nokta kitapta çok ağır bir kadercilik havasının hakim olmasıdır. "Olmasi gerekti, oldu" anlayışını güçlü bir şekilde hissediyor ve sözü bire bir başlıca karakterlerden de duyuyorsunuz. Başta Napolyon'un, Kutuzov'un, Aleksandr'in olmak üzere aslında tarihte önemli önemsiz tüm krallarin, komutanların etkinliğini çok çok aza indirgemesi bence çok mantıklı bir düşünüş değildir. Tolstoy burada aşırı felsefik yaklaşarak böyle bir fikre sahip olmuş olabilir. Epilogta özgür irade üzerine yazılarından bu sonuca ulaşıyorum. Yoksa çok daha fazla eleştiri getirmeyi düşünüyordum.

**** Son eleştirim, SPOİLER içerebilir.****



Son eleştirim ise şu; kitabın sonunda ana karakterlerimizin birer birer hidayete ermeleridir. Herkes adeta birer Mariya Bolkonski çizgisine geldiler. Mariya Bolkonski'nin yıldızı da sonlara doğru parladığı düşünülürse Tolstoy'un bunu özellikle yaptığını düşünebiliriz. Bari biri hidayete ermeseydi de okurken aklıma Amak-ı Hayal gelmeseydi. Şimdi düşününce bir tane geldi aklıma hidayete ermeden göçüp giden: Baba Bolkonski. Ama onu da ana karakter olarak değerlendirmek ne kadar doğru olur bilemedim.


****SPOİLER BİTTİ****


Kitap oldukça yorucu gelebilir. Bu nedenle çok aşırı boş bir zamanızda okumanızı tavsiye ederim. İzlediğim bir videodaki kişi: "Dostoyevski daha çok bir psikolog, Tolstoy ise bir sosyolog gibidir." demişti. Karamazov Kardeşleri de yakın zamanda okumuştum. Şimdi gerçekten bu söze hak veriyorum.

Napolyon'un Rusya seferiyle ilgili güzel bir belgesel izlemiştim kitabı okurken. Şahsen kitabı okurken, olayın ne olduğunu anlamak açısından faydası oldu. Size de tavsiye ederim:

https://youtu.be/14YHcAI1qH4

https://youtu.be/dUV3xdC5T2U


Keyifli okumalar.
548 syf.
·25 günde·7/10
Savaş ve Barış'ı okumak kadar değerlendirmek de önemlidir. Yani akan ırmak kadar, haznemize düşen miktar da önemlidir ve bu miktarı ölçmek gerekir. Tolstoy, bu ırmağı oluştururken işaretlediği damlalar bize düşer mi, düşmez mi bilmiyor! Ama düştü varsaymak istiyorum...

"Savaş ve Barış" bana göre bir arayıştır, varlık arayışı. Tolstoy kendi hayatından yola çıkarak, yaşanmışlıklarının perdesine varlık manasını yerleştiriyor. Tabii ki bu soyutluk yanında bir de somut olan taraf var, bu somutluk, konuyu da oluşturan savaştır.

Tolstoy, 1812 Napolyon savaşlarına da katılmış emekli bir yarbayın oğludur. Kendisi de 4 yıl subaylık yapmış. Ancak savaşa ve şiddete olan nefretinden dolayı ordudan ayrılmıştır. Ordudan ayrılıp çiftliğine döndükten sonra "Savaş ve Barış" ı yazmak için düşünmeye başlar ve nihayetinde 1863 yılında romanı yazmaya başlar.

Anlaşıldığı kadarıyla Tolstoy farklı bir eser ortaya koymak ister. Ancak düşünceleri de net değildir. Kendisi de bu durumu şöyle ifade etmektedir. "Herkesin yazdığı dille yazmamaktan korkuyordum, yazdıklarımın herhangi bir biçime girmeyeceğinden, ne roman ne kısa roman, ne poem (şiirsel metin, destan) ne tarih olmayacağından korkuyordum, 1812 yılının önemli kişilerini tasvir etme zorunluluğunun beni gerçeğin değil, tarihsel belgelerin idaresine sokacağından korkuyordum ve bütün bu korkularla zaman ilerliyor, çalışmamsa olduğu yerde duruyordu, ben de ondan uzaklaşmaya başlıyordum. Şimdi, uzun zaman acı çektikten sonra, bütün bu korkulardan uzaklaşmaya ve bütün bunlardan ne çıkacağından kaygılanmadan ne söylemem gerekiyorsa onu yazmaya ve eserimi herhangi bir sınıfa sokmamaya karar verdim." ve bu karardan sonra ortaya bu eser çıkıyor. Tabii bu arayış kendini her aşamada göstermeye devam eder ki, kitabın ismi de birkaç kez değişir: İlk olarak "Bİn Sekiz Yüz Beş" sonra "İyi Biten Her Şey İyidir" ve son olarak da, "Savaş ve Barış" oluyor... eser 1869 yılında yayımlanır...


Kitap iki farklı kulvarda ve birbirine paralel şekilde ilerliyor. Birinci kulvar savaş, ikincisi ise Rus burjuva sınıfının kendi aralarında oluşturdukları düzen. Bir tarafta savaşın kaçınılmaz etkileri; askerin savaşa bakışı, komutanın zafer planları, ölüm hissi, aile bireylerinin kayıp acıları, değişen ve değiştirilen hayatlar... diğer taraftan aşk, entrika ve dünyanın şirin yüzü "para" sevgisi ve zevk üzerine kurulmuş hayatlar....ve sonunda bu iki kulvarın tek noktada birleşmesi... Savaş kısmı öyle bir yansıtılmış ki, gerçekten o onları izliyor hissine kapılıyorsunuz. Yani hayal ürününden ziyade yaşanmışlıkları görüyorsunuz. Savaşa katılan askerlerin muharebe anındaki psikolojilerini hep merak ederdim, o konunun burada irdelendiğini gördüm. Savaş bölümü de iki aşamadan oluşuyor birinci aşaması Rusların, Fransa topraklarına ilerleyişi ikinci aşaması ise Napolyon önderliğindeki Fransızların Rus topraklarına saldırısı.

Çanakkale savaşında da, Anzaklar ve Türk askerleri arasında yaşananlar, savaş isteyen kesim ile savaşan kesimin hep ayrı olduğunu anlıyoruz. Birileri oturur bir yerde planlar yapar ve insanlar birbirini öldürmeye başlar bunun adına da savaş denir. Savaş nerede olursa olsun hep acı getirmiştir. İşte Tolstoy da bunları sorgulamıştır.


Buraya kadar olan, savaşın somut tarafıydı. Bir de arayış kısmındaki soyut tarafı var ki, bu kısımda yaşamının kendisi Savaştır zaten. Ruhumuz hep bir mücadele içindedir ve bu ölüme kadar devam edecektir yani Barış ancak ölümle gerçekleşir. Savaştaki bir karakterin gökyüzüyle yalnız kalıp, artık dünyanın sesini duymadığında hissettiği o sakinlik hali barışın işaretiydi. Eğer yaşamak savaş, ölmek barış ise varlığımızın anlamı nedir? Neden bir savaşa doğuyoruz. Yani bir Yaratıcı varsa, bu yaratıcı bizi bu savaşın ortasına atmış ve Barışın da ancak kendisine ulaşmakla mümkün olabileceğini göstermiş. Savaşa karşı olmak ve savaşa doğmak, evet, çetin durumlar bunlar. Belki de bundandır, Tolstoy, Savaş ve Barıştan sonra bunalıma girer. Varlık arayışını Hristiyanlık dini ekseninde sürdürür ama anlaşılan o ki orada da istediğini bulamaz. Artık huzur içinde Barışı yani ölümü karşılayacağı bir yer ararken, bir tren istasyonunda ölür...

Biz de hep yarını ararız ama o yarın hiç olmayacak, bizi yarına bağlayan geceden gideriz...
1712 syf.
"Anna Karenina" kitabı için yazmış olduğum sade incememin spoiler ibaresinin kullanılmaması sebebiyle şikayet edilmesinden sonra inceleme yazmayı düşünmüyordum.Lakin 1700 küsür sayfalık "Savaş ve Barış" kitabını okuduktan sonra, beni aşacak olsa dâhi, yardım alarak birkaç cümlede olsa, bende bir şeyler yazmak istedim.

"Savaş ve Barış" kitabı nasıl başlıyor?

Roman, Fransızca diyaloglarla başlıyor. Çünkü o dönemlerde Rus aristokratları için Fransızca bilmek ve konuşmak saygınlık kazandırıyordu.
Eserimiz bu çeviri diyaloglar eşliğinde başlayınca;
Eyvah! Hiçbir şey anlamıyorum bu kitabı nasıl okuyacağım, dedirtti bana ilk etapta.Birçok karakter ve tabii okumakta ve aklımda tutmakta zorluk çektiğim isimleri görünce işimin kolay olmadığını anlamıştım.
Kim kimdi, kim kimin nesi yahû? Diye anlamaya çalışırken üçüncü günü doldurmuştum.Yılmadım.Ve yavaş yavaş puzzle parçaları gibi taşlar yerine oturmaya başladı.Karakterler, olaylar, aileler anlaşılmaya başlayınca ve her bölümde ayrı ayrı ele alınınca okumakta haliyle kolaylaştı.Artık geriye sadece keyif almak kalmıştı ki, duygusal devinimler beni çok sarstı ve romanın içinde buldum kendimi.

"Savaş ve Barış" kitabı ne anlatıyor?

"1828 doğumlu Tolstoy, kendi doğumundan 20 yıl önceye, romanı yazdığı yıllardansa yaklaşık 60 yıl önceye gidiyor. Napolyon Bonapart'ın Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlere. Napolyon, 1805 yılında Avusturya’nın arından Rusya’yı işgal girişimlerine başlıyor ve bunu takip eden yıllar için de, “Dedelerimizin zamanı” diyen Tolstoy, bu döneme ışık tutabilmek için bolca araştırma yapıyor. Başta Napolyon olmak üzere, romanda anlatılan birçok karaktere ait mektupları, biyografileri ve günlükleri okuyarak gerçekçilik kattığı Savaş ve Barış’ı her ne kadar bir tarih romanı olmasa da tarihle ilgisi olan herkesin okuması gereken bir kitap haline getiriyor. Aslında tarih sevmeyenler için de dönemin Rusya’sını öğrenmek için en iyi yöntemlerden biri Savaş ve Barış. Çünkü tüm bu tarihi olayları ve geçmişi, birçok tarihçinin göz ardı ettiği küçük anlarla, gündelik hayatlarla, gerçek ve kurgusal karakterlerle ustaca harmanlayıp gün yüzüne çıkarıyor Tolstoy. Zekice uygulanmış bir savaş taktiğini aydınlatıyor. Hatta Savaş ve Barış sayesinde birçok Rus, 1812 savaşını ve meşhur kanlı Borodino çatışmasını, büyük Rus zaferi olarak tanımlıyor. Yüzlerce yerlinin katledilmesine rağmen Borodino çatışması Napolyon’un hazin kaybı ve Moskova’dan geri çekilişiyle anılıyor. Avrupa tarihini değiştirecek bir dizi olayı Tolstoy, gelmiş geçmiş birçok tarihçiden çok daha güçlü bir biçimde anlatıyor. "

"Savaş ve Barış" kitabı size ne katabilir?

Bütün duygularınızı, yaşayışınızı, öngörülerinizi, önyargılarınızı hatta, hayata bakışınızı sorgulamaya başlayacaksınız.Tolstoy sizi usta kalemiyle alıp, dönemin içinde karakterlerle, onların yasayislariyla, zorluklarıyla, aşklarıyla, değişimleriyle yoğuracak ve siz romanın bitiminde bir dönemi görmüş geçirmiş kadar yorgun ve kendinizden emin olacaksınız.
Göz ardı edilmemesi gereken evrensel bir mesaj da alacaksınız: "İnsanlığın, siyasetten daha üstün olduğu."

Tolstoy efsane bir yazar ve benden tam puan aldı.Sizede keyifli okumalar diliyorum.



Kaynaklar:
Çevirmen:Denis Gürcü
1808 syf.
Öncellikle yazarı hakkında bilgi vermek istiyorum. Lev Nikolayeviç Tolstoy; Dünyanın en büyük romancılarından sayılan Rus yazar, Hristiyan reformcusu ve ahlakçı düşünür. Dünya edebiyatının en büyük üç romanından biri "SAVAŞ ve BARIŞ'ı Tolstoy yedi yılda tamamlamıştır.

Dünya edebiyatının en büyük eseri olarak kabul edilmektedir. Savaş ve Barış, savaşların sonucu olan insanlık durumlarına derin bir şekilde sunmaktadır.Soylu sınıfına dair yakın gözlemlerin yanı sıra köy ve kasabalarda yaşanan hayatı da ustalıkla yansıtmaktadır. Savaş ve Barış, Rusya-Fransa savaşlarını konu edindiği için tarihî roman özelliği taşımaktadır.

“Savaş hakkında dobra dobra, dürüstçe, nesnel ve sade bir üslupla yazmayı Tolstoy’dan öğrendim. Savaşı Tolstoy’dan daha iyi betimleyen bir yazar tanımıyorum.” ERNEST HEMİNGWAY.

Kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız...


Dünya edebiyatının en başarılı eserlerinden sayılan roman, savaşı, mantıksızlığı, insan vicdanı ile etiğe aykırılığı; büyük zaferler vaat edenlerin sözlerindeki ve çabaları gözler önüne sermektedir.
1808 syf.
·17 günde·Beğendi·10/10
Ah ah!Nedir bu Sonyalar'ın çektikleri.Hep ezildiler,acılar çektiler,mutlu olamadılar.Yazarlar farklı,kaderler benzer.Al Dostoyevski'nin Sonyasını vur Tolstoy'unkine.Eee konu Savaş ve Barış olunca Suç ve Ceza'ya atıf yapmamak olmazdı.İki usta edebiyat dünyasında çıtayı öyle bir yere koymuş ki aşağısı görünmüyor.Elbette bu eseri incelerken Dostoyevski ile kıyas yapmayacağım.Zira birisi Fenerbahçe ise ötesi Galatasaray.Birbirlerinden güç alırlar.:)

Başlarda oldukça korktum çünkü çok fazla karakter geçiyordu ve hepsi olayların içinde olan karakterler.Zaman zaman "Bu kimdi yahu?" diye diye yarısına geldim kitabın.Ama sonlara doğru her şey yerine oturdu puzzle parçaları gibi.Her karakter tabiri caizse "nevi şahsına münhasır" kişilerdi.Sonya'nın vefası,Nataşa'nın ayran gönüllülüğü,Mariya'nın iyi niyeti...

Sanki bir kitap değil de dört,beş kitap okumuş gibi hissettim kendimi.Bu kadar olay anca o kadar kitapta bulabilirdim.

Dil olarak çok sade,duru,anlaşılırdı.Henüz ilk sayfalarında okurken hiç sıkılmayacağımı anladım ve öyle de oldu.

Kitabın son sayfasını kapattığım bu saatlerde iyiki okumuşum diyerek bu incelemeyi okuyan herkese tavsiye ediyorum. :)
1808 syf.
·25 günde
Kitap hakkında inceleme yazmama gerek yok sadece okumak isteyene bu kitap için İş Bankası yayınlarını önermiyorum. Sebebi de şöyle; Rus Burjuvasının iki cümlesinden biri Fransızca ve Tolstoy da kitabını buna göre yazmış. Çevirmen aralardaki Fransızca cümleleri ve üç beş sayfalık mektupları, biz Türk okuyuculara tırnak içinde ve yatık olarak Türkçe vereceğine, olduğu gibi Fransızca bırakmış ve tercümesini dipnot olarak vermiş. Halbuki dipnotta bu cümlelerin ve mektupların Fransızca olduğunu belirtmesi yeterdi.

Çevirmenin bu hatası güzelim kitabı okumayı zorlaştırmış. Fransızca cümleye gelince alta bakıp geri dönüp bir cümle sonra tekrar alta bakıyorsunuz. Yoksa bu kitabın okunamayacak, göz korkutan bir zorluğu yok. Kişi kalabalıklığı deniyor. Açıkçası hiç zorlanmadım. Özellikle üç adam, üç aile üzerinden yürüyor roman. Oldukça keyifliydi okumak.

Tek eleştirim yazara, Tolstoy'un çizdiği kendi düşüncesi olmayan, kocasının düşüncesini tekrarlayan veya şıpsevdi kadın tiplemelerini kabul etmiyorum. Kadınları küçük gösteriyor karakterlerinde.

Tam metin, güzel çeviri yapmış başka bir yayınevinden okumanızı tavsiye ederim.
"Sana da oluyor mu?" dedi.

"Artık hiçbir şey olmayacakmış, iyi olan her şey geçmişte kalmış gibi geliyor mu?"

"Sıkıldığın değil ama üzüldüğün oluyor mu?"
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 769 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 3.Basım (I.Cilt)
" Ne kadar çok günah işliyoruz, ne kadar çok aldatıyoruz ve bütün bunlar ne için?
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 134 - Türkiye İş Bankası
Herkesten çok güldü. Belli ki acı çekiyor.
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 242 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 3.Basım (I.Cilt)
"Mutluluktan ağlamayı o kadar istiyorum ki."
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 551 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 3.Basım (II.Cilt)
"Âşık oldum dostum. Daha önce yaşamıyormuşum."
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 703 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 3.Basım (I.Cilt)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Savaş ve Barış
Alt başlık:
2 Cilt Takım
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
1712
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750711800
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Voyna i mir
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
I. Cilt

Savaş ve Barış, “klasik” dendiğinde akla gelen ilk kitaplardan. Na­poléon’un Rusya’yı işgalini anlatan dev bir savaş romanı, aynı zamanda bir Rusya panoraması. 1800’lerin ortalarında Rusya’nın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar, kentlerde, köy ve kasabalarda, büyük çiftliklerde sürdürülen hayat, dönemin önde gelen kişilikleri, saray yaşamı, özellikle üst sınıf ustaca çiziliyor.

Tolstoy, birinci cildin önsözünde Savaş ve Barış’ı yazarken hissettiklerini, yaptığı zorlu çalışmaları ve romanın geçirdiği aşamaları anlatıyor. Bu metinler, özellikle bu dev romana yazarının gözünden, daha yakından bakma fırsatı verdiği için çok önemli.

II. Cilt

Tolstoy, bu kitapta anlatılan büyük tarihsel olayların yalnızca imparatorların ya da toplumları yönetenlerin iradeleriyle ortaya çıkamayacağını, bu tür gelişmelerin pek çok nedenlerin bir araya gelmesiyle gerçekleştiğini göz önüne seriyor romanının sonunda.

Elinizdeki çeviri, Savaş ve Barış’ın, dönemin Maarif Vekaleti’nin Zeki Baştımar’a ısmarladığı, 1943-49 yılları arasında yapılan eksiksiz çevirisi. Zeki Baştımar bu çeviriyi o sırada Bursa’da hapiste olan Nâzım Hikmet’le birlikte yaptığı halde, bilinen siyasi nedenlerle Nâzım’ın adı hiçbir zaman kitapta yer almadı. Bugün bu çeviri Baştımar ailesinin de isteği üzerine iki çevirmen adıyla yayımlanırken, metne, günümüz için eskimiş ve anlaşılması güçleşmiş sözcüklerin yenileştirilmesi dışında dokunmamaya özen gösterildi; sadece ilk baskılardaki Harb ve Sulh yerine, eserin yıllardır alışılmış yeni adı Savaş ve Barış tercih edildi.

Kitabı okuyanlar 4.324 okur

  • Nurcan kalkan
  • ᗰᗩTᕼİᒪᗪᗩ
  • özlem durmaz
  • Mustafa Çamcı
  • Lex  marx
  • Hyetkins
  • Sibel karabas
  • Erkan Bayram
  • Mehmet Kuray
  • Ömer Faruk Karaca

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.3 (24)
9
%1.3 (13)
8
%0.7 (7)
7
%0.2 (2)
6
%0.1 (1)
5
%0
4
%0.1 (1)
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları