·
Okunma
·
Beğeni
·
147.283
Gösterim
Adı:
Sefiller
Alt başlık:
4 Cilt
Sayfa sayısı:
1700
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753790925
Kitabın türü:
Çeviri:
İlhan Eti
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Engin Yayıncılık
1724 syf.
Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan S. hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


SPOİLER İÇERİR.

Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
“Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

Ve baş kahramanımız Jean Valjean

Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

Ve Fantine
Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.
1724 syf.
·23 günde·8/10
Kitabı elime ilk aldığımda farklı bir duyguya kapıldım. Bunun sebebiyse meşhur “Vatan Şairimiz Namık Kemal”di. Hayranı olduğum bir yazardır “Namık Kemal”. Sürgün yıllarında son günlerini yaşarken elinde “Victor Hugo’nun Sefiller” kitabı varmış. Bu kitabı okurken gözlerini yummuş hayata. “Hürriyet Kasidesi” gibi devasa bir şiiri o zamanın şartlarında yazabilmiş bir yazarın, son okuduğu kitabın “Sefiller” olması benim için baya değerliydi.

Kitabı bu duygu içinde alıp okumaya başladım. Tadını çıkara çıkara, azar azar… Neticede 23 günde kitabı bitirebildim. Kitap bittiğinde ise evet dedim. Bir esere eğer “Klasik” denilecekse böyle bir kitap olmalı. Ki çoğu klasik denen eser benim nezdimde hiçte klasik olmayı hak etmiyor. Ama “Sefiller” tam tamına bir klasikti.
Peki, neden tam tamına klasikti? Kitabın olumlu veya olumsuz özelikleri nelerdi?
Başlayalım Efendim…

1. Cesaret
Yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir. Cesur yazar her zaman takdiri hak eder. Ayrıca kendinden sonraki birçok yazara da “Hugo” bu konuda örnek olmuştur. Onların açtığı çizgiden yürüyen yerli yazarlarımız “Tanzimat Dönemi” ile birlikte bu konuları işlemeye başlamıştır.

2. Evrensel Konular
Kitabı ana konusu sefillik. Fakat sefilliğin çeşitleri yok mudur? Örneğin bir hayat kadının sefilliği, bir mahkûmun yaşadığı sefillik, bir yetim kızın sefilliği, bir dilencinin sefilliği, devrik bir liderin sefilliği, bir kaçağın sefilliği, bir hırsızın sefilliği, bir devrimcinin sefilliği, bir vicdan sefilliği… Sefillik diye düşünmeye başlasak bu ve buna benzer birçok şey sıralayabiliriz. Kitabı beğenmemin bir nedeni de aklımıza gelebilecek bütün bu alt dalları çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özelikle kitabın bir bölümünde “Cosette” adlı kadının yaşadığı sefillik öyle güzel anlatılmış ki hayran kalmamak elde değil.

Kitabın güzel taraflarından bir tanesi de “Sefillik” etrafında birçok konuyu muhteva etmesi oldu. Evrensel konular sayılabilecek bütün konular hemen hemen işlenmişti. Ki bu gayet kaliteli bir iş çıkarma anlamına gelir. Örneğin kitabı bitince damağınızda bir polisiye zevki, bir aşk romanı zevki, bir siyasi roman zevki, bir tarihi roman zevki bırakıyordu.

3. Olay Örgüsü
Benim kendi değerlendirmelerim içinde bir kitabın en önemli yeri bence olay örgüsüdür. Ayrıca bir kitabı da kitap yapan kesinlikle olay örgüsünün başarılı bir şekilde kurgulanmış olmasıdır. Sefiller kitabına gelecek olursak kitabın olay örgüsüne tek kelime bayıldım. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış bir olay örgüsü mevcut. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın olay örgüsünü en güzel karşılayabilecek ifadeyi buldum: “Örümcek Ağı”. Evet, tamamen bir örümcek ağı gibi yapılmış bir olay örgüsü. Hele de kitabın sonlarına doğru bu ağ çözülünce keyfinize diyecek yok.

4. Kahramanlar
“Kahramanlar veya kahraman yaratma” bir kitabın kalıcı olmayı başarmasın koşullarından biridir. Kahramanların akılda kalıcı olması kitabın başarısıyla doğru orantılıdır. Hatta çoğu başarılı kitap artık kendi ismiyle değil bizzat başkarakterinin ismiyle anılır. Sefiller kitabını okuduktan sonra artık hayatınızdan hiç ayrılmayacak Jean Valjean, Marius, Fantine, Cosette, Gavroche gibi kahramanlarla tanışmış oluyorsunuz.

5. Akıcılık
Kitabın tek olumsuz yanı bu konu herhalde. Kitap bazı yerlerde çok akıcı ilerken bazı yerlerde ise insanın canını baya bir sıkıyor. Çünkü Victor Hugo kitapta kendini gizlemiyor. Çoğu yerde anlatımı kesip okuyuncaya bilgi veriyor. Verdiği bilgilerde de öyle ayrıntılara giriyor ki neredeyse inciğini boncuğunu ortaya döküyor. Bunların bir kısmı gerekliyken gerçekten de bir kısmı gereksiz olabiliyor. Örneğin kitabın bir bölümünde kahramanlardan biri Paris sokaklarında bir lağıma girmek zorunda kalıyor. Hugo burada kitaba yaklaşık bir 50 sayfalık ara veriyor. Başlıyor lağım tarihin anlatmaya. Lağım ile ilgili bütün ayrıntıları anlattıktan sonra kitaba devam ediyor. Benim bu şekilde gereksiz bulup işaretlediğim yerler baya fazla. Sadece bunlarda değil “Sefiller” roman olmanın ötesinde bir de sanki Hugo’nun köşe yazılarında derlenmiş bir kitap gibi. Çünkü Hugo çoğu yerde olay akışını kesip her konuda görüşlerini açıklayan yazılar yerleştirmiş araya. O dönemin şartlarına bakınca normal olabilir ama bence bu bölümlerin kitaptan çıkarılıp kitabın biraz daha sade halinin basılması daha uygun olur.

Hugo bunları, etkisinde kaldığı Romantizm akımının bir gereği olarak yapıyor. Çünkü Romantizm akımın en büyük özelliği tiyatro ve romanı halkı eğitmek için bir araç olarak görmeleri. Bu yüzden yazalar eserlerini okuyucu bilgilendirmek amacıyla yazar. Amaç okuyucu bilgilendirmek olduğu için bu şekilde her konuda okuyucuya bilgi verilir. Çeşitli konular hakkında bilgi almak her ne kadar güzel olsa bile romanda akıcılığa büyük bir darbe vuruyor.

Son olarak kitap bence herkes için kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer almalı. Fakat incelememde de dediğim gibi benim tavsiyem sağlam bir yayınevi tarafında sadeleşmiş halinin basılması ve onun okunmasıdır. Kitabı bu haliyle okumak bana pek mantıklı gelmedi. Çünkü hem canınız sıkılıyor hem de zaman israfı…

Not: Daha önceki yazarlarda gördüğüm bir özellik Hugo’da da kendini göstermiş. Bu eserde de Türk Milletinden söz ederken aşağılayıcı ve hakaret eden bir dil kullanılmış. Şahsen bunu Hugo’nun eserinde görmem beni üzdü. Dünyada belki ilk defa eşitlik, özgürlük, adalet kavramları işleyen bir yazardan bir milletin hepsi için bu şekilde hakaret etmesi beni sukutu hayale uğrattı. Ayrıca hemen hemen bütün kitaplarında bizden bu şekilde söz eden bir Batı Milleti karşımızda varken. Bu kitaplarla büyüyen çocukları şimdi karşımızda dururken Avrupa Birliğine gireceğimizi düşünmek bence tamamen saflık. Bin yıl bile geçse Avrupa bize karşı içinde taşıdığı bu kin ve öfke ile bize dost olmaz.

Selam ve sevgi ile…
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (9.040 Oy)11.095 beğeni31.257 okunma9.917 alıntı204.172 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.8/10 (5.734 Oy)6.774 beğeni26.091 okunma1.606 alıntı106.758 gösterim
  • İnsan Neyle Yaşar?
    8.4/10 (6.585 Oy)6.669 beğeni26.313 okunma3.284 alıntı120.165 gösterim
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    8.3/10 (4.558 Oy)4.768 beğeni22.374 okunma1.820 alıntı71.032 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (8.470 Oy)8.662 beğeni30.774 okunma1.769 alıntı155.308 gösterim
  • Aşk
    7.7/10 (6.176 Oy)6.862 beğeni24.840 okunma1.824 alıntı108.202 gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (7.963 Oy)8.818 beğeni27.697 okunma1.180 alıntı142.514 gösterim
  • Bin Muhteşem Güneş
    9.0/10 (6.538 Oy)7.268 beğeni23.434 okunma1.895 alıntı99.682 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (11.424 Oy)12.656 beğeni40.119 okunma5.553 alıntı164.581 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (11.146 Oy)13.042 beğeni39.156 okunma4.222 alıntı210.951 gösterim
190 syf.
·363 günde·Beğendi·10/10
Victor Hugo Sefiller kitabını yazarken kendi yaşadığı hikayelerden de esinlenmiş ve bazılarını kitaba bire bir aktarmıştır. Kitabın baş karakteri olan Jean Valjean karakterini yazarken kendisine yardımcı olan eski bir mahkum fakat o zamanlar yardımsever bir iş adamı olan arkadaşından etkilenmiştir. Romanda geçtiği gibi bir hayat kadınını tutuklanmaktan kurtarmış ve ayaklanma hikayesinde olduğu gibi eşyalardan barikatlar yaparak direnen gençlere bizzat tanıklık etmiştir.

Sefiller romanının konusu 1815 yılında başlar ve 1832 yılına kadar devam eder. Kitabın ana karakteri olan Jean Valjean kız kardeşinin çocuğunu açlıktan kurtarmak için ekmek çalar fakat bu sırada yakalanır. Hırsızlık suçundan bey yıl mahkum olur. Fakat mahkumiyet sırasında tekrar kaçmaya çalıştığı için cezasını tamamlaması tam 19 yıl alır.

Cezası bitip yeniden özgürlüğüne kavuştuğunda artık Jean Valjean çok farklı biridir. Yeniden hayata tutunmaya çalışır fakat eski bir mahkum olduğu için toplum tarafından dışlanır. Ne açlığını giderebilecek ekmek ne de soğuk günlerde ısınabilecek bir yer bulabilir. Sonunda yolu bir piskopos ile kesişir ve piskopos ona yemek ve yatacak yer sunar. Fakat gerek hapishane döneminde gerekse sonrasında yaşadıkları Jean Vajean’ın tüm duygularını yitirmesine neden olur ve piskoposa ait tüm gümüşleri çalarak kaçar. Fakat bu kadar yük ile yakalanması uzun sürmez ve suçunu onaylaması için piskoposun karşısına getirilir. Piskopos durumu görünce gümüşleri kendisinin verdiğini, hırsızlığın söz konusu olmadığını söyleyerek onun serbest bırakılmasını sağlar. Dahası ona iki gümüş şamdan daha verir ve karşılığında tek bir şey ister. Tüm bu gümüşleri iyi bir insan olma yolunda kullanmasını ister. Bu olay Jean Valjean’ın yok olan duygularını yeniden kazanmasını sağlar.

Yıllar geçer ve Jean Valjean sahte bir kişilik ile iş hayatına atılır ve çok başarılı olur. O artık zengindir ve kasabanın en yardımsever ve sevilen kişilerinden birisidir. Fakat geçmişi onu takip etmeye devam eder ve onun gerçek kişiliğinden sadece polis şefi Javert şüphelenir. Fakat Jean Valjean’ın unvanı nedeni ile elinden bir şey gelmez. Bu zaman diliminde Jean Vajean’ın gelecek hayatını etkileyen bir kadın hayatına girer.

Fantine ufak bir kızı olan fakir bir işçidir. Dönemin ahlak anlayışı babası belli olmayan bir çocuğa pek sıcak değildir ve bu yüzden işi kaybetmek zorunda kalır. Çocuğuna yemek sunabilmek için her şeye yapmaya hazırdır ve ahlak anlayışı nedeni ile dışlanan kadın yine ahlak anlayışı nedeni ile hayat kadınlığına sürüklenir. Günün birinde tutuklanma tehlikesine karşı onu Jean Valjean kurtarır ve hastaneye yatırır. Fakat Fantine yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve ölür. Jean Valjean’dan kızına sahip çıkmasını ister.

Jean Valjean’ın hayatı temiz kalbi nedeni ile bir kez daha değişir. Kendisine benzeyen ve Jean Valjean olduğu iddiası ile masum biri tutuklanır. Kendi yerine başkasının tutuklanmasını vicdanına sığdıramaz ve gerçek kimliğini açıklar. Fakat Fantine verdiği sözü yerine getirebilmek için bir kez daha kaçar ve Cosette’yi himayesi altına alarak yeni bir hayata başlar.

Yıllar tekrar ileri sarar ve Cosette artık büyümüş ve güzel bir kız olmuştur. Jean Valjean kaçak hayatına bir şekilde devam eder fakat polis şefi Javert peşini bırakmaz. Cosette Marius adındaki gence aşık olur. Fakat Javert Jean Valjean’ın izini bulunca birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu sırada ihtilal başlar ve Marius ayaklananların arasında yer alır.

Ayaklanma sırasında Javert yakalanır ve esir düşer. İdam edileceği zaman Jean Valjean ortaya çıkar ve idam etme görevi ona verilir. Fakat Jean Valjean Javert’in kaçmasına izin verir. Bu sırada ihtilal sert bir şekilde bastırılır ve Marius yaralanır. Onu ölümden ise yie Jean Valjean kurtarır. Marius’un tüm arkadaşları öldürülür ve Jean Valjean yaralı Marius’u hastaneye götürürken Javert’e yakalanır. Fakat Jean Valjean ölümü göze alarak Marius’u hastaneye götürür ve Javert hiç bir şey yapamaz. Bunun üzerine görevini yerine getiremediği ve duygularını işine karıştırdığı için intihar eder.

Marius iyileşir ve Cosette ile evlenir. Jean Valjean, Javert’e verdiği sözü tutarak teslim olmaya gider fakat Javert’in öldüğünü öğrenir. Bir süre sonra kendisi de hayata veda eder. Bir zamanlar piskoposun ona hediye ettiği iki şamdanı yanından hiç ayırmamıştır ve öldükten sonra da şamdanlar mezarının başucuna konulur.

Sefiller kitap okumayı seven ya da sevmeyen herkesin okuması gereken tam bir klasik. Duygusal yoğunluğu nedeni ile yediden yetmişe herkesi etkilemeyi başarıyor. Bu yüzden olsa gerek yıllar içinde hiç unutulmadı ve bir çok film, dizi, tiyatro ve esere dönüştürülerek tekrar tekrar karşımıza çıkmaya devam ediyor.
1724 syf.
·48 günde·Beğendi·9/10
rivayet odur ki dünyanın en kısa mektubu ve bu mektuba verilen cevabın müsebbibidir bu kitap.
Viktor Hugo yayıncısına kitap satışlarının durumunu sormak amacıyla yazar işte o kısa mektubu mektupta ne mi yazıyor. Hiçbir şey yalnızca bir "?"

Kitapta işte o kadar yalın ki bu yalınlık adeta baş döndürücü bir şekilde okuru esir alıyor. 1700 sayfa boyunca bir yaşama bir dönüşüme tanıklık ediyorsunuz. Jean Valjan'ın hayatı sizin hayatınız oluyor. Bu uzun süren okuma serüveninzde çokça şu durumla karşılaşıyorsunuz. Acaba o karanlık gecede elinde, yaşına göre oldukça büyük olan kova ile su toplayan Cosette ile karşılaşan kimdi? Ben mi yoksa Jean Valjan mıydı?

Bu girizgahın ardından öncelikle şunu söylemem gerekir Sefiller herkesin konusuna aşina olduğu bir yapıt. Gerek Yeşilçam'da gerekse dünya sinemasında yapılan adaptasyonları o kadar fazla ki. Dünya üzerinde bu hikayeden habersiz bir insan evladı olailir mi? diye düşündürmüyor değil. Tabi ki bu aşinalığa karşı üzerine en fazla yalanın söylendiği kitap olma onuru da Sefiller'e ait. Herkes konusunu bilir, karakterini bilir. Sorduğumuzda "okudum" cevabını verir ancak tam metin halinde okumuş olanlar o kadar azdır ki. Bu durumun nedeni kitabın aynı zamanda bir Fransa tarihi niteliği taşımasında yatıyor. Olay akışının aralarında yazarın hayatla ilgili görüşlerini ifade ettiği bölümler de dahil olmak üzere yekünde 200 sayfadan faza tutan bu kısımlar okuması keyifli olduğu kadar Fransa tarihine aşina olmayanlar tarafından oldukça zorlayıcı pasajlar. Hugo tam bir aydın sorumluluğu ile Fransız ihtilali sonrasındaki süreçte yaşanan kaosu kendince tarif edip Paris Kömününe kadar olan zamanı eleştirme telaşı içerisindeyken bu saptamalarını ve eleştirilerini yaparken bizleri pek umursamaz. O olayları muhattaplarına anlatır gibi anlatır. romanın bu bölümleri o kadar fazla isim, rütbe ve olay içermektedir ki okuyucuyu bir tarih dersindeymiş gibi hissettirerek metinden yabancılaştırabilecek niteliktedir. Şahsen ben Fransa tarihini sadece çok yüzeysel bir şekilde bilmem nedeniyle bu kısımlarda oldukça zorlandım. ancak bu zorlanmalarım sonrasında en azından Robespieere ve birkaç kişi hakkında daha etraflı bilgi sahibi olma uğraşı içerisine girdim.

Romantizm akımının en önemli temsilcilerinden olan Hugo'nun eseri yazarının bir protresi gibidir adeta. Romantizm akımını bu kadar direkt olarak hissetiren bir kitap daha var mıdır eminim zamanında tartışılmıştır.

Hügo kitabın önsözünde kitabın belli bir sınıf ya da toplum gözetilmeksizin yazıldığını ve genel itibarıyla dünya üzerindeki tüm ezilmişlerin, ötelenmişlerin, hayat kadınlarının, serserilerin hayatını anlattığını söyler. Hugo'ya göre erdem için herkesin bir fırsatı olmalıdır.kötülük elle tutulur ve kemikleşmiş, etkisinden kurtulunamayan bir varlık değildir. Ondan kurtulabilir insan ve toplum. Kötülük bir yokluk sorunudur aslında eğitimin yokluğu bu sonucu sadece ortaya çıkarmaktadır. Paris bir hayaldir, bir şanstır ancak bu rüyanın karanlıkta kalan noktaları da vardır. bu dehlizlere götürür bizi Hugo, onun romanlarında Paris ışıklar şehri değildir artık. Giyotin'in kaosların, eşitsizliğin, yoksulluk ve yoksunluğun şehridir. kalemini de bunların üzerine doğrultur hem de hiç kimseden korkmadan.

Jan Valjean kimdir peki. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta sadece küçük bir parça ekmek çaldığı için kürek cezasına mahkum edilen ve başarısız firar girişimlerinin ardından 19 yıl boyunca bir suçun bedelini ödemeye çalışan Valjean aslında kimdir. Hugo bu sorunun yanıtını arartır bize sayfalar ilerledikçe. Sefil olan kimdir. Birey midir? kurumlar mıdır? Yoksa tüm Fransa mıdır sefil olan?
Peki bbu sefaletten kurtulmak erdemle donanmak mümkün müdür? Cezamızı çektiğimizde topluma karışabilir miyiz?
Geçmiş artık bizi takip etmeyecek ve karşılaştığımız iyilikler bizi sağaltacak mı?
Jean Valjean karanlığın merhametsizliğinden sıyrılıp iki şamdanın aydınlattığı erdemlere ulaşabilecek mi?????
1724 syf.
·Beğendi·9/10
Tam metnini okuyabilmek için yaklaşık 1 sene bekledim bu kitabı. Kütüphanede alan arkadaşlar getirmiyorlar malum. Yine aynı sebepten ötürü birinci cildiyle ikinci cildi arasına üç kitap aldım. Uzun zamandır beklediğim bu dev eseri bitirmiş olmanın haklı mutluluğunu yaşıyorum. Bu da klasiklerden biri elbette ama bu kitap bugüne kadar okuduğum Rus klasiklerinden oldukça farklı. Zaten bu bir Fransız klasiği :) Her neyse.

Kitap ilk başladığında piskopos Monsenyör Bienvenue'yü anlatıyor. Yaklaşık 100 sayfa boyunca hiç sıkılmadan bu karakteri okuyoruz. Ana karakterimiz olan Jean Valjean ise daha sonra giriyor hikayeye. 19 yıl önce yeğenlerini doyurabilmek için ekmek çaldığı için küreğe mahkum olan Jean Valjean'ın hapisten çıkışı, insanlardan gördüğü nefret ve onun insanlara karşı ettiği nefret, piskoposla karşılaşması ve hayatının bundan sonrasının çok daha farklı şekilde seyretmesi. Jean Valjean ne yaşarsa yaşasın peşini bir türlü bırakmayan Sefalet.

Piskopos sevgisini bütün insanlara verirken Jean Valjean kimseye verememiş, kimseden de herhangi bir sevgi görmemiştir. Jean Valjean'ın kitapta belki de en az konuştuğu karakter olmasına rağmen hayatına en çok etki eden karakterdir Piskopos. Ve onun etkisi kitabın sonuna dek kendisini gösterecek, Piskopos ikinci cildin sonlarında bile anılacaktır Jean Valjean tarafından. Ve onun emanetlerini her daim saklayacaktır.

Kitabın isminden sadece Fransa'nın fakir kesimini anlattığını sanabiliriz. Ama sefiller kelimesi burada sadece fakirliği değil aynı zamanda acizliği, kaybolmuşluğu, hor görülmüşlüğü, özetle toplumdan dışlanmışlığı belirtir. Jean Valjean, Cosette, Marius, Thenardier, Javert, Gavroche ve benim içlerinde hikayesine en çok üzüldüğüm, kitabın küçük bir kısmında geçen Mabeuf Baba. Hepsi öylesine derin karakterler ki...

Hugo kitap boyunca iyi bir kurgu yakalamış. Jean Valjean'ın Thenardier'le, Marius'la ve Javert'le yolu sürekli olarak kesişir. Bu kesişimler romanın akışını değiştirir ve karakterlerin hayatını büyük ölçüde etkiler. Roman boyunca Victor Hugo, araya kendi düşüncelerini sokuyor. Waterloo Savaşı, manastırlar, argo, Fransa hanedanları, Paris'in lağım tarihi, üstüne basınca sizi içine çeken kumsallar gibi konular anlatılıyor. Bu konuların kitabın konusuna ya da kurgusuna hiçbir katkısı yok. Hugo kendi fikirlerini yazmış sadece. Bunlar da yazılınca kitabın neden bu kadar kalın olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.

Yazar sokak sokak, cadde cadde, hatta lağım lağım Paris'i anlatıyor bizlere. Ve elbette Fransız tarihini ve Fransa'yı. Yazarın ülkesine olan bağlılığını ve hayranlığını rahatlıkla okuyabiliyoruz satırlardan. Devrimi ısrarla savunduğu için bazı ülkelerde yasaklanmış bu kitap. İnsanı kötü hale düşürenin de toplum, sadece toplum olduğunu söylediği için de birçok yazar ve devlet adamı tarafından eleştirilmiş. İçinde geçen anlatıma, ifadelere hayran kaldım. Çok yoğun bir şekilde edebiyat kokusu alıyorsunuz bu kitaptan. "Yıldız milyoneri Tanrı" ifadesi beni çok etkilemişti mesela.

Özetle Sefiller okuması çoğu zaman keyifli, bazen sıkıcı, ama olay örgüsüyle ve anlatmaya çalıştıklarıyla dev bir klasik eser. Herkese okumasını tavsiye ederim. Keyifli okumalar...
1724 syf.
·Beğendi·10/10
Victor Hugo'nun kaleme aldığı Sefiller isimli roman, özünde Paris şehri ve romanın baş kahramanı olan Jean Valjean’dan ibarettir. Uzun bir kurgu içerisinde aralarda Paris'teki tarihsel olaylara da değinilir. Bu nedenle, romanı okurken o dönemde ki tarihî olayların meraklısı değilseniz eğer, romanın ortasında tam sıkılmaya başlarken birden bir bakıverirsiniz ki tüm bu tarihsel anlatım, ana kurgu ile son derece başarılı bir şekilde bağlanmış. En sonunda kurgu boyunca romana dahil olan tüm karakterlerin yazgısı Jean Valjean’e bağlanır. Bu örümcek ağı şeklini anımsatan dâhiyane kurgu, Victor Hugo’yu ne denli eşsiz bir yazar olduğunun açık bir kanıtı olarak çıkarır karşımıza. Bu sebepten dolayı bu eserin tam metin çevirisini okumak gerekir.

Roman, ailesini doyurmak için ekmek çalan ve bu yüzden kürek mahkumu olan, kaçma girişimleriyle beraber 19 yıl hapis yatan Jean Valjean adındaki bir adamın anlatımı ile başlar. 19 yıllık süre içerisinde kürek mahkumlarının insanlık dışı yaşama şartları Jean Valjean'ide insan dışı bir kişi haline getirir. Her türlü kötülüğün meskeni olur kişiliği. Cezasını bitirip şartlı tahliye edilince eline “tehlikeli ve güvenilmez” biri olduğuna dair bir belge verirler ve bu belgeyi gittiği her yere götürmesini şart koşarlar. Öyle ki ilk sığındığı kasabada ona karşı herkes, hırsızlık suçundan kürek mahkumu olması sebebiyle pek iyi yaklaşmaz. Girdiği hanlardan kovulur. Kapısını çaldığı evlerden kabul görmez.

Yoldan geçen birinin tavsiyesiyle bir papazın evine sığınmayı dener son çare olarak. Papaz ne olduğuna bakmadan onu evine alır, yemek ve kalacak yatak verir. Jean Valjean ise papazın tek mal varlığı olan gümüş takımlarını çalarak gece yarısı evden kaçar. Bu kaçış kısa süreli olur ve polisler tarafından yakalanır. Valjean’a gümüş takımlarını nereden bulduğu sorulunca papazdan aldığını söyler. Buna inanmayan polisler Valjean ile birlikte hırsızlık yaptığı teyit edilsin diye papazın evine giderler. Papaz onları karşılar. Ancak bu karşılama ne Valjean’ın ne de polislerin beklediği türden olur. Papaz gümüşlerinin çalınmadığını, misafirine kendisinin verdiğini ve hatta unuttuğu bazı gümüşler olduğunu söyler ve unuttuğunu söylediği gümüşleri de Valjean’e verir. Kendisine karşı yapılmış böylesine bir iyilik karşısında Valjean, yaşamının kırılma anını yaşar. Ve buradan itibaren roman, bu kürek mahkumunun yıllara dayalı yaşama tutunma mücadelesini ele alır en derin şekilde.

Eğer yaşamın gerçeklerini anlatan, bir toplumun vicdanını yansıtmış, iyilik ve kötülük gibi kavramları birçok yönüyle ele almış, olayların arka planında ki gerçekleri görmenize katkı sunacak ve dünya görüşünüzü etkileyecek bir kitap arıyorsanız, bu mükemmel eseri kesinlikle okumalısınız.

Sefiller’in öne çıkan birkaç tam metin çevirisi var. Ben okumak için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Volkan Yalçıntoklu’nun çevirisini tercih ettim ve oldukça memnun kaldım. Bunun dışında, İletişim Yayınları'ndan çıkan Cenap Karakaya'nın çevirisini de tercih edebilirsiniz.
405 syf.
Kişisel problemlerden dolayı ara verdiğim bu kitabı sonunda bitirebildim. Sevinsem mi yoksa böyle muhteşem bir eserin sonuna geldiğim için üzülsem mi bilemiyorum. Ama kitabın sonunda gözümden birkaç damlanın aktığını biliyorum.

Jan Valjan karakteri artık hayatımda önemli bir yere sahip. Onun sahip olabildiği güce ve inanca sahip olabilseydik de her şeyden kolayca vazgeçip, hemen ümidini kaybedip ye’se düşen birileri olmasaydık. Belki bundan sonra, bu kitaptan sonra kendi hayatımda bir şeyler değişir…

Panama yayınlarından çıkmış olan kısaltılmış sürümünü okudum. O kadar etkileyiciydi ki tam metin halini de kesinlikle okuyacağım. Aşağıda kitapta geçen karakterlerden bahsettiğim için Spoiler olabilir. Okumadan önce ona göre düşünün.
Kitapta bir sürü karakter olduğu için aklım karışmadı değil. Lakin ilerledikçe her şey yerli yerine oturdu.

Tenardiyen ailesinden ne kadar nefret ettim anlatamam. İşleri güçleri üçkâğıtçılık olan, zenginken dipleri boylayan ve sonunda dağılan bir aile…

Javer’i sevmemiştim ama sonradan ısındım. Takıntılı bir kişiliği var. Kurallara bağlı yaşayan bir polis şefidir. Hayatını da bu kurallardan birine uymadığını için kendi sonlandırır.

Fantin talihsiz bir kadındır. Kızı için her şeyi yapabilecek bir anne. Kızının özlemiyle ölür.

Yetim, öksüz küçük bir çocuk olmasına rağmen büyük acılara göğüs gören Kozet… Jan Valjan sayesinde hayatı kurtulur.

Oğlunun özlemiyle yaşayan, onu sürekli uzaktan izleyen ve kucaklayamadan bir damla gözyaşı dökerek hayata veda eden Binbaşı Baron Pontmercy…

Babasını öldükten sonra tanıyan, onu taparcasına sevmeye başlayıp, sonradan onun görüşlerini benimseyip dedesine rest çeken Marius Pontmercy.
Jan Valjan kızı gibi gördüğü sevgili Kozet için bu karakterimizin de hayatını kurtarmıştır.

En baba karakter ise Jan Valjan’dır. Yeğenlerinin aç kalmaması için çalınan bir ekmek. Ceza olarak ise 19 yıl hapis... Yapmadığı iş kalmamıştır. Kürek mahkûmuyken en yükseklere çıkabilmiştir. Birden fazla kimliğe bürünmüştür. Aslında onu doğru yola ileten piskoposu da unutmamak gerekir.
Aslından en başından beri suçsuzdu değil miydi Jan Valjan?
Kendisine kötü denilse de, kendisini kötü bir insan olarak görse de özellikle piskoposun evinde yaşadığı olaydan sonra hayatı değişmişti.
Kozet’i o nefret edilesi yerden yanına alması ile yeni bir değişim daha geçirmişti. Sevmeyi öğrenmişti. Biri için yaşamayı, birini mutlu etmeyi…
Zaman Jan Valjan’ı değiştiriyordu. Yaşam onu çevresindeki olaylar ile eğitiyordu. Hayatında hiç yaşamadığı duyguları, hisleri öğreniyordu.

Yaşam kimine tatlı gözükse de aslında acı bir şey. İnsanı olgunlaştıran da bu acılar değil mi?

Kitap da geçtiği gibi Piskopos onun ufkunda dürüstlük güneşini parlatmış, Kozet ise sevgi güneşini alevlendirmişti…
430 syf.
·Beğendi·10/10
DITITITITTT DITITIT DITITTTT......
Merhabalar sevgili okur dostlar Hugo amcanın bu nadide romanı incelemeye çalışıcam nasıl yapıcam ben de bilmiyorum ama :) :) :) Öncelikle sıcağı sıcağına inceleme yapmak istemedim kitabın bende bıraktığı etkileri tam anlamı ile yazabilmek için biraz sabrettim neyse inceleme geçeyim artık :D :D biraz uzun olcak sanki :) :)

Okumayanlar ve okumak isteyen arkadaşlar için fazla spoiler vermemeye çalışıcam gerçi spoiler versem belki daha çok merak edip okurlar bende öyle oluyoda :D :D
Olayların tamamı Fransa'da geçiyo dönemim yoksul, aç, suçlu, tutsak, zengin, vs. İnsanları bir makinenin dişlileri gibi iç içe ve aynı zaman da birbirinden ayrı o kadar güzel kaleme alınmış ki okurken etkilenmemek mümkün değil.
Olaylar bir kürek mahkumunun ( Kürek mahkumu ne demek dediğinizi duyar gibiyim. Dönemin suçlularının ceza süreleri boyunca gemilerde kürek çekmeye mahkum edilmesidir. ) konumuza dönelim :) :) evet kürek mahkumunun bir kaç yıllık cezayı 19 yılda çekmesi ile başlıyor. Yeğenlerinin karnını doyurmak ve onları açlıktan kurtarmak isteyen kahramanımız bir ekmek çalıyor ve bunun bedelini özgürlüğünden 19 yıl olarak ödüyor. Cezası bittikten sonra kürek mahkumu olduğu için gittiği her yerden dışlanıp kovuluyor. İnsanlar sarı pasaportu olduğunu öğrenince cin çarpmışa dönüyor ve korktukları için kobuyorlar. Kahramanımız her yerden kovulduğu sırada bir piskoposun evine sığınır ve olaylar burdan itibaren heycanlı bir şekilde başlar. Bir çok defa polisten kaçmak ve adını defalarca değiştirmek zorunda kalır.
Çok etkileyici ve sürükleyici bir kitap olduğundan daha fazla anlatmak istemiyorum. Hevesiniz kaçmasın okuyabilesiniz diye :D :D
Beni en çok etkileyen şey ; bir annenin yavrusunun hayatını kurtarmak için çektiği onca dert ve sıkıntı ve bunlardan asla ama asla şikayet etmemesiydi. Bir annenin evladı için ne kadar fedakarlık yaptığını ve bundan o çocuğun haberinin olmaması gün gibi ortada duruyor. Kitaba başladığım ve bitirdiğim ana kadar çok istediğim bir şey var dı keşke elimde olsa da Tenardiye gibi kansız ve soysuz, insan diye geçinen aşşağılık yaratıkları ortadan kaldırabilsem. El kadar çocuğa bu kadar işkence ve eziyeti yapan ve halen de bunlara devam edebilen sözde insanları ortadan kaldırabilsem...
Öte yandan Jan gibi insanların da yaşıyor olması beni çok keyiflendirdi. Böyle yardımsever ve temiz yürekli insanların da yaşıyor olması çok güzel bişey.

Toparlamak gerekirse dönemin Fransasını ve halkın çektiği sıkıntıları ve insanın işlediği en küçük bir suçun hayatı boyunca gölge gibi kendisini takip etmesini akıcı bir dille anlatan okunması gereken güzel bir eser. Hugo amcaya bu eşsiz ve keyifli kitabı için teşekkür ederim
416 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Jan Valjan'ın 19 yıllık kürek mahkumluğu cezasına çarptırılması konusu genel itibariyle yanlış anlaşılıyor sanki. Jan Valjan ne olursa olsun bir hırsızlık yapıyor ve kendisine ceza veriliyor. Ekmeği çalmasının doğru ya da yanlış bir davranış olarak yorumlanması da kişinin vicdanına kalıyor ancak dediğim gibi ne olursa olsun hırsızlık ve kanunda hırsızlığın karşılığı belliyse bunun çalınması da gereğinin uygulanmasını gerektirebilir. Bu ceza ilk etapta 19 yıllık bir ceza değil. Buraya kadar her şey normal ancak sonrasında da 19 yıllık ceza almasının sebebi sürekli firar etmesi ve firarlardan sonra yakalandıkça cezasının artması. Yani aslında ne olursa olsun firar edince cezasının artacağını bilen birisi firar ediyorsa bunun sonucunda gereken cezaya katlanacağını da bilir. Kitabı okumadan önce araştırırken öyle bir cümle görülüyor ki insanda sanki yalnızca bir ekmek çaldığı için Jan Valjan'ın 19 yıl kürek mahkumu cezasına çarptırıldığı fikri uyanıyor ama bir kere bu böyle değil.

Sonrasında 19 yıllık ceza bitince geçmişte kürek mahkumu olduğu için (kendisine yanlış hatırlamıyorsam sarı pasaport veriliyor ve bu pasaportun verildiği kişiler toplumda dışlanması olası kişiler) toplumdan dışlanması ve mesela geceleri parası karşılığında bile kalacak bir han bulamaması gibi durumlar ise tamamen kendisine karşı yapılan küstah bir davranışı gösteriyor. Halbuki evet geçmişte hatalar yapıp 19 yıl bu hataların bedelini de ödemiş olabilir ancak bu gelecekte iyi bir insan olmasına engel değil. Nitekim Piskopos Bienvenu ile tanıştıktan sonra Jan Valjan doğru yolu buluyor. Hayatta önemli olanın hatalardan dönebilmek olduğunu ve yanlış yolda olan bir insanın hatasından döndükten sonra doğru yolu bulabileceğini en dokundurucu şekilde anlatan harika bir eser. Jan Valjan ile Javer arasında geçenlerin finali de zaten fazlasıyla dokundurucu.

Olay örgüsü ve yaşanan gelişmeler bir yerden sonra insanın kafasını karıştırabilir bu sebeple kesinlikle sakin kafayla okunması gereken bir eser. Dikkatli okunmadığı zaman ufak ayrıntılar gözden kaçabilir.

Piskoposun yaptığı büyüklük ve Jan Valjan'ın üzerinde gerçekleştirdiği değişim, ardından Jan Valjan'ın piskoposun izinden gitmeyi kendisine vazife edinmesi, kitabın sonlarına doğru gitgide bu vazifeyi gerçek anlamda hayata yansıtan Jan Valjan'ın Marius ve Kozet ile aynı odadaki ölümü ise gerçekten yüreğe dokunan cinsten oluyor. Yanılmıyorsam kitapla ilgili bugüne kadar 2 de film uyarlanmış. Onları da merakla izleyeceğim.
1724 syf.
·Beğendi·10/10
Ciddi spoiler uyarısı! Jean Valjan kız kardeşinin çocuklarını açlıktan kurtarmak için ekmek çalar ve yakalanarak 5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır. Mahkumiyeti esnasında birkaç kez kaçmaya teşebbüs ederek her defasında yakalanır ve böylelikle mahkumiyet süresi 19 yıla uzar. Cezasını tamamlayıp çıktığında toplum tarafından sürekli dışlanır kalacak yer dahi bulamaz bu sırada bir kasabın yaşlı piskoposu mösyö Bienvenau ona merhamet gösterir. Jean Valjan”ın kişilik gelişiminde bu piskoposun etkisi çok büyük olacaktır. Daha sonra başka bir kasabaya giderek orada gizli bir kimlikle mahkumiyeti sırasında biriktirdiği bir miktar para ile bir iş kurar soylu ve zengin bir hayat yaşamaya başlar hatta halk tarafından öyle sevilir ki belediye başkanı dahi seçilir. Bu arada babasız olduğu için yanına alamadığı küçük kızını başka bir kasabada paragöz bir aileye emanet edip kendisi de çalışıp kazandığı parayı kızının bakımı için o aileye gönderen ancak bir süre sonra ailenin daha çok para istemesiyle zor duruma düşen, saçlarını, dişlerini ve nihayetinde kendi bedenini satmaya başlayan Fantine ile tanışır. Fantine” in ölmesi üzerine kızı Cosette”e sahip çıkmaya söz verir. Ancak tüm bunlar olurken bir polis müfettişi onu tanır ve yeniden mahkum olur. Tekrar kaçıp Cosette”i bularak o aileden kurtarır ve bir kilisenin hizmetinde çalışmaya başlar. Hayatı sürekli bir kaçış, yer değiştirme, saklanma içindedir. Bu sırada Cosette büyümüş ve aşık olmuştur. Tüm bunlar yaşanırken şehirde çatışmalar olmaktadır çatışmalara Cosette”in sevdiği adam Marius”da katılır ve yaralanır. Onun hayatını bir şekilde çatışmaya dahil olan Jean Valjan kurtarır. Cosette ve Marius evlenirler bir süre sonra Jean Valjan vicdan azabı içerisinde kimliğini Marius”a açıklar ancak Marius bundan rahatsız olur ve Cosette”i yavaş yavaş Jean Valjan”dan soğutmayı başarır. Bir gün Cosette”in çocukken yanlarında kaldığı ve türlü kötülükler yaşadığı Thenardier para koparmak amacıyla, Marius”a gelir ancak bu esnada bilmeden ağzından bazı gerçekleri kaçırır. Marius çatışmada hayatını kurtaran kişinin de Jean Valjan olduğunu böylelikle öğrenir. Vicdan azabı ve pişmanlıkla Cosette”i alarak Jean Valjan”a giderler ancak yaşlı adam kederden hastalanmıştır ve son nefesini kızı gibi sevdiği Cosette”in yanında verir.
1724 syf.
·Beğendi·10/10
Sefiller
Adalet her şeyi yerli yerine koymaktır, Adaletsizlik bir şeyi yerine koymamaktır. Mevlana’nın Adalet hakkındaki bu evrensel görüşü, Sefiller romanının baş karakteri Jean Valjean’ın hayatında ve onun etrafında tezahür ediyor adeta.
Mutlak iyinin ve mutlak kötünün, kısaca insan düşüncesindeki bu derinliklerin sonunun olmadığını, yazar bize o kadar yalın bir dille anlatıyor ki iki ciltlik bu dev eser okuyucuya hiçte sıkıcı gelmiyor. Kitabı bitirdiğinizde hikayedeki kahramanlara örgülenmiş felsefik sözler yada yazarın hikayenin dışına çıkıp hayat hakkında bölümler eklemesi kitaba ayrı bir tad katıyor ve değer yargılarınızı yeniden yapılandırmanıza sebep oluyor.
Kötümser ortamların hüküm sürdüğü dönemlerde Sefiller, Dünya ölçeğinde sanatın adeta can simidi olmuş defalarca oyunu sahnelenmiş, filmi yapılmış dizi ve anime olarak halkın beğenisine sunulmuş.
Sefiller, insana ve topluma hala bir umut var dedirten bir başyapıt. Zaman zaman Hıristiyan propagandası eleştirileri yapılsa da evrensel nasihatleri içermesi, Tanrı insanın vicdanıdır diyerek ezeli insanın köklerine gitmesi bile yazarın konuya nasıl baktığını göstermektedir.
Sokrates dostları ile , Platon’un Devlet kitabında doğruluğu tartışır. En doğruyu bulmaya çalışırlar. Sefillerde Jan Valjean en doğruyu yapmaya çalışır.
İnsan doğası gereği doğru eylemi yapar. En yanlışa düşmüş bir insan bile. Sefiller böyle bir anafikir de veriyor.
Hikaye, 1789 Fransız devrimi sonrasında sefalet içindeki Fransa’yı Paris’i anlatır. Jean Valjean gençliğinde kardeşlerine ekmek çalmakla kaderi değişir. Yakalanır kürek mahkumu cezası alır. Yeni suçlar yeni cezalar bir kısır döngüye girer. Şartlı salıverilmesi, toplumun dışlaması ve yolu bir piskoposla kesişene kadar sıradan bir insan olan Jean Valjean, kilisenin şamdanlarını çalması yakalanması ve piskoposun Jandarmalara Jean Valjean’a şamdanları ben verdim demesi, Jean Valjean’ın hayatının kırılma noktasını oluşturur. O andan sonra hayatının sonuna kadar mutlak iyinin savaşına girer.
Voltaire “İyiliğin düşmanı daha fazla iyilik” demiş. Kitap hep daha fazla iyiliklerle dolu.
“Sözün en muhteşeminin insanın içinde düşüncede vicdana gidip, vicdandan düşünceye geri dönmesiyle ortaya çıktığı söylenebilir.”
1724 syf.
·5 günde·10/10
Sefiller, nedensiz bir şekilde bende hep bir korku uyandırırdı. Bir gün mutlaka okuyacağımı biliyordum ama bu kadar erken olmasını beklemezdim. Zorunlu olarak okudum çünkü sınavı yapılacaktı. Elimde olsa en iyi baskısını alırdım, bu yayınevinden (Koloni Yayınları) okuduğuma bin pişman oldum. Ama şehrimizde kolaylıkla bulabileceğimiz tek baskıydı ve bu yüzden öğretmenimin elinde de bu baskı vardı, soruları bu baskıdan hazırlayacağı için bu baskıyı okudum. Her neyse.
.
Bir kere Sefiller cidden güzel bir kitap, korkulacak bir şey yok. Yazarın üslubu gerçekten güzeldi, yalın bir dili var. (Madeleine Baba'nın at arabasıyla yaptığı yolculukta, yolculukla ilgili söyledikleri ve Cosette ile Marius'un diyalogları gerçekten kalbimi çaldı.) Ama bu yalın dil, çevirmen yüzünden kaybolup gitmiş. İğrenç yazım hataları ve milyonlarca anlatım bozukluğu vardı. Aynı cümle bir sayfa içinde farklı yerlerde birkaç kez kullanılmıştı. Bence böyle eserleri gerçekten tecrübesi olan kişiler çevirmeli. Yazık oluyor güzelim kitaplara.
.
Kitapta anlatılan olay çok güzel, işlenişi daha güzel. Tüm karakterler yerli yerinde olaya girip çıkıyor. Yaşananlar da sürükleyici şeyler, insanı bıktırmıyor. Klasik kitaplarda en çok korktuğum şey akıcı olmamasıdır. Ama Sefiller gerçekten akıcı bir kitap.
.
Sefiller'in yüzyıllardır okunan bir kitap olmasının sebeplerinden biri de, hayatla ilgili her şeye değiniyor olması bence. Yani iyilik, kötülük, fedakarlık, insanların duyguları, amaçları, çıkarları; her şey ama her şey net bir şekilde, karakterler üzerinden anlatılmış. Bu yüzden kitapta sevdiğim karakterler de sevmediğim karakterler de çok. Ama Eponine açık ara farkla en sevdiklerimden sanırım. Başta sevmemiştim ama sonlara doğru yaptığı şeyler takdire şayandı. Karakterlerin yaptığı en küçük şey bile olayın tamamını etkileyip değiştiriyor ve bu, okurken beni büyüledi.
.
Sefiller cidden güzel bir kitap. İçinde hayata, iyiliğe, kötülüğe dair her şeyi bulabilirsiniz. Zaten bu yüzden bir "klasik". Herkese öneririm ama İş Bankası Kültür Yayınlarından olanını. Ben daha almadım ama alıp kitabın tamamını düzgün bir çeviriyle okumak istiyorum.
Fantin korkunç bir kahkaha koyverdi:
– Yüz frank, dedi, bu para kimsesiz bir kadın tarafından ancak bir yoldan sağlanabilir!... Zavallı kadın, nihayet fahişe oldu...
Fantin’in macerası, beşeriyetin bir esir satın alma hikâyesidir. Kimden satın alıyor? Sefâletten... Yetimlikten, kimsesizlikten, aldatılmışlıktan, ihanetten, iftiradan, çekememezlikten gelen dağ gibi yüklerin altında ezilen bir zavallı ne yapar? Cemiyet ve devlet de el uzatmayınca, sefalet çukuruna yuvarlanır!... Avrupa medeniyetinin esareti kaldırdığını söyleyenler aldanıyorlar. Kiliseye baş kaldıran Avrupa, dine ve onun koruduğu ahlaka da baş kaldırarak büyük bir hata işledi. Meyhanelerin, eğlence yerlerinin, genelevlerin sayısı artmakla hürriyet gelmiş olmaz... Bu, ihtilâlin arzu ettiği “eşitlik ve kardeşlik” prensibi ile bağdaşmaz. Eğer hâlâ sefalet varsa, kızlarımızın ve kadınlarımızın iffeti kendini bilmez mâceraperestlerin çirkin arzularına kurban ediliyorsa; hürriyet güçlülerden yana demektir. Zayıfları ezen hürriyet, gerçek hürriyet değildir. Fantin, burada sadece semboldür. Cemiyet nice Fantinlerin yıkılışına, esir edilişine ve sefaletin kucağına düşmesine seyirci kalıyor. Evet, esaret teklif ediyor; cemiyet de kabul ediyor...
Victor Hugo
Sayfa 103 - Antik Yayınları, Antik-Batı Klasikleri Serisi basımından
-Alçaklar dedi, bu zenginlerin hepsi alçak heriflerdir! Fakirleri bekletmekten zevk alırlar. Ah, elime bir fırsat geçse, hiç acımadan derilerini yüzerdim! Bizim gibi fukaraya üç beş paçavra ile bir iki çift ayakkabı, üç beş günlük ekmek parası verirler de; Papaza, kiliseye gelince kesenin ağzını açarlar. Neden? Tanrı'yı memnun etmek için... Dünya'yı kazandıkları gibi, cenneti de kazanmak isterler. Bize niçin para vermezler, bilir misiniz? O parayla içki alacağımızı, kumar oynayacağımızı düşünürler. Ah, alçaklar! Ah, hırsızlar! Evet, zenginlerin tümü hırsızdırlar... Hırsız olmayan, zengin olamaz... Onlar çalınca adı "ticaret", biz çalınca "hırsızlık" olur... Hükumet adamları onları korur; neden? Çünkü kendileri de hırsızdırlar. Topladıkları vergiler, kestikleri cezalar nereye gidiyor? Hazineye mi? Hayır! Hükümet adamlarının cebine...
Victor Hugo
Sayfa 359 - Antik yayınları basımı
Ne zamandan beri iğrenmek dehşet araştırmayı, öğrenmeği saf dışı tutuyor ? Ne zamandan beri hastalık hekimi kovuyor ? Engerek yılanını, yarasayı, akrebi, kırkayağı, zehirli kara örümceği incelemek den kaçınan onları: "Aman ! Ne çirkin şeyler ! " diyerek karanlığın içine fırlatıp atan bir doğa bilimci düşünüle bilir mi ? Argoya dönen bir düşünür, yaraya siğile, arkasını çeviren cerraha benzer. Bir dil gerçeğini incelemekte duraksayan bir dilbilimcisi, bir insanlık gerçeğini araştırmayı çekinen bir filozof gibi bir şey olur. Çünkü bunu bilmeyenlere söylemek gerekir ki, argo hem bir yazınsal olay, hem de toplumsal bir sonuçtur. Asıl anlamıyla argo ne demektir ? Argo, sefaletin dilidir.
Zengini cesaretlendirin, fakiri koruyun. Sefaleti ortadan kaldırın. Zayıfın güçlü tarafından sömürülmesine bir son verin. Henüz yolda olanın, bir yere gelmiş olana karşı haksız kıskançlığını frenleyin. Emeğe ödenen ücreti doğru aritmetikle ve adaletli biçimde ayarlayın. Çocukların gelişimi için ücretsiz ve zorunlu eğitim sağlayın, insanlığın temelini bilime dayandırın. İnsanların bedenlerini çalıştırırken bilinçlerini de geliştirin. Hem güçlü bir halk hem de mutlu insanlar ailesi oluşturun. Mülkiyeti ortadan kaldırmayın ama demokratik biçimde yayın. Böylece istisnasız her yurttaş kendi topraklarına sahip olsun. İnanırsak zor değil. İki kelimeyle, zenginlik üretmeyi ve paylaşmayı bilin.
Kadın bakışları sakin ve müthiş bir makineye benzer. Her gün sessizce ve zarara uğramadan, bir şey fark etmeden onun yanından geçilir. Bir zaman gelir ki böyle bir şeyin orada olduğunu bile unutulur. Gider, gelir, düşünür, söyler, gülersiniz! Birdenbire yakalanmış olduğunuzu hissedersiniz! İş bitmiştir. Makinenin çarklarına kapılmışsınızdır, bakışlar sizi tutmuştur. Nerenizden ve nasıl tutmuş olursa olsun, ayak sürümekte olan düşüncenizin bir tarafından, dalgınlık halinizden sizi kapmıştır, mahvolmuşsunuzdur. Çarklar bütün vücudunuzu arasına çekecektir.
Burası korkunç bir yerdir...
Burası karanlıkların kuyusudur.
Körlerin çukurudur burası.
Cehennemin ta kendisidir...
Paris'in varoşları diyebileceğimiz
bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan
herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde,
bir çitin ardında veya bir duvar dibinde
toplanmış çocuklar görmüştür.
Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır.
Kenar sokaklar onların dünyasıdır;
orada nefes alabilirler.
Kötü alınyazıları buralardan doğar.
Buna acı tabiriyle,
Paris'in kaldırımlarına atılmak denir!..
Jan Valjean, ilk günlerde büyük bir şaşkınlık içinde olduğundan ne olup bittiğini kavrayamıyor, evdeki aç çocuklar için çaldığı bir ekmek ile beş yıl zindanda kalmak arasında hiçbir bağlantı kuramıyordu. Herkes biliyordu ki evdekiler açtı... Hatta bunu Allah bile biliyordu. Bir süre sonra, bunları düşündükçe topluma karşı büyük bir kin duymaya başladı.O, yeğenlerini doyurmak istemiş, bu nedenle de bir tanecik ekmek çalmıştı, ama şimdi tamamen aç kalmışlardı... Bunları düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sefiller
Alt başlık:
4 Cilt
Sayfa sayısı:
1700
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753790925
Kitabın türü:
Çeviri:
İlhan Eti
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Engin Yayıncılık

Kitabı okuyanlar 22.570 okur

  • MUHAMMED GÜRGEN
  • burak inal
  • Mecit Danışman
  • Mustafa
  • Aydoğan yılmaz
  • Elanur Sarı
  • Teslim Kocakurt
  • Resul IŞIK
  • Emel
  • Hakkı Ürper

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%35
Erkek
%65

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (3)
9
%0 (2)
8
%0 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları