Sevgili Arsız ÖlümLatife Tekin

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.172
Gösterim
Adı:
Sevgili Arsız Ölüm
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511295
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"1957 yılında Kayseri'nin Bünyan kasabasına bağlı Karacefenk
köyünde doğdum. Yürümeyi öğrenir öğrenmez okula başladım.
Okul, evimizin erkek odasıydı. Sedirlerin altında cinlerle oynaşırken okumayı, yazmayı öğrendim. Karacefenk'te sedirlerin altında cinler ve periler yaşardı. Çocukluğum onların arasında geçti. Gizlice onların derneğine girdim. Evlerini gezdim. Düğünlerine gittim. Dillerini, gündüz ve gece oyunlarını öğrendim. Babam İstanbul'da çalışırdı.

Annemin yüreği yaralı, garip bir kadın olduğunu kim söyledi bana şimdi unuttum. Okuyup yazar, dikiş diker, iğne yapar, Kürtçe ve Arapça bilirdi. Köye gelen çingenelere adını duymadığım yerleri, insanları sorardı. Onun geçmişini aranıp durması çocukluğuma bulaşan ilk acıydı. Babam İstanbul'dan torba dolusu parayla döner, köyü başına toplardı. Evimiz tuhaf aletlerle doluydu. Ne işe yaradığını anlamadığım büyülü demirler. Zemberekli saat, radyo, gramofon, mavi kocaman
bir yolcu otobüsü, patos, tulumba, kamyon ve traktör.1966 yılında İstanbul'a geldim. Çocukluğum keskin bir acıyla ikiye bölündü sanki.

Gerçekleşmeyen düşler, aralarında doğup büyüdüğüm insanları
paramparça etti. Babam hızla işçileşti ve giderek işsiz kaldı. İki ağbim ve kardeşim inşaatlarda işe girdi. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidi. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara
bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim.

Elinizdeki roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır. Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim."
(Tanıtım Bülteninden)
“ O gece Muzaffer’e rüyasında bir kocakarı göründü. Adının Atiye olduğunu ve kütüphanesinde onu anlatan bir kitabın öyle durup durduğunu duyurdu. Eğer üç vakte kadar bu kitabı okumaz ve on kişinin de okumasına vesile olmazsa iki cihanda da ona rahat olmadığını salık verdi. Koca dağı sis sarar gibi Muzaffer’i korku sardı. Korkuya sarılmış can yeleğiyle hayat okyanusunun içine uyandı, kendini kütüphanesinin önüne attı. Üçüncü sıradaki kitapların üstünde duran Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanı balkıdı işmar etti. O gün yapılacak kitap toplantısında okunacak roman için bu kitabın seçilmesine içinden ant içti, kendine yemin verdi. Aldı kitabını yeminini içine koydu...”

Yukarıdaki pasajı, kitabın dili ve uslübunu okuyacaklara bilgi vermesi için yazdım. Yoksa gerçekle ilgisi yoktur! ( Belki de vardır...)

Edebiyat eleştirmenleri romanları ve öyküleri etiketlemeye bayılırlar. Efendim, Toplumsal gerçekçi derler, modern derler, büyülü gerçekçilik derler. Hiç bir yere uyduramazlarsa da postmodern deyip, üç kelam da beylik yorumda bulundu mu, kitabın eleştirisi tamamlanmış olur. Bir yazarın romanında asıl anlattıklarını, hatta haykırdıklarını görmezden gelerek, yazınsal yapıtları illaki kendi küçük dünyalarında uydurdukları bir kalıbın içine sokma zorunluluğu duyan eleştirmenlere öfkem bu yüzdendir. Mesela, Yaşar Kemal için “ Efendim köy edebiyatı yapıyor, sadece Çukurova’yı anlatıp duruyor” diyebilen birine ben eleştirmen değil okuyucu bile demem. Düşününce, bunlara kendini de haddini de bilmeyenler denilebilir ancak. Sevgili Arsız Ölüm romanı için de ilk karşınıza çıkan “ büyülü gerçekçilik” tarzında olduğu. Hatta Gabo’nun eseri, dünya edebiyatının dev yapıtı “Yüzyıllık Yalnızlık” romanını da bu sığ kalıbın içinde kalarak yorumluyorlar. Gel de isyan etme... Bu bağlamda, sitemizde okunan kitaplar için yapılan yorumlardaki, kitabı değil de kitabın okuyucuda bıraktıklarını, hissettirdiklerini hiç bir kalıba bağlı kalmadan özgürce yazılabilmesini çok önemli buluyorum. Zaten edebi bir yapıtı gerçek anlamda eleştirmek çok ciddi bir birikim ve emek işidir. Biz haddimizi biliri!

Büyülü gerçekçiliği; düş, hayal dünyası ve gerçeklik olgularının harmanlanarak gerçek dünyada geçen olayları okuyucuya aktarım tekniği olarak tanımlarsak, evet bu kitabın tekniği bakımından bunu küçük bir ayrıntı olarak not edelim. Ancak bu romanda yazarın kısa cümlelerindeki çığlığı-feryadı, bir kadının ( Dirmit) oluşumu, sosyal gelişimi, hayatta kalma ve var olma cabasıdır. Özellikle bizim gibi ataerkil ve muhafazakar toplumlarda öteden beri gelen töreler, ananeler ve hurafeler içinde varolmaya çabalayan, kendini bulmaya çabalayan bir kadının, çocukluktan gençliğe yaşamının ironik hikayesidir bu kitap. Anadolu köylüsünü tanımayana, eski deyimler ve gelenekleri bilmeyene okuması ve anlaşılması zor gelebilir bu anlatının. Ancak şimdi bile etrafımızda başımıza gelmesini istemediğimiz bir konunun sözü olunca kaçımız vurmaya tahta aramıyoruz acaba. Bu örneği gelenek ve hurafeleri ne kadar kanıksadığımız ve normalleştirdiğimizi göstermek için verdim, daha ne kadar çoğaltabiliriz bunları bilemedim... Bir düşünsek mi?...

Öyle, kısa cümlelerle okuyucuyu yormadan ve anlatının temposunu hiç düşürmeden kah gülümseyerek kah hüzünlenerek okunan, okuyanı bir tuhaf hallare sokan, değişik, bir o kadar da düşündürücü, bir o kadar bizden ama bir o kadar da bizden olduğunu kabul etmediğimiz olaylarla dolu, ironik, düş ve hayal dünyasının gerçekle karıştığı, sonuçta bizden bir anlatı bu roman. Yazarın yirmili yaşlarının başlarında bu kitabı yazması da ayrıca değinilmesi gereken bir konudur bana göre.

Okuyan kadın dostların da okurken kendi aile ve çevrelerinden neler bulduklarını merak ediyorum zira ben kendi çevremdeki yaşantıdan çok çok parçalar buldum diyebilirim.
Batıl inanç, mantıksal bir temele dayanmayan inanç ve davranışlar olarak tanımlanır. Yani bilimsel bir anlamı olmayan davranışlarda bulunmak, sözler söylemek, veya inançlara inanmaktır, batıl inanç. Merdiven gördüğünüzde altından geçmiyorsanız, bir şeylere nazar değmesin diye tahtaya vuruyorsanız, yıldız kayarken dilek tutmayı ihmal etmiyorsanız veya kafanıza kuş pislediğinde hemen piyango bileti almaya koşuyorsanız bu kitap tam da sizin gibi batıl inançlılara uygun bir kitap. İlk sayfasından son sayfasına kadar türlü türlü batıl inançlarla dolu, sımsıcak bir anlatı.

Bence bu kitabın bir yaşı var ve 30-40 yaşlarında. İlginç bir yorum olduğunun farkındayım; ama kitabı ve yazarın anlattıklarını anlamak için kitapla aynı nesilden olmak veya kitaptan daha büyük bir yaşta olmak gerekiyor. Özellikle 20-25 yaş arası okurlar için bu kitabı okumak, anlamak ve bitirmek bir çileye dönüşebilir. Çünkü ben de başlarda konunun içerisine girmekte bayağı zorlandım. Bu kadar çok batıl inancı bir arada görünce, önce bir afalladım; fakat var olan batıl inançlarımız üzerine düşününce de kitabın aslında oldukça gerçekçi bir kitap olduğuna kanaat getirdim.

Açıkçası hayatımdan batıl inançları çıkaralı çok oldu. Ancak öylesine benliğimize nüfuz etmiş ki bu inançlar, sen ne kadar hayatımdan çıkardım dersen de gayriihtiyari bu inançlara uyuyor buluyorsun kendini. Şimdilerin modern tabiri ile "totem" denen şeyler de aslında tam olarak birer batıl inanç. Düşünsenize, hangimiz futbol maçı izlerken totem yapmıyoruz ki?

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, ben anneannesi ile büyüyen bir çocuktum. Anneannem de bütün anneanneler ve babaanneler gibi birçok batıl inanca sahipti. Aramızdaki nesil farkından dolayı onun bu anlamsız batıl inançları bana hem komik hem de anlamsız geliyordu. Birçok defa bu konular üzerine kavga ettiğimizi bilirim. Neymiş efendim, hava karardıktan sonra tırnak kesilmezmiş. Neymiş efendim, beş taş oynarken taş havaya fazla atılmazmış. Neymiş efendim, gece gece fazla gülünmezmiş. Neymiş efendim, akşam vakti aynaya bakmak olmazmış...

Hiç unutmam bir keresinde eve misafir gelmişti. Ben de kollarını kavuşturmuş bir şekilde sessizce oturuyordum. Anneannemden yoğun bir kaş göz hareketi yağmuruna maruz kaldım. Anlamadım tabii ne demek istediğini. Aldırmadım da, çocuğuz ya. Misafir gittikten sonra yanıma geldi:

"Bir daha misafir varken kollarını kavuşturduğunu görmeyeyim, lan!" dedi.

"Neden kız, ne oldu ki yine?" dedim.

Anneannem: "Ulan itoğlu, sen neden hiçbir şeyi kabul etmiyorsun da sürekli soru soruyorsun? Sen bu dünyaya soru sormaya mı geldin?" dedi.

"Soru sormak da mı yasak, kız? Söyle görem hele neden kollarımı kavuşturarak oturamazmışım?" demem üzerine anneannem ağzındaki baklayı çıkardı:

"Senin gibi kollarını kavuşturarak oturan itlerin kısmeti bağlanırmış bir daha açılmazmış da ondan. Ölene kadar sana ben mi bakacağım itoğlu?"

İşte kitapta da böyle şahane samimi bir üslup var. Kitabın dili gerçekten çok etkileyici. Özellikle İstanbul Türkçesiyle değil de bir köy diliyle yazılmış gibi duruyor; ama anlaşılmayacak hiçbir satırı yok. Muhteşem diyaloglar var ve okurken adeta tiyatro izliyormuş gibi bir hava veren anlatı var.

* Yazımın başında kitabın 30-40 yaşlarında olduğunu söyledim; ama yazarımız bu kitabını yazdığında 20'li yaşlarının başındaymış. Bu kadar batıl inancı bilecek kadar ne günah işlemiş acaba?

* Kitabın otobiyografik bir eser olduğu da söyleniyor. Sanırım bu durumda kitabı okuyan herkesin bağrına basmak istediği Dirmit kız da Latife Tekin'in kendisi oluyor.

* Tiyatrosu da var eserin. Daha ne olsun?

* Bu kitabı toplu taşıma araçlarında okumamanız tavsiye olunur. Çünkü sesli gülerseniz deli muamelesi görebilirsiniz.

Ayrıca sevgili anneannecim hiç merak etme kısmetim kapanmadı. Tabii senin uyarın üzerine kollarımı kavuşturmaktan vazgeçmemden dolayı mıdır bilemem orasını; ama benim hayatımda olan her şey zaten senin sayendedir, onu biliyorum.

Not: Diyaloglar Latife Tekin tarzı ile yeniden düzenlenmiştir.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.023 Oy)17.394 beğeni39.284 okunma2.082 alıntı164.376 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.802 Oy)8.092 beğeni25.863 okunma619 alıntı125.903 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.415 Oy)8.365 beğeni22.687 okunma1.425 alıntı104.847 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.963 Oy)12.409 beğeni31.585 okunma2.737 alıntı131.818 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.568 Oy)4.919 beğeni15.654 okunma811 alıntı54.050 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.933 Oy)8.317 beğeni23.103 okunma1.117 alıntı112.143 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.186 Oy)8.100 beğeni23.842 okunma1.863 alıntı101.716 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.943 Oy)3.466 beğeni11.629 okunma1.033 alıntı47.381 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.782 Oy)7.314 beğeni20.454 okunma672 alıntı78.979 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.489 Oy)5.769 beğeni15.148 okunma2.191 alıntı78.081 gösterim
LATİFE TEKİN VE “SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM”E DAİR DÜŞÜNCELER

"Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu.
Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye
git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu
dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı.
Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da
çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” kitabını almış ama okumamıştım. “İstanbul Okuma Grubu” bu kitabı seçince sonunda bu kitabı okuma fırsatı çıktığı için çok sevindim. Ancak kitabı okumaya başlayınca havadan mı yoksa benim havamdaki muhalif rüzgarlardan mı bilemem bir türlü ilerleyemedim. Oysa öyle heyecanla başlamıştım ki kitaba. Ancak bir önceki kitabımız olan “Beni Asla Bırakma”da da benzer bir his yaşadığım için her şeye rağmen kitabı bitirip kitap sohbetine katılma kararı aldım. İyi ki de almışım. Kitap her ne kadar benden kaynaklanan sebeplerle kendini bana tam olarak açmasa da okuma grubundaki arkadaşlarımın yorumları ve benim kitabı okurken tuttuğum notlar, bir yazı yazacak malzemeyi verdi bana. Biliyorum ve baştan da söylüyorum bu yazı, kitabı enine boyuna tahlil eden derin bir yazı olmayacak, bir parça hissî olacak ama olsun yine de yazmak istedim. Bu yazıyı yazmaya karar vermem yine okuma grubumuz sayesinde oldu, ben bu sebeple kitap grubunda kitap hakkında olumlu olumsuz yorum yapan tüm arkadaşlarıma baştan teşekkür ediyorum. Kitabı dün gece bitirdim ve kitabı okurken hissettiklerimi üçe ayırarak incelemek istiyorum: İlk 50 sayfada çok zorlandım, sonrasında kitaba ve karakterlere yavaş yavaş ısındım, sonlara doğru ise büyülendiğim cümlelerle karşılaştım ve bir yazı yazmak için de bana bu kadarı yetti.

Kitabı yazmadan önce Latife Tekin’le yapılmış bir söyleşiyi dinledim ve bu söyleşiden edindiğim bilgiler beni çok etkiledi. Latife Tekin, bu romanı 22 yaşında tamamlamış. Dostu Barış Pirhasan romanı okumuş ve bu romanı Memet Fuat’a götürmüş. Memet Fuat o sıralar rahatsızlığı sebebiyle hastanedeymiş ve romanı o kadar sevmiş ki hastanede hasta yatağında okumuş ve yayımlamaya karar vermiş. Fakat romanı çok beğenmesine rağmen Latife Tekin’den ikinci romanını yazmasını talep etmiş. Bunun üzerine Latife Tekin, “Berci Kristin Çöp Masalları” romanını da yazmış ve Memet Fuat, Latife Tekin 25 yaşındayken iki romanını da yayımlamış. Memet Fuat, Latife Tekin’i her zaman desteklemiş ve Tekin de yazdığı eserlerini okuması için ona gönderir fikrini alırmış. Memet Fuat, Tekin’in ilk dönem romanlarını daha çok severmiş. Tekin, “Ormanda Ölüm Yokmuş” u yazdığında Memet Fuat’a göndermiş ve o da “Eski Latife’yi yanına al da gel!” diyerek ilk dönem romanlarını daha çok sevdiğini ifade etmiş. Söyleşi oldukça uzun ve bu kitap hakkında çok değerli bilgiler içeriyor. Dinlemek isteyenler için yazımın sonuna yazının linkini bırakıyorum.

Yazarların ilk kitaplarını yayımlama hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ü son derece ağır şartlar altında yazmış olması, romanı yazarken etrafındaki dostlarının ona muhalefet etmeleri hatta karakterlerini deli olarak adlandırmaları filan onu yıldırmamış hiç. Hatta Latife Tekin dostlarından alamadığı desteği Nazım Hikmet ve Kemal Tahir arasındaki mektuplaşmaları okuyarak almış. “Onlar hapishane şartlarında muhteşem eserler yazdıklarına göre ben neden yazmayayım.” demiş ve bu mektuplar biricik motivasyon kaynağı olmuş. Farkındayım yazının yarısına geldik ve ben hala romanın yazılma hikayesinden bahsediyorum, ama bu benim için ve yazmak isteyen herkes için önemli bir ders niteliği taşıyor ve bu sebeple bu bilgileri paylaşmak istedim.

Ben bu kitapta bizim toplumumuzda kadınların hayata tutunmak için gösterdikleri o inanılmaz çabayı gördüm ve bu çabanın böyle masallarla, cinlerle, perilerle dolu ironik bir hikaye eşliğinde anlatılmasını ilgi çekici buldum. Kitapların okunma zamanları olduğuna inanırım, bu sebeple “Sevgili Arsız Ölüm” her ne kadar bu ilk okumada bana hitap etmese de yeniden okunabilecek bir kitap ve ben de bu kitaba 2. şansı vereceğim. Kitabın sonlarına doğru beni derinden sarsan cümlelere denk geldim ve bu cümleleri alıntılamadan bu yazıyı bitirmek istemiyorum. Bu bağlamda bence romanın en önemli cümlelerinden biri "Şiirlerimi yırttılar! 'Şiirlerimi yırttılar!"(s.166 ) cümlesiydi ve ben bu sözleri bir “çığlık” olarak gördüm. Yine romanda aslında baskı gören bütün kadınların trajedisini ifade eden “Şiirleri yırtılan başka kızlar var mı?”(s.167) cümlesi de çok vurucuydu.

Latife Tekin, kendisiyle yapılan söyleşilerde romandan çok şiire yakın olduğunu ifade ediyor ve bence romandaki şu bölümler şiirle yarışacak derecede büyüleyiciydi:

“Dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. Sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. Sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. Atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. Huvat sözcük dolu şişelere baktı. Nuğber sözcük bekledi. Zekiye sözcük ağladı. Seyit bembeyaz takma sözcük dişleriyle güldü. Mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. Halit sözcükleri duvarlara vurdu. Dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. O şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. Musluklardan sözcük aktı. Akan sözcük, yağan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük Dirmit’in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü."(s.162-163)

“Sonunda Dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. Sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. Yüreğini güp güp attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. Dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. Yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. Yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. Yüreği taştıysa o da taştı. Yüreği çırpındıysa o da çırpındı. Yüreğiyle birlik oldu."(s.163)

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer husus da Atiye’nin Azrail’le olan pazarlığıydı ve bu bana Dede Korkut hikayelerinden “Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı”nı hatırlattı. Deli Dumrul hikayesine dönüp baktığımda “Sevgili Arsız Ölüm” ile “Dede Korkut” hikayelerinin dili arasında da bir yakınlık olduğunu keşfettim. Deli Dumrul hikayesinden alıntıladığım şu cümleler iki eser arasındaki anlatım benzerliğini gösterebilir:
“Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıkageldi. Azrail’i ne çavuş gördü, ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya âlem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu.” (s.126, Dede Korkut Kitabı)

Latife Tekin, gencecik yaşında bir iç dökme romanı yazmış ve bambaşka bir ses yakalamış. Kitabı sevsek de sevmesek de bu sese saygı duymak zorundayız. Son olarak bu kitabı okumak istiyorsanız okumaya başlayın, ya çok seveceksiniz ya da zorlanacaksınız. Ben zorlandım, ama sonuna kadar gittim, bunun için de pişman değilim, siz de kendinize bir şans vermeye ne dersiniz?

Latife Tekin söyleşisinin linki: https://youtu.be/rg-fThXdsLI

BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ina-dair-dusunceler/
“Dünyanın en müşkülpesent okuru, ilk kez Latife Tekin’in bir kitabını okudu. Bir gece yarısı başladığı romanı bir solukta bitirdiği vakte yakın Ay soldu. Yıldızlar tek tek düşüp kayboldu. Akabinde ezan-ı şerif okundu. Ardından güneş doğdu, tüm karanlıkları boğdu. Ortalık ışıdı, sabah oldu… ‘Sevgili Arsız Ölüm’ onun en çok yüreğine dokundu, binbir çeşit hissiyata gark oldu. Sonra okkalı bir inceleme yazmak için bağdaş kurup bilgisayarın başına oturdu…”

Okunan eserin kişi üzerindeki etkisini betimleyen bu girizgahtan sonra sadede gelip, sizlere bu kitap ve özellikle de yazarı hakkında edindiğim izlenimleri aktarmak isterim:
Kitabı okumadan önce, bu yazarın ilk kitabını bastırma hikayesi özellikle dikkatimi celbeden bir husus olduğundan, öncelikle Latife Tekin’in “Sözünü Sakınmadan” söyleşisinde onun ağzından ilk kitabının hikayesine bir göz attım:
https://youtu.be/rg-fThXdsLI

Latife Tekin, 12 Eylül İhtilalinin hemen öncesinde solcu kimliğiyle katıldığı toplantılarda henüz yazmaya dahi başlamadığı ‘Sevgili Arsız Ölüm”ün içinde geçen hikayeleri anlatmaya başlar. Etrafındaki insanların tepkilerini ölçmek maksadıyla bunu yaparken en çok nelere gülünüp, nelerin nazar-ı dikkate alındığına bakar.
Devrim yerine darbe olunca da “Sevgili Arsız Ölüm”ü baskı altında, polisten kaçarken ve binbir türlü zorlukla mücadele ederken ödünç daktiloyla yazmaya başlar ve bitirir. Latife Tekin ilk kitabını bastırmak için yakın arkadaşı Barış Pirhasan’la “Sevgili Arsız Ölüm”ü müstakbel editörü Memet Fuat’a yolladığında henüz 22 yaşındadır. Memet Fuat o zaman hastanededir ve bu kitabı ısrarlar üzerine ve cebren ilk kez hasta yatağında okur ve çok etkilenir. Fakat, Latife Tekin ilk kitabının basılması için üç sene beklemek zorunda kalacaktır. (*Nedenini merak edenler yukarıda linkini bıraktığım videoyu izlesin)

Özellikle Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’den etkilendiğini belirten Latife Tekin, bunun yanında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Mahur Beste’sindeki gibi kültürümüzün anlatım biçimlerinden feyz alıp ilk kitabındaki üslubu ve masalsı anlatım tarzının üstüne bir de dinamizm katarak nevi şahsına münhasır bir tür devşirir. Kendi ifadesiyle “Klasik ve bilindik halk anlatıları değil, özellikle yurdum insanının kendilerini ifade ediş biçimlerinden yola çıkarak yeni bir tür” ortaya çıkarır.

“Latife Tekin’in gerçek hayatındaki kesitin içinden bahsedersek; İstanbul’a geldikten sonra çocukluğu keskin bir acıyla ikiye bölünür. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirir. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini öder. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidiyle. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durur. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğü insanlardan ayrı düşer. Kendi öz değerlerini, dilini ve insanların durulmaz bir coşkuyla ona taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direnir.
‘Sevgili Arsız Ölüm’ bu direnişi için aralarında büyüdüğü insanların ona armağanıdır.”

İşte bu sebepten otobiyografik dürtü ile bezeli olan bu eser, Aktaş ailesinin köyden göçünü, çarpık kent ilişkileri içinde tepetaklak olmasını ve kentin kaosu içinde yabancılaşmasını konu alıyor. Gerçek ile fantezi arasında sıklıkla gelgitler yapılan romanda anlatıcı; içeriden, tarafsız, bazen de ironik yaklaşım sergiliyor. Buna bağlı olarak, olağanüstü, saçma ve hurafe yaşamın birer parçası olarak kendisine yer buluyor. Eserde olağanüstünün, romanın temel kurucu öğeleriyle iç içe verilişi, klasik anlamıyla gerçekçiliği aramayı devre dışı bırakıyor. Olağanın yasalarını daha baştan geçersizleştiren, olağanüstüne ise hep kapı aralayan bir kurgu mantığı, kendini daha baştan kabul ettiriyor.

Latife Tekin’in bu eserindeki hep bahsedilen “Büyülü gerçekçilik” akımından ziyade üslubundaki büyülü dilin kullanımı okuru daha fazla etkiliyor, kanaatindeyim. Latife Tekin özellikle şiirden beslendiğini vurgulayan bir yazar olarak ‘Sevgili Arsız Ölüm’de klasik roman anlayışının ve nesirin çok daha ötesinde cümleleri adeta birbirleriyle enfes bir ahenkle dans ettiriyor…
Hasan Ali Toptaş’ında da en çok bundan etkilenip ‘Harfler ve Notalar’da belirttiği üzere: “Bir öykünün ham malzemesini dilsel düzleme taşırken kelimeler arasındaki akrabalığı düzenlemek, onların yatay duruşlarına su terazisi, dikey duruşlarına çekül tutmak ve kelimelerin oluşturduğu ses bütünlüğünü de ilk harfin sesinden son harften sonraki noktanın sessizliğine kadar bestelemek gerekir. -s.154-155)

‘Sevgili Arsız Ölüm’ başta Aktaş ailesi ve Alacüvekliler(sonradan Akçalılar) olmak üzere hiç unutamayacağınız birbirinden renkli karakterler ile bezenmiş adeta:
Ailede kimin başına musibet gelirse, hemen tesbihine sarılan, okuyup üfleyen bir Atiye’den, yeşil kitaplarıyla hidayete erdikten sonra döneklik eden Huvat’a …
Falcının talimatı doğrultusunda her geceden sabaha ve gün ışıyıncaya kadar incir ağacının altında kısmetini bekleyen Nuğber’den, onun adını aldığı ve rüyalara girip mezarını ziyaret etmesi için oğluna talimat veren Nuğber Dudu’ya…
Önce kuşçuluğa merak sarıp adı “Kenezet Halit”e çıkan, sonra tahsil görmeden “Mühendis Ağa” diye anılan, en son da “Baklavaya basan” namıyla tanınan Halit’ten,
hiç susmayan ve susturulamayan Zekiye’ye…
Kabadayılıkta namı “Nallı Panter”e çıkan ve yedi semtin haracını toplayıp iyilerin başına baba, kötülerin başına bela kesilen Seyit’ten, adını önce Bil Kit, sonra Süpermen olarak değiştirip, ardından Tarzan ve Zoro’yla çete kuran Mahmut’a…
Elinde kırbacıyla köyü basan eşeklerin üstünde cıpcıbıl gezinen peri kızı ‘Sarıkız’dan sapık cin ‘Kişner oğlan’a,
‘Minare Kırığı’ lakaplı kır atlı komünist öğretmenden, Alacüveklilerin arasını bulmaya gelen Sığğınlı üç ihtiyara kadar hepsi aklımda…
Ama en çok sevdiğim karakter hiç kuşkusuz ‘Dirmit’. Adı köydeyken “Cinli Kız”a, şehirdeyken “Bağrıkçı Kız”a çıkan, köydeyken tulumbayla, şehirdeyken kuşkuş otuyla dertleşen, kitapları, şiirleri, canlı-cansız varlıklarla olan paranormal ilişkisi ile her şeye direnen Dirmit. O küçük kız çocuğu büyümeden roman biter, içimizde biraz hüzün çokça umut kalır, ama biliriz ki; Dirmit hep direnecek ve direndiği için de kazanacak…

Bu arada, kitapta en çok dikkat çeken ‘ŞİDDET’ unsuruna da ayrı bir paragraf açmak lazım:
Her daim türlü amaçlar uğruna araç olarak kullanılan ve vazgeçilmez unsur olarak göze çarpan ŞİDDET unsuru, her ne kadar mizahla harmanlanıp güldürse de, aynı zamanda düşündürüp acı gerçekleri de gözler önüne seriyor. Kocanın karısına uyguladığı şiddet, annenin evlatlarına uyguladığı şiddet, büyük kardeşin küçük olana, küçük olanın büyüyünce büyük olana, patronun işçiye, güçlünün güçsüze, güçsüzün güçlenince güçlü olup güçsüz düşene uyguladığı şiddet, hatta cinlere, perilere, canlı-cansız ne varsa istisnasız hepsine topyekun vesaire…

‘Sevgili Arsız Ölüm’ de mizahın ve hüznün iç içe geçtiğini söylemek mümkün. (Düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi kabilinden) Hem derler ki; mizahın hammaddesi acıdır. Hatta, bununla ilintili olarak Kierkegaard’tan bir paragrafı da buraya ekleyeyim: “Bir insan ne kadar çok acı çekerse, inanıyorum ki o kadar fazla mizah duygusuna sahip olur. Bir insan mizahın kullanılışındaki gerçek otoriteyi yalnızca en derin acıyla elde edebilir; sihirli gibi ve tek kelimeyle akıllı bir yaratık olan insan denen varlığı bir karikatüre dönüştürme otoritesini…”

Belki, yüzünüzde bir tebessümle okuyacaksınız bu kitaptaki her satırı, lakin itinayla perdelenmiş bir hüznün varlığını da iliklerinize kadar hissedip akabinde nice ulvi duygulara kendinizi kaptırmaktan alıkoyamayacaksınız.
Nedir bu hurafelerden çektiğimiz?
Aman, kapının eşiğine oturma evde kalırsın! Sakın ha, kara kediden uzak dur gece cinleri görür onlar, küle basarsan cin çarpar, taşla oynarsan kıtlık olur... Say say bitmez.
Bir de bunları dine mal edip sorgusuzca kabul etmeleri ve aksini yaptığında sanki lânetlenmişsin gibi davranmaları daha da üzücü.

İşte romanımızın kahramanı Dirmit, bu hurafelerden en çok nasibini alan zavallı bir çocukcağız. Daha doğmadan Cinci Memet onun "Cinlidir." fermanını imzalar. Sonrası ise tam bir yürek acısı...  Tutunmaya çalıştığı her dal kırılır mı bir insanın, kırılıyormuş işte! Sussa, sustu dediler; konuşsa, konuştu dediler. Birileri hep bir şeyler der zaten...
Tulumbası, kuşkuş otu, radyosu, şiir defteri, boyalı çamuru, gökyüzündeki yıldızları... Evet, evet şaşırmayın,  gökyüzünedeki yıldızlar bile parmaklıklar ardına saklanırmış. Her şeyle konuştu dertleşti de bir ailesiyle konuşamadı Dirmit. Bir onlar anlamadı, bir onlara anlatamadı... Çocuk gibi çocuktu oysa. Hangimizin Dirmit'ten kalır yanı vardı ki?..


Körle yatan şaşı kalkarmış.  İflah olmaz takıntılı Huvat ile  Alacülek köylüleri, el birliği ile hem Atiye'yi hem Dirmit'i dellendirdi.  Azrail'le pazarlığa oturan Atiye, tüm arsızlığıyla ölüme bile meydan okudu. Nasıl biri olduğunu siz düşünün  artık.

Hacılar, hocalar, şıhlar, şeyhler... Muskalar, üfürükler, tükürüklerin saçıldığı; cinlerin, perilerin cirit attığı bir roman. Kısa kısa cümlelerle masalsı bir anlatımı var. Anlatımı bizi sıkı sıkı sarsa da olayların hiç aravermeden soluk soluğa ilerlemesi biraz yoruyor. Özellikle şehire  göçtükten sonra bazı olayların tekrar tekrar yaşanıyor olması romanı sıkıcı hale getiriyor. Düşününce, hayatımız da böyle değil midir zaten?
Tekdüze, her gün bir öncekinin aynı, her olay bir sonrakine benzemez mi?..
Belki de buna değinmek istemiştir yazar.

Köyden kente göç sorunları, kent yaşamının sunduğu zorluklar, işsizlik, yoksulluk temaları kitaba güzel yedirilmiş. Erkektir yapar, kadındır susar rolünün dayatmaları genellikle Dirmit üzerinden verilmiş. Kendisinden küçük kardeşinin geneleve gitmesi üzerine " O kadına gidiyor da ben neden erkeğe gidemiyorum" deyişi güldürse de düşündürüyor aslında.

Yaşanmış hikayeler beni hep daha çok etkilemiştir.  Latife Hanımın zorlu yaşamına da Dirmit karakteri üzerinden bakıyoruz. Herkesin kendinden bir parça bulacağı bu eser, böylece  daha da anlamlı hale geliyor.

Keyifli okumalar...
Muazzam bir gözlem. Hayranlık veren bir anlatım.
Bu ülkede o kadar çok saçmalık var ki, hangi birini anlatabiliriz diye düşünürken biri bunu anlatmış hem de yıllar önce ve benim haberim yokmuş.
Anlatmış ama öyle dışardan değil içerden yapmış bunu. Yani evin içini anlatıyor ya mesela sen okuyan değil yaşayan oluyorsun, diğer bir deyişle anlatan oluyorsun. Alıyor seni odanın içine oturtuyor, ayağa kalkıyorlar sende kalkıyorsun, oturuyorlar oturuyorsun, yemek yemiyor küsüyor biri sende yemiyorsun ( ben her seferinde yedim o ayrı ). Kapıyı çarpıp çıktım bir defasında, niye dayanamadım çünkü, senin gibi baba mı olur dedim, abiyle kavga ettim, annenin ettiklerine birşey yapamadım bir tek.
Sevgili arsız ölüm tüm saçmalıklarımızı cımbızla seçip sözcüklerin büyülü dünyasıyla önümüze sermiş. Hepimizin aslında yaşadığı ama farketmediğimiz olayları ardarda sıralayarak yüzümüze nur suyu çalmış. Böyle bir aile imkansız gibi geliyor belki ama düşündüğünüzde ne kadar tanıdık, ne kadar da bizden diyeceksinizdir.
Tadı damağımda kaldı kitabın, bitmeseymiş iyiymiş.
Ben tam olarak ne okudum anlamadım ya kız:))
Büyük bir deliler köyünden ( Akçalı diyor ya) taşınan deliler evi üyelerinin hayatını okurken böyle de saçma şeyler olur mu diyorsun da yazarı Latife Tekin'in hayatına bakınca Dirmit'in kendisi olduğu apaçık ortaya çıkıyor.

"Cinlerin düğününden gerçek düğünlere yapılan abuk subuk adetleri, (ailecek oynadığımız) bilen bilmeyeni dövsün oyununun birbirine kattığı köyü, Dirmit'e dadanan manyak cinin diksiyondan kaybettiğini, ağzına tükürülen çocukların utancından (!) daha fazla yaşayamadığını, yeni yeni beddua çeşitlerini, annemin deli deli deyişlerinin kaynağı Atiye'yi, bir kız çocuğunun başı nasıl yenir "isimli çalışmaya kadar çooook şey gördüm lan bu kitapta:))
Kitabın dili de kendi gibi acaip. Yakılan ağıtların manasını, verilen bildirimlerin duyurulduğunu, edilen bedduaların tarzını, 'lan'ları 'kız'ları ile öyle başka bir şekle bürünüyor ki ayırt edemiyorsun kime söylediğini.
Dirmit'in hüzünlü ağıdını da duyurayım size:)
Cinli kızdım, kül karınlı kuş oldum;
Çekildim Akçalı göğüne, kanadım açtım;
Geldim ince ota düştüm, iğneli yıldıza kaçtım.
Yıldız, ağıtlar peşimde.
Yıldız, korku var düşümde.
Beni sakla canım yıldız.

Vee son olarak sevgili Istanbullular ve bu kitabı okuyanlar !
http://tiyatrolar.com.tr/...li-arsiz-olum-dirmit

Ahanda bu da yazarı;
https://youtu.be/rg-fThXdsLI
İşte buram buram Orta Anadolu kokan bir kitap daha...

İçinde Orta Anadolu kültürü anlatılan, Orta Anadolu ağzının konuşulduğu cümlelere yer veren kitaplar beni daha bir kendine çekiyor. Bu yüzden bu kitabı daha bir severek, olayların içinde kendimi bularak ve adeta yaşayarak okudum. En son Yılkı Atı nı okurken bu tür duygular içinde bulunmuştum. Sevgili Arsız Ölüm bana bu duyguları tekrar yaşatan bir kitap oldu.

Sevgili Arsız Ölüm yine fakültedeki okuma grubumuz vesilesiyle tanıştığım bir kitaptı. Ve ben Sevgili Arsız Ölüm'ü de şimdilik sadece bir kitabını okumuş olmama rağmen Latife Tekin'i de çok ama çok sevdim. Böylelikle Latife Tekin'in diğer eserleri de okunmak için sıraya girmiş oldular.

Kitabın içeriğine değinecek olursak; kitabı iki bölüme ayırmak mümkündür bana kalırsa. Birinci bölüm kitapta yaşantısı anlatılan ailenin köyden büyük şehire göçmeden önce köydeki yaşantılarını ve yaşadıkları köyü, ikinci bölüm ise şehirdeki yaşantılarını anlatıyor. (Kitapta bu şekilde ayrılmış olabilir aslında, e kitap okuduğum için bir fikrim yok bu konuda. Ayrıca bu kısım düzeltmelere açıktır.)

Okunması oldukça kolay bir eser, yazar çoğunlukla kısa ve kurallı cümleler kullanmış bu da eseri su gibi akan, bir solukta okunan bir hale getirmiş. (Çok da güzel olmuş açıkçası, ben çok beğendim.) Bunun yanında bu kısa ve kurallı cümleler esere, anlatıcının olan biteni bir solukta okuyucuya anlatmak istediği izlenimini de katmış.

Latife Tekin ile tanışmak için çok yerinde bir tercih olacağını düşünerek Sevgili Arsız Ölüm'ün okunmasını herkese tavsiye ediyorum.


Ah Dirmit ah!

Kitabı okurken Dirmit'i bağrıma basasım geldi. Ailesinin elbirliği ile Dirmit'in yüreğinde açtıkları yaraları tek tek sarasım geldi. Çok sevdim Dirmit'i hurafelerin karşısında duruşunu, şiirlerini, çareyi sokağın çocuğu olmakta buluşunu. Dirmit'in acılarını yaşayıp korktuğu şeylerden korktum kitabı okurken. Bir kez daha hatta defalarca kez daha okunmalı...
Otobiyografik bir roman olduğu bilindiği için yazarın hayatından yola çıkarak kitapta geçen köyün Kayseri'nin Karacafenk Köyü, şehrin ise İstanbul olduğu tahmin edilen Latife Tekin'in ilk romanıdır.

Latife Tekin bir röportajında: "Eğer bir kitap beni çarşı pazar dolaştıracaksa kitabı kapatırım, kendim giderim çarşı pazara. Eğer Kaf Dağı'nın ardındaki sihirli bülbül gibi sihirli bir şey değilse getirilen o zaman çok ilgilenmem kitapla." diyor. Kitabın fantastikliği ya da herkesin dediği gibi büyülü gerçekçiliğinin kaynağı tam burası işte.

Kitap tam bir "Latife Hanım Olağanlığı." Neden böyle yorumluyorum? Fantastik roman seven biri değilim. Son 1-2 aydır okumaya başladığım bir tür. Uçan kaçan, cinli, perili, tulumbaların, kuşkuş otlarının konuştuğu, azrail ile hesapların yapıldığı romanlar bana göre değil. Daha doğrusu geleneksel toplumlarda bunların hep korku ögesi olarak kullanılmasından mıdır nedir inceden bir korkum var. Bu ögelerin kullanıldığı filmleri bile izlemişliğim yoktur. Ancak Latife Tekin'in anlattıkları her ne kadar korkutucu ya da daha doğru tabirle gerçek dışı öğeleri barındırsa da "yok artık" diye kitabı elimden bırakmadım. Bırakamadım. "Olağanlığı" diye anlatmak istediğim bu aslında. Bu ögeleri korku toplumu yaratmak için kullanmıyor. Çok naif, sakin bir dille yazıyor. Hatta çok belirli sistem eleştirileri yapmak için kullanıyor. Dilini, hikayeler arası sıçramalarını ve bu sıçramaları asla insanı yoran bir şekilde yapmamasını, düz yazı konuşmalarını çok sevdim.

Ama en çok Dirmit kızı sevdim. Erkek kardeşi geneleve gittiğinde "Ben neden erkeğe gidemiyorum?" diye soran Dirmit kızı. Sorgulayan, olaylara kuşkulu yaklaşan, akıllı deli, sessiz direnişçi Dirmit kızı. Ailesinin ona dayattığı hayatı reddedip, tüm yasaklamalarını alt eden, yazarak özgürleşmek isteyen Dirmit kızı.
İlk elli sayfada ne okuyorum ben acaba diye düşünmedim değil. :) Kitabın masalsı bir anlatımı var çünkü içine bir de gelenekler,görenekler,hurafeler,inandığımızı sandığımız eksik inanışlar ya da nereden nasıl çıktığı bilinmeyen, yapmakla yükümlü olduğumuz ,yapmazsak "elalem ve ayıp" kavramlarıyla karşılaştığımız âdetler girince sormadan edemiyorsunuz bu soruyu.Peki bütün bunların arasında yaşamaya ne kadar zaman kalır ya da kalır mı? Atiye'ye göre yaşam bunlardan ibaret diğerlerine göre ise yaşam direnmekten,memnun etme çabasından ibaret.En çok da Dirmit bu durumdan muzdarip.Kitap beş çocuklu bir ailenin köyden kente göç ettikten sonra baş gösteren sorunlarını (hoş köyde de her şey güllük gülistanlık değildi )gün geçtikçe kopan ve yozlaşan aile bağlarını,değişime ayak uyduramayışlarını,toplumsal cinsiyet rolleri adı altında ezilen kadını ve erkek egemenliğini anlatmış genel olarak.Dirmit karakteri yazarın hayatından izler taşıyor,bir nevi Dirmit onun direnişinin sembolü.Beni de fazlasıyla etkiledi bir insanın sadece kendi olmaya çalışması neden suç olur ki ? Anlaşılmamak ne büyük dertmiş meğerse ...En sonunda sığınacak bir liman ,bir kapı bulmuş kendine Dirmit fakat yine anlaşılmamış "Şiir senin neyine kız ?"diyerek o kapıyı da kapatmışlar. En sonunda da delirdiğini düşünüp kendi haline bırakmışlar.Geç olsa da...
yüzyıllık yalnızlık tadında bir kitap. cinlerin perilerin olağanüstü olayların yoğun olarak geçtiği bir kitap. Latife tekin'in hayatından bir kesit olan bu kitap okunmalı.
Farklı bir üslup ve dil arayanlar, masalsı bir gerçeklik içinde seyahate çıkmak isteyenlere tavsiye ederim. Yüzyıllık yalnızlık gibi olağandışı bir romanın, bizim dünyamızda yaşanmış ve yazılmış olması büyük bir şans. Geleneksel toplumların içinde boğulduğu ön yargılar ve hurafeler dünyasını etkileyici bir şekilde anlatan bir roman..
"Yıldızların tepesine konsaydım, ışık olsaydım, olsaydım da kuş olsaydım, damdan dama, daldan dala konsaydım.."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sevgili Arsız Ölüm
Baskı tarihi:
Ocak 2013
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750511295
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
"1957 yılında Kayseri'nin Bünyan kasabasına bağlı Karacefenk
köyünde doğdum. Yürümeyi öğrenir öğrenmez okula başladım.
Okul, evimizin erkek odasıydı. Sedirlerin altında cinlerle oynaşırken okumayı, yazmayı öğrendim. Karacefenk'te sedirlerin altında cinler ve periler yaşardı. Çocukluğum onların arasında geçti. Gizlice onların derneğine girdim. Evlerini gezdim. Düğünlerine gittim. Dillerini, gündüz ve gece oyunlarını öğrendim. Babam İstanbul'da çalışırdı.

Annemin yüreği yaralı, garip bir kadın olduğunu kim söyledi bana şimdi unuttum. Okuyup yazar, dikiş diker, iğne yapar, Kürtçe ve Arapça bilirdi. Köye gelen çingenelere adını duymadığım yerleri, insanları sorardı. Onun geçmişini aranıp durması çocukluğuma bulaşan ilk acıydı. Babam İstanbul'dan torba dolusu parayla döner, köyü başına toplardı. Evimiz tuhaf aletlerle doluydu. Ne işe yaradığını anlamadığım büyülü demirler. Zemberekli saat, radyo, gramofon, mavi kocaman
bir yolcu otobüsü, patos, tulumba, kamyon ve traktör.1966 yılında İstanbul'a geldim. Çocukluğum keskin bir acıyla ikiye bölündü sanki.

Gerçekleşmeyen düşler, aralarında doğup büyüdüğüm insanları
paramparça etti. Babam hızla işçileşti ve giderek işsiz kaldı. İki ağbim ve kardeşim inşaatlarda işe girdi. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidi. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara
bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim.

Elinizdeki roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır. Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 290 okur

  • Mehmet Kuyumcu
  • Ersin Kara
  • Seyhbani
  • Ayşegül Gül
  • Shinigami
  • Gulen
  • İnci Güntut
  • Mehmet Kaplan
  • Taha Sular
  • Selen Atalan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3
14-17 Yaş
%0.7
18-24 Yaş
%17.9
25-34 Yaş
%37.3
35-44 Yaş
%26.9
45-54 Yaş
%11.9
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.7
Erkek
%35.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21.9 (23)
9
%21 (22)
8
%26.7 (28)
7
%8.6 (9)
6
%9.5 (10)
5
%5.7 (6)
4
%3.8 (4)
3
%1.9 (2)
2
%1 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları