Sevincini Bulmak

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.549
Gösterim
Adı:
Sevincini Bulmak
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
296
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759959128
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Türk edebiyatının usta hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun yeni kitabı Sevincini Bulmak okurlarıyla buluşuyor.
Kutlu, Sevinci Bulmak’ta “dış dünyanın hücumuna karşı kitapların dünyasına sığınan” Suna ile Elif’in hikâyesini
anlatıyor. Hikâye, Tanpınar hayranı bir akademisyen olan Suna’nın ve onun dert ortağı, sırdaşı Elif’in hayatlarına
giren insanların, yaşadıkları aşkların, ayrılıklarının, uğradıkları hayal kırıklarının, hüzünlerinin anlatılmasıyla
şekilleniyor. Kutlu, “sevincini arayan” ve bütün zorlukların üstesinden gelen kadınların dünyalarını okuyucuya açıyor.

Kutlu, yeni kitabında insani ilişkilere değinmekle birlikte günümüz ilişkilerini de sorguluyor.
“Güz.
Nedir güzün güzelliği?
Yaprakların kızırması, sararması, ardından dala elveda diyerek ayva kokan esintinin kolları arasında, bir o yana bir
bu yana salınarak toprağa düşmesi. Şahane ayrılık, şahane ölüm. Toprak ve yaprak iki sevgili değil midir? Yahut
ana-oğul. Yaprak düşer, bin parçaya ayrılır, ana kucağında ölür. Bu dramatik kavuşma için yağmurun sayısız bestesi vardır. Taze mezar üstüne yağar, yağar...
Ne zamana kadar?
Kara çevrilip tüm âlemi sessizlik kaplayana kadar. Sonra matem sona erer, güneşgülümser. Dallara su yürür ve
tomurcuk patlar. Toprak ana yavrusunu hayata uçurur. Devran böyle döner.
Pervane alevin etrafında döner döner, aşktan çıldırarak kendini ateşe atar.
Şimdi biz bir aşkın doğumuna şahit olmayacak mıyız? Buna bir şiir yazmayacak mıyız?”
296 syf.
·5 günde·8/10
Bu sefer spoiler içerikli bir inceleme yapacam.
Yoooo vazgeçtim yapmayacam:)))))))

Diğer incelemelerim gibi bu da aynen sadece bana hissettiklerini yazacağım.
Hazır mıyız son kii üçç dörttt ağrı dağın eteğinden uçan güvercin olsam türkü olsam dillerde cano canoo söyle bana ....
Tamam biraz citti olalım.
Malummm inceleme yapacağızz...
#39620306
Hayatın insana yaşattıkları şeyler vardır. İnsan zora geldimi dayanmalı, zorluk bir sınavın en iyi belirtisidir.
Hep şöyle bir söz söylenir; dağ başında, mağrada, insanlardan uzak tek başına, insanların o fitne ve yalan dünyasından arınmış bir kişi tabi kide nefsine hakim olabilir, ona sahip çıkabilir, kendini ve nefsini o dağ başında ve o mağrada kilitli bırakarak günahlardan uzaklaşmış olabilir.
Ama önemli olan zorlu yollarda dayanıklı kalabilmektir. Zorluk görmemiş bir insanın tabikide kendi çapında bir dört dörtlüğü vardır. Ama en ufak bir geçim sıkıntısı yada şöhret parıltısı onu yoldan çıkartacak kadar etkili olmaması gerekir. Zorluğun ona kalite katması gerekirken onu rezilü perişan ediyor.

Hayatın sahtekârlığına aldanmayın.
Iyilikten kötülüğe, kötülükten yine kötülüğe giden bir hayattayız.
İnsanların artık perde misali kişilik taşıdığı bir hayattayız #39650093 adam gibi adam dediğimiz insanlar artık nesli tükenen bitkiler misalii.

Yaklaşma şeklimiz bir insanı bunaltmamalı,
Kısıtlamamalıyız, önüne çelikten setler çekmemeliyiz, şoklama misali onu dondurmamalıyız, onu evrileştirmeliyiz ama nasıl?
Sabır demek zaman demektir.
Onları kazanmak için azdan coğa doğru bir metod uygulamalıyız, hayvanlar bile bir yerden bir yere göç ederken bir adaptasyon sürecinden geçer, belirti olarak ya renk değiştiri yada tüy döktürür doğa bu adaptasyon olayını hayvanlarda çok güzel bir şekilde uygulamaktadır. Onlara zarar vermeden bu süreci atlatıp yaşamlarına devam ettiriyor. Biz insanlar, bazı insanları kazanalim derken kaybetmeyelim, onlara bir doğanı yaklaşma şekliyle yaklaşmalı ve onları hayatımıza kazandırmaliyız.

Her insanda bir PATLAMA noktası vardir.
Bunu göz önünde bulundurarak yaklaşmak lazım insanlara.
Çok sıkarsan, canlı olmayan bir balon bile patliyorken. Üzerine düşündüğümüz insan, canli bir metabolizma olan insan, her duygusal etkiye tepki veren insan, nasıl dayansın.

Bir incelemenin de sonuna gelmiş bulunmaktayız.
Yazdiklarima şu kelimeleri ekleyip sonlandıracam
○Hayat bir bukalemundur.
○Insan bir beşerdir, beşer şaşar.
○Sahte sevgilerin sonu yıkılmışlıklardır
○Sizi kandırmasinlar
○Sonradan görmüş imanından olmuş

Kitaptan gene spoiler vermeden anlatmış bulunmaktayım, kitabı okuduğunuzda ya dediklerimden çok şey yada hiçbir şey anlamış olacasınız.
Vaktini ayırıp okuduğun için tesekkür ederim
Evet kitabı okuyun tavsiye ediyorum.
296 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Bazen bir isim bazen de bir resim sizi kendine çeker. Onda duymayı ümit ettiğiniz bir şeyi görür gibi olursunuz sanki. Kendi öykünüzü güçlendirecek bir şey… İşte bu isim ve kapak resmi sizi öyle bir yere çağırıyor.

Mustafa Kutlu, halk hikâyelerini halk diliyle anlatan bir yazar. Öyle ki hikâyelerini samimi bir tonda, kural-kaide kaygısı gözetmeksizin, öykü içerisinde oldukça serbest bir şekilde gezerek, gönlünce anlatıyor. Gelenekçi ve mukaddesata bağlı birisi olduğu için olayları da bu perspektiften değerlendiriyor. Onu anlamanın en iyi yolu sanırım deneme kitaplarını okumaktan geçiyor. Daha önce öykülerini okumuş olmama rağmen yakın zamanda okuduğum Vatan Yahut İnternet kitabı sayesinde kendisini ve fikirlerini bayağa tanımış oldum. Genel olarak da anladığım kadarıyla hikâye omurgalarını o fikirler oluşturuyor.

Bu hikâyenin arka planında da olan ve Kutlu’nun sürekli dile getirdiği o şeyler; tarım toplumu ve iktisat-tasarruf ekonomisinden, israf toplumu ve tüketim ekonomisine geçişle birlikte meydana çıkan sıkıntılar; mahalle kültürünün ölmesiyle birbirine güvenini iyice kaybeden toplum ve kendilerini hapsettikleri, kafalarını dahi dışarı çıkarmaya korktukları yüksek güvenlikle inşa edilen siteler; savundukları inanç ve ideallerini, sıra yaşamaya geldiğinde kabuk değiştiren insanlar. Bir de Tanpınar var ki; Kutlu, öykülerinde Tanpınar’a bir şekilde atıf yaparak hayranlığını dile getirirdi genelde. Ama bu sefer Tanpınar’ı ve bakış açısını uzun uzun anlatıyor.

Hikâyeye biraz daha mercek tutacak olursak da; insanın maddi ve manevi tamamlanma, erdemini, inancını yaşayarak mutlu olma çabası diyebiliriz kısaca. Bazen yol arkadaşıyla bazen yalnız gidilir o yol. Eğer yol arkadaşınız sağlamsa o yol gözünüzde büyümez, ne kadar çetin olsa da sizi ürkütmez. Yol, yalnız da gidilir elbet ama içinizdeki şarkının kuvvetli olması ve bitmemesi gerekir bu kez. Hikâye bence bunu da anlatıyor bize.

Güçlü kadınların olduğu bir anlatım. Daha çok kadın öyküsü aslında. Güçlü, dirayetli, sadakatli, dürüst kadınlar, adamlarınsa genelinde kaypaklık var. Genel bir problemdir; insan iddiasından vurulur şairin dediği gibi. Yoksunken, kaybedeceği bir şey yokken fikir savunmak, mottolarla yaşamak kolaydır. Ancak imkân ele geçtiğinde bu fikirlerin yaşama pratiği ihmal edilir, aksi yaşanarak öncesi inkâr edilir. Burada da Kutlu’nun deyimiyle ‘ikbal günleri’ndeki erdem şaşması söz konusu. Tıpkı, Son Ders: Aşk ve Üniversite ile Babam ve Oğlum filmlerinde gördüğümüz gibi.

Tür olarak hikâye diye geçiyor kitap ancak bir hikâyeye göre hem çok uzun hem de karakter sayısı çok fazla. Bu yönüyle sanki uzun hikâyeyi de aşıyor, roman diyesim geliyor. Az daha derinliği olsa rahatlıkla da roman derdik. Sanki bu konuda bir ucu ucunalık söz konusu.

Özellikle kitabın ilk yarısında tarihi süreci, yaşayış ve algılayıştaki farklılığı göstermek için anlatıldığını düşündüğüm birkaç kuşağın hayat öyküsü, karakter sayısının fazlalığı ve karakterlerin birbirine girmesinden dolayı anlam karmaşası yaratıyor. Çünkü bu romana daha çok uyan bir hareket. Daha okuyucu ana karakterleri anlamaya çalışırken bir sürü yan karakteri oyuna sürdüğünüzde ortalık toz duman oluyor haliyle.

Bir diğer eleştirim de, Ali Balkan karakteri için olacak. Bana göre derinliği verilmemiş, gerçekçiliği olmayan bir karakter. Nasıl birisi olduğunu anlayamıyorsunuz, çelişkilerle dolu. Bir de yazar, bu karakteri tanıtırken o kadar araya giriyor ki sesler birbirine karışıyor. Müdahaleden dolayı karakteri dinleyip anlayamıyoruz, sonraki söz ve hareketleri de çelişkilerden dolayı anlamsızlığı büyütüyor.

Kutlu’nun, “Ben daha ne diyeyim, ötesini nasıl isterseniz öyle düşünün” der gibi bitirdiği son, ne kadar tatmin eder bilinmez, ama hikâyenin geneline bakacak olursak eleştirilecek taraflar kadar beğenilecek taraflarının da var olduğunu söyleyebiliriz.

Sevincini bulmak… İnsanı oldukça mutlu eden bir ifade. Belki de bize bu hayatı yaşatan, bu yolu hevesle gitmemizi sağlayan, ümit ettiren şeydir sevincini bulabilmek. Umarım hepimiz sevincimizi bulabiliriz…
296 syf.
·3 günde
"Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. Yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."
296 syf.
·3 günde
Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

" Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

"Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

" Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
296 syf.
·2 günde·10/10
Mustafa Kutlu okumak insana dinginlik verir. Her okuduğum eserinden sonra bunu dile getiriyorum. Eserlerden taşan, abes hiçbir olay, kahraman, mekan yok. Kahramanlar yanıbaşımızdan taşınıp hikayede yaşamaya başlayan komşularımız. Öyle içten, öyle samimi...
Efendim eski zamanlardan başlıyoruz bu defa. Cumhuriyet sonrası. Ne kadar sonrası Allah bilir elbet ama henüz İstanbul' a o kadar yaygın olmayan bir göç anlayışı var. Bazen bir insanı o insanın geçmişinden tanırız ya sayın Kutlu da her kahramanın geçmişini anlatıyor önce bir. E sonra yeri geldiğinde biz sormadan bir başkası soruyor: " Kimlerdensin sen?" diye. Soy sop önemli nihayetinde.
En son sıra Elif' e, Suna' ya, Nilgün' e geliyor. Elif 28 Şubat döneminin izlerini taşıyor. Nilgün bir ihanetin bedelini. Suna ise her şeyden biraz. Ama din kimliğini bulmak için gayrette. Tanpınar okuyor çokça. Tanpınar' ı biliyor. Tanpınar onu bilmiyor tabi ki. Tanpınar yolculuğu hiç umulmadık bir insanı çıkartıyor karşısına. İstanbul' da Eyüp Sultan' dan alıp izni başlıyorlar hem İstanbul' u hem de birbirlerini tanımaya. Ama tanımak da nereye kadar. İnsan bile evlendiği kişiyi ancak beş yılda tanırmış. Bizimkiler beş yıl dolaşmıyorlar nihayetinde şehri. Ama bir noktada bir' ler. İkisi de hayatın anlamını arıyor. Beraber arayalım diyorlar. Karı koca ilan ediliyorlar. Beraber arıyorlar. Bu yolda olmak zor. Devam ister, sebat ister. Gün geliyor. Takılıyor sepetler kollara, herkes kendi yoluna. Eh be Suna sendeki isim de, hikaye de tam türkülük.

"Şafak söktü gine sunam uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz"

Gönül dayanıyor elbet. İnsanoğlu işte. Dert veren Allah derman da bahşediyor. Bundan sonrası için Kutlu da karışmıyor hikayeye. Suna müdahale kabul etmiyor. Eh bize de gayrı "Eyvallah" diyerek birkaç öğüt almak düşüyor. Biz kendi payımıza düşeni aldık diye umuyoruz. Gayrısı kendi öğüdü bulmak isteyenlerin başına.
296 syf.
·16 günde
Kalemimin güçsüzlüğüne inat, yanımda duran defterin, her defasında kanat çırpınmışlığıyla , bende savrulmuşluğum ile az biraz döküleyim "Sevincini Bulmak" kitabı adına.

Yazar mustafa kutlu. Bilindiği üzere, Anadolu insanlarını; hem mizahi hem de çoşku ve heyecana bağlı bir anlatım ile, herdaim karşımızda olmayı başarmıştır.

Mutluluk üzerine biraz konuşayım. Mutluluk, kalabalık bir şehirde hissedilmeyi bekleyen bir duygu değil. Mutluluk, sabahleyin Anne tarafından uykudan zorla kaldırılıp, geniş bir ailenin küçüğü olup, kahvaltının malzemeleri ile gürültü çıkartmaktır. Mutluluk bundan uzakda değil.#42448890. Önemli olan iç huzur farklı bir tabir ile, iç denge. Mutluluğu ararken de hüzünü defnedemeyiz. Ama asıl mana hüzündedir. Sokak çıkmazı tabiri ile adlandırdığımız hüzünler, insanlara bir yığın ders verirler. Yani diyeceğim o ki, yaşanılan hertürlü duyguda bir gizemlilik vardır. Fakat herkesin bu gizemliliği idrak etmesi epeyce zordur.


Tutunamayanların durağıdır hüzün adresi. İnsanı bu gösterideki Dünya'ya karşı tutunacak bir dal aramalı. Kimisi bir inanç yücelliği, kimisi ise aşk odağı. Tutunulacak dalda bir boşluk hissiyatinin ötesinde, merak ve heyecanı barındırıyor ise mutluluğa çokça yakın olduğu da alikar
296 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Yalnızlığında insan… Yalnız kaldığında değil, bir başına bulunduğunda değil; kendi içinde kocaman yalnızlığında… Burada edebi tahliller yapacak değilim. Hediye edilen kitaplarla sevdim okumayı ki bunlardan en güzelidir Kalp ile Sır. . Köy hayatı, kütüphane, tasavvuf ve doğa. Kendimi bulmak, içimde yalnız gezen kimliğime dokunmak ve bunları yanı başınızda hissettiğiniz bir nefesle yapmak. Bazen “bunu okumalısın” demiş olan biri, bazen yazarın ta kendisi, bazen okuduğunuz kitaptaki karakterler, tipler. Hep yanınızdadır ama siz yalnızlığınızı da yaşarsınız bunca kalabalıkta.

Kalp ile Sır dedik kaldık. Dönelim sevincimizi bulmaya. Mustafa Kutlu kitabının yarısına kadar sizi asıl hikâyeye hazırlıyor. Düşünüp duruyorsunuz, aslında bizim hikâyemiz de anlatılacak olsa nice hikâyelerden bahsetmek gerekir bunun öncesinde… Hâsılı “Babalar ve Oğullar” mıyız? Yoksa sularını nice derelerin, nice pınarların karıştığı ırmaklar mıyız?..

Bunları düşünedururken bir yandan kitaplara gömülü hayatlar var Kitapları seven karakterler var hikâyemizde... Kendini arayışın bir başka boyutu… Tanpınar var ziyadesiyle, İstanbul var, sahaflar var, erenler var, alperenler var, sahabeler var, fetih var, İstanbul anlatılır da tarihsiz olur mu? Buram buram tarih var satırlarda. Yüreğinize “Yürüyelim Seninle İstanbul’da” dedirtecek günler var sayfalarda.

Yolunda gitmeyen ilişkiler var. İlişki deyince çok çelişik oluyor “ilişmek” değil zira sevmeler; sevdalar var ayrılıkların da dâhil olduğu… Mukadderat deyip geçebiliyor muyuz? Bilmiyorum. Ama her kapanan kapının ardında bir açılanı var.

Ve “Bir Dağ Başı Yalnızlığı” en nihayetinde… Sessizliği ve karanlığı dinlemek… Tefekkür etmek… Bir inziva hali ve bir köy… Orda uzakta… Gezmesek de tozmasak da…

Kesin ve keskin bir bitiş yok hikâyemizde… Sahi neyi tam anlamıyla bitirebilmiş ki insanoğlu? Neyi tamamen elde etmiş ki? Söylenir ya hani: "Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü”. Şu demektir: tamımı idrak olunamayanın, tamamı terk edilemez. Onca eksik idrakimizin arasında hangi kaçış, hangi terk tam olabilir ki?

Selam ve dua ile…
Keyifli okumalar…
296 syf.
·16 günde·Beğendi·8/10
Sevincini Bulmak - Mustafa Kutlu
1) Mustafa Kutlu'nun en son kitabı. Kitap içindeki kahramanların özellikle Suna'nın sevincini bulup bulamayacağı üzerine kurulu.
2) Mustafa Kutlu tarzı olarak fazla sayıda kahramanın hayat hikayesi can sıkmayacak şekilde anlatılıyor. Olayları okuyucuyla karşılıklı konuşur gibi anlatan yazar gereksiz edebiyata kaçmadan bunu başarabiliyor. Bu da sürükleyicilik sağlıyor.
3) Yazar kitapta kendisine ait bazı görüşleri açık açık Suna'nın ağzından iletiyor okuyuculara. Ana konular İstanbul'un şehir yapılanması, Tanpınar edebiyatı, ülkemize dair sosyolojik sorunlar ve dini yaşamımız hakkında.
Bu durum kitaba didaktik özellik katmış. Sade bir öykü kitabı olmayacağı başında belli oluyordu zaten.
Kimi yazarlar düşüncelerini ve fikirlerini öykünün içinde gizler, okuyucunun bunu bulup özümsemesini ister. Ama Mustafa Kutlu bence bilinçli bir şekilde açık açık görüşlerini belirtmiş kitapta. Saklama ihtiyacı duymamış.
4) Didaktizm ve olay dengesini kimilerine göre kaçırmış yazar. Ama bence didaktizm biraz daha önde olmasına rağmen bu oran makul.
5) Mustafa Kutlu'nun hiçbir kitabından sıkılmayacağınız gibi bu kitapta da sürükleyicilik sorunları yaşamayacaksınızdır.
6) Edebi konuda da kendi üslübunu kullanmış yazar. Dil, edebi cümleler sizi yormuyor.
7) Yazar kimi kitaplara gönderme yapmış. Okuyunca bunlara da dikkat edeceksinizdir. Ama benim dikkatimi çeken başka bir unsur şu ki; kendi kitabından da bir alıntıyı daha da genişleterek kullandığını fark ettim. Huzursuz Bacak kitabında " Mücahitler müteahhit oldu" diyor yazar. Ve bu söz toplumumuzu özetler gibi gelmiştir bana.
Bu kitapta da Elif'in eşi hakkında böyle bir durum gerçekleşiyor. Dikkatimi çekti.

Kitabı çok başarılı buldum. Tavsiye ederim sonuna kadar.
296 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Kutlu ile bu kadar geç tanışmış olmamı kendi açımdan talihsizlik olarak tanımlıyorum. Yazar kitabına hikaye diyor ama bence bu kitap basbayağı roman, hem de ne roman...

Meselesi olan kitapları severim. Bu kitabın da meselesi var. Yazar ciddi sosyolojik analizler yapıyor. Ayrıca karekterlerin psikolojik tahlilleri harika. Bunların yanında kitapta ciddi bir Tanpınar incelemesi var. Tabi kitapın dini göndermeler yaptığını söylememe gerek yok. Sonuçta Kutlu hikayesinden bahsediyoruz.

Kitap, İstanbul’u tanımak isteyenler için ciddi bir rehber niteliğinde. Öte yandan Kutlu kitabı demişken doğa betimlemelerinden bahsetmemek olmaz. Kitapta, özellikle köy yaşantısının anlatıldığı bölümde harika doğa betimlemeleri var.

Yazar kitapta okur ile hatta karekterler ile konuşuyor. Bu kitabın samimi üslubunun neticesi bence.

Yalın, okuması kolay, akıcı hepsinden önemlisi etkileyici bir kitap.
296 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Ortaokulda düzgün olarak okumaya başladım. Tercihlerim genelde Aptullah Ziya Kozanoğlu, Yavuz Bahadıroğlu gibi yazarlar oldu. Lise yıllarımda Atsız, Işınsu ve Mehmet Niyazı okumaya başladım.
Artık Milliyetçi ideolojiye sahip bir birey olarak etrafımdan aldığım telkinler ile ideolojik kitaplar ve dünya klasiklerine yöneldim. Ta ki son birkaç yıla kadar. Son bir kaç yıldır Türk Edebiyatında bulunan yeni tatları keşfetmeye başladım. Safiye Erol Samiha Ayverdi Mustafa Çiftçi derken Mustafa Kutlu ile de tanışmış oldum.
Kitap konusunda seçimlerine güvendiğim bir arkadaşımın basit bir cümlesiyle merak ederek kitabı temin ettim. Gerçekten çok beğendim birkaç gün kitap elimden düşmedi.

Yazar akıcı, güzel betimlemeler ile benim yaşadığım dünyayı anlatıyor. Belki dünyanın en iyi yabancı yazarını okursunuz ama anlattığı ortam sizin yaşadığınız yer olmadığından bir yerler eksik kalır. Burada ise her şey yerli yerinde.

Kitap, iç kavgalar ile dolu. Bu kavgaların kahramanları günümüz Türkiye'sinde çok karşılaşılacak insan motifleri. Yazar arada kendi fikri gereği küçük makalecikler de yerleştirmiş.
Hikaye akıcı üslup güzel. Tavsiye ederim.
296 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Yine Mustafa Kutlu, yine o içtenlik,yine o samimiyet, yine Türk insanının hikayesi. Yazarımız bu hikayesinde de bizi kuşaklar arası bir yolculuğa çıkarıyor. O, en eski kuşaktan başlayıp günümüze doğru geldikçe; insanlar doğuyor, yaşıyor, ölüyor. Mekanlar, evler, hayatlar değişiyor ve hayat, okuyucunun gözünden sanki bir film şeridi gibi akıp geçiyor. İşte en çok da bunu seviyorum. Mustafa Kutlu'nun önceki bazı hikayelerinde de bu durum söz konusuydu. İnsan geriye dönüp "vay be" diyor. Aynı zamanda bu kitapta yazar sizi mekâna sıkıca bağlıyor. Bir eve, bir semte, bir köye, İstanbul'a ... Kutlu, bu kitabında Tanpınar'a da hatırı sayılır bir yer ayırmış. Kitap, adı gibi sevincini bulmaya çalışıyor. Okur da bu arayışa dahil oluyor. Hele bir de kendinizi hikayenin içinde, bir kahramanın yerinde bulursanız, işte o zaman gerçek arayış başlar.
296 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Mustafa Kutlu zirvede bırakmış denilmiş. Kesinlikle katılıyorum. Bana Mustafa Kutlu ağzındaki baklayı çıkarmış gibi geldi. Diğer hikayelerinde alttan alttan eğitiyordu, eleştiriyordu. Yani bana hep öyle geldi. Ama bu kitapta ne söylemek istediyse açık açık dile getirmiş. Düşünce kitaplardan sıkıldığım vakitlerde Mustafa Kutlu nun kitapları beni rahatlatıyordu, nefes aldırıyordu. Niye dılı dili konuştum bilmiyorum. Ne yapalım bize de diğer tür kitaplarını alıp okumak düşer. Açıkçası Mustafa Kutlu deneme yazacak olsa acaba nasıl olur diye hep düşünürdüm. İnşallah okumak nasip olur. Tek kelime ile muazzam bir kitaptı. Her gencin okuması gereken bir kitap. Eğer kitap hediye etmek istiyorsanız bu kitap tam hediye etmelik. Bu da benden size tavsiye.
...Gizlice okumaya ara verip telefona bakıyor.
Ya olmaz böyle okuma, olmaz. Bunlar telefonla evlenmiş sanki.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sevincini Bulmak
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
296
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759959128
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Türk edebiyatının usta hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun yeni kitabı Sevincini Bulmak okurlarıyla buluşuyor.
Kutlu, Sevinci Bulmak’ta “dış dünyanın hücumuna karşı kitapların dünyasına sığınan” Suna ile Elif’in hikâyesini
anlatıyor. Hikâye, Tanpınar hayranı bir akademisyen olan Suna’nın ve onun dert ortağı, sırdaşı Elif’in hayatlarına
giren insanların, yaşadıkları aşkların, ayrılıklarının, uğradıkları hayal kırıklarının, hüzünlerinin anlatılmasıyla
şekilleniyor. Kutlu, “sevincini arayan” ve bütün zorlukların üstesinden gelen kadınların dünyalarını okuyucuya açıyor.

Kutlu, yeni kitabında insani ilişkilere değinmekle birlikte günümüz ilişkilerini de sorguluyor.
“Güz.
Nedir güzün güzelliği?
Yaprakların kızırması, sararması, ardından dala elveda diyerek ayva kokan esintinin kolları arasında, bir o yana bir
bu yana salınarak toprağa düşmesi. Şahane ayrılık, şahane ölüm. Toprak ve yaprak iki sevgili değil midir? Yahut
ana-oğul. Yaprak düşer, bin parçaya ayrılır, ana kucağında ölür. Bu dramatik kavuşma için yağmurun sayısız bestesi vardır. Taze mezar üstüne yağar, yağar...
Ne zamana kadar?
Kara çevrilip tüm âlemi sessizlik kaplayana kadar. Sonra matem sona erer, güneşgülümser. Dallara su yürür ve
tomurcuk patlar. Toprak ana yavrusunu hayata uçurur. Devran böyle döner.
Pervane alevin etrafında döner döner, aşktan çıldırarak kendini ateşe atar.
Şimdi biz bir aşkın doğumuna şahit olmayacak mıyız? Buna bir şiir yazmayacak mıyız?”

Kitabı okuyanlar 201 okur

  • BAHRİBEYAN
  • Necmeddin talha al
  • Kardelen
  • İkbal Güler
  • Zelal BARAN
  • Şebnem Aysan
  • Aynur
  • Euphrosyne
  • MZÇ
  • Ayşe Gül Erdoğan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%39.7 (31)
9
%21.8 (17)
8
%12.8 (10)
7
%10.3 (8)
6
%5.1 (4)
5
%1.3 (1)
4
%1.3 (1)
3
%0
2
%2.6 (2)
1
%5.1 (4)

Kitabın sıralamaları