Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne (Seçme Yazılar)

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.709
Gösterim
Adı:
Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne
Alt başlık:
Seçme Yazılar
Baskı tarihi:
Eylül 2014
Sayfa sayısı:
116
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750830334
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne ve Yaşar Kemal...
"Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık... Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar biribirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur."
Böyle söylüyor Yaşar Kemal. Bu satırların geçtiği yazının başlığı Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, kitaba adını da veriyor. Yapı Kredi Yayınları'nın Doğan Kardeş-ilkgençlik dizisinden yayımlanan kitap, edebiyatını hümanizm üzerine kuran, Türkiye edebiyatının büyük ustası Yaşar Kemal'in edebiyat, kültür ve özgürlük üzerine temel düşüncelerini gençlere tanıtmak için seçilen yazılardan oluşuyor... Bu başlık, henüz Yaşar Kemal edebiyatıyla tanışmayanlar için, onun dünyaya yaklaşımını özetliyor. Bir insan, bir yazar ve bir aydın olarak hayattaki duruşunu olduğu kadar; kökleri asırlar öncesine dayanan olay ve duyguları acı, yoksunluk ve isyanla harmanlayan Anadolu ve Çukurova'nın kültüründen beslenerek yarattığı coşkulu, zengin ve evrensel dilini de ele veriyor.Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, Yaşar Kemal'in daha önce yayımlanan Baldaki Tuz, Zulmün Artsın, Ağacın Çürüğü ve Ustadır Arı kitaplarından seçildi. İlki 1960, sonuncusu 1993 yılına ait, onun düşünce evrenine ayna tutan toplam 18 yazı ve konuşmadaki eleştirel tavır, aynı zamanda Türkiye'nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki egemen politik, düşünsel yapısına da ayna tutuyor.Her işin başının "düşünce namusu" olduğunu söyler Yaşar Kemal. "Bence, Batı Batı dedikleri, düşünce namusuyla başlar, onunla biter. Düşünce namusunun bitmediği, gelişmediği yerde, hiçbir iyilik bitmez, gelişemez."Tembellik, bilim, masallar, korkular, kültür, özgürlük, sinema, Köy Enstitüleri, gericilik, ilericilik, sömürü düzeni, Çukurova, sanat, öfke, folklor, doğa, öğretmenler, İkinci Dünya Savaşı, vicdan, nükleer tehlike, Dostoyevski, Nâzım Hikmet... Ve daha nice kişi, konu ve fikir... Kimi coşkuyla, kimi küskünlükle, kimi başkaldırarak kaleme alınsa da, hepsinin temelinde sevgi var.
(Tanıtım Bülteninden)
Her insan bir tomurcuktur bir tohumdur en başta. Zamanla toprağa düşer, büyür, gelişir. Bir ağaç olur, bir gül bir çiçek gövdesi olur. Elbet en güzel halini alabilmesi için bir gülün açması, bir ağacın ballı meyvelerini sunması gerekir. Bunlar içinde gövdesine bir özsuyun akması. Bu özsu insan için sevmek, sevilmektir. Bir insan sevmiyorsa, sevilmiyorsa; açmayan bir gülden meyve vermeyen ağaçtan ne farkı kalır. Salt dikenli bir gül ve kuru bir gövde. Hele bir yüreğine o özsu aksın, sevmenin sevilmenin tadına varsın; görün bak nasılda mis kokulu güller açıyor dokunmaya bile kıyamadığınız nasıl da sunuyor size en ballı en güzel meyvelerini. Dünyanın en mutlu insanı olursunuz bunları gördüğünüz de, ne de güzel şeyler varmış dersiniz yeryüzünde. Sevdiğiniz insanın güllerine eğilip kokladığınızda ballı meyvelerini ağzınıza attığınızda, sizin de içinizde bir sevgi peyda olur. Unutursunuz her şeyi. Yaşamak dersiniz ne güzel şey, bu dünya ne güzel yer. Ben bu zamana kadar boşuna yaşamışım, bu güller olmadan bu meyveleri tatmadan. Yüreğiniz ferahlar, haykırasınız gelir dağlara, bir kuş olup uçasınız, olduğunuz yerde durup dururken kalkıp raks edesiniz. Bundan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..

Her insan farklı bir çiçektir farklı bir meyve ağacıdır. Bazısı güldür, güller bile farklı farklıdır kendi içinde; kırmızısı, mavisi, beyazı, pembesi, kadifesi. Bazısı papatyadır, bazısı menekşedir, bazısı kardelen, bazısı mimoza. Her biri farklı bir güzellikte, en güzel halinde en güzel kokularını etrafını yaymak isteyen. Bazı insanlarda ağaçtır mesela. En ballı meyvelerini çevresine sunmak isteyen, gölgesinde herkes ferahlasın isteyen, baharda en güzel çiçeklere bürünmek isteyen. Çiçek insanlarda ağaç olur zaman geçtikçe. Bazısı erken olur bazısı geç olur ama elbet olur. Onlarda isterler ağaç insanların istediklerini. Bir de gelecek zamana yeni çiçek insanlar , ağaç insanlar yetiştirmek isterler sonra. Yetiştirecekleri çiçek insanlarda kendileri gibi açsın, mis kokularını etrafa yaysın, hiçbirisi koparılmasın dalından, hiçbirisi kuru bir çalı dalı, dikenli bir gül olarak kalmasın. Dünya hep, her zaman çiçek kokularıyla dolsun, gölgesinde ferahlanan, ballı meyveler sunan ağaçlar olsun. Bundan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..

Dünya çeşit çeşit açan çiçeklerle, türlü türlü meyve veren ağaç insanlarla güzeldir. Bu farklılıklardır bizi güzel kılan. Bir bahçe düşleyin; içinde pembe, beyaz, kırmızı, kadife, mavi güllerin olduğu ya da dallardan sarkan çeşit çeşit ballı meyve kokularının burnunuza geldiği. "Cennetten bir köşe" dersiniz. Oysa insan ağaçlar bu farklılıkların güzelliğinin farkında değildir. Siz hiç mavi bir gülün beyaz güle "ben senden daha güzelim çünkü maviyim" dediğini duydunuz mu? Ya da çınar ağacının kavak ağacını dönüp "ben yüzyıllık çınarım senin gibi kısa süre sonra yok olmacağım" dediğini. Ya da bir meyve ağacının çınar ağacına "ben meyve veriyorum sen vermiyorsun" dediğini. Ben duymadım. İnsan ağaçlardan çok duydum ama. Kısa, uzun, şişman, zayıf, mavi gözlü, sarışın, esmer, siyahi, beyaz, yerli sözlerini. Demeseler keşke, farklılıkların güzellik olduğunun farkında olsalar. Ondan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..

İnsan ağaçlarda demezler böyle şey aslında, özleri izin vermez. Her insan dünyaya tertemiz en saf haliyle gelir. Büyür, gelişir, serpilir. Tam içine sevmek ve sevilmenin özsuyunun akacağı vakit bir karanlık el sıkmak ister bu suyu. Aksın istemez insanın içine. Bilir ki akarsa farklılıkların güzellik olduğunu anlayacaktır insan. Dünyayı cennetten bir köşeye çevirecektir. Sömürülmeyecektir. Siz özenle yetiştirdiğiniz bir gülün koparılmasını ya da özenle yetiştirdiğiniz ağacınızın dallarının kırılmasını ister misiniz? Ben istemem, hiçbir insan ağaç istemez. Yeter ki farklılıkların güzellik olduğunun farkında olsun. Bundan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..

Bu insan ağaçları birbirine düşüren karanlık elin yaptığı iki koklaşan köpek arasına atılan taşa benzer. Bilmiyorum daha önceden iki koklaşan köpek arasına atılan taşa şahit oldunuz mu? Ben yapmadım a, birkaç kere şahit oldum. İki köpek uzaktan birbirlerini görür. Bu ikisi içinde bir yeniliktir. Kendi türünden farklı bir canlı. Sakin sakin birbirlerine doğru gelirler. Yavaş yavaş birbirlerine sokulurlar, koklaşırlar. Gözlerinde yeni bir canlı tanımanın ışıltısı vardır. Farklılıklarının farkına varmaya, güzelliğini görmeye başlarlar. O ara uzaktan karanlık bir el ikisinin arasına bir taş atar. Bu taş iki canlı içinde bir tehlikedir. İkisi de bir anda hiddetlenir. Zannederler ki bu yeni canlı ona bir zarar verecektir. O sevgi dolu, ışıltılı gözleri bir kin bürür. Birbirlerine düşerler. Oysa o taş atılmasa bu ışıltılı gözler, sevgi dolu mahluklar ne güzel günler geçireceklerdir. Kırlarda koşacaklardır, çöp tenekelerini beraber karıştıracaklardır, birbirlerinin seslerine kulak vereceklerdir, kokularını bileceklerdir. Bundan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..

İşte ağaç insanlara yapılan da budur. Sadece karanlık elin attığı bir taş. Bir tehlike ve ışıltılı gözlerin kine bürünmesi. Oysa birbirlerini tanıma fırsatı verilse, hiç ağaç insanlar isterler mi cennet bahçeleri cehenneme çevrilsin. Beraber bu bahçenin tadını çıkartırlar. Maviyi mavi, kırmızıyı kırmızı, pembeyi pembe olduğu için severler. Yeni yetiştirecekleri ağaç insanları beraber yetiştirirler. Bu huzur yuvasını hiç bozmazlar. Hiçbir açmamış gül, meyve vermemiş ağaç kalmaz yeryüzünde. Yeryüzü gül kokuları ile dolar, birbirlerine en ballı meyvelerini sunarlar. Bundan sonra ne gam ne keder varsa yoksa sevmek, sevilmek..


Ne durursunuz a dostlar? Sarılın yanınızdaki kardeşinize. Sarılın ki karanlık elleri hep beraber kıralım. Dokunamasın hiçbirisi bizim gül bahçelerimize, baharda çiçeğe durmuş ağaçlarımıza. Sarılın ki özsuyunuz kardeşinizin içine aksın, dünya yaşanabilir bir yer olsun, geleceğimize umut dolu gözlerle bakalım. Bırakın kinlerinizi, küskünlüklerinizi, kırgınlıklarınızı bir kenara. Sarılın birbirinize doya doya. İçinizdeki güzellikleri yaşayın. Bugün varız yarın yokuz. Bu güzellikleri tatmadan göçüp gitmeyelim. Yaşayacaksak güzelliklerle, iyi şeylerle yaşayalım. Dostum Sait Faik’in dediği gibi "bir insanı sevmekle başlasın her şey" ama bir insanı sevmekle bitmesin.

Farklılıklarımızın asıl güzellik olduğunun farkına varalım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını dünya için büyük bir kayıp sayarım. “

Buradan Yaşar Kemal’in “İnsan dünyada bedeni kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.” Sözüyle de dostum gönlü güzel insan Rıdvan ‘a Şırnak ‘ a selam ederim.

İki de güzel şarkı sizin için.
https://www.youtube.com/watch?v=18rJ43ehPEg
https://www.youtube.com/watch?v=7yQI2mUX7Rc

Hepinizi seviyorum. O güzel yüreklerinizden öperim. Sevgilerimle.
Yaşar Kemal'e güzellemeler yapmaya doyamıyorum. Adım adım dolaşsam peşinden; Anadolu'yu geçsek bir uçtan bir uca, kaçakçıların peşine düştüğümüz gibi dağların en sarp yerlerine tırmansak, konuşsak. En çok da konuşsak işte. O anlatsa ben dinlesem. Uzaya bile gidilen bir çağda yazma bilmeyen kalmaması gerektiğini anlatsa mesela. Dese ki;
"Bir yanımız almış başını uzaya gitmiş. Bir yanımız yerlerde sürünüyor. Bu ayrım insanlığın en büyük derdi, en utanç verici yönü." (sy. 18) Sonra bir de umudunu konuştursa, her zamanki gibi; "Bir soru daha geliyor akla. Ya savaş? İnsanlar bundan sonra da savaşacaklar, birbirlerini öldürecekler mi? Yok işte, bu olmayacak. Bundan sonra insanlar kör olmayacak. Milletler, büyük insan toplulukları, uzaya gitmenin ne demek olduğunu azıcık içinde duyan,bilen insanlar buna izin vermeyecekler." (sy. 19) Ben de aradan geçen 57 senede her şeyin daha da kötüye doğru gittiğini anlatsam ona. Artık insanların ölmesinin bile hiçbir değeri kalmadığını anlatsam yani. Sonra bana inanmazdı muhtemelen, yahut dinlemek istemezdi. Derdi ki gel ben sana bir masal anlatayım, sen de düşünme bunları böyle. Masal Diyip de Geçme der başlardı masalları güzellemeye, La Fontaine hakkında güzel şeyler söylemeye. Ben de bir süredir onu okuyorum zaten diye biraz böbürlenirdim belki. O zaman da dönerdik gerçek dünyaya.

"Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Allah beterin beterinden saklasın derler, bir de düşünenleri, gelin şuna düşünenleri demeyelim, düşünmeye çabalayanları hep öldürmüşler." (sy. 25) Sonra da Japonya'daki bir filmden ve sansürden bahsederdi. Diyemezdin uzaydan başladık da masallardan romanlardan filmlere geldik diye. Daha neler neler anlatacak sana; Mustafa Kemal'den bahsedecek sana. O ortaya çıkınca durum umutsuzdu belki ama vazgeçmedi değil mi? diyecek, sakın vazgeçme diyecek. Kendi kitaplarında da böyle umudun öyküsünü yazdığını söylemeyecek ama sen anlayacaksın onu. Onun sözlerini duydukça romanlarını daha iyi anlayacaksın.

Romanlarını nasıl yazdığından kısaca bahsedecek ama; "Şu adamın evini, şu adamların köyünü anlatamam. Bıktım usandım, yüreğim götürmüyor anlatmayı. Varın siz göz önüne getirin diyeceğim ama mümkünü yok getiremezsiniz. Niçin yazdım bunu? İşte ben bunun romanını yazacağım. Bu benim yazar olarak,vatandaş olarak borcum. Sanırım bunu roman yapmamın önüne geçmek istemezler. Geçemezler de. Milletin gönlü onlarla değil, benimle. Akıl benimle." (sy.50)

Daha neler neler anlatacak. Aklınla bildiğin, kalpten inandığın ama dile getiremediğin nice güzelliklerden bahsedecek. Lafı fazla uzatıp aklınızı bulandırmak istemiyorum ama daha bu kitap hakkında; Yaşar Kemal hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ara ara yeniden yeniden ve yeniden değineceğim mutlaka. Ama siz siz olun benliğiniz, ruhunuz ve aklınız için doğru olacak olanı yapıp katın bu kitabı heybenize muhakkak. Kampa gelecek olanlar birazcık sabretsinler almak için :))

Son kez; sevgiden söz açmak isteyecek sana, sevinçten ve iyi şeylerden bahsetmek isteyecek. Delice, çılgınca, içi taşa taşa bahsetmek istiyorum diyecek bu sevinçten. Sevinçli bir adam olduğunu da söyleyecek sana. (sy. 43) ama dünya çok karanlık diye de bunu görmemezlikten gelemem diyecek. "Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dilemeyen okumaz." (sy. 45)
Bu kitaba Meltek 'in #29701197 incelemesini gördükten sonra geç kaldığımı anlayıp, acilen okumalıyım diye not düşmüştüm. Kitabı okuduktan sonra sadece kitaba değil yazara ve onunla konuşmaya da geç kaldığımı anlamış olmanın üzüntüsü içerisindeyim.

Sabahtan beridir evin içinde bir o yana, bir bu yana gidip geliyorum. değişik duygular içerisindeyim. Bu duyguyu anlatmalıyım. Ama kime?
Kim anlayabilir bu kitabı okurken yaşadığım duygu yoğunluğunu? Kim evet! ben de bunları yaşadım diyebilir? Söyleyin bana bu kadar güzel düşünen bir insanı tanımamış olmanın acısını hanginiz hafifletebilir?

Ağlamaklıyım hem de çok. Dokunsanız günlerce ağlayabilirim. İçimde derin bir boşluk var.
Bu boşluk hiç görmediğim ama sevgisini en derinde hissettiğim ve bugün evime misafir olan Yaşar Kemal'in boşluğu.

Dedim ya evime misafir oldu ve başladı anlatmaya. O anlattı, ben günümüzü düşününce iç geçirdim. İyilikten, güzellikten, sevgiden bahsetmek istediğini ama dünyanın karanlığından dolayı anlatamadığını söyledi. Ona bu dünyanın hâlâ karanlık olduğunu ve gittikçe de daha büyük bir karanlığın içine girdiğini nasıl söylerdim ki?

İyiye gitmesi gerekirken geçen bunca zamanda her şey daha da kötüleşti. Insanlar kendilerine kin ve nefretten bir dünya kurdular. Kimse kimseyi görmüyor ve herkes susarak, korkarak bu dünyanın iyiye gideceğini düşünüyor.

Yaşar Kemal öyle mi? o yazmasaydı, söylemeseydi bir şeyler hep eksik kalacaktı. Şöyle diyordu: Bunca zulüm, baskı, korku varken; ben nasıl yazmayayım, nasıl bunlara sessiz kalayım?
Evet bütün bu olanlara rağmen o yazdı çünkü her şeyin iyiye gideceğine olan umudunu hiçbir zaman yitirmedi.
Bir yanda uzaya giden bir millet diğer yanda yiyecek ekmek bulamayan bir millet vardı bu eşitsizliği anlattı. Bu dünya böyle gitmez dedi.

Ve eğilip kulağıma fısıldadı: Bu dünya; iyiliğe, güzelliğe, sevgiye aç. Onu doyurmak için çalışman lazım.
Bunun için ne yapabilirim? Bilmiyorum. Ama tüm insanlığa bu kitabı hediye etmek istiyorum. Belki bu kavga, zulüm, baskı bir nebze olsun diner.

Ah Yaşar Kemal seni bu kitapla evimde ağırlamak, senin o müthiş insan sevginle bir gün bile olsa tanışmış olmak, inan beni bu dünyadaki en mutlu insanlardan bir yaptı.

Yine gel olur mu? Yine evime o kocaman sevgini getir. Mor çiçekler açılsın penceremde. Papatyalar hiç solmasın ve çocuklar hiç ağlamasın.

Şimdi veda vakti. Üzgünüm, ne olur biraz daha anlat diyorum. Biraz daha...
Gitmesi gerekiyor, insanlık için başka evlere misafir olacakmış. Yolu buralardan geçti ve gelip bir soluklandı. Konuşacak, anlatacak çok şey vardı. Daha İnce Memed'den, Poyraz Musa'dan, Esme'den ve nicelerinden bahsedecektik.
Giderken bana bu anlattığı şeylere sahip çıkmamı, ne olursa olsun her zaman insanlık için güzel şeyler düşünmemi öğütledi. Böyle olursa zaten hep benim yanımda olacakmış.:)
Bu beni birazcık da olsa rahatlattı.

Umarım en kısa zamanda sizinde evinize misafir olur ve insanlığa dair, sevmeye sevinmeye dair, bir sürü şey anlatır.
Ara Güler'in; "Dobra dobra konuşurdu. Kimseden korkusu yoktu. Ha bir de kafa dengiydi. Matraktı. Öleceğini nereden bilelim ulan?" dediği ve 2015 yılında hayatını kaybeden Yaşar Kemal'le yüz yüze tanışma fırsatı bulamadım ben. Bu benim içimde bir yaradır. Kendisiyle karşılıklı oturup doyasıya sohbet etmek isterdim. Buna rağmen okuduğum her eserinin derinlerinde buldum kendimi. Kimi zaman İnce Memed'in Hatçe'si, Dağın Öte Yüzü serisinin Meryemce'si, kimi zaman da Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'nın Poyraz Musa'sı ve daha nicesi oldum. Fakat bugüne dek okuduğum eserlerinde hep başkalarının hayatına ortaklık etmiştim. Sıra kendisiyle yarenlik etmeye gelmişti, oturduk karşılıklı ve başladık sevmek, sevinmek ve iyi şeyler üstüne konuşmaya.

Dertli dertli anlatmaya başladı Büyük Usta. Neden bizim halkımız sefâlete mahkûm olsun, neden bir yanımız uzaya giderken bir yanımız yerlerde sürünsün, neden halkımız kandırılarak ezilsin, diyerek vurdu sazın teline. İçim cız etti. Ne kadar da doğruydu söyledikleri. 1960'lı yıllarda bunu söylerken Yaşar Kemal, göz ucuyla günümüze bir baktım; hiçbir şey değişmemişti. Hâlâ ülkenin bir tarafı refah içinde yaşarken diğer tarafı sefâlet içinde yüzüyordu. Hâlâ pek çok meyveyi tatmamış çocuklar, deniz görmemiş insanlar, bir çift yeni ayakkabısı olan ve eskimesin diye giymeye kıyamayan yavrular vardı. Bunları düşündüğüm sırada "Bir Japon filmi var, adı Çıplak Ada, izledin mi?' diye sordu. İzlemediğimi anlayınca başladı anlatmaya ve Japonya dahi bu film ile dünyaya yoksulmuş imajı verirken, biz gerçek yoksulluğumuzu görmezlikten geliyoruz, diye ekledi. O an aklımdan ülke olarak ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı geçirdim. İnsanımızın sıkıntılarına farkındalık oluşturmak adına kullanabileceğimiz medyayı, ne kadar faydasız yayın varsa ona harcıyoruz dedim kendi kendime. İnsanların kalbine dokunabilmek, dertlerine derman olabilmek varken önemsiz sıkıntılar yaratıyorduk kendimize.

Muhabbet koyulaşınca konu öğretmenlere geldi tabii. Ne güzel günlerdi, köy enstitüleri vardı, insanlar okuyor, öğreniyor, aydınlanıyordu, insanlığa umut oluyordu dedi coşkuyla. Köy enstitüleri kalsaydı, kırk bin köye kırk bin öğretmen olacaktı, derken coşkusu bir nebze olsun azaldı. Ortak bir üzüntüyü paylaşırken neden geçmişten bu yana yeniliklerin önünü her fırsatta kapatma çabası içerisinde olduğumuzu düşündüm. Bir şeyler daha iyiye gidebilecekken her şey gittikçe kötüleşiyordu. Yetenekli, değerli pek çok insan sudan sebeplerle ya çürümeye mahkûm ediliyor ya da beyin göçüne maruz bırakılıyordu. Öğretmenlik mesleğinin itibarı yerlere inmiş, değersizleştirilmişti. Eskiden yolda görünce dahi saygıda kusur etmediğimiz öğretmenlerimizin emeklerine şimdilerde sözlü ya da fiziksel şiddetle karşılık veriliyordu. Ne hâle gelmiştik bizler böyle?

Lisansımın Tarih olduğunu öğrenince Hitler dönemine gidelim, dedi. Tarihin karanlık dönemine doğru yola çıktık. Yahudi soykırımından dem vurup yüzyıllar boyunca insanlığın maruz kaldığı işkencelerden söz ettik. Hapishaneler, susuzluk, açlık, dayaklar, hamam cezaları, hava cezaları ve daha nicesi... Keşke bu konuda değişen bir şeyler olsaydı en azından. Adaletin hakiki mânâda icra ettiğı, tabiri caizse at izi ile it izinin birbirine karışmadığı bir ülke haline dönüşebilseydik. Ama bütün olumsuzluklara rağmen yolumuzun sonu yine insanlığa çıktı. Ahmet Hamdi, "Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur." diyordu ama bizim insanlıktan hâlâ umudumuz vardı.

Ne çok yaramız, derdimiz varmış insanlığa, ülkemize dair. Ben böyle kara kara düşünürken muzip bir tebessümle yüzüme bakarak, 'Ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum." dedi. Gülümsedim. Umut dedim, ne güzel şey...

Hep kötü şeylerden bahsettik; güya sevmekten, iyi şeylerden bahsedecektik dedim çekinerek. Kederli bir biçimde başını eğerek, "Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden..." diye seslendi.

Anlatacak çok şey vardı ama sohbetin sonuna gelmiştik artık. İstemeden de olsa yanından ayrılırken, Ne güzel adamsın sen, dedim içimden. İnsanını her şeyiyle düşünen, herkes için yaşanılabilir bir dünya dileyen ve bu uğurda sözünü yükselten, yazdığı eserin sonunda adalet zulme galip geldi diye ağlayacak kadar ümitvar, yüreği sevgi dolu bir adam... İyi ki geçtin bu dünyadan, iyi ki sıcacık kelimelerinle dokundun kalplerimizin en ince yerlerine, iyi ki...
Yaşar Kemal hakkında hepimizin az ya da çok bir düşüncesi, bir fikri vardır. Bu kitap Yaşar Kemal'in 1960 ile 1993 yılları arasındaki farklı farklı konular hakkındaki yazı ve konuşmalarını içeriyor. Bu da demektir ki Yaşar Kemal'in düşünceleri, hayat görüşü hakkında eğer çok detaylı bilgiye sahip değilsek bu kitabın çok yararlı olacağıdır.

Değindiği konuları ele alırsak eğer "Her İşin Başı" olarak başlayan konuşmasında sağlam bir kültüre sahip olmak istiyorsak öncelikle kendisinin "Düşünce namusu" olarak adlandırdığı şeye sahip olmamız gerektiğidir. Ki haklıdır. Kendi çıkarları uğruna düşünce namussuzluğu yapan bir dünya insanı gördükten sonra hak vermemek olmaz.

"Tembellik Üstüne" olan konuşmasında her konuya yüzeysel olarak baktığımızı, derinlere inmekten korktuğumuzu, çünkü derinlere inersek daha fazla çalışmamız gerektiğini bu yüzden de derine inmekten ziyade konuları yüzeysel olarak ele alıp sonlandırdığımıza değiniyor. İlerlemek istiyorsak sonuna kadar araştırmak gerektiğini savunuyor. "İnsan durdu mu, bir yerde karar kıldı mı öldü demektir."

Köy Enstitüleri'nin açılmasının nasıl güzel bir şey olduğuna değiniyor. Eğer kapatılmasaydı daha güzel günlerin bizleri beklediğine değiniyor. Öğretmenlerin bu ülke için ne kadar değerli oladuğuna değiniyor. Masalların, destanların tarihdeki önemine değiniyor.
Bu şekilde hem eleştirel konuşmalar, hem de bu durumların nasıl düzeleceği hakkında güzel bilgiler içeriyor. Çok fayda sağlayacağını söyleyebilirim.
Yıllar geçmesine rağmen tarihin tekerrürü ile Yaşar Kemal'in o insanı ısıtan üslubu adeta insanın benliğini yakıyor. İnsanlık için kalemi kırmaktan; insanlık için savaşmaktan çekinmeyen bir söylevinin olduğu bu kitabı kesinlikle okumadan geçmeyin..
Günlerdir Yaşar Kemal okumanın vermiş olduğu yazara ve üslubuna aşina olma-alışma hissi gerçekten okumaya dair yaşadığım en güzel hazlardan oldu. (Elimde hala okunmayı bekleyen kitapları var, okuyacağım onları da zamanı gelince.) Onun dünyasını, hissiyatını, yaşadıklarını, düşüncelerini; kurgulayıp yazdığı kitaplarından anlayabilmek, kavrayabilmek adına çıktığım bu güzel yolculukta beni karşılayan pek çok duygu ve düşünce oldu. Hem okuduğum her bir kitabının üzerimde bıraktığı etki olsun hem de okuduklarım ile ilgili yaptığım ufak çaplı araştırmalar olsun, bir gün mutlaka üstadın bütün eserlerini okuma isteği uyandırıyor ve bu isteği büyütüyorlar.

Onun o sınırsız insancıllıkla bezenmiş gönül dünyasına konuk olmak, bir insanın edebiyat denizinde demir atabileceği en huzurlu ve güvenli bir limanda konaklaması gibi. Sizi fırtınalardan korur o limanda, eğlendirir, sevindirir, heyecanlandırır, umut aşılar. Yeri gelince üzülür, kahrolur, öfkelenirsiniz. Öyle ya, insansak, duygularımızla insanızdır en çok da. Yaşar Kemal sizin tüm bu tellerinize dokunur, kendine getirir. Öğretir; haksızlığa karşı savaşmayı, mücadeleyi, birlik olmanın gücünü, pes etmemeyi... Sevdirir; emeği, alın terini, sevdayı, misafirperverliği, masalı, insanı, toprağı, doğayı, barışı... Sonra sizi bir güzel "insan" olarak o limandan denizlere, okyanuslara açılmanız için cesaretlendirir. Çünkü paylaşmanın gücüne, mucizesine inanır. İnsan kendinde topladığı güzellikleri yaşadığı dünyanın her bir tarafına serpmeli, serpmeli ki yeni güzellikler filizlensin, çoğalsın taa ki -üstadın deyişiyle- bütün dünya çiçek gibi kokabilsin.

Okuyun, sevin, sevinin, paylaşın... Dünyaya bir çiçek de siz ekin.
Yaşar Kemal okumak artık benim için durdurulamaz bir alışkanlık olma yolunda ilerleyecek gibi görülüyor. Öyle bir dili var ki ne yazsa büyük bir zevkle okunur. Bizden biri olduğunu hissettiriyor. Kitaba gelecek olursak içeriğini 1960-1993 yılları arasındaki diğer eserlerinden, konuşmalarından derlenerek oluşturulmuş genelde deneme tarzı yazılardan oluşan bir kitap. Onun düşünceleri belki 40-50 yıl öncesine de dayansa hâlâ hak vermemek elde değil. Yaşar Kemal'i tanımak anlamak için okunabilecek güzel bir kitap..
Yaşar Kemal... Ne güzel adammışsın...

1960-1993 yılları arasındaki yazıları arasından seçilerek hazırlanmış olan kitap.

Yaşar Kemal dobra, eleştirel, toplumsal sorunlara karşı dürüstçe ve korkusuzca kalemiyle yazmış... İyi ki yazmış.
Halkının sefâletini, sömürülmesini, ezilmesini hep dert edinmiş. Türkiyenin kanayan yaralarına, gerçekliklerine hep söz edinmiş. Bunu kendine görev edinmiş, insanlık borcu olarak görmüş.
Yaşar Kemal gibi kaç kişi cesaret edebilmiştir ki böyle şeylerden söz etmeye?
Ne kadar da doğruydu güzel kaleminden dökülen sözleri...
1960 yıllarından bu yana dert edindiği, kızdığı, gerçekleri anlatmaya uğraştığı şeylerin değişmemiş olması, ülkenin bir kısmının zenginlikle rahat içinde hâlâ yaşarken, bir kısmının da sefâlet içinde yaşıyor olması hiç değişmemişti. Yaşar Kemal değişmesi için uğraşmıştı, sizde uğraşın diyor bize. Düşünün diyordu, umutlu bakın hayata diyordu. Üzerinizdeki şu uyuşukluğu atın kendinize gelin diyordu. Doğanıza sahip çıkın, insanlığınızı yitirmeyin diyordu. Araştırın, okuyun, öğrenin, öğretin diyordu. Değerlerinize sahip çıkın, türkü bilin, şiir bilin, destan bilin diyordu...
Yaşar Kemal hep sevgiden söz etmek istiyordu, hemde delice, çılğınca... Bu dünya böyle karanlık olmasaydı ben sevinçten taşar dolardım diyor...

İyi ki bu dünyada olmuşsun Yaşar Kemal.
Ne güzelde düşünmüşsün halkı, insanlığı, doğayı, ülkeyi, çocukları, kadınları, türküleri, şiirleri, destanları, masalları ve nicesini.
Umut her zaman olmalı değil mi Yaşar Kemal?
İyi ki güzel kalemine denk gelmişiz. İyi ki güzel kelimelerinle yer edinmişsin dünyamıza...
Hayatımda ilk kez bir Yaşar Kemal kitabı okudum. Farkındayım çok geç kalınmış bir şey bu. Ama kısmet bugüneymiş. Kitap parça parça deneme benzeri yazılardan oluşuyor. Dil sizi alıp götürüyor. Kesinlikle okuması zevkli bir kitaptı. Herhangi bir olumsuz eleştirim yok. Metinler 1960 ile 1993 yılları arasında zaman zaman kaleme alınmış. Şu an 2017 yılındayız. Ve Yaşar Kemal'in kaleminden anlıyorum ki o günden bugüne bir halt değişmemiş. Bu kitap veya bu usta yıllardır var, Yaşar Kemal dünyaya mâl olmuş bir isimdir. Gel gör ki kendi kendime diyorum o kadar insan bu adamı okudu da kimse mi bir ders çıkarmadı. İşleyiş 1960'ta da aynı günümüz 2017'sinde de. Yaşar Kemal'in kitapta dediği gibi düzen bu, sistem bu deyip kestirip atmak istemiyorum. Neden aramak istiyorum. Neden neredeyse 50 yıldır olduğumuz yerde sekip duruyoruz, neden her kötü giden şeye dur diyemiyoruz. Yine kitapta dediği gibi halkımız tembel deyip kolaya kaçmak istemiyorum. Bende size Yaşar Kemal'in dediği gibi umutlu şeyler yazmak isterdim ama üzgünüm yazmaya başladığımda bu satırları, içimden umuda dair bir şey gelmedi. Okurken sürekli sanki şu anı okuyorum gibi hissettim. Ve bu kadar yıl düzelen bir şey olmamış. Sayfa 37'de diyor, "Tam yüz elli yıldır aynı hikâye sürüp gidiyor. Yüz elli yıldır donmuşlar, gericiler yurdumuza gelen her yeniliğe karşı koyuyorlar."... Bende diyorum 50 yıl daha oldu değişen bir şey yok! Yaşar Kemal güzel ifade etmiş ya, " Türkiye kalkınıyor derken doğru söylemiyorlar. Kalkınma kılı kılına bir bütündür. Bir ulusun doğası öldürülürken başka bir yönü dirilebilir mi?"
Kitapta beni en çok etkileyen bölüm adayı olduğum mesleğin bahsedildiği 'Öğretmenler' bölümü oldu. Türk öğretmenler için "onların bir milleti ayakta tutabilmek için savaşı, kahramanca bir savaştır. Bir milletin onurunu, kültürünü, tekmil varlıklarını ayakta tutabilmek için..." satırlarını karalamıştır. Ben bu bölümden bir bütün olarak çok etkilendim. Ve son olarak umutsuzluğa düşmek yok sayfa 41'de dediği gibi "Kendimi kandırmaya çalışıyorum. İyi olacak, iyi olacak!"... İnanıyorum ki inanırsak her şey güzel olacak!
Bu kitabı okumama vesile olan ve hediye eden Yeliznd'ye teşekkürlerimi sunuyorum.
Yaşar Kemal'le tanıştığım ilk kitabı. İyi ki de okumaya bu kitapla başlamışım.

Yaşar Kemal'in 1960-1993 yılları arasında yazdığı ülke, halk ve sanatla ilgili çeşitli yazılarıyla usta bir kalemle dile getirmiştir.

Yıllar önce de ülke, halk, vb. sorunlarının olduğu ve bugüne kadar da devam eden ama buna rağmen Yaşar Kemal'in umudumuzu kaybetmememizi hissettiren bir kitap.
"Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtıyarlığında duyar kendisini...
İnsan bir bahar temizliğinde olur." diyor Yaşar Kemal.
Sonra bir yazısında karanlığa örnek veriyor "Bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam. Kırarım bu kalemi. Dileyen okur, dileyen okumaz."

Yaşar Kemal'in geçmişe ve geleceğimize ışık tutan kısa ama muhteşem bir eser. Okuyunuz okutunuz.
Okuduğum ilk Yaşar Kemal kitabı ve kesinlikle son olmayacak... Bu kitap Yaşar Kemal'in 1960-1993 yılları arasında ki seçme yazılarını içermekte. Yaşar Kemal'i tanınamak, az çok üslubunu fikirlerini öğrenmek için iyi bir seçim bence bu kitap. Dili sade ve o kadar samimiki, insan bir saniye olsun sıkılmadan bakalım burda ne anlatmış diyerek hızlı bir şekilde ilerliyor.

Yazılarındaki yakındığı çoğu durum ne yazık ki yıllar yıllar geçmesine rağmen hâlâ günümüzde mevcut. Ama ne olursa olsun umudumuzu, sevgimizi kaybetmememizi istiyor Yaşar Kemal...
Okuyun bu kitabi zaman kaybetmeyin. :)
Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar..
Öğretmenlik mesleği aslında Türkiyede bir fıkaralık mesleğidir. Bir de bunun üstüne zulüm binerse...Dünyanın en kutsal ve en zor mesleğinin insanları bir de yoksulsalar...Türkiyede oturan burjuvalar, bir milleti imha politikalarına öğretmen kıyımlarıyla başlamışlarsa,öğretmen hayatı bir cehennemden farksız olmaz mı?(1967 tarihli)
Türkiye'nin doğasını öldürdüler derken bu gerçektir. Türkiye kalkınıyor derken doğru söylemiyorlar. Kalkınma, kılı kılına bir bütündür. Bir ulusun doğası öldürülürken başka bir yönü dirilebilir mi?
Yaşar Kemal
Sayfa 71 - Yapı Kredi Yayınları
Ne güzel, ne güzel evrende gizler bulmak. İnsan kafasının karanlıkları delmesi ne güzel.
Yaşar Kemal
Sayfa 18 - Yapı Kredi Yayınları
Düşünmek, tıpatıplaşmanın dışına çıkmak demektir. Düşünmek, kişiliği olmak demektir. Düşünmek, en küçük anlamda, var olmak demektir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne
Alt başlık:
Seçme Yazılar
Baskı tarihi:
Eylül 2014
Sayfa sayısı:
116
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750830334
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne ve Yaşar Kemal...
"Ben sevgiden, sevinçten söz açmak istemez miyim, delice, çılgınca, içim taşa taşa, bir sevinçten söz açmak istemez miyim? Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden... Dostluktan söz açmak, ne güzel. Bir dostum var. Sıcacık eli var. Sevgi dolu gözleri var. Ne güzel yalansız, salt sevgi dolu bir insan eli sıkmak. Sıcacık, sıcacık... Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana... Bütün insanlar kuşkusuz, korkusuz, çıkar düşünmeden, düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar biribirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur."
Böyle söylüyor Yaşar Kemal. Bu satırların geçtiği yazının başlığı Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, kitaba adını da veriyor. Yapı Kredi Yayınları'nın Doğan Kardeş-ilkgençlik dizisinden yayımlanan kitap, edebiyatını hümanizm üzerine kuran, Türkiye edebiyatının büyük ustası Yaşar Kemal'in edebiyat, kültür ve özgürlük üzerine temel düşüncelerini gençlere tanıtmak için seçilen yazılardan oluşuyor... Bu başlık, henüz Yaşar Kemal edebiyatıyla tanışmayanlar için, onun dünyaya yaklaşımını özetliyor. Bir insan, bir yazar ve bir aydın olarak hayattaki duruşunu olduğu kadar; kökleri asırlar öncesine dayanan olay ve duyguları acı, yoksunluk ve isyanla harmanlayan Anadolu ve Çukurova'nın kültüründen beslenerek yarattığı coşkulu, zengin ve evrensel dilini de ele veriyor.Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, Yaşar Kemal'in daha önce yayımlanan Baldaki Tuz, Zulmün Artsın, Ağacın Çürüğü ve Ustadır Arı kitaplarından seçildi. İlki 1960, sonuncusu 1993 yılına ait, onun düşünce evrenine ayna tutan toplam 18 yazı ve konuşmadaki eleştirel tavır, aynı zamanda Türkiye'nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki egemen politik, düşünsel yapısına da ayna tutuyor.Her işin başının "düşünce namusu" olduğunu söyler Yaşar Kemal. "Bence, Batı Batı dedikleri, düşünce namusuyla başlar, onunla biter. Düşünce namusunun bitmediği, gelişmediği yerde, hiçbir iyilik bitmez, gelişemez."Tembellik, bilim, masallar, korkular, kültür, özgürlük, sinema, Köy Enstitüleri, gericilik, ilericilik, sömürü düzeni, Çukurova, sanat, öfke, folklor, doğa, öğretmenler, İkinci Dünya Savaşı, vicdan, nükleer tehlike, Dostoyevski, Nâzım Hikmet... Ve daha nice kişi, konu ve fikir... Kimi coşkuyla, kimi küskünlükle, kimi başkaldırarak kaleme alınsa da, hepsinin temelinde sevgi var.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 225 okur

  • Başak Nur Gökçam
  • dante diyarından
  • Minho
  • Ayşe
  • Mesut Altınok
  • Gülce CEYLAN
  • Şevval Yalçın
  • Büşra Bayırlı
  • Dicle Yaprak
  • Emre Çakır

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%8.2
18-24 Yaş
%27.9
25-34 Yaş
%36.1
35-44 Yaş
%18
45-54 Yaş
%8.2
55-64 Yaş
%1.6
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%67.7
Erkek
%32.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%51.5 (50)
9
%18.6 (18)
8
%17.5 (17)
7
%8.2 (8)
6
%1 (1)
5
%2.1 (2)
4
%1 (1)
3
%0
2
%0
1
%0