Giriş Yap

Şikago Mezbahaları

9.010 üzerinden
314 Puan · 90 İnceleme
400 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Amerika'da ekonomik bunalımın ardından bazı sektörler sayesinde gerçekleşen 'hayali özgürlüğe' ulaşabilmek çoğu göçmenin hayalidir ve gariptir ki bu Amerika'da yazılan en iyi sistem eleştirisi kitapların konusunu oluşturur. Okuduklarımdan daha fazlası olduğuna eminim. (Gazap üzümleri- Şikago mezbahaları- Fareler ve insanlar) Şikago Mezbahaları, Litvanyadan Şikago'ya gelen Jurgis ve ailesinin hazin öyküsünü anlatır. Karakterler genelde Amerika’ya gerek refah düzeyini gerek iş fırsatlarını düşleyerek gelirler. Yolsuzluğun, israfın, rekabetin sadece kendi ülkelerine özgü kavramlar olmadığını düşünmeden bir Amerikan rüyası seline kapılırlar. Daha kaliteli hayat standartları altında yaşamak isterler. İşbirliğine dayanan bir toplumda yaşamanın hayalini kurarken; her yerde gelir eşitsizliğiyle, iş güçlerine değmeyen ücretlerle, kanlarının son damlasına kadar kullanılıp ıskartaya çıkarılan binlerce işçiyle karşılaşırlar. Amerika ve birçok ülke piyasayı kontrol eden kapitalist sistemin babaları tröstlerle ve hayalleri bir evden ibaret olan olan işçilerin sömürüsüyle vardır. Emlakçısı çalar; patron kara listeye alır; siyasi güç, cehalet ve zulmü yaymak için kullanılır. Gittikçe acımasızlaşan ölüm kalım savaşı bu açgözlülükte yutulmayı bekleyen bizlere paravanın arka yüzünü gösterir. 5-10 kişilik açılan bir kadroya binlerce işsiz insanın başvurması sefalettir. Adaletin sermayeden yana olduğu bir sistem kabul edilemez. Bedeni acımasızca çalıştırarak ölüme mahkum eden, insanları düşünmekten alıkoyan insanların işçilere vaaz vermeye hakları yoktur. Demokrasi olmasına rağmen iş sektörlerinde, ülke yönetiminde ve daha bir çok yerde söz hakkı bulunmayan halk örgütlenmelidir. Uzun bir süredir reklam ve pazarlamayla evrensel olarak satılan özgürlük bir sınıfa hizmet ettiği sürece özgürlük değildir. Kısa metrajlı, sadece para dökenin ulaşabildiği bir filmdir. Bir kitabın her sloganı bir darbe indirebilir mi? İndiriyor. -10 derecede kafamı suya sokup çıkarmak, sosyalistlerin örgütlenmek için attığı nidalar kadar etkilemezdi. Ah! O son sayfalardaki nefes kesen sosyalizm propagandası... Sinclair yazmamış, haykırmış. Et tröstünün gerçek yüzüyle başlayan sosyalizm fikirleriyle son bulan sarsırıcı bir toplumsal gerçekçi roman. Tavsiye edilir.
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
400 syf.
·
5 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Şikago Bizim Olacak!
Şikago Mezbahaları... Beni Germinal kadar hatta daha fazla etkileyen kitap olarak hafızama kazındı. Asla aklından çıkmayacak, muhteşem bir okuma oldu benim için. Okudukları gazeteler ve siyaset ele geçirilmiş, toplum bir robot gibi çalıştırılmış ve işleri bitince çöp gibi sokaklara atılmış bir yer Şikago Mezbahaları. Örgütsüz işçilerin, özgürlük ve zenginlik hayalleri ile kandırıldığı ama aslında cehennemin ta kendisi, Amerikan rüyasının sadece trendeyken sürdüğü, ayağını yere basar basmaz yaşanılan bir hayal kırıklığı burası! Jurgis ve Ona'nın evlilik kutlamasını okumakla başlıyoruz kitaba. Her biri büyük umutlarla geliyor Şikago'ya. Hayalleri var, para kazanacaklar, ev alacaklar, aile kuracaklar ve çocukları olacak onların. Ancak sistemle henüz tanışmamış hiçbiri. Eşini çalıştırmak istemeyen adamlar, ailenin reisi benim naraları atan insanlar onlar. Çaresizlik nedir bilmeyen, güçlü kuvvetli vücutlarına ve dinçlikleri ile gençliklerine güvenen yüzlercesinden bazıları var karşımızda. Mezbaha ve ölüm yataklarında işe başlamaları ile değişiyor hepsinin hayatları. İnsanların yaşadıkları yetmiyor gibi bir de hayvanların çektiği eziyetleri gösteriyor bize yazar. Fabrikalar insanlara gezdirilirken, dışardan bakanlar için her şeyin nasıl güllük gülistanlık olduğu ama aslında bu fabrikalarda dönen şeylerin perdeler arkasında gizlendiğini okuyoruz. Dünyanın her yerinde bu kapitalist düzenin ve acımasızlığın yaşandığını unutturmuyor Sinclair bizlere. Ailelerin çaresizliği, çocuklarını okuturken bundan vazgeçmek zorunda kaldıkları, umutların facialara dönüştüğü bir gerçek var önümüzde. Aç kalmamak, işini kaybetmemek hatta ölmemek için bedenlerini satmak zorunda kalan kadınlara ışık tutuyor Şikago Mezbahaları! Bir ailenin yaşadıklarının aslında tüm toplumdaki işçi sınıfının her bireyinin yaşadığı sorun olduğunu ve bunun ilk de son da olmayacağını kabulleniyoruz. Sistemi bir çark, insanları da dişli olan bu bozuk düzende yaşamak ne kadar zor olursa olsun hayatta kalmak için her yolu deneyen insanlarla tanışıyoruz. Gücü kuvveti yerindeyken iş sahibi olan insanların, çalışma koşullarının sertliği nedeniyle gördüğü ruhsal ve fiziksel zarar sonrası tabiri caizse ikinci ele çıkması ve kullanılıp atılma hissi hiç geçmiyor onlardan. Din, siyaset, sendika üçgeni ve zengin fakir arasındaki uçurumdan da bahsetmek gerekiyor. Emek veren işçiler iken, emeği sömüren zenginlere sıra geliyor Şikago Mezbahaları'nda. Her toplumda olduğu gibi burada da bir ironi çıkıyor karşımıza: Sıcacık evlerinde yaşayıp karınları tok olan din adamlarının, günah ve açlık hakkında hiçbir şey bilmeden aç insanlara vaaz vermesini okuyoruz. Yoksulların ruhlarını kurtarmak karnı tok olanlara mı kaldı sorusunu soruyoruz kendimize! Jurgis de bu düzende kırılıp dökülüyor, yollara düşüyor, dileniyor, isyan ediyor, kazalar geçiriyor, zorluklarla karşılaşıyor. Ancak bir gün devran tersine dönsün diye bozuk düzene ayak uydurmaya karar veriyor. Siyaseti kullanmakla akıllılık ediyor Jurgis. Daha da ileri gidiyor ve bir çevresi oluyor. Geçmişte yalvararak işe girdiği yerlerde bu kez siyaset vasıtasıyla iş buluyor. Arkası oluyor yani Jurgis'in! Siyaset bu devirde olduğu gibi geçmişte de insanlara kolay para kazandırıyor! Ancak bir şeyi hesaba katmıyor Jurgis, fakir ve işçi toplumundan gelmiş birinin kolay para kazanmak için son şansı olan siyaset de elinden gidiyor! Çünkü alışamadığı bu çevre onu sırtından vuruyor, bunu göremiyor Jurgis! Derken devrim çanları çalıyor Jurgis'in kulağına! Sosyalizm ve devrim ile tanışıyor kahramanımız. Ama nasıl bir tanışma! Devlet, eşitlik, evlilik, siyaset ve Şeytan'ın ölümsüz silahı din hiç olmadığı kadar çarpıyor gözüne Jurgis'in! Ülkeyi emeği ile döndüren, var eden işçilerin hiçbir zaman yönetimde söz sahibi olamayacağı gerçeği ile yüzleşiyor. Sadece ertesi günü çıkaracak kadar yemek yiyen, soğuktan titreyerek uyumaya çalışan insanlardan biri olduğunu acımasız bir ders ile kavrıyor O. Peki ne yapmalı Jurgis? Özgür olmak için gözündeki perde nasıl kalkmalı? Ellerindeki görünmez zincirler nasıl kırılmalı? Bilimi, kitapları, gazeteleri kısacası insanların iyiliğine olan icatları insan aleyhine kullananlarla nasıl savaşmalı? Tüm işçileri örgütlemeli ama bunu nasıl yapar ki alelade bir insan? Örgütlenin haykırışları kulağımda çınlıyor! Dizginlenmeyecek bir sel gibi akıyor işçilerin devrimi gözlerimin önünde adeta! Keşke gerçek olsa diyorum, örgütlense emekçiler ve kırılsa bu zincirler! Bir gün belki kırılır ve belki bu kapitalist düzen son bulur diye umutlanıyorum!
·
4 yorumun tümünü gör
400 syf.
·
13 günde
·
9/10 puan
“Koca şehirde yüzlercesi, bütün ülkede on binlercesi vardı ama seslerini duyacak kimse yoktu.” Həyatın içindən obrazları, hekayələri ilə həyatda daima mübarizə şəklində yaşayan hər kəsin özündən bir parça tapacağı roman. Romanda Amerikada baş verən sürətli inhisarlaşma prosesi, istismarın artması, böyük kütlələr halında torpaqlarından qopardılmış insanların işçi sinfinə çevrilməsi sırasında yaşanan tragediya, yoxluq və ağrı-acılardan bəhs olunur. Yaşadıqları torpaqlarda gələcək ümidlərini itirən və itirəcək bir şeyləri qalmayanlar böyük ümidlərlə başqa diyarlara yola çıxırlar. Chicagoda əlverişsiz şəraitdə işləyən minlərcə işçidən kimisi sevdiyi ilə evlənmək, kimisi bir ev sahibi olmaq, kimisi də xoşbəxt olmaq xəyalının ardınca köç etsə də, burada kapitalizmin ən çirkin üzü ilə qarşı-qarşıya gəlir və insanca həyat ehtiyacı ilə çıxılan bu yol böyük dramlara çevrilir. Romanın qəhrəmanı Jurgis içimizdən, güclü, qüvvətli, çörəyini daşdan çıxaracaq biridir. İş tapmaq, pul qazanmaq və özünə tapşırılanları yerinə yetirməkdən başqa bir şey düşünmür. Bütün fəlakətlərdən yorulmuş haldaykən isə həyatının seyrini dəyişdirən fikirlərlə tanış olur. Bundan sonra öyrəndikləri onu tamamilə dəyişdirir. Jurgisin ruhunu yenidən ayağa qaldıran o günlər eyni zamanda Amerikan işçi sinfinin də burjua sisteminin cəngindən özünü xilas etməyə çalışdığı günlərdir.
400 syf.
Upton Sinclair
"Onları görünce belki de gülümsersiniz; ama bütün hikayeyi bilseniz gü­lümsemezdiniz." Gözlerini bu müthiş evrene açarak yaşama telaşından vazgeçmeyen romanın tüm kahramanları ve temsil ettikleri emekçilerin hiç yaşayamadıkları hayatın anısına şimdi bu şarkıyı dinliyorum Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen youtu.be/PGJQ4htXop4 1000kitap.com/yazar/ahmet-kaya Dilerim sizler de birgün bu aileyle tanışma imkanı bulursunuz. Yazar Upton Sinclair 1906' da yayımlanan Şikago Mezbahaları ve diğer kitaplarında büyük ölçüde yirminci yüzyıl başlarındaki toplumsal ve ekonomik koşulları, yoksul kesimin ve ezilenlerin verdikleri mücadeleleri konu almıştır.Bu kitap okuduğum ikinci kitabı.Burada anlatılan, vatanında yada köyünde durağan bir hayat sürerken hemşehrilerinin yaşadığı yerlere gidip onlar gibi iyi yaşama arzusuyla yola çıkan birçok umutlu insanın başından geçenlerdir.Sanayiyle birlikte işçi sınıfının emeğiyle kazanan patronların aç gözlülüğü ve işçileri paçavra gibi kullanıp atması üzerine işçi haklarının dillendirildiğini görüyoruz.Kadın ,erkek ,çocuk binlercesi hava aydınlanmadan yola çıkarak emekleriyle hayata tutunmaya çalışırken toplumun en temel ihtiyaçlarını karşılar.Fakat ne yaman çelişkidir ki gecenin karanlığına kadar çalışmalarına rağmen sadece hayatta kalacak kadar imkanlara sahip olurlar. Birgün bütün yaşadıklarının nedenini anlayacak olan dostumuz, sevimli bebeği , narin karısı yıllarca didinen diğer akrabalarının anısıyla yaşayıp acısını bastırmayı başarabilecek mi ? Anlamak onu mutlu kılacak mı hayatı yaşadıklarına değdi mi? Kader miydi yaşadıkları yoksa O , "Tanrının beynini yaratırken çokça malzeme kullanmasından dolayı bacaklarına yetmeyen Küçük dev" adamın söylediklerinin payı var mıydı? Çok çok uzun bir bölüm ailenin yaşadıklarını anlatıyor ki bence aynı hayatı yaşamış ,yaşayan milyonlarca insan var yeryüzünde. Onlara bunları reva gören sadece bir avuç insan. Arada sayısal farkı görüp neden şartların eşitlenmediğini düşünen fikir adamlarının tartışmalarını son bölüme almış.Tartışma ,siyaset falan filan uzayıp gidiyor.Ilgimi çekti derseniz neyi tartıştıklarına bakalım "Devlet mi? Devletin amacı mülkiyet haklarına muhafızlık etmek, statükonun ve modern sahteciliğin sürekliliğini sağlamaktı. Evlilik mi? Evlilik ve fuhuş bir madalyonun iki yüzü, yırtıcı insanın cinsel hazzı sömürme biçimiydi. Aralarında sadece sınıf farkı vardı. Parası olan bir kadın kendi şartlarını kabul ettirebilirdi: Eşitlik, evlilik sözleşmesi, çocuklarının meşruiyeti, yani mülkiyet hakları. Parası yoksa, proleter sınıftansa, var olabilmek için kendini satardı. Bir de Şeytan'ın ölümcül silahı olan Din konusu vardı. Devlet maaşlı kölenin bedenine zulmederken, Din zihnini ele geçirir ve gelişim ırmağını kaynağından zehirlerdi. İşçi sınıfı gelecek umudunu korumaya çalışırken, bir yandan cepleri boşaltılırdı; tutumlu olmayı, tevazuyu, itaati kısacası kapitalizmin bütün sözde erdemlerini öğrenerek büyümelerini sağlardı. uzun tartışmaların ardından, ortaya özenle seçilmiş sözcüklerle formüle edilen iki önerme çıktı: İlk olarak, bir sosyalist yaşam için gerekli olan şeyleri üreten araçların ortak sahipliğine ve demokratik yönetimine inanırdı; ikinci olaraksa, sosyalistler bunun başarılması için ücretli çalışanların sınıf bilinciyle siyasi olarak örgütlenmeleri gerektiğine inanırlardı. Herkesin emeği oranında kazandığı ve tüketimi oranında borçlandığı basit bir sistem kurulacaktı; ardın dan üretim süreçleri, değiştokuş ve tüketim otomatik bir şekilde sürüp gidecekti ve biz onları en fazla atan kalbimizin farkında olduğumuz kadar fark edecektik. Sonra da, dediğine göre, toplum kafa dengi insanların oluşturduğu, bağımsız, özerk topluluklara bölünecekti; şu anda kulüplerde, kiiliselerde, siyasi partilerde olduğu gibi. Devrimin ardından insanlığın bütün entelektüel, sanatsal, spiritüel faaliyetleri bu gibi "özgür birlikler" sayesinde sürdürülecekti; romantik roman yazarlarını romatik roman okumayı sevenler, izlenimci ressamları izlenimci resimlere bakmayı sevenler destekleyecekti; aynı şey vaizler, bilim insanları, editörler, oyuncular ve müzisyenler için de geçerli olacaktı. Çalışmak, resim yapmak, dua etmek isteyen biri onu destekleyecek birilerini bulamazsa, gerektiği kadar çalışarak kendi kendini destekleyebilecekti. Şu anda da durum aynıydı ama rekabetçi ücret sistemi insanı yaşamak için sürekli çalışmaya zorlarken, ayrıcalıkların ve sömürünün ortadan kaldırılmasından sonra günde bir saat çalışarak gereken parayı kazanabilecektik. Aynca şu anda sanatı takip eden kitle ticari sa­vaşta kazanmanın bedelini ödeyerek yozlaşmış ve bayağılaşmış bir azınlıktı; bütün insanlık rekabet denen kabustan kurtulduğunda ortaya çıkacak entelektüel ve sanatsal faaliyetlerin nasıl şeyler olacağınıysa şu anda tahayyül bile edemezdik. Derken editör Dr. Schliemann'ın toplumun her bir bireyin bir saatlik çalışmasıyla ayakta kalabileceğini neye dayanarak söylediğini bilmek istedi. "Bilimin şu anki kaynakları bile değerlendirildiğinde," dedi öteki, "toplumsal üretimin nasıl bir kapasiteye ulaşacağını bilebilmenin bir yolu yok; fakat kapitalizmin acımasız barbarlığını kanıksamış zihinlerin makul bulacağı her şeyi kat kat aşacağından emin olabiliriz. Proleter sınıfın dünya çapındaki za­ ferinden sonra tabii ki savaş da akıl almaz bir şey haline gelecek; savaşın insanlığa maliyetini kim bilebilir; yalnızca yok ettiği hayatların ve maddi şeylerin bedeli değil, yalnızca milyonlarca insanı işsiz bırakmanın, savaşlar için ve geçit törenleri için silahlanmanın maliyeti değil, savaş halinin ve savaş dehşetinin toplumun yaşam enerjisinden emişi, savaşla beraber gelen barbarlık ve cehalet, ayyaşlık, fuhuş, suç, endüstriyel iktidarsızlık, ahlaki çöküş de cabası. Toplumda eli iş tutan her bir bireyin çalışma süresinden iki saatin savaş denen o kızıl şeytanı beslemeye gittiğini söylemek abartı mı olur dersiniz?" Sonra rekabet yüzünden israf olan bazı şeyleri ana hatlarıyla anlatmaya girişti Schliemann: Sanayileşmiş savaşın kaybettirdikleri; sürekli bir endişe ve sürtüşme; kötü alışkanlıklar mesela ekonomik mücadelenin ağırlaşması sonucunda son yirmi yılda neredeyse iki katina çıkan alkol tüketimi; toplumdaki aylak ve üretime katılmayan bireyler, uçarı zenginlerle yoksunlaştırılmış fakirler; sistematik baskılama; gösteriş merakı yüzünden israf olanlar, şapkacılarla terziler, kuaförler, dans öğretmenleri, aşçı­ lar ve uşaklar. "Gördüğünüz gibi," dedi, "ticari rekabetin hüküm sürdüğü toplumlarda para zorunlu olarak bir üstünlük göstergesi, müsriflik temel güç kriteridir. Bu yüzden şu anda nüfusunun kabataslak yüzde otuzu işe yaramaz şeyler üreten, yüzde biri de onları yok etmekle meşgul olan bir toplumumuz var. Bu kadarla kalmıyor; asalakların hizmetkarlarıyla muhabbet tellalları da birer asalak, toplumun işe yarar üyeleri şapkacıları, kuyumcuları, uşakları da beslemek zorunda. Bu korkunç hastalığın sadece aylaklarla onların hizmetkarlarını etkilemediğini, zehriyle bütün sosyal yapıya nüfuz ettiğini de unutmayın."
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam
2
10
95 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42