Sindrella Kompleksi (Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusu)

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.138
Gösterim
Adı:
Sindrella Kompleksi
Alt başlık:
Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusu
Baskı tarihi:
1999
Sayfa sayısı:
253
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757782254
Orijinal adı:
The Cindrella Complex/Women's Hidden Fear of Independence
Çeviri:
Selçuk Budak
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Öteki Yayınları
Baskılar:
Sindrella Kompleksi
Sindrella Kompleksi
'Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, bakılıp gözetiliyor olmayı havadan, hatta yaşamdan daha çok isterdim.' Çünkü iş bağımsızlığa gelince, 'gerçekten kendi ayaklarımızın üstünde durduğumuz zaman, kadınlıktan uzaklaşacağımızdan, sevgisiz, sevimsiz, olacağımızdan korkuyoruz. Bağımsız olmak istiyor ama bağımsızlıktan korkuyoruz. Bunun için de başkalarını suçluyoruz. 'Onları' suçlayarak ya da dizimizi döverek özgürleşemeyiz. Bağımsızlık, başkalarının bize bahşedebileceği bir lütuf değildir.' Kendi deneyimlerinden yola çıkan Bayan Dowling'in okura verdiği mesaj bu. Ve hoşuna gitsin ya da gitmesin, her kadının bu kitapta kendinden bir şeyler bulacağı muhakkak.
264 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10 puan
Yazarımız Colette Dowling 23 farklı dile çevrilen bu kitabını, kendi uyanışı sonrasında görüştüğü pek çok kadına ve tabi ki kendine dair yaptığı analizler neticesinde 1981 senesinde kaleme almıştır.

"Yaşamının tamamını kocasını düzenli tutmaya ve çocuklarını “korumaya" adayan kadın bir aziz değil, sığıntıdır." diyen yazar yaşadıkları sonucu kendi kedine farkındalığa uyanan nice kadından bir tanesidir. Kitap yedi bölümden oluşmakta olup, dili sade ve akıcıdır. Her yaşta kadının okuma alışkanlığı olsun ya da olmasın rahatlıkla okuyabileceği ve kendine dair pek çok gerçeğe varmasına yardımcı olacak bir kitap olduğunu ısrarla söyleyebilirim.

Yazarımız ilk başta kendi hayatında yaşadığı fark edişten yola çıkarak kadınların içinde kök salan kurtarılma arzusunu tanımlıyor. Binlerce yıldır kadınlar bir erkek kurtarıcı, koruyucu ve sahipleniciye mecbur bırakılarak yetiştirilmiştir. Gün gelir kadınlar bu maruziyetten silkelenip kurtulmaya ve özgürleşmeye başlar lakin bir yerlerde yine bir zincir olduğunu hisseder. Bu zincir kadınları özgürken bile hüküm altında tutabilecek kadar güçlüdür. Üstelik özgür kadın bunu kendi isteği ile yapar. Çünkü erkek kurtarıcıya ihtiyacı olduğu bilinçaltına tamamen yerleşmiştir. İşte bu yerleşik düşüncenin temel sebebi kız çocuklarının bağımlı yetiştirilme modelidir. Özgürlük, öyle ki günümüz özgür kadınının bir çeşit korkusu olmuştur. Yazar bunu fark ettiği zaman büyük bir içsel yıkım yaşayıp aynı yıkımdan yeniden doğmuş ve bu içsel zincire sahip pek çok kadınla iletişime geçmeye başlamıştır. Ardından da ortaya böyle kıymetli bir eser çıkmıştır.

"Yetişme tarzımıza ilişkin her şey, bize, bir başkasının parçası olacağımızı; ölene kadar mutlu evlilikle korunacağımızı, destekleneceğimizi, dibe batmaktan kurtarılacağımızı söyleyip durdu." Dowling özgürlük korkusu ve kurtarılma arzusunun kök nedenini işte bu paragrafa dayandırıyor. Yani çocukluk çağı eğitimine.

Kız çocukları narin ve korunmaya muhtaç yetiştirilirken erkek çocukları yırtıcı ve dışa dönük yetiştiriliyor. Haliyle yetişkinlik çağına gelindiğinde erkekler ailenin maddi ve manevi ağır sorumluluğu altında ezilirken, kadın sırtını kendi isteği ile erkeğe dayayarak ya da erkek tarafından zorla tahakküm altına alınarak yeteneklerinin ve gücünün yabancısı oluyor. Ve yazar, kadınların, hayatlarını sihirli bir dokunuş ile dönüştürecek bir dış müdahaleyi beklemelerini Sindrella Kompleksi olarak tanımlıyor.

Her ne kadar ataerkil düzen ve toplum baskısı sebebiyle özgürlüğe tamamen kapılamıyor olsak da bu durum yalnızca dışsal sebeplere dayanmıyor. Yazarın da belirttiği üzere özgürlük bize verilse bile içsel bir baskılama bizi bu olguyu kullanmaktan kendi isteğimiz ile mahrum ediyor. Çocukluktan itibaren dayatılan iyi eş ve kutsal anne modelleri, özümüzde yer alan yetenek, güç ve başarı isteklerini törpülüyor ve küçültüyor. Bir süre sonra kadın olmayı, evi iyi yöneten ve çocukları doğru yetiştiren kişi olmakla tanımlar hale geliyoruz.

Anneliğin kutsal olması ifadesine her daim karşı çıkmışımdır. Bunun da sebebi bazı kadınların istedikleri halde anne olamamaları, bazı kadınların ise istemediği için olmamalarıdır. Anne olmayınca birey kutsallıktan uzaklaşıyor mu? Ya da insan olmak mı kutsal bir olgu? Bundan emin değilim fakat emin olduğum şey; ne annelik ne de babalık kutsaldır. Bir çocuğu ebeveynleri olarak en sağlıklı ve kaliteli şekilde, çocuğun kişilik özellikleri ve ilgi alanları doğrultusunda eğitebilmek benim için daha önemlidir. Ama kutsal mıdır, ondan yine emin değilim. İşte buna benzer bağımlı eğitim modelleri kadınları korkak hale getirip mevcut potansiyellerini kaybetmelerine ya da sadece küçük bir kısmını ortaya çıkarmalarına sebep oluyor. Öyle ki kitapta kaynağı verilen pek çok araştırma, kadının dış dünyadaki mücadeleden kendi isteği ile kaçıp evine sığınmanın fırsatını bulunca, bunu direk uyguladığını gösteriyor. Bunu yaparken çok sık olarak hamilelik yolunu seçebiliyorlar. Çünkü o zaman bu kaçışın bir sebebi olmuş oluyor ve böylece kadın kendini suçlu hissetmiyor.

Yazarın bir bölümde verdiği çok güzel bir paragraf var. Diyor ki: "Kadınlar, tanım (kimlik duygusu) için başkalarına yönelir. Kendilerini, bir başkasının gözünde görme derecesi öyle yüksektir ki, söz konusu başka kişiye bir şey olması (ölmesi veya ayrılması, hatta belirgin bir şekilde değişmesi) halinde, kendilerini artık göremezler. Üç yıllık sevgilisini kaybeden bir kadın (ki milyonlarcasının duygularını dile getirdiğine kuşkum yok), "Sanki varolmamışım gibi bir duygu," diyor."

İşte bu alıntı bize aslında temel sebebin "bağımlı yetiştirilme" tarzı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ne kadın doğası ne de fıtrat ile açıklanamaz bu. Niye mi? Çünkü gerçeklik payı sıfır. Pek çok kadın bir erkek tarafından terk edildiğinde yaşamına kaliteli şekilde devam edebiliyor, hayatını kazanıp kendi istekleri doğrultusunda yönetebiliyor. Bu da kadın doğası mantığını tamamiyle yıkar.

Şimdi bağımlı kadınların yönelimlerinden biraz uzaklaşıp, tepkilerine bakalım.
Bu kadınlar sorunları görmezden gelir ve başlarına gelenlere katlanıp kabullenmek konusunda çok iyidirler. Böylece sorunun kaynağına inerek çözüm bulmaya da gerek kalmaz. Çünkü çözüm aramak ve sorunu ortadan kaldırmak cesaret ister. Fakat bağımlı kadın fobik eğilimi sebebiyle başarısız olacağına inanmıştır. Yazar, fobik eğilimlilerin ergenlik çağlarında güçlü ve kimseye ihtiyaç duymayan tavırlar sergileyip evlenme çağına geldiği zaman kurtarılma ihtiyacını yoğun şekilde hissettiklerini söylüyor. Kadınlar geçmişte oluşan çaresizlik ve güvensizlik duygularını böylesi dönemlerde ortaya çıkarıyor. Evlenip bir erkeğe sırtını dayamayı, kendi hayatını yönetmeye ve sorunları göğüslemeye tercih ediyor. Çünkü bu kadınlar halen daha küçük birer prensestirler. Korunmaya ve kurtarılmaya muhtaç güçsüz prensesler. Peki bu korku duygusunun kökeni nedir? Binlerce yıldır kadınlara doğası ya da fıtratı gereği güçsüz ve korkak olduğu gerek aile gerekse toplum adet ve inançları ile aşılanmıştır. Oysa ki son dönemlerde artık psikolog ve sosyologlar bu duygunun cinsiyetten bağımsız olduğunu ortaya koymuştur. Erkek ya da kız çocuğu olması fark etmeksizin, bir çocuğa doğduğundan itibaren verilen eğitim o çocuğun yetişkin hayatında sahip olacağı pek çok kişilik özelliğini ve vereceği kararları şekillendirir. Bu bağlamda kadınlar güçsüz ve korkak varlıklar değil, zihinleri yanlış eğitim yoluyla gasp edilen varlıklardır. Hal böyle olunca da bir erkeğe dayanarak sorumluluktan kaçma kadının ilk firsatta elde etmeye çalıştığı kurtuluş yolu olmaktadır.

Kitapta yine bahsi geçen bir takım araştırmalara göre, kadınlarda bağımlılığın yaşla doğru orantılı olarak arttığı, IQ puanının ise ters orantılı olarak azaldığı belirlenmiştir. Bağımlılık arttıkça özgüven ve özsaygı azalmakta, korkular, kaygılar ve başarısızlık inancı artmaktadır. Ebeveynlerin kız çocuğuna karşı aşırı korumacı ve narin yaklaşımları erkek çocuğuna ise daha sert ve kısmen acımasız tavırları bu çocukların öz yeterliliklerine doğrudan etki etmektedir. Erkek çocuğu bebeklikten itibaren duygusal rahatlamayı kendi yolları ile sağlarken kız çocukları hep bir dış müdahale bekleyerek büyümektedir. Bu iç güdüsel davranışlar, çocuklar biraz daha büyüyüp aklı ermeye başlayınca gözlemler ile pekişmektedir. Her şeyi kabul eden, uyumlu, pısırık, korkak anneye karşı kız çocukları içsel bir öfke duyar. Annesi gibi olmamaya karar verse de bu rol model onu bir taraftan tam zıddı, öteki taraftan bir benzerine dönüştürerek yoğun bir iç çatışmaya sürükler. Annenin yanında baba da bu kişilik gelişiminde oldukça etkin rol oynar. Baba belli bir müddet kızını güçlü ve özgüvenli yetiştirse de kız çocuğu babayı bazı konularda yenmeye başladıkça, baba bu durumu savaşa dönüştürerek kızına geri çekilmeyi ve itaat etmeyi aşılar. İşte bu yetiştirme modelleri ister bilinçli olsun ister bilinçsiz, kız çocuklarının annelerine dönüşerek kısır döngüye katılmasına sebep olur. Üstelik bu eğitim modeli sadece ailede değil okulda ve çevrede de desteklenir. Uslu ve itaatkar kız çocuğu bu sayede daima övgüler alır ve ödüllendirilir, ta ki evlenip kendi kendini tutsak edene, ya da iş hayatına karışıp erkeklerden daha geride kalmaya karar verene kadar.

Her ne kadar kadın iş hayatında geri planda kalmaya çalışsa da, bence evdeki geri kalmışlık ve kendini adamışlık kadar kendini yetersiz ve yararsız hissetmez. Evde hem evin maddesel sorumlulukları, hem eşinin düzeni hem de çocukların her türlü bakımı kadını kendinden tamamen uzaklaştırmakta ve ruhsuz bir maddeye dönüştürmektedir. İçten içe aslında bir başkasının yani kocasının hayatını yaşadığını bilen kadın bir süre sonra kocasının, karısı olmadan ayakta kalamayacağına kendini inandırır ve kendi bağımlılığını kocasının kendisine olan bağımlılığı şekline dönüştürür. Bu sayede kendini bireysel manada işe yarar hisseder. Oysa ki bu tamamen yazarın tabiri ile kör bir adanıştır. Evlenmeden önce kocasını bir süper kahraman olarak gören kadın evlilik sonrası beklediği tepkileri, kurtuluşu ya da duygusal tatmini bulamayınca hayal kırıklığı ile öfkeye kapılır ve ilişkide sorunlar baş gösterir. Oysa ki erkekler de duygusal tatmine ihtiyaç duyan, sırtını bazı durumlarda yaslayacak güçlü bir kadın ister. Erkekleri bu ağır yükün altına sokmak ne derece doğrudur? Ben söyleyeyim kökten uca yanlıştır. Erkek de kadın da duygulardan ve mantıktan oluşur. Her iki cins de kendi sorumluluğunu kendi alabilmeli ve karşısındaki kişi ile eşit ilişki kurabilmelidir. Aksi durumda taraflar birbirini yoracak, yıpratacak ve yok edecektir. Ama kadınlar bu yıpranmadan genellikle daha büyük bir pay alacaktır, zira yazarın da vurguladığı gibi evliliklerde dengeyi sağlamak adına kendini en çok değiştiren, kendinden en çok kopan ve taviz veren taraf kadınlardır. Bu kadınlar "iyi kadın" olmanın gereği olarak evlilik adaptasyonunu görmektedirler. Oysa ki adaptasyon gerçek benliğinden uzaklaşıp mevcut duruma tam uyum sağlamaktır. Yani istemsiz bir dönüşümdür.

Şimdi iş hayatından kaçış konusuna biraz da eğilelim. Meslek yaşamına baktığımızda yine kitapta verilen örneklere dayanarak kadınların pasif roller edinmeyi daha çok tercih ettiğini sıklıkla görüyoruz. Erkek mesleği ve kadın mesleği gibi ayrımları kadınlar da en az erkekler kadar kabul ediyorlar. Bir işe imza atarken daha sınırlı ve ürkek konuşmalar yapabiliyor, kendini ifade ederken yeterli özgüveni ve özsaygıyı sergileyemiyor ve hep bir korku pençesinde hareket ediyorlar, herhangi bir tartışmada ya da baskıda sert çıkmak yerine surat asıp ağlayabiliyor ve isteklerini o şekilde yaptırabiliyorlar. Çünkü bu kadınlar halen daha babalarının koruduğu küçük kız çocukları.

Kadınlar bir taraftan iş hayatında bulunmak isterken diğer taraftan kaçmak isteyebiliyor. Çalıştığı süre zarfında ön planda olacak işler yapmak onları genellikle korkutuyor. Bu da kadınların iş hayatında başarısız, yetersiz ya da kabiliyetsiz oldukları düşüncesini doğuruyor. Oysa ki bu geri çekilmenin sebebi sadece kadın olmanın gereğini pasif varlık sergilemekte görerek yetişmiş olmalarıdır. Bir diğer kaçış sebebi ise evdeki sorumluluklardır. Evli çiftlerde ev işleri ve çocukların bakımı çok büyük oranda kadının üzerindedir. Hem iş yerinde hem de evde uzun mesailer harcayan kadınlar bu yorgunluktan kaçmayı istemekte çok haklılar esasında. Fakat çözüm asla ve kat'a bu kaçış yöntemi değildir. Çözüm ev işlerini eşlerin eşit oranda yüklenmesidir. Bazı kadınlar kocalarının kendilerine ev işlerinde yardım etmelerinden çok memnun. Ama bu bana göre fazlasıyla hatalı bir durum. Eğer ortada bir yardımcı var ise bu demektir ki bir de işin ana yüklenicisi vardır. Yani her daim kadın erkekten daha fazla görev icra ediyor. Eşlerin sorumluluk ve görevleri eşit olarak paylaşması halinde kadınlar mesleki yaşamına daha fazla enerji ayırabilecek ve başarı oranını artırabilecektir. Ama tabi bunları yapabilmek için kadınların da bu görevleri kendine sıkı sıkıya bağlamaktan vaz geçmesi gerekiyor.

Sona gelirken yine güzel bir paragrafa yer vermek istiyorum. Diyor ki Dowling:
"Öğrendiğim bir şey varsa o da, özgürlüğün ve bağımsızlığın, başkalarından (genelde toplumdan ya da erkeklerden) alınamayacağı, sadece, yoğun emekler sonucu içeriden geliştirilebileceğidir. Buna ulaşmak için, kendimizi emniyette hissetmek amacıyla kelepçe gibi kullandığımız her türlü bağımlılıktan vazgeçmek zorundayız."

Yani kadınlar kendi bağımlılıklarını fark edip kabul ettiği zaman mücadeleye de başlıyorlar. Bu süreç elbette ki sancılı bir geçiş dönemidir ve zaman alır. Fakat yol boyunca, aşama aşama sadece kendisi olabildiğini, seçimlerini istediği doğrultuda yapabildiğini, sevdiği şeylere daha fazla enerji harcayarak başarılı olabildiğini kısacası gerçekten özgür olabildiğini gören kadın nihai amacına daha sıkı sarılabilecektir. Bir de kadın olarak doğmanın daha ilk başta şanssızlık ve adaletsizlik olduğunu görmekten vaz geçmeleri gerekiyor.

Kısacası şansı bir başkasının kurtarıcılığında değil, kendi potansiyelimizde aramamızdır özgürlüğe ve güvene ulaşmanın yolu...

Ve madem üç yapraklı yoncalar ile doğduk, o hâlde dördüncü yaprağı aramak yerine tüm yaprakları koparıp atmak gerek... Şans dördüncü yaprakta değil...
253 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu kitap kadınların nasıl bağımlı bireyler olarak yetiştirildiklerinden ve kendine olan güvenlerini nasıl ve hangi şartlarda, ne türden baskılara maruz kalarak yitirdiklerini gözler önüne sermiştir. Öncellikle kitabı okuduğum süre boyunca hem kendi yetiştirilme tarzıma ilişkin, hem de çevremde bulunan bu kadınlık ve erkekler rollerine sıkışarak kendi potansiyellerini gerçekleştiremeyen insanları düşündüm. Kadınlara dayatılan sürekli evlilik ve çocuk yetiştirme baskısı kadınları hep yeteneklerinin altındaki işlere ya da ev hayatına hapsetmektedir. Nitekim çocuk yetiştirme konusunda erkeğe aynı baskı yapılmaz ve erkek potansiyelinin üstünde işlerde çalışmaya teşvik edilir. Küçük yaştan itibaren cinsiyet ayrımına yönelik yetiştirme biçimleri bizim derinden yaralanmamıza ve düşük bir özgüvene sahip olmamıza sebep olur. Erkek çocuğu ailesi tarafından hep özgür bırakılarak, cesaretlendirilerek dünyayı keşfetmeye bırakılırken, kız çocuğu hep korunmaya muhtaç ve bağımlı bir kişilik olarak yetiştirilmektedir. Küçüklükten itibaren hep korunan ve her ihtiyacı karşılanan kız çocuğu , yetişkin bir birey olduğu zaman hala korunmaya ve ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir istek duyar. Evlilikten beklentisi de bu yönde olur. Bağımlılığı evlendiği erkeğe karşı, sevgilisine karşı gelişir. Bu bağımlılıkların nasıl geliştiği ve bu bağımlılıktan kurtulan kadınların hikayeleri kitapta ayrıntılı bir şekilde bize verilir. Hayatı boyunca kendi öznelliğini kuramayan ve yaşamı hep başka şeyler üzerinden kavrayan kadın, gerçeklerle yüzleşme ve mücadele etmekte yetersiz kalır, küçüklükten sakatlanır. Peki bu özgürlük nasıl gerçekleşecek? Öncellikle nasıl bir bağımlılık içinde olunduğunun farkına vararak ve bundan çıkmaya karar vererek bir adım atılacaktır. Kitapta da gördüğümüz gibi çoğu yetenekli ve başarılı kadın, sevdiği ve aşık olduğu erkek için kendi isteklerinden ve hayallerinden vazgeçerek evliliğin kalesinde esir düşmektedir. İçten içe başarılı olmak isteyen kadınlar bir yandan da geleneksel olarak dayatılan kadınlık rollerinin içinde bir çatışma yaşayarak, kendi hayallerinden ve mesleklerinden vazgeçerler. Bunun ne kadar yanlış olduğunu kişinin yaşamına ne kadar zarar verdiğini kitapta anlatılan bireysel yaşam öykülerinde de görmekteyiz. Özgürleşme, nasıl bir ezilme ve geleneksel rollerin içine tıkıştırılmaya çalışıldığımızı görmekle ve bunları reddederek kendi öznelliğimizi inşa etmekle mümkün olacaktır.
253 syf.
Modern kadının emniyet ve özgürlük ikilimeni kadınların bizzat yaşamlarından örneklerle,onların sözleriyle aktarıp bunlara psikoanalitik izahlarla tabloyu önümüze seriyor. Bağlanma istidadı yetiştiriliş, öğretilmiş bir olgu olduğu, özgürlüğün çoğu kadın tarafından ürkütücü bir senaryo olduğundan dem vuruyor. Erkeğin kanatları altındaki rahatlığın çoğu kadını mutsuz ve biçare hissettirdiği, özgür olduğunu düşünen çoğu kadının da sığınmak için bir erkeğe kol kanat germesi gibi içsel bir tepiyle huzursuzluk yaşadığını da belirtiyor. Sosyoekonomik adaletsizliğin kadınların erkeklerin himayesine sokulduğu, iq su yüksek olan kadınların bile hemşire, masa başı gibi istikrarlı ama kadının kendisinin pekala daha az nitelikli işlerle meşgul olduğunu belirtiyor. Feminizim perpektifinden kadın olmak için özgürlüğü esas alarak kendinden kaçarak değil bizzat bu korkunun kendisinin öz benliğini kabul ettirecek yeni maceralara ve keşiflere yelken açtıracağını da söylüyor. Xy olarak yazarın bahsettiği durum sadece kadını değil modern insanların hemhal olduğu problematikleri hepimizin için geçerli olduğunu farkedince hepimizin aynı gemide olduğunu bir kez daha hissediyorum.
264 syf.
Sindrella kompleksi’ni sadece ismi dikkatimi çektiği için almıştım. Okuyunca da iyi ki almışım dedim. Kitap makaleyi andıran yapıda ve oldukça ilgi çekici konulara sahip. Kadınların özgürlük arzulayıp aslında derinlerde bir yerde de bağımlılığı arzulamalarını örneklerle anlatmış. Toplumsal cinsiyet veya kadınların özgürlükleri gibi konularla ilgileniyorsanız bir bakın derim.
253 syf.
·Beğendi·8/10 puan
İçerisinde muazzam tespitlerin bulunduğu, her insanın kendinden çokça şeyler bulacagı bu kitap toplumsal roller ve bunların psikolojik kökenleri aslında harika bir kaynak. Neden kurtarılmak zorunda hissederiz, niçin hep elinde ayagımıza uyan bir ayakkabıyla cıkıp gelecek bir kurtarıcı için gelecekten umut dileniriz? Feminizmle ilgili okumalar için de, ikili ilişkilerin sağlıklı temelleri için de kanımca cok faydalı bir eser.
253 syf.
·Puan vermedi
Colette Dowling de Sindrella Kompleksi isimli kitabında çağdaş kadının bağımsızlık korkusunu ele alıyor. Kitap bağımlı yetiştirilen küçük kızın bağımsız olma korkusu üzerinden kadının aslında içten içe çaresiz bir biçimde bağımlılığı isteyen yapısını, kendi başarısına bu korku nedeniyle ket vuruşunu anlatıyor. Ancak yazarın kitabın girişinde ‘bakılmanın’ kendisine verdiği huzuru anlatırken çizdiği profil tam olarak yazının girişinde bahsettiğim ve karşılaştığım dönemde bir türlü anlam veremediğimi söylediğim davranış biçiminin tanımı gibi.

Yazımın tamamı https://birannedogdu.wordpress.com/...tter_impression=true
253 syf.
·Puan vermedi
Sindrella deyince çoğumuz aklına o büyülü ayakkabı ve yakışıklı prensimiz gelir muhtemelen. Biz kadınlar doğduğumuzda korunmaya muhtaç olduğumuz için ve dışarıdaki türlü türlü tehlikeler yüzünden çoğunlukla ailemizin kanatları altında yaşarız ve günün birinde o kanatların altından çıksak bile tekrardan sığınmak için bir beyaz atlı prense ihtiyaç duyarız. Böyle yazınca hepimiz böyle değiliz ben farklıyım diye düşünebilirsiz. Ve haklısınız da ben de kitabı okurken öyle düşündüm. Ama bizim böyle düşünmemiz bunu yaşayan kadınların olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta bizim bile içimize yerleşmiş toplumuzuda yer edinmiş bu düşüncelerlerle büyüdüğümüz gerçeğini değiştirmiyor.

Kitap çağdaş kadının -eğitimli hayatta tek başına mücadele edebilen - bağımsızlık
korkusunu ele alıyor. Bağımlı yetiştirilen kız çocuklarının bağımsız olmaya ramak kala ya da büyük işler başarmaya çok az kala içinde ki o korkuyu geri çekilişi anlatıyor.

Kitapta beni en çok etkileyen bilgilerden biri ; Kadınların okuma oranı artıyor olsa bile erkeklerin kazancı ve kadının kazancı arasındaki makas kapanmıyor aksine artmaya devam ediyor. Çünkü kadınların seçtiği meslek profili çok değişmiyor. Hala hemşire, öğretmen, büro sekreteri, sosyal çalışmacı vs gibi meslekler ediniyor. Risk almaktan daha büyük işlere girmekten hatta bir erkek gibi mücadele etmekten savaşmaktan korkuyor. Evlendikten sonra kendi kimliklerinden vazgeçip sadece eş ve anne olan kadınların 40lı yaşlara geldiğinde ben şuan nerdeyim kimim yüzleşmesi beni gerçekten üzdü.

Kitabı genel olarak beğendim bu zamana kadar istemeden de olsa kadınların hep dışardan engellendiğini görüp kafamda öyle bir profil çizmişim kadının yetiştirilmekten kaynaklı içsel geri çekilişin, sığınma arzusunu görmek bana farklı bir bakış açısı kazandırdı.
253 syf.
Kitapta kadının coğrafyası, kültürü, eğitimi, statüsü ne olursa olsun aynı yaklaşım ve eğitimi aldığını aynı korkular içinde olduğunu. Kadının hep bir kurtarıcı aradığını buna aslında mecbur bırakıldığından dem vuruluyor..bir kaç alıntı vermek bunu daha net ortaya koyacak..
“İlerleme fırsatı varken neden geri çekilme eğilimi gösteriyoruz? Çünkü kadınlar, korkuyu göğüsleyip aşmaya alışık değildir. Bizi korkutan şeylerden kaçınmaya , küçük yaşlardan itibaren , sadece kendimizi rahat ve emniyette hissetmemizi sağlayacak şeyler yapmaya özendirildik. Aslında özgürlük için değil, bunun tam tersi olan bağımlılık için eğitildik.” (Dowlıng, s. 9)
“Erkeklere bu öz- yeterliliği bahşeden doğa değildir; eğitimdir.” (Dowlıng, s. 10)
“Aslında, çağdaş dünyada yaşamak için gerekenler açısından, erkek gerçekten de bizden daha güçlü, daha zeki veya güçlü değil.
Ama daha tecrübeli.” (Dowlıng, s. 22)
“Erkeğe bağımlı olacak ve erkeksiz kendimizi çıplak ve korkmuş hissedecek şekilde yetiştirildik. Bize, kadınların tek başına ayakta duramayacağı, çok hassas, çok kırılgan, korunması gereken cins olduğu öğretildi.” (Dowlıng, s. 26)
Kitaptan yaptığım alıntılardan da anladığımız gibi genel olarak kitapta erkekteki gücün doğası gereği oluşmadığını eğitimle var olduğunu aynı şekilde kadınında çocuklarta verilen eğitimle bu bağımlılığı benimsediğini ve ne kadar kadınların özgürlük hakkından bahsedilse bahsedilsin her kadının içindeki özgürlük korkusunun ortadan kalkmasının zor olduğunu belirtiyor.
“Kız çocuklarına, kendini orataya koyucu ve bağımsız olmaları değil, gerçekten de geri de kalmaları ve bağımlı olmaları öğretilir. Şimdi sinyalin verilmiş olması ve bağımsız olmalarına izin verilmesi, kadınları içsel bir kargaşaya sürüklemiştir.” (Dowlıng, s. 43)
Ailelerin aşırı koruyucu olması kadının bağımsız birer insan olma yetisini engeller. Kızlar ve erkekler farklı yetiştirilir. Bu yetiştirilme kadında bağımlılığı, birileri tarafından korunma isteği oluşturur. Kız çocukları, kadınlar bu yüzden kendi yetenek ve sınırlarına güvenemez bu güvensizlik onları hep sınırlarının altında yaşamayı bir koruyucun kanatları altında yaşamayı daha güvenli kılar.Kitapta genel olarak geçen araştırmalara göre genel kanı kadının özgürlük korkusundan bağımlılığa sarılması..
Kadının eğitimli-eğitimsiz, çalışan-çalışmayan olmasının farkı olmaksızın yapılan araştırmaların büyük kısmında kadının, başarısızlık karşısında daha bağımlı kaldığı, kendi yeteneklerinin hep daha altında hareket ettiğini, daha güçlü olmaktansa,daha bağımlı, uysal olmak daha az riskli geliyor. Dışarıdaki sorunlarla uğraşmaktansa eve, çocuklara bakmak, yemek yapmak daha kolayına ve daha zararsız, güvende hissettiriyor. Ve bu tercihi yapanların meslek ya da eğitimin bir etkis olmadığını yüksek öğrenim görmüş çok iyi yerlerde prestij sahip olması bu bağımlılığa engel olmuyor aksine bu kişilerin kendini evine çocuklarına adamasıyla geriye düştüğünden bahsediliyor. Ve olası bir terk edilişte kadınlar kendine dönüp içinde olduğu durumun sorumlusunun farkına varıp yeniden başlayabiliyor ve kendine yeniden bir başlangıç oluşturduktan sonra tekrar hayatına birini aldığında başa sardığından çokça bahsediliyor kitapta.
“Ego psikologları Rubin ve Gertrude Blanck’a göre, İyi Kadın için evlilik, bir “geçindirme ve desteklenme yolu…bir yuva kurmak yerine bir yuva kazanma yolu… çatışmayla başa çıkmak yerine bundan kurtulma fırsatı” olur.”(Dowlıng, s. 177)
253 syf.
·15 günde·10/10 puan
Kadınların aslında bağımsız olmaktan, hayatının sorumluluğunu almaktan korktuğunu, içten içe; bir başkasının koruması altında yaşamayı, bir erkeğin hayatta onu taşımasını istediğini anlatıyor.

Önyargılı olmayın. kitabı okudukça büyük bir kısmına hak vereceksiniz. (Evet bir kısmı yok artık! dedirtiyor; ya da ben bu düşünceleri kabullenemedim.)

Özellikle hayatında ikilem yaşayan kadınların okumasını şiddetle tavsiye ederim.
253 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Kadın, erkek herkese okumasını tavsiye edebileceğim bir kitap. Bence bu kitapta herkes kendinden, ailesinden,arkadaşından bir şeyler bulacak. Olumsuz örnekleri okuyup ders çıkarabileceğiniz rehber bir kitap. Kahramanlarını gerçek hayattan almış olması sizi daha da çok etkileyecek.
Sorun belirtilerini görmezlikten gelmek, olabildiğince az sorgulamak ve "katlanmak,"
bağımlı kişiliğin tipik bir özelliğidir. ("Belki durum değişir, dedi Sindrella, sonsuza dek ocak külü döken Sindrella.)
Neden? Bu kadınları geride tutan şey nedir?

Korku, diyor Dr. Symonds. Kadınlar, gelişim sürecinde yapısal olan kaygıyı yaşamak istemiyor. Bu, yetişme tarzıyla ilgili bir sorundur. Kız çocuklarına, kendini ortaya koyucu ve bağımsız olmaları değil, gerçekten de geride kalmaları ve bağımlı olmaları öğretilir. Şimdi sinyalin verilmiş olması ve
"bağımsız" olmalarına izin verilmesi, kadınları içsel bir kargaşaya sürüklemiştir. Kız çocuklarının içine işlenen bu "bağımlılık çekirdeğinin" çevresinde, “birbiriyle ilişkili olan ve birbirini pekiştiren bir kişilik eğilimleri toplamı gelişir," diyor Symonds. Bu eğilimlerin gelişmesi yıllar alır. "Oturmuş herhangi bir
kişilik yapısında olduğu gibi, [bu kişilik özelliklerinden de] kaygısız vazgeçilemez."

"Dolayısıyla günümüz kadınının kendini bu kadar yıkık hissetmesine neden olan şey, kişilik yapısının tamamından vazgeçilmesi ya da bunu yapma zorunluluğunun algılanmasıdır."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sindrella Kompleksi
Alt başlık:
Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusu
Baskı tarihi:
1999
Sayfa sayısı:
253
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757782254
Orijinal adı:
The Cindrella Complex/Women's Hidden Fear of Independence
Çeviri:
Selçuk Budak
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Öteki Yayınları
Baskılar:
Sindrella Kompleksi
Sindrella Kompleksi
'Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, bakılıp gözetiliyor olmayı havadan, hatta yaşamdan daha çok isterdim.' Çünkü iş bağımsızlığa gelince, 'gerçekten kendi ayaklarımızın üstünde durduğumuz zaman, kadınlıktan uzaklaşacağımızdan, sevgisiz, sevimsiz, olacağımızdan korkuyoruz. Bağımsız olmak istiyor ama bağımsızlıktan korkuyoruz. Bunun için de başkalarını suçluyoruz. 'Onları' suçlayarak ya da dizimizi döverek özgürleşemeyiz. Bağımsızlık, başkalarının bize bahşedebileceği bir lütuf değildir.' Kendi deneyimlerinden yola çıkan Bayan Dowling'in okura verdiği mesaj bu. Ve hoşuna gitsin ya da gitmesin, her kadının bu kitapta kendinden bir şeyler bulacağı muhakkak.

Kitabı okuyanlar 107 okur

  • daral_1988
  • İlay
  • Eylem Evrim Denizel
  • Nihan
  • Reyhan SEYMEN
  • Sevgi.
  • Lameyud
  • Şaziye...
  • Gülbin
  • n

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.6 (8)
9
%13.8 (4)
8
%10.3 (3)
7
%3.4 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0