Sizin Memlekette Eşek Yok Mu (Seçilmiş Öyküler)Aziz Nesin

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.466
Gösterim
Adı:
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
Alt başlık:
Seçilmiş Öyküler
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054702138
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesin Yayınevi
Baskılar:
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu?
Bu seçkidekiler benim en beğendiğim, en güzel, en sevdiğim yapıtlarım mı? Böyle bir savda bulunamam. Ama bu seçkidekiler, en sevdiklerimden ve okurlarımın da seveceklerini umduklarımdan bir demettir.

Bu seçkiye kitaplarımdaki yazılarımdan beğeneceğinizi umduklarımı derleyip aldım. Yanılıp yanılmadığıma siz, okurlarım, karar verebilirsiniz.

Aziz Nesinin yazdığı "Önsöz"den

 
O güzel atlara binip giden o güzel insanlardan biriyle, Aziz Nesin'le ve onun kıymetli bir eseriyle tekrar beraberiz sevgili okur dostlarım...

Son günlerde 'timeline'larımızın bu değerli aydınımız ve onun eserleriyle dolup taşmasına vesile olan #28388406 etkinliğini tertip eden NigRa 'ya ve tabii ki etkinliğin fikir babası, Nesin Vakfı'nın fahri temsilcisi, Aziz Nesin'in 1k'da daha çok okunması ve tanıtılması için gerçekten çok büyük bir emek ve mesai harcayan çok değerli dostum Tuco Herrera 'ya en içten teşekkürlerimi gönderiyorum...

İncelemem daha çok Aziz Nesin üzerine odaklanacak ama öncesinde kitapla ilgili kısa bir bilgi paylaşmalıyım sizinle;

Sizin Memlekette Eşek Yok Mu adlı eser, 'Aziz Nesin'in Aziz Nesin'den Seçtikleri' alt başlığıyla ilk olarak 1995 yılında AD yayıncılık tarafından basıldı. AD yayıncılık, Doğan Yayın Holding'e bağlı olan, şimdi Doğan Egmont olarak bildiğimiz yapının ilk versiyonudur. O yıllarda Milliyet Yayıncılık harika bir proje ortaya koydu. Gazete yayıncılığının avantajlarını kullanıp, gazete kağıdına kitaplar basarak ve yine yay-sat aracılığıyla bunu tüm gazete bayiilerine ulaştırarak maliyeti ucuza gelen bu kitapları çok cüzi fiyatlarla okurla buluşturdular. Kitaplarını basacakları yazarlarla da yine sembolik telif anlaşmaları yaptılar. Çünkü bu bir okuma projesiydi ve bu proje sayesinde pek çok kitap yüz binlerce eve girmiş oldu.

İşte Aziz Nesin de AD Yayıncılık'ın yönetmeni Yalvaç Ural'ın teklifi üzerine bu eseri hazırladı. Kendince beğendiği, okurlarının da seveceğini düşündüğü öyküleri bu kitapta bir araya getirdi. Ee böylesine seçmece bir eser olunca, yıllar içerisinde Aziz Nesin'in en çok okunan kitaplarından biri oldu bu kitap... Ben de yayınlandığı sene ilk baskısını alıp okuduğum bu kitabı, 23 yıl sonra tekrar okuma şansı elde etmiş oldum... Meraklısı için ilk baskının görsellerini de paylaşayım sizinle:)

https://i.hizliresim.com/EPjR5A.jpg

https://i.hizliresim.com/XPZXkk.jpg

Şimdi size Aziz Nesin'in gülmece öyküleri gibi komik mi komik, sizi gülmekten kırıp geçirecek, gözünüzden yaşlar akıtacak küçük bir hikaye anlatmak istiyorum...

Zamanın birinde, Doğu ile Batı arasında, tam sınırda kalan güzel bir ülke varmış. Tam sınırda kaldığı için ne Doğu ne de Batı sahipleniyormuş bu ülkeyi... O yüzden bu ülkede yaşananlar yine bu ülkeye mahsus kalıyormuş... Ülkenin ak saçlı, kara kaşlı, buruk bakışlı bir aydını varmış... Bu aydın hayatı boyunca ülkede yaşayan fakir fukaranın, ezilmişlerin, horlanmışların, kenara atılmışların sesi olmaya, onların sesini yukarılara duyurmaya gayret edip durmuş... O kadar çok kitap yazmış ki, kitapları üst üste dizseniz aydının boyunu geçiyormuş neredeyse...

Aydınımızın anlatacak çok hikayesi varmış... Bu hikayelerde toplumun belini büken zamlardan tutun da, arap saçından hallice bürokrasi taşlamalarına kadar ne ararsanız varmış... Aydınımız gittiği her köyde, geçtiği her kasabada mutlaka orada yaşayan insanların arasına girer, onlarla konuşur, dertleşir ve tüm sıkıntılarını dile getirmek için notlar tutarmış... Sonra da evine gelir bunları tek tek kaleme alırmış...

'Yukarıdakiler' lafı düzünden anlamaz veya anlamazdan gelirler diye, edebi kaygıları bir kenara bırakıp bol bol mizah ve güldürü katmış yazılarına... Tabiri caizse her cümlesinde bir taş atıyormuş yukarı doğru... Olur ya, belki birisinin kafasına gözüne isabet eder de, lütfedip aşağı bakar; oradaki insanları da görür diye umut içinde bıkmadan, sıkılmadan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam etmiş...

Aydınımızın yaptıkları bununla da bitmemiş. O her zaman kendisinin yaşadığı ülkeye ve topluma borçlu olduğunu ve borcunu ödemeden ölmek istemediğini sık sık dile getirirmiş... Yazdıklarından belli bir gelir elde etmeye başlayınca kazandığı o parayla eğitim olanaklarından yoksun çocuklar için bir vakıf kurmuş. Kazandığı her kuruşu işte bu vakfa ve vakıftaki çocuklarının eğitimine harcamış... Çünkü o aydın, toplumu geliştirmenin ve daha iyiye doğru dönüştürmenin yegane yolunun eğitim olduğunu çok iyi biliyormuş...

Sonra efendim, günün birinde aydınımız kültürel bir etkinliğe katılmak üzere yollara düşmüş ve Anadolu'nun bir vilayetine gitmiş... O vilayette kendisi gibi başka okur-yazar-çizer aydınların ve diğer davetlilerin de katılımıyla etkinlik için otelde bir araya gelmişler... Onlar içeride konuşmalarını yapıp dostluk ve birlik mesajlarını iletirken otelin dışında küçük bir kalabalık birikmeye başlamış. Bu kalabalık kısa bir süre sonra gittikçe büyümüş büyümüş ve otelin dışında adım atacak yer kalmamış. Sonra bu kalabalık grup bir anda bağırıp çağırmaya başlamış... Her biri öfkeden çıldıracak duruma gelmiş... Sonra bakmışlar bu iş böyle olmayacak; bağırıp çağırarak öfkelerini dindiremiyorlar... Peki sonra ne yapsalar beğenirsiniz?

Dayanamayıp bizim aydınımızın da içinde olduğu oteli dört bir tarafından ateşe vermesinler mi?

Ve geldik hikayemizin sonuna... O yangın içinde 35 kişi dumandan boğularak ölmüş... Bizim aydın ise can havliyle cama dayanan itfaiye merdivenine kendini zor atmış... Sonra da merdivendeki görevli 'sen misin kurtulmaya çalışan' deyip bizim aydını darp etmiş ve aşağıdaki öfkeli kalabalığın arasına fırlatmış... Tam kalabalık aydınımızı linç etmek üzereyken polisler son anda gelmiş ve her tarafı kan içinde kalan aydını o kalabalığın arasından çekip çıkarmış... Hikaye de böylece bitmiş...

-----------------------------

İyi de neden kimse gülmedi bu hikayeye?

Hikaye yeterince komik mi değildi, yoksa ben mi güzel anlatamadım acaba?

Sanırım ben hikaye anlatırken Aziz Nesin kadar komik olmayı başaramıyorum... Kusur bende mi yoksa benim yazdığım hikayede mi, orasına siz karar verin...

-------------------------------

Ataol Behramoğlu'nun yukarıda bahsettiğim Madımak Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına yazdığı şiiri pek çoğunuz bilirsiniz;

yaşamak bu yangın yerinde
hergün yeniden ölerek
zalimin elinde tutsak
cahile kurban olarak
yalanla kirlenmiş havada
güçlükle soluk alarak
savunmak gerçeği çoğu kez
yalnızlığını bilerek
korkağı, döneği, suskunu
görüp de öfkeyle dolarak
***
toplanır ölü arkadaşlar
her biri bir yerden gelerek
kiminin boynunda ilmeği
kimi kanını silerek
kucaklıyor beni metin altıok
aldırma diyor gülerek
yaşamak görevdir yangın yerinde
yaşamak insan kalarak

Aziz Nesin'in hayatını da tek cümleyle özetlemeye kalksak sanırım bu şiirin son iki dizesi gibi etkili bir ifadeyi zor buluruz: Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak... Çünkü tam da bunu başarmıştır Aziz Nesin, yani başarması belki de en zor olanını... Adına ölüm fetvalarının verildiği, kitaplarının bir dönem okul kütüphanelerine sokulmadığı, adının geçtiği pek çok evde küfür kıyamet koptuğu ve nihayetinde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, daha doğrusu bir yangın yerinde inadına yaşamıştır Aziz Nesin ve inadına insan kalmayı başarabilmiştir son nefesine dek...

Gelelim onu yakmaya gelen ve adına 'Müslüman' deyip Müslümanlığa onarılmaz bir leke süren o insafsız, yüreksiz, vicdansız yobaz takımına...

Onların o oteli yakmaya çalışması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bildiğiniz gibi yanma eylemi bir şekilde kutsal kitaplardaki cehennem tasviriyle özdeşleşen bir eylemdir. Yani aslında bu yobazlar, oteldeki insanları yakmaya çalışarak haşâ, kendilerini Allah yerine koymuşlar, kendilerince belirledikleri günahkârlara daha ölmeden ceza vererek, yakmak suretiyle sözüm ona bu dünyada o insanlara cehennemi yaşatmışlardır.

Yüzsüzlük bu ya, sonra da bunu yapan o caniler utanmadan, kıldıkları her namazın her rekatında Fatiha suresini büyük bir pişkinlikle okuyabilmişlerdir. Oysa ki Fatiha suresinin 4. ayeti olan 'Maliki yevmid din' ifadesinde Allah'a ithafen 'Hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâlikidir/sahibidir' denmektedir.

İşte bu yobaz takımı, günde 100'den fazla okudukları ayeti idrak edecek şuurdan yoksun oldukları için rahatlıkla kendi başlarına kararlar alıp yalnız Allah'a ait olan hesap ve ceza gününü onun adına veya kendilerini onun yerine koyarak bu dünyada uygulamayı kendilerine reva görmekten hiç çekinmemişlerdir.

-------------------------------

Durun daha bitmedi:) Madem buralara kadar geldik, sonunu da getirelim o halde...

Farklı meallerden defalarca okuduğum Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın bizlere vermiş olduğu ve konumuzla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bazı emir ve tavsiyeleri kısa kısa paylaşmak istiyorum sizinle;

* Yetimlere sahip çıkın (sayısız ayet var ama örnek olarak Nisa-36)
* Yoksula ve yolda kalmışa hakkını verin (İsra-26)
* İhtiyacınız olandan fazlasını infak edin/paylaşın (Bakara 215)
* Her kim bir kişiyi,öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. (Maide-32)

Bir de hadis-i şerif var;

* “Sizin en hayırlınız insanlara en hayırlı olanınızdır.”

Şimdi bu ayetleri ve hadisi şerifi okuyunca insan, üzerine düşünmeden edemiyor... Bir tarafta kendini ateist olarak ifade eden Aziz Nesin, diğer tarafta ise din uğruna onu yakmaya çalışan birtakım yobazlar... İnanın kafam çok karışıyor bazen... Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, vakfında, tüm eğitim masraflarını kendi cebinden karşıladığı yetim çocuklarını da yanına alarak şöyle derdi herhalde;

Hadi Müslümanlar, bunu da açıklayın!

Herkese keyifli okumalar dilerim...

https://youtu.be/R0HlRdijGF0
Aziz Nesin’in okuduğum ilk ve tek kitabı Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’dı. Onu da yıllar yıllar önce okumuştum. Tekrardan Aziz Nesin okuma isteği içimde tam belirivermişti ki, imdadıma şu #28388406 etkinlik yetişti. Öncelikle etkinliğe öncülük eden Tuco Herrera ve okuyacağım kitapları seçmeme yardımcı olan Nephren Ka’ya teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca bu yazının ilk kısmı kitapla ilgilidir, ikinci kısmı ise bir anı paylaşımıdır. Şimdiden belirtmekte fayda görüyorum.

Bu kitap, Aziz Nesin’in diğer kitaplarında yer alan hikayelerin derlemesiyle oluşturulmuş bir kitap. İçerisinde birçok hikaye var ve başlardaki iki hikayeyi saymazsak tamamen hiciv niteliğinde. Aziz Nesin her zaman olduğu gibi, anlayana çok şey anlatmayı amaçlamış. Ayrıca Aziz Nesin’in tüm hikayelerinde trajikomik bir takım olaylar gerçekleşiyor ve Nesin bu olayları gayet iyi işleyerek önümüze sunuyor. Öyle ki, bazen Nesin’in önümüze sunduklarını yemek veya sindirmek oldukça kolay oluyor; bazense bu kadarını sindirmek bünyemiz için mümkün olmuyor ve boğazımızda kalmış hissi yaratıyor.

Birazcık daha kitabın içerisine girmem gerekirse; önsözden sonra gelen “O Geceyi Yazmak” isimli hikaye ile “Tülsü’yü Sevmek” hikayeleri tek kelimeyle mükemmeldi. Aziz Nesin’in tarzının bana tam olarak hitap ettiğini söyleyemem; fakat bu bahsettiğim iki hikaye, içerisinde “gülmece” olmayan hikayeler ve oldukça etkileyiciler. İçerisinde bolca gülmece olan hikayelerden ise, “Deniz Ayak Altında”, “Donla Şaka Olmaz”, “Sizin Memlekette Eşek Yok mu” ve “Sınır Üstündeki Ev” en beğendiğim hikayeler oldular.

Hikayeler pek tabii mübalağa sanatı ile iç içe işleniyor ve okur bazı yerlerde “Yok artık” dedirtiliyor. Fakat bu hikayelerin hemen hemen hepsinde bir gerçeklik payı var. Hatta bana sorarsanız hepsi gerçek ve bugün bile bir yerlerde yaşanmaya devam ediyor. Biz sadece bu kadarı da olmaz diye düşünerek inanmak istemiyoruz. Oysaki hepimizin başından benzer şeyler geçiyor.

Aziz Nesin’in dili ise tamamen kendine özgü bir dil ve Türkçe’yi, tabiri caizse, lastik gibi kullanmayı başarıyor. Kendisini edebi olarak eleştirmek pek mümkün değil. Çünkü amacı hiçbir zaman edebi bir dille hitap etmek olmamış. Mesela yukarıda da bahsettiğim ilk iki hikayedeki edebi dil oldukça başarılıydı; fakat trajikomik hikayelerin anlatıldığı sonraki hikayelerde kullanılan dil, tabii ki daha farklıydı. Yine de o hikayelerin sonunda bile yüzümüze tokat gibi vurabilecek cümleler bekledim açıkçası…

Neyse, yazımın sonunda stajyer avukatken başıma gelmiş olan ve “Sınır Üstündeki Ev” hikayesiyle konu olarak neredeyse birebir benzerlik gösteren bir anımı sizlerle paylaşarak yazımı sonlandırıyorum. Bu kısımdan sonrası kitapla ilgili bilgi içermediğinden sizin için zaman kaybı olmaması adına okumamanızı öneriyorum…

Bilenler bilir avukatlar için staj dönemi biraz zor geçer. Amiyane tabirle, üstatlarımız olan avukatlar, stajyerleri “hor kullanmayı” çok severler. Ben de staj dönemimde Anadolu’nun birçok yerine gereksiz işler için koşturulmuştum. O günlerden yine birinde Aydın’ın adını şu an hatırlamadığım bir ilçesine JCB teslimi için gitmiştim. JCB nedir bilmeyenler için, halk arasında izlemenin ata sporumuz olarak da esprileri yapılan bir iş makinesi. Gerçekten de izlemesi keyifli bir makine. Neyse konumuz bu değil Olabildiğince hukuki terimleri kullanmamaya çalışarak size işin özünü anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle Aydın’daki iş makinesini teslim almak için İstanbul’daki memuru ta İstanbul’dan Aydın’a götüremiyorsunuz. Böyle bir durumda kanun önümüze bir çözüm yolu sunmuş. Bu çözüm, iş makinesinin bulunduğu ilçenin bağlı olduğu yer adliyesine talimat yazarak oradaki ilgili müdürlüğe emir vermek… Yani, “Git ve senin yargı çevren sınırları içerisinde bulunan şu şu şu makineyi Stj. Av. Semih’e teslim et,” şeklinde bir talimat veriliyor. Ben de tabii bu süreçte hemen Aydın’a uçuyorum…

Sabahın kör bir vaktinde Aydın’a inip ilgili adliyeye gittim ve şu adrese gidilmesi gerekiyor yanımıza da polis alalım dedim. Önce karakola gittik ve karakol o bölgeye jandarmanın baktığını kendilerinin gelemeyeceğini söyledi. Tamam dedik ve jandarmaya gittik. Jandarma o bölgeye kendilerinin baktığını; fakat köprünün karşı tarafına Aydın’ın başka bir ilçesinin baktığını, eğer iş makinesi köprünün öbür tarafındaysa müdahale edemeyeceklerini söyledi. Mecburen tamam dedim ve jandarma, memur ve ben yola çıktık.

Vardığımızda gerçekten de bir köprünün olduğunu ve bizim JCB’nin köprünün diğer tarafında olduğunu gördüm. Tabii memur ve jandarma o bölgeye kendilerinin bakamayacağını; ancak karşı ilçenin adliyesinin ve jandarmasının işlem yapabileceğini söyleyerek hemen tutanak tutmak ve geri dönmek istediler. Ben de tabii hemen müdahale ettim. Ne yani 100 metre ilerimizde duran ve tekerlekli bir makine olan JCB’yi almak için yeniden talimat yazdırıp karşı ilçe adliyesine mi gitmem gerekiyordu? Peki ben karşı ilçe adliyesine gittiğimde JCB’yi adamlar köprünün bu tarafına geçirirse ne olacaktı? Kilometrelerce uzaktan gelip hiçbir şey yapamadan dönmek de bir stajyer avukat olarak gururuma dokunuyordu. Çok zorladım; ama ikna edemedim. Kanunlar açıktı. Memur da jandarma da haklıydı. Fakat ben de haklıydım. Neyse, sonuç olarak 100 metre ilerimdeki makineyi alamadan elim boş bir şekilde İstanbul’a döndüm.

Peki ben bu anımı size neden anlattım? Aziz Nesin hikayeleri bir yerlerde hala yaşamaya devam ediyor. Biz ne kadar imkansız hikayeler veya gerçekleşmesi zor hikayeler olarak görsek de öyle değil. Aziz Nesin de trajikomik hikayeleri de hayatımızın içerisinde yaşamaya devam ediyor. Yeter ki biz onları görmeyi bilelim.
Bizim memlekette eşşek çooook. Hem de yükleriyle ...

"Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez." (Cuma suresi 5. Ayet)

Bu ayet ile baslamam belki garip gelecektir. Ama insan okuduğu kitabın her kelimesini düşünmeli ve düşündürmeli.

Bizde eşşek çooook. Hem de cins cins...

Kuran okur amel etmez. Dinden imandan dem vurur, ahlak bekçisidir kendine bakmaz. Namus bekçisidir milletin kızına, karısına, anasına, bacısına yürür. Helal kazanç der yetimin, öksüzün, kimsesizin hakkını yer; ölçüde tartıda hile hurda yapar; vergiden nasıl kaçırırımın derdine düşer. Ben hak hukuk bilirim der çalışanına mesai fazlası çalışmasının hakkını vermez, bir öğle yemeğinin hesabını yapar,fedakarlık bekler. Hukuk okur hakim olur adalet gözetmez. Öğretmen olur ders anlatmaz. Doktor olur hastaya bakmaz. Öğrenci olur hocasına silah çeker. Söz verir sözünde durmaz. Borç verir faiziyle ister, Faiziyle vermiyorsa da sanki türk parası yokmuş gibi dolar bazında borç verir.....

Saymakla bitmez bu eşşek cinsleri.

Vel hasılı şu satırlar beni ağlattı:

"
BİR ÇOCUĞUN SORUSU
- Baba!
- Evet oğlum.
- Dün gece uyuyamadım hiç...
- Neden oğlum?
- Varsayımlar kurdum,
Düşünüp durdum.
- Düşünmenin yararı var.
Ama değil insanın uykusu kaçacak kadar.
Her şeyin bir kararı olmalı,
Her konuda olmalısın orta karar.
Her şey gibi düşünmenin de,
Azı karar, çoğu zarar!
Filesoflar demişler ki:
"İnsan düşünen hayvan!"
Neydi uykunu kaçıran?
- Din öğretmenimiz demişti ki derste
Müslümanlar ölürse savaşta,şehit olurmuş.şehitler giderken cennete,Düşmanları da doğru cehenneme!
-Öyledir elbette!Yaralanıp da ölmezse gazi,Ölürse şehit!
- Yani Müslümansa insan,Ölse de kazançlı, ölmese de...
- Ona ne şüphe!
- Ben de bunu düşündüm dün gece.
Iraklılar da Müslüman, Türkler de...
- Evet oğlum, elhamdülillah...
- Allah allah!..
- Ne var bunda şaşacak?
- Körfez'de savaş oldu ya,Türkiye'den kalkan uçaklar Iraklının tepesine indi.Türk askerleriyle Irak askerleri,Savaşsalar ne olacaktı?Hangisi şehit olup Gidecekti cennete?Iraklı mı, Türk mü?işte bunu düşündüm bütün gece.
- Bu da ne demek?Hiç bir zaman,Savaşmaz iki Müslüman.
-Ya Kuveyt'le Irak?Ya Irak'la İran?işte hepsi de Müslüman.Her iki yandanÖldü on binlerce insan...Hangisi gitti cennete?Hangisi cehenneme?
- Sus! Tövbe de...Benim de karıştırdın kafamı.Düşün dedikse değil o kadar...Her şeyin bir sınırı var.Dedim ya, aşırısı zarar...
- Ama merak ediyorum,Cennete hangisi gidecek?
- Sus ulan eşek oğlu eşek!O senin cennet dediğin yer,İnönü stadyumu değil...Cennet, Allah'ın bahçesi,Ne başı var, ne sonu.Alır içine bütün Müslümanları,Yeter ki şehit olup aksın kanları.
- Baba, ama insan...
-Sus dedim,ulan!..Başlarım babanın şarap çanağından!Düşün oğlum dedik de haltettik.Boşuna mı demiş atalarımız:"Düşün düşün, boktur işin!"Cennete kim girecekmiş!Bırak giren girsin, çıkan çıksın, İranlısı
Turanlısı, Kuveytlisi Iraklısı...Yeter ki Müslüman olsun!
- Ama baba...
- Sus dedim, şimdi patlatırım.Bana akıl ver Allahım...
- Peki, hangisi girecek cennete?
- Sus ulan oğlum, sus!Sana mı kaldı karışmak, Yüce Allah'ın işine?"

Evet kimse Allah'ın işine karışamaz Ama ahireti bu cevapsız kalmış sorular için yarattı Rabbim. Ve o Adl olandır. Muhlet verendir. Cezalandırmak için acele etmeyendir.

Aziz Nesin hakkaten bizim göremediklerimizi göstermiş. Ben onun yeterince anlaşılamadığını ve hatta yanlış anlaşıldığını düşünüyorum.
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu?
Ünlü mizah ustası Aziz Nesin'in farklı gözle bakmamız gereken,yarım yüzyıllık yazarlık hayatının özeti,kendinin de en sevdiği hikayelerini içinde bulunduran kitabı."Tülsüyü Sevmek" ile duygulandıran,
"Yiyin Allaşkına,Garba Açılan Pencere,Alırsınız Cenneti" gibi hikayeler ile güldürürken düşündüren mükemmel bir başyapıt.
Kitabın tüm satırlarında,işte yurdum insanı diyebileceğiniz tiplemeler görebilirsiniz.
Aziz Nesin de kendi ile alakalı, kitabın hemen başında kendi kurduğu Çocuk Esirgeme Yurdunda ki çocukları ile geçen günleri anlatır. O hikayede Aziz Nesinin çocuklara karşı duyduğu sevgiyi, onlar için neler yaptığını neredeyse onlar için yaşadığını görebiliriz.

Kitabın en güzel kısmı da sonunda bulunan "Taşlamalar" kısımı.Atam İzindeyiz de;

Sorma Ata'm,halimizi
Hal mi kaldı anlatacak...
İşte geldik dizindeyiz!
Yata yata çok yorulduk
Tatil yaptık,izindeyiz!

Hocamız var,hacımız var
Uçan kuşa borcumuz var
El oğlunun ağzındayız!
Ama bizi zor bulurlar
Bahar,yaz,kış izindeyiz!
....
diyerek bizi "taşlayan" Aziz Nesin, "Eferüm Oğlum Ehmet!","Bir Değil İki","Zat-ı Devletleri" ve "Bir Çocuğun Sorusu" ile bizi okudukça yerin dibine sokuyor.


Kitaba isimini veren hikayeden de biraz bahsetmek gerekirse;
Abd'li halı koleksiyoncusu şahıs Anadolu'yu gezerken bir köyde uyuz bir eşeğin sırtındaki kilimi görür, bu zamana kadar gördüğü en iyi örneklerden biridir.
söz konusu uyuz eşek satılıktır, Abd'li koleksiyoner ucuza getirmek için eşeği satın almak ister.
Yaşlı eşek tüccarına gidip eşeği almak istediğini tercüman aracılığıyla söyler ve eşek tüccarı sorar
-niye onların memlekette eşek yok muymuş?

Aptal yerine koyan kültürlü ve zengin batılının, karşısındakini aptal yerine koyanken, aptal konumuna düşeceğini pek bir güzel anlatır.Hikayenin gerisi daha komik ve anlamlıdır.

Biraz da Aziz Nesin'den bahsetmek istiyorum.Mükemmel bir yazar,mizah yeteneği üst düzey, ileri görüşlü,boyundan daha fazla kitap yazmış mükemmel bir Türk aydını.

"İnsan yalnızca söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur" diyerek hiç bir zaman susmamış,bunun yüzünden de bir kitle tarafından da hiçbir zaman sevilmemiştir.O kitle, Aziz Nesinin yaklaşık olarak kırk yıl önce hicvettiği bir karaktere bugün tapıyor.
Kendisini dünya gözüyle göremediğim, ellerini öpemediğim için çok üzgünüm.

Ek olarak kendisi hakkında eklemek istediğim iki şey var.

Aziz Nesin'e soyadının anlamını sorduklarında,
şöyle cevap verir :
"1934 yılında soyadı kanunu çıktı
herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı
dünyanın en cimrileri 'eli açık',
dünyanın en korkakları 'yürekli',
dünyanın en tembelleri 'çalışkan' gibi soyadları aldılar
kendime 'nesin' soyadını aldım.

herkes 'ne-sin' diye çağırdıkça,
ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim."


"yarın öbür gün bu dinciler iktidara gelip, imam hatip'ten yetiştirdiği talebeleri yargıc, avukat, hekim, mühendis, belediye reisi gibi devletin her koluna atayıp, en son da bu talebeleri harbiye'ye sokarak oruduyu ele geçirip devleti her koldan kuşatacaklar. şu an kimse bunun farkında değil!"
aziz nesin, 1993
https://www.youtube.com/watch?v=6rXv3TFDAcc
Aziz Nesin,benim için ironi ve hicivin ustalarından.Elime aldığım her kitabını hem büyük bir merakla hem de tedirginlikle okurum.Bilirim ki gülerken ağlayacağım;yazdıklarının var olduğunu görüp kızgınlıkla kitabı kapatıp dayanamayıp tekrar okumaya başlayacağım.Bu kitapta da durum farklı değildi.Peki vazgeçtim mi?Hayır tabii ki.
İnce bir zekayla örülmüş hikayelerden uzaklaşamazdım.
Diğer eserlerinden derlenmiş hikayelerden oluşan bir kitap.Aziz Nesin yapmış yine yapacağını.Muazzam bir hikayeleme,satır aralarında yaşanmış olaylar.Hepsi birbirinden sağlam hikayeler.Birini bile diğerinden ayırt edemem.Siyaset desen var,toplumsal sorunlar desen o da var.Kurgusal gibi gözüken ama gerçeğin taa kendisini anlatan yazılar okunmaya değer.
Sözün özü Nesin okuyun okutun.Değerli yazarlar her zaman bilinmelidir.
Ilk defa bir etkinliğe katılmış olmanın heyecanıyla incelememi yazmaya başlamış bulunuyorum=)) HAYDİ BAKALIM BAŞLIYORUZ...Kitabı okumaya başladım, beni neyin beklediğinden habersiz olarak.Önce Kitap, Aziz Nesin'in kendi kaleminden bir biyografisi mi? değil mi? derken ard arda gelen ve Türkiye'nin siyasi,dini ve ekonomik çarpıklıklarını gözler önüne seren hikayeleri ile bunun bir derlenmiş hikayeler kitabı olduğunu fark ettim.Okudukça sevdiğim, kızdığım, güldüğüm ve duygulandığım herkesin sevebileceği tarzda hikayelerdi bunlar...Ben çok zevk aldım okurken eminim okuyan herkeste alacaktır.Bunun dışında fark ettiğim başka bir şeyse AZİZ NESİN gerçekten ülkemizde değeri bilinmeyen bir inciymiş,onun da ötesinde ADAM gibi ADAMMIŞ.Kurduğu NESİN VAKFI'na bağışlamış kitaplarından kazandıklarını.30 çocuk barındıran bir Vakıf bu...Sadece vakfı kurmaklada kalmamış...Gerektiğinde bir babadan da öte ilgilenmiş her bir çocukla tek tek...AZİZ NESİN boy olarak küçük olsa da o KOCAMAN yüreğiyle beni etkilediği kadar eminim sevenlerini de etkilemiştir.KOCA YÜREKLİ KÜÇÜK ADAM...Son olarak Onun hayatı ile ilgili yaptığım bir araştırmayı da yazmadan edemiyeceğim...Demirtaş CEYHUN, AZİZ NESİN için bir kitap yazmış.Kitabın adı"ÇAĞIMIZIN NASREDDIN HOCASI AZİZ NESIN" ...Bu ifadeden sonra benim artık geriye yazacak bir şeyim kalmıyor.Rahat uyu yerinde güzel İNSAN...
Yine birbirinden eşsiz hikayeleri konu alan Aziz Nesin kitabın başlangıcındaki o vurucu gerçekte yaşamış olduğu yılbaşı gecesini anlatması; helal olsun bu adama dedirtti. Nesin Vakfı çocukları için yaptıkları takdire şayan. Okurken gülmekten yarıldığım zaman zaman yapılan hicvlere neşelendiğim. En sonunda iyi ki bu kitabını da okumuşum dedirtti. Her ne kadar siyasi içerik gibi algılansa da yazıları, şuan ki siyasilerin olmadığı zamanlardan bahsedilmesinden dolayı kutuplaşmaya gerek yok. Tavsiye ederim. İyi okumalar.
Hz. İbrahim kapının önüne çıktı ve gelecek misafirini bekledi.Kendini bildi bileli yanlız oturmamıştı sofraya.
Yemek vakti gelince kapıya çıkar ve yoldan gelen geçenleri buyur ederdi sofrasına,çünkü misafirsiz oturduğu sofrada bereket olmayacağına inanırdı.
Çok sonra saçı sakalı ağarmış bir adam göründü yolda,adamın yanına gitti ve kendisiyle birlikte yemek yemesi, misafiri olması için ricada bulundu ve kabul oldu ricası.
Eve girip oturdular sofraya.Yemeğe başladıklarında adam besmele çekmedi.Hz. İbrahim bunu unutkanlık olarak düşündü ve "efendim besmele çekmediniz unuttunuz sanıyorum " dedi
Adam: "Ben tanrıya inanmam o yüzden çekmedim " dedi.
Hz. İbrahim bir hışımla kalktı yerinden "benim soframda inançsız bir kimse yemek yiyemez"deyip kovdu adamı.
Adam birşey demeden yoluna devam etti.
Ve Allah buyurdu Ibrahim'e
"Ey İbrahim
Bu adamı ben yarattım,ona onca nimet verdim ama o beni bir kez bile anmadığı ve şükretmediği halde onun rızkını kesmedim ve şimdi sen onu sofrandan mı kovuyorsun?"
Bunu duyan İbrahim adamın arkasından koştu,yalvardı ,yakardı, özür diledi tekrar sofrasına davet etti ........




Ve 2 Temmuz 1993
11 yaşımdayım bir olaylar var Tv.de fakat anlamıyorum
Zaten ben o zamanlarda anca Mustafa Sandal Burak Kut ve Tarkan'dan anlıyorum
Sonra gördüm onu yüzü gözü is içinde kimi mi ?
Aziz Nesin'i
Ve böyle tanımış oldum onu.



Gelelimmm kitabımızaaaaaa
Nah Kalkınırız'ı mı okuyayım
Şimdiki Çocuklar Harika'yı mı okuyayım derken, kendimi Sizin Memlekette Eşek Yok Mu 'yu okurken buldum (tipik ben) :)
Iyı de oldu çünkü kitapta yaklaşık 15 kitabından seçtiği hikaye ve yazılar vardı.Tek bir kitap değil de birçok kitabı üzerinden okumuş oldum :))
Bizim çocukluğumuzda Nejat Uygur tiyatrosunun Tv. gösterimleri vardı ve tabii ki Kemal Sunal filmleri , bu ikisinin de kaynağını buldum sanırım
"AZİZ NESİN"

Adam taşlama ve hiciv üstadı
Nasrettin Hoca'ya mı benziyor ne :)))
Bol bol tebessüm ettiğim arada da da kahkaha attığım doğrudur.
Sade ve anlaşılır bir yazım, sıcak bir anlatım.
Eeeee daha ne olsun
Keyifli okumalar...
Aziz Nesin’in kitabını ilk kez okuyorum. Buna vesile olan, buraya 1000k’ya adımımı attığım ilk günlerde tanıdığım ve tanıdığıma çoğu kez memnun olduğum sevgili okur arkadaşım nam-ı diğer popüler işsiz Tuco Herrera ve NigRa çok teşekkür ederim. Efendim açılış konuşmamı yaptıktan sonra, dilim döndüğünce, müsait kelimeleri bir araya getirip bir karnaval oluşturabilir miyim bilemiyorum. Üstat hakkında yapacağım inceleme, ilk kez okuyan birinin acemiliğini yansıtacaktır, şimdiden sürç-i lisanım için affınıza sığındım sevgili kitap dostları orada kaldım, kolay kolay çıkmam :)

Kendisinin hicivyen, nükteist yapısını, olaylara hep bir mizahla devirme harcını ekleyip şahane yazılar ortaya çıkardığını biliyorsunuz. Ben kendisini Sabahattin Ali’nin en yakın dostu olarak okumuştum. Beraber çalıştıklarını, bir çok yaşadıkları şanssız olaylarda birbirlerinin yanında olduklarını. Onun dışında al bir kitabını oku değil mi? Yok. Ah bu yoklar parça pinçik edecek beni. Neyse bugünü de gördüm. Hatta bu etkinliği kaçırdım zannedip üzüm üzüm üzüldüm. Tuco’ya sordum. Deme dedim demeeee. Sonuç, gökkuşağı belirdi Azizim!

Evet kendimi yana kaydırıp, kitaba gelirsek, her sayfada ayrı bir yurdum insanı / insanları / vakaları / hem gülünecek, hem acınacak, hem düşündürecek bir sürü şeyle karşılaştım. Açılış sayfasında okuduğum, Nesin Vakfı’nın kurulma amacı da kimsesiz, yoksul ve eğitime muhtaç çocukların ilköğretimden yükseköğretime dek sürecek yolculuklarında onların yanında olması, üstada bir kez daha sevgimi arttırdı. Nasıl çok ulvi bir amaç değil mi? Kaç yazarın ya da kaç aydınlık kalemin bu ya da buna benzer amaçları oldu, hayata geçti diye içimden geçirdim. Sonra Aziz baba yapmış dedim. Yapacağım dememiş!

Tülsü’yü Sevmek’i okurken, o nasıl sevmektir öyle deyip masadaki üçüncü kişi ben oldum. 70 yaşındaki bu adamın hiç yaş almayan sevdasına sevdalandım. Aziz baba da dinledi, ben de. Sonunda dedim ki ben de Tülsü’yü seviyorum! O kadar yani. Altı Bekçi Atlıkarıncada’ya hem güldüm, hem üzüldüm. O bekçilerin halleri gözümün önünden hiçbir yere gitmedi. Çok detay verip başlarından geçeni anlatmıyorum. Allah düşmanımın ayağını yerden kesmesin ve hiçbir kulun altından yel esmesin!

Deniz Ayak Altında adlı anlatıda, kiracı mısın senden iyisi yok! Deniz manzaralı ev buldun ama görünürde deniz yok. Yoo deniz var bal gibi, senin boyun yetişmiyor Azizim görmeye! Çok iyiydi, buna da güldüm epey. Donla Şaka Olmaz, Parle Vu Fransızca ve kitabın adı olan Sizin Memlekette Eşek yok mu en beğendiklerimden oldu. Ulusal Konukseverlik ise beni benden aldı! “Konuk evsahibinin eşeğidir” atasözünü gittiğim hiçbir misafirlikte unutacağımı sanmıyorum şu dakikadan sonra. Aziz baba bunları kafama çaktın, hep gelecek aklıma…

Sondaki taşlamaları da unutmamak gerek. Onlarda taşı gediğine koyup gidiyorlar. Atam İzindeyiz!
Atam, hala yaşıyorsak / Edepsizlik sayesinde!/ Altı oku soruyorsan/ Politika dehlizinde!/ Hele partin senden sonra/ Devrimlerin tavizinde!/Vasfedeyim halimizi/Kalemime ver izin de!...diye devam ediyor daha.

Bu arada üstadın kendine özgü yazım biçimleri bolca mevcut. Yani bunlar bilinçli, imla hatası filan değil. Aynı Jose Saramago’nun hep bilinçli virgül kullanması, konuşma çizgisini yok etmesi gibi. O da kendine has. Mesela biçok, bisüre, bibaşına, candarma, bikez, bidolu gibi harf yenilip yutulmuş, birleştirilmiş ifadeler. Okurken önce acaba yanlış mı yazılmış diyordum, hakikati öğrenince rahatsız olmadan okudum. Usta bir kalem, bir üstat, bir dönemin, devrin görmüş geçirmişi. Okuyacak herkese şimdiden iyi okumalar dilerim.
#28388406 nolu etkinliğe istinaden başladığım nadide eser.
Bu etkinlik sayesinde tekrardan Aziz Nesin okumanın tadına, güzelliğine, naifliğine, inceleğine eriştim.
Benim adım Hıdır,
Elimden gelen budur! diyor Nesin'im.
Her hikayesinde ayrı ayrı sisteme, insanlara, geçmişe, geleceğe, bugüne dokundurmasıyla ''Aziz Nesin'' işte dedirtti.
Yüzümden gülümseme, kahkaha bir an olsun eksilmedi :D
Usta diyebileceğim nadir Türk yazarlarından birisi.
''Garba Açılan Pencere'' hikayesinde şöyle sandalyeden düştüğümü, gülmekten karnıma ağrılar girdiğini de demeden edemeyeceğim.

Hikayelerden birinde Arap Şeyhi ile saf Türk kızının hikayesini özellikle kendime not ettim. Öyle cuk! diye oturuyor ki dünümüze, bugünümüze belki de geleceğimize (!). Ömrüm yettikçe bu saygıdeğer adamı okuyacağım. Bu etkinliği oluşturanlara da teşekkür ederim. Tuco Herrera ve NigRa
Ben Aziz Nesin'in tarzını çok beğenirim.Bu kitabı da diğer okuduğum kitapları gibi çok güzeldi,ince-ve derinden mizahi hikayeler bulacağınız,çok güleceğiniz bir kitap.Kitaba adını veren hikaye ise en beğendiklerim arasında.
Aziz Nesinin kendi hikayelerinden oluşan bu eserinde en çok sevdiğim hikayesi tülsü'yü sevmek adlı hikayesiydi.Adam hayatımda sadece bir kere gördüğü kadına aşık olur ve onu aramaya başlar gittiği her yerde ona benzeyen birilerine rastlar ama hiçbir zaman onun yanına gitmez,ona olan aşkını telgraf çekerek anlatır rastgele bir adrese " Tülsü seni seviyorum" diye telgraf yollar ona olan aşkını herkes bilsin ister kalabalık yerlere gidip tülsü'ye olan aşkını anlatır ve ilginç olan şudur ki insanlar onu dinler ve telgraf gönderebilmesi için ona para verirler.Belkide insanların yapmak isteyipte yapamadığını yaptığı içindir . Bende burdan haykırıyorum TÜLSÜ SENİ SEVİYORUM.
Bir Çocuğun Sorusu

- Baba?
- Evet oğlum.
- Dün gece uyuyamadım hiç...
- Neden oğlum?
- Varsayımlar kurdum,
Düşünüp durdum.
- Düşünmenin yararı var.
Ama değil insanın
Uykusu kaçacak kadar.
Her şeyin bir kararı olmalı,
Her konuda olmalısın orta karar.
Her şey gibi düşünmenin de,
Azı karar, çoğu zarar!
Filozoflar demişler ki:
"İnsan düşünen hayvan!"
Neydi uykunu kaçıran?
- Din öğretmenimiz demişti ki derste,
Müslümanlar ölürse savaşta,
Şehit olurmuş.
Düşmanları da doğru cehenneme!
- Öyledir elbette!
Yaralanıp da ölmezse gazi,
Ölürse şehit!
- Yani müslümansa insan,
Ölse de kazançlı, ölmese de...
- Ona ne şüphe!
- Ben de bunu düşündüm dün gece.
Iraklılar da müslüman, Türkler de...
- Evet oğlum, elhamdülillah...
- Allah Allah!..
- Ne var bunda şaşacak?
- Körfez'de savaş odu ya,
Türkiye'den kalkan uçaklar
Iraklıların tepesine indi.
Türk askeriyle Irak askerleri,
Savaşsalar ne olacaktı?
Hangisi şehit olup
Gidecekti cennete?
Iraklı mı, Türk mü?
İşte bunu düşündüm bütün gece.
- Bu da ne demek?
Hiçbir zaman,
Savaşmaz iki müslüman.
- Ya Kuveyt' le Irak?
Ya Irak'la İran?
İşte hepsi de müslüman.
Her iki yandan
Öldü on binlerce insan...
Hangisi gitti cennete,
Hangisi cehenneme?
- Sus! Tövbe de...
Benim de karıştırdın kafamı.
Düşün dedikse değil o kadar...
Her şeyin bir sınırı var.
Dedim ya, aşırısı zarar...
- Ama merak ediyorum,
Cennete hangisi gidecek?
- Sus ulan eşek oğlu eşek!
O senin cennet dediğin yer,
İnönü Stadyumu değil...
Cennet, Allah'ın bahçesi,
Ne başı var, ne sonu.
Alır içine bütün Müslümanları,
Yeter ki şehit olup aksın kanları.
- Baba, ama insan...
- Sus dedim, ulan!..
Başlarım babanın şarap çanağından!
Düşün oğlum dedik de halt ettik.
Boşuna mi demiş atalarımız:
"Düşün düşün, boktur işin!"
Cennete kim girecekmiş!
Bırak giren girsin, çıkan çıksın,
İranlısı, Turanlısı,
Kuveytlisi, Iraklısı...
Yeter ki müslüman olsun!
- Ama baba...
- Sus dedim, şimdi patlatırım.
Bana akıl ver Allah'ım...
- Peki, hangisi girecek cennete?
- Sus ulan oğlum, sus!
Sana mı kaldı karışmak,
Yüce Allah'ın işine?
Yazık ki, nasıl öldüğümü yazamayacağım. En çok işte buna üzülüyorum. Bir yazar bütün yaşadıklarını yazsa bile ölümünü yazamaz. Oysa ölüm, yaşamın en önemli olayıdır.
'Olaylar gönlümü­ze göre gidince, onları biz böyle yürütüyoruz sanırız. İnsanoğlunun mutluluk budalalığı işte...'
Ölmedim. Öleceğimi sandığım o geceki duygularımı, düşüncelerimi, elimden geldiğince olduğu gibi yazmaya çalıştım. Ölmedim ama, o geceki yürek bunalımım bana ölümün uyarışıydı.
Orucu neyi tutmazsınız, rakıyı, şarabı içersiniz, sarhoş gezersiniz. Ondan sonra da cennete gitmek istersiniz. Naaa!... alırsınız cenneti! Namaz niyaz yok. Kumar dersen çok. Sonra da cennet istersiniz. Naaa size... Alırsınız cenneti. Namahreme bakarsınız, harama uçkur çözersiniz, zil zurna gezersiniz, sonra da cenneti istersiniz. Naaa!... Alırsınız cenneti!.."
Bekir Hoca "Naaa size cennet! Alırsınız cenneti!.." dedikçe, cemaatin gözlerinden sicim sicim yaşlar dökülüyordu. Hayatımda "Naaa size, alırsınız cenneti!" sözünün bu kadar etkin olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Sonra üçü birbirinin üstüne atılıp boğuşmaya başladılar.
Bizde arkadaşlık görevimizi yerine getirip hep bir ağızdan,
-Vur! Vur! Vur!.. diye bağırıyorduk

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
Alt başlık:
Seçilmiş Öyküler
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054702138
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesin Yayınevi
Baskılar:
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu
Sizin Memlekette Eşek Yok Mu?
Bu seçkidekiler benim en beğendiğim, en güzel, en sevdiğim yapıtlarım mı? Böyle bir savda bulunamam. Ama bu seçkidekiler, en sevdiklerimden ve okurlarımın da seveceklerini umduklarımdan bir demettir.

Bu seçkiye kitaplarımdaki yazılarımdan beğeneceğinizi umduklarımı derleyip aldım. Yanılıp yanılmadığıma siz, okurlarım, karar verebilirsiniz.

Aziz Nesinin yazdığı "Önsöz"den

 

Kitabı okuyanlar 696 okur

  • TC Nesli-Han Özbay
  • La sagrada familia
  • Eda
  • Fulya Dumlu
  • Şule Su Akbinar
  • Alperen
  • Shinigami
  • Öznur Demir Çeri
  • H~
  • Zeynep Çakmak

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3.8
14-17 Yaş
%2.6
18-24 Yaş
%11.4
25-34 Yaş
%29.8
35-44 Yaş
%37.4
45-54 Yaş
%11.7
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.2
Erkek
%42.8

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%34.2 (69)
9
%25.2 (51)
8
%25.2 (51)
7
%8.4 (17)
6
%2.5 (5)
5
%1 (2)
4
%0
3
%0
2
%0.5 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları