Sizin Yıldızınız Kim? 

·
Okunma
·
Beğeni
·
495
Gösterim
Adı:
Sizin Yıldızınız Kim? 
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752699311
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesil Yayınları
Baskılar:
Sizin Yıldızınız Kim?
Sizin Yıldızınız Kim? 
Küçük bir tohumun koca bir ağacın programını ve özetini taşıması gibi, Asrı Saadet de, bütün bir insanlık tarihinin özü ve özeti hükmündedir. Şu dünyada yalnızca altmışüç yıl yaşamış olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam bu altmışüç yıla sonraki bütün çağlara ve tüm insanlığa ‘en güzel örnek’ teşkil edecek bir hayatı sığdırdığı gibi; onun sahabileri de, sonraki zamanlarda yolumuzu çizmemize yardımcı olacak sınanmalara muhatap olmuşlardır. 
“Ashabım yıldızlar gibidir” hadisinin de belgelediği üzere, sahabilerin hayatında kendi hayatlarımız için yol gösterici olaylar ve tavırlar vardır. 
Elinizdeki kitap, Asr-ı Saadetin büyük olayları içinde örnek kişilere ve olaylara dikkatlerimizi odaklayarak, ‘sahabe mesleği’ni ahir zaman şartlarında sürdürmenin imkânını gösteriyor. 
Sizin Yıldızınız Kim?, sahabileri daha iyi tanımak ve onların yaşadığı hayattan kendi hayatlarımız için dersler çıkarmak isteyen herkes, bu kitapta aradığını ve daha da fazlasını bulacak… 

“Asr-ı Saadet, bizim nefes aldığımız yerdir. Her taraftan her türlü nâhoş kokunun yayıldığı ve her türlü virüsün ortalıkta kol gezdiği şu ufûnetli asırda, Asr-ı Saadet, bir bakıma ruhlarımız için sığınak niteliğindedir. Mü’minlerin dahi türlü çeşit zillete ve illete, özellikle de söylem-eylem uyuşmazlığı illetine duçar olduğu bir helâket-felâket asrında, Saadet Asrı, ruhumuzun oksijen çadırıdır. İçinde olduğumuz çağda yaşananların nicesi ruhumuza ‘nefes darlığı’ yaşatırken, ancak Asr-ı Saadetin hatırasıyla ruhlarımız nefeslenmektedir.” 
208 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
(Not: Okuyacağınız inceleme dini unsurlar içermektedir, zaten haddizatında kitap da dini bir kitaptır. Rahatsız olabilecek sevgili kitap dostlarına duyurulur…)

Metin Karabaşoğlu… Saçma gelebilir belki ama eşim bana izdivaç teklifi ettiğinde yıllar önce, kendisini tanımak adına kriterimdi Metin Karabaşoğlu. Giitiğim söyleşilerinden birine onu da davet ettim ki, fikirlerini severse, aynı heyecanla ‘’İşte bu’’ diyebilirse, olabilir belki bu iş diye. İşte o kadar değer verirdim ben kendisine…

Bana risalelere ciddiyetle bakmam gerektiğini düşündüren ıki isimden birisidir Metin Karabaşoğlu, tanıdığım ilk yürüyen risalelerdendir kendisi. Seviyorum her ne kadar kırgın olsam da; ki insan değer verdiğine kırılırmış ya, siz hiçbir yazara kırıldınız mı bilemem de..

Hani risalelerde geçer ya, kendisinin de en çok yazdığıdır kitaplarında; ’’ O gemideki dokuz iyi insan varken, bir kötü insan uğruna o gemi batırılmaz’’ diye.
Ruhunu, beynini, kalemini, ciddiyetini, yazılarından kalbe inen merhametini ve her konuştuğunda görülen yüzündeki o tebessümünü seviyorum ben yazarın. Ama kırgınım işte, ortadaki kocaman fitne ateşine, kendince odun taşıdığı için vaktinde…

Ben kendisini; O’nu anlatırken, O’nun güzelliklerini anlatabilmek için hizmet ederken yazdığı kalemiyle tanıdım, öyle sevdim. Siyasi gazetelerin köşelerinde tarafgirlik hastalığının lekesiyle, başkalarının günahının ya da kusuratının gıybetini edip; hıssiyatını, vaktini, düsturlarını, okurlarının hüsnüzannını israf ederken değil… İşte o yüzden belki de, zihnimdeki ‘ Metin Karabaşoğlu’ gemisini merhametsizce batırdım sanki. Gerçi diyor nefsim, binlerce masum geminin batırılışını sessizce izleyen gemideydi kendisi de…

Simasının tersine yazılarında önce ciddiyet ve biraz heybet hissederim tavizsiz cümlelerinde, devam eden paragraflarda da merhamet. İçi su dolu kaktüslere benzetirim yazılarını ben, o yüzden de dururlar öylece kütüphanemde kitapları. Ve hala ‘’İşte Bu’’ diye haykırırım içimden, her kitap bitiminde ‘’ Evet buydu, İşte tam da dilimdeki… diyeceklerimdi… beynimdekilerdi… ‘’ derim hala…

Kitaba gelirsek; '' Sizin yıldızınız kim?? '' diye soruyor okurlarına ve alıyor eline teleskobunu yazar..
‘’Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz ‘’ diyor ya Mübarek Hadislerinde Efendimiz (sav)
Asr-ı Saadetin yerdeki yıldızlarını, sahabelerini; aradan geçen zamanın uzaklığına, yıllarca yaptığı okumaları ve araştırmalarını manevi bir teleskop yaparak işaret ediyor bize. Ne kadar uzak kalmışım ben, ne de güzel yıldızlar varmış, öylesine farklı.. Hassasiyetleriyle, sadakatleriyle, fedakarlıklarıyla… Beşeri Eksikleriyle, zaaflerıyla, imtihanlarıyla… Hepsinden de öte Allah’ın Habibine sevgileri ile…

Son olarak; Kendi cümlesiyle…
"İslam garib olarak başladı, tekrar başladığı gibi garib hale dönecektir. Ne mutlu o gariblere!" buyurmuştu kudsi nebi.
Ama garipler mutsuz...Garipliğe hazır olması gerekenler, dikensiz gül bahçesi derdinde....
Saadet Asrını Lale Devri sanıyor kimileri. Asr-ı Saadet'i saadetli kılan sırrı unutalı çok zaman oldu...
Ne mutlu garipliğe razı olanlara... Ne mutlu gariblere...’’

Gemileri batırmadan, hakkaniyetle, bereketli okumalar… meftun seyirler efendim…
208 syf.
Bu zamana dek okuduğum kısıtlı ashab hayatından kaynaklı olarak giriştiğim bu kitabı okuma serüveninde ikinci okumamı nihayete erdirdim. Peki ashab hayatı noktasındaki kaynak okumalarım nihayete erdi mi? Elbette hayır, belki asıl şimdi başladı demeliyim. Metin Hocanın şöyle bir ifadesi vardı: “Ortalama bir siyer okuyucusu yüz kadar sahabinin ismini sayabilirken…” Düşündüm hayır, ben yüz kadarını söyleyemem, hani belki zorlasam altmışa ancak varırım. Bu da bahsettiği vasat bir okuyucu olmak için dahi kafi bir bilgi olmadığının kanıtı oldu. Sahiden kendimden utandım, utanmış ancak bunu nasıl yazarım? Zira kendini çok biliyor zanneden bizlere sahiden sağlam üç beş tokat atan bir kitap bu. Aslında anlatılan bir kişiyi bile bilmiyor değildim. Uğradıkları işkenceyi, Hz. Aişe’nin kolyesini, Hz. Bilal’in Şın harfini telaffuzdaki zorluğuna varana dek ufak ayrıntıları biliyordum. Ancak genel bir perspektife sahip değildim. Bilgiye vakıftım ancak idrake sahip değildim.

Evet, idrak demişken benim kanıma dokunan birkaç mevzuudan bahsetmek istiyorum. Evvela, bildim zannettiğimiz birçok mevzuuyu dönemin anlayışına varana dek sorgulayan ifadeleri beni hakikaten çok etkiledi. Peki, nasıl? Bu kitapta, kendini Müslüman addeden insanların bilmediği bir şey yok, İfk hadisesini, Cemel vakasını bilmeyen yoktur en nihayetinde yahut sürekli ismi geçen Huzeyf b. Yeman’ı bilmeyen de yoktur. Bilmediğimiz nokta bizim hayatımızda bunu nasıl ders haline getireceğimizdir, yazar da ,Allah razı olsun, işte bunu anlatıyor. Kitabın genel manada bendeki vurucu noktalarına geleceğim ancak salisen ifade edeceğim mevzuu ve zaten kitapta da bahsolunan meseldir;

Küffarların gayet “medeni” olarak tanımlandığı bu çağda, şirin gözükme gayretinde olan biz cahil tavırlardaki Müslümanların şöyle başlarını, kahrolası başlarını –zira hakkkı idrak ve ikra ve ikrardan geri durmuş bizleriz- iki eli arasına alıp akl-ı selim bir hal içinde durup düşünmemiz kanaatindeyim. Bizi kimler seviyor? Bizi sevenler, aslında bizim nasıl olduğumuzun da bir şeairidir. Beni seven bir kafirden ötürü kendimden utanıyorum, kafirane bütün düşüncelere buğzediyorum. Bunu açık seçik söylediğimde de hoşgörüsüz Müslüman addediliyorum Müslüman arkadaşlarım tarafından. Küffar tarafından da “işte gerçek İslam” nidalarını işitiyorum. Ben bir gerçek İslam nişanesi değilim. Böyle olduğunu iddia eden varsa ondan Mirkelam gibi koşarak uzaklaşırım hatta. Ki var da gavs diye el etek öptüren, el öptürdüğü için üstüne para alan, hiçbir rızayı İlahi için kullanılan hizmet olmamasına rağmen yapılan villalarda tuğla taşıtılan bir çağdan geçiyoruz. Tuğlayı taşıyan hüsn-ü zannının mükafatını dilerim ebedi vatanında katbekat görür. Buna sebep olan bütün din tüccarlarının da ateşinin bol olmasını Allah’tan niyaz ederim. Bazı insanların yumuşak karnıdır din. Din derken tek din olan İslam’dan bahsediyorum. Zira diğer tüm dinler onun tahrif olmuş vaziyetleridir, bu sebeple Hristiyanlığın, Yahudiliğin ifsad olmayan biçimi olan İslam’ı temele alıyorum. Küffarı ikna etmeye çalışıyoruz, bak –mecazen- Allah var, işte tüm bu gördüklerin bunun biraz nişanesidir ve hatta belgesidir. Bugün herkes tarafından sevgi dilenen zavallı, zelil ve hakikaten rüsva olan bizler herkes tarafından sevilmeyeceğiz. İkiyüzlülük, başta bir Müslümana sonra da bir insana yaraşmaz. Önce Müslümana, zira İslamlık şahsiyetten evvel gelir. Bu dünyada Rasullulah aleyhisselamı sevmeyenler var, biz neyin beklentisiyle neleri feda ediyoruz? İmanımızı. Bu sahiden çok hassas bir nokta. Değer mi? Değil dünyadakilerin sevgisi, dünyalık mükafatlar ailemiz için bile değmez. İman öyle önemli bir çizgidir. Zaten ruhsat da verilmiş dinde, insan eğer feraizlerini yerine getirmede bir engel görüyorsa ailesinden izin almak zorunda değildir. Kocanın, karısı üzerindeki; kadının, kocası üzerindeki hakkını da göz önüne alırsak kadın da kocasından bu noktada bir rıza beklemek zorunda değildir. Ancak bunu söylerken şunu es geçmiyorum: “Allah’ın rızası anne babanın rızasındadır.”

Zihnimi son zamanlarda çok meşgul eden ve beni de sahiden uykumdan alıkoyan hortlak gibi dolaştıran bir mevzu vardı: Rasullullah aleyhisselam’a karşı yaklaşımımız küfür boyutunda mı? Yani Rasulullah aleyhisselama efendimiz demek bir şirk emaresi midir? Yazdıklarımı biraz takip eden herkes bilir ki kelimelerle kavgalıyım, tüm kelimelerin benim zihin evrenimden çıktığını hesaba katarsak en başta kendimle, nefs-i emmaremle kavgalıyım. “Efendimiz demek bir şirk midir?” sorusu kafamda günlerce, haftalarca ve hatta aylarca yankılandı. Neleri araştırmadım ki… Arayış içindeyim, itikad bağlamında yanlışa girmek, imanımı zedeleyecek bir inanca sevimli gözüyle yaklaşmak istemiyorum. Gayriihtiyari yahut ihtiyaren girdiğimi de insan oluşum göz önüne alınırsa, ki bu hepimiz için geçerli günah işlememiş olsaydık hepimiz yeryüzünden kaldırılacak ve tövbe için yakaracak başka bir ümmet gelecekti, bunları üzüntüyle kabul içindeyim. Rasullullah aleyhisselama hülasa efendimiz demeye karar verdim. Bu tamamiyle beni ilgilendiriyor gözüken meseleyi niye yazıyorum? Asla sadece beni ilgilendirmiyor, hepimizi ilgilendiriyor, köydeki bir Aysel Teyzeyi de ilgilendiriyor, bir plazada çalışan Eyüp Bey’i de. Fatiha Suresinin mealinde geçer, hamd yalnız Alemlerin Rabb’i olan Allah’adır. Şimdi kelimeleri cımbızlayalım. “Alemlerin Rabbi” –Hiçbir kelimenin bir eşanlamlısı olduğuna inanmayan ben evvelki ben olarak iç döküyor- Alem kelimesinin eş anlamlısı nedir? Kainat. Rabb manası nedir? Terbiye edici, sahip, efendi. Alemlerin Rabbi oldu mu sana Kainatın Efendisi? Ya… Bilmiyorum belki bazılarınız, muhtemeldir, “eee yani?” diyor olabilir. Ancak bu benim çok korktuğum şirke bir kapı aralıyor olabilirdi. Yani kalben şirk koşmadığımı söylüyorum ama kalbi hissimle dilimle ikrar ettiğim kalbimin tasdik ettiğini nakz eden şeyler. Fıkıh kitaplarını inceledim, birkaç hocaya da ısrarlı ve anut nefsimle sorular sordum. İkna olmadan inandım. Çünkü ikna olmak işe yaramaz. Edindiğim bilgiler, bazı kelimelerin Allah’a izafe edildiği gibi insanlar için de kullanılabileceğiydi. Örneğin mevlana, efendi, seyyid gibi şeyler söylenebilir.

Kitap aslında ashabı anlatıyor, ben gelmiş size efendimiz mi diyelim yoksa salat u selam ile işi tedbiren sağlam bir akidle bağlayalım mı noktasını açıklamaya çalışıyorum değil mi? Evet, en doğrusu da bana bu geliyor da ondan böyle yapıyorum. Efendimiz iki cihan serveri Rasullulah aleyhisselamı anlamadan ashabı anlamak akla muhal başta. Peygamberimiz aleyhisselam, Kur-an’ı Azimüşşan’da buyrulduğu üzere beşerdir. Buna sığınarak Rasullulah aleyhisselamı “eh işte insan, tamam bir peygamber ama yani olayı düalist bir yaklaşımla ele almak şirke girmektir” diyen bir kesimin türemesi, yahut nefsimizin yalan yanlış sözlerine kulak asmamız için ifade etmek istediklerim var. Bunları aslında başta kendime yazıyorum, arşivim oluyor buralar yani. Arada belirtmekte fayda görüyorum ki bu incelemeyi inceleme saymayanlar için –ki saygı duyarım- Mehmet Kaplan olmadığımı beyan eder, onun incelemelerini de salık veririm. Ki onun alanı da zaten böyle kitaplar değildir de neyse. Rasullullah aleyhisselamın ne yüce bir şahsiyet ve rasul olduğunu idrak için ufak birkaç örnek vereceğim. Sürekli güzelliği hasebiyle duyduğumuz merak ve hayranlıkla anlatılagelen Hz. Yusuf aleyhisselamın güzelliğini katlayan bir güzelliktir onunkisi. Zaten bu kainattaki tüm insanlar ona ne kadar benziyorsa o kadar güzeldir, ahlaken de, ona ne kadar benzemiyorsa da o kadar güzel değildir. Bir şeyin güzel olması için yaratılmış olması yeterlidir, dediğim aman saptırılmasın. Hz. Hamza’nın cesareti anlatılır ve insanın yutkunası gelir, öte yandan Hz. Ali’nin ilmine hayran oluruz. Bütün saydığım bu yüce vasıflarla donatılmış eşhasın bütün âli özellikleri bir şahısta toplanmış... "Bütün alemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakka zor gelmez. Tarihçe-i Hayat, Bediüzzaman Said Nursi" Ben nasıl ona “yalnız bir beşerdir” diye sıradan bir insan muamelesi ederim? Zihninde böyle oturtanlar var, ben bizatihi bu fikirde olan insanlarla oturup konuşmuş olduğum için bunu biliyorum. Hz. Osman, Rasullullah aleyhisselamın omuzlarının arkasına sığınıyor, yalnızca “YaSin” ayetini duymakla bütün bir sureyi anlayan bir üst akıldan bahsediyoruz. Biz böyle bir peygamberin ümmetindeniz. -Hz. Yusuf'un da en büyük duası Müslüman olmaktır, Rasullullaha ümmet olmaktır, nasıl bir şerefle nimetlendirildiğimizi idrak etmiyoruz.- İmam Gazali’ydi yanlış hatırlamıyorsam aklı tasnif ediyor: Nazarî, temyizi, tecrübi ve ahlakî akıl.
Nazari akıl, doğuştan sahip olduğumuz ve bizi hayvandan ayıran akıl. – gerçi şimdi o aklın hayvanda olduğunu iddia eden kuş “beyinliler” de var-
Temyizi akıl, sağlıklı bir insanın beynindeki zaruri bilgilere verilen akıldır.
Tecrübi akıl, tecrübelerle elde edilmiş akla verilen isimdir.
Ahlakî akıl ise işlerin sonunu öngörebilme, nefsin istediği süfli zevklere karşı koyabilme istidadına verilen isimdir.

Bütün bu tasniflerin dışında olan bir akıl vardır ki ona da Peygamber Aklı denir. Burada Peygamberden kasıt, Efendimiz Rasullullah aleyhisselamdır. Ferasetini normal akıl sınırları içinde değerlendirmek muhallerin muhali olduğundan böyle bir durum zuhur etmiş.
Konu konuyu açıyor bu sebeple söylemek istiyorum. Herkeste imani akıl vardır. Bu tecrübi akıldan üstün bir akıldır ve bu tasnife girmeye bile lüzum görülmemiştir. Tecrübi akıl kadının aklıdır. Ve imani akıldan bir derece alttadır, neden? Çünkü imani akıl her iki cinste de eşittir, cinsiyetler üstü bir akıl olduğu için hiyerarşisi bu şekilde olmuştur. Ahlaki akıl da, imani aklı da içeren bir akıl olduğu için onun üstündedir. Dedim ki tecrübi akıl, kadın aklıdır. İmani akıldan bir derece düşük olduğu için de eksik akıldır. Ve fende, matematikte yani özetle pozitif bilimlerde esas istidada hilkatle şerefyab olmuş cins kadındır. Eksik akıl diye şimdiki cühela sözde imamların hocaların bahsettiği akıl, haliyle sözde medenilerin de vurmaya çalıştığı nokta da budur. Zanneder ki ç*ğdaşlar kadının eksik akla sahip olması İslam’ın kadını hafife aldığının kanıtıdır. Oysa biz bunu bilenler buna ne çok gülüyoruz. Oysa onun din ilan ettiği bilimi yaratılışımızla gayet kolay öğrenir ve hatta o taptığı putları yediririz. Atalarının dininden vazgeçmek zor iş tabii, onları da anlıyorum cahiliye devrini biraz okumuşluğum var. Eksik akıl, imanın hesaba katılmadan tasvif edildiği akıldır yani. Kadınlar, öğrenilmiş çaresizlik sebebiyle fende maalesef aslında sahip oldukları potansiyeli kullanmıyorlar. Kendini gerçekleştiren kehanet var, toplum normları var, var oğlu var. Cühela takımdan ne çektik be! Burada İslam’ın Kızına söz eden bütün kafirler, hayır aslında onu demek istememiş diyen bütün tatlı su Müslümanları siz hepiniz ben tek. Benim isnadım tabiin ve tebe-i tabiin. Sizin bu sözleri kabul etmemeniz, ikna olmamanız –İsmet Özel ağabeyim ne güzel diyordu, yola ikna olmuşlarla çıkılmaz, inanmışlarla çıkılır, diye- hakikati setredemez. Küfür de örtmek içindir, hakikati örtmek için. Setretmek güzelliği, mücevheri ziyneti örtmek içindir. Neyi örtüyoruz? Biz Müslüman kadın, İslam’ın emrettiğini inkar ediyor olacak iş değil. Bir şeyi tecrübe etmek, onu bilfiil yaşamak başka bir boyuttur, ona iman etmek başka bir boyuttur. İnkar, münkirin işidir, Müslümanın değil ki. Beni hayretlere düşüren tabloyu –Rönesans, hani bildiğiniz endülijans zamanları- seyretmek midemi bulandırdı.

Kur’an’ı anlamanın yolu Rasulullah aleyhisselamı anlamaktan geçiyor. Ona tabii olmak Allah’a tabii olmakla eştir çünkü. Rasullullah’ı anlamak da Kur’an’ı anlamaktan geçiyor. Kur’an’ı anlamak da indirilidği dönemi, öğrenmemiz gereken bütün pozitif bilimleri de bilmekten geçiyor. Öyle meal okumakla falan İslam öğrenilmiyor yani anlayacağınız. Maide Suresi, Nur Suresi, Fetih Suresi ve daha birçok sure ve ayeti de bu dönemin ışığında anlamamız gerektiğine göre Kur’an’ı anlamanın yolu da ashabı bilmekten geçiyor. Bu sebeple içinde bulunduğumuz bu gafletten kurtulmak için “bildim” zannettiklerimizi tekrar okumak ve anlamak, hiç değilse anlama gayretine girişmek gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bütün insanlık tarihinin misal-i musağğarı olan ashabı öğrenmek için de bu kitabın çok temel düzeyde okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yalın diliyle, birçok ismi anışıyla ve tefekkürüyle okuduğumuz Karabaşoğlu kitabı hakikaten de emek kokan bir eserdi.
208 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum her kitabıyla birlikte kalemini daha çok sevdiğim bir yazar bulmanın mutluluğu içindeyim. Ve biliyorsunuz ki sevdiğim bir kitap söz konusu olduğunda uzun uzun konuşmakta zorlanıyorum.

Sizin yıldızınız kim? Efendimizin sözüyle garanti edilen birer yol gösterici olan sahabe efendilerimiz içinden sizin yıldızınız kim? Kitap Asr-ı Saadet'ten harika, düşündürücü örnekler ve onların günümüze bakan yönleri hakkında denemelerden oluşuyor. Her bir kıssada farklı şeyler hissediyor, farklı bakış açıları ediniyoruz. O dönemin toplumuna, yaşayış biçimlerine ve düşünce yapılarına da ufaktan göz atıyor; böylece İslam'ın ilk temsilcileri arasında baştan sona nasıl bir değişiklik meydana geldiğini hatırlıyor, kendimize de yeni yollar çıkarabiliyoruz.

Her sayfasını keyifle okuduğum, çok sevdiğim ve faydalandığım bir eser. Kesinlikle tavsiye ederim.
İstiyoruz ki, bizi herkes sevsin. İstiyoruz ki, kimse bizden sevgisini esirgemesin, kimse bize düşmanlık göstermesin. İyi bir kul olduğumuzun teyidinin herkes tarafından sevilmemiz olduğu zehabına kapılmıs gibiyiz. Herkes tarafindan sevildigimiz ölçüde O'nun sevgisini kazanacağımızı düşünür bir haldeyiz.

Gelin görün ki, 'Habibullah'ı dahi herkesin sevmediği şu dünyada bugünün ehl-i dininde bir 'herkes tarafından sevilme' telaşı gözlemleniyor...
"İslam garib olarak başladı, tekrar başladığı gibi garib hale dönecektir. Ne mutlu o gariblere!" buyurmuştu kudsi nebi.

Ama garipler mutsuz...Garipliğe hazır olması gerekenler, dikensiz gül bahçesi derdinde....
Saadet Asrını Lale Devri sanıyor kimileri. Asr-ı Saadet'i saadetli kılan sırrı unutalı çok zaman oldu...

Ne mutlu garipliğe razı olanlara... Ne mutlu gariblere...
"İslâm garib olarak başladı, tekrar başladığı gibi garib hâle dönecektir. Ne mutlu o gariblere!" buyurmuştu Kudsî Nebi (asm). Ama bir milyar Müslüman, garibliğe değil, sıradanlığa aday. Herkes gibi olma gayreti, dışlanmama çabası kuşatmış benliğimizi. Garibliğe hazır olması gerekenler, dikensiz gül bahçesi derdinde.. Saadet asrını Lale devri sanıyor kimileri. Asr-ı saadeti 'saadetli' kılan sırrı unutalı çok zaman oldu.. Ne mutlu garibliğe razı olanlara.. Ne mutlu o gariblere..
Ve hakikat-i halde nasıl Mirac Hz. Peygamber'in elliüç yıllık hayatında sergilediği ubudiyetin Allah katında teyidi ise, Hz. Ebubekir'in Miracı tasdiki de hakikat-i halde onun ellibir yıllık hayatına rengini veren 'sıdk' halinin teyididir.
Peki, ne olmuş ve nasıl olmuştur da, Hz. Peygamber döneminde yaşanmış herhangi bir özel hadisede veya savaşta pek de öne çıkmayan, nisbeten gerilerde duran, o yüzden Asr-ı Saadetteki büyük olayların akışı içinde insanın çoğu zaman varlığının farkına dahi varmadığı bir sima olarak Hz. Osman, bütün bunlara rağmen makamca en üstün üçüncü sahabi olarak kabul olunmuştur? Bedir'de bulunamayan, Uhud'da ise savaşın sonuna doğru yaşanan kargaşa ve bozgun halet-i ruhiyesi içinde oraya buraya kaçışan sahabiler arasında yer alan Hz. Osman, başkaca bir savaşta veya başkaca hadiselerde de en önde gözükmeyen bir isim olduğu halde, neye binaen, sahabiler arasında makamca ve faziletçe en üstün üçüncü kişidir?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sizin Yıldızınız Kim? 
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752699311
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nesil Yayınları
Baskılar:
Sizin Yıldızınız Kim?
Sizin Yıldızınız Kim? 
Küçük bir tohumun koca bir ağacın programını ve özetini taşıması gibi, Asrı Saadet de, bütün bir insanlık tarihinin özü ve özeti hükmündedir. Şu dünyada yalnızca altmışüç yıl yaşamış olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam bu altmışüç yıla sonraki bütün çağlara ve tüm insanlığa ‘en güzel örnek’ teşkil edecek bir hayatı sığdırdığı gibi; onun sahabileri de, sonraki zamanlarda yolumuzu çizmemize yardımcı olacak sınanmalara muhatap olmuşlardır. 
“Ashabım yıldızlar gibidir” hadisinin de belgelediği üzere, sahabilerin hayatında kendi hayatlarımız için yol gösterici olaylar ve tavırlar vardır. 
Elinizdeki kitap, Asr-ı Saadetin büyük olayları içinde örnek kişilere ve olaylara dikkatlerimizi odaklayarak, ‘sahabe mesleği’ni ahir zaman şartlarında sürdürmenin imkânını gösteriyor. 
Sizin Yıldızınız Kim?, sahabileri daha iyi tanımak ve onların yaşadığı hayattan kendi hayatlarımız için dersler çıkarmak isteyen herkes, bu kitapta aradığını ve daha da fazlasını bulacak… 

“Asr-ı Saadet, bizim nefes aldığımız yerdir. Her taraftan her türlü nâhoş kokunun yayıldığı ve her türlü virüsün ortalıkta kol gezdiği şu ufûnetli asırda, Asr-ı Saadet, bir bakıma ruhlarımız için sığınak niteliğindedir. Mü’minlerin dahi türlü çeşit zillete ve illete, özellikle de söylem-eylem uyuşmazlığı illetine duçar olduğu bir helâket-felâket asrında, Saadet Asrı, ruhumuzun oksijen çadırıdır. İçinde olduğumuz çağda yaşananların nicesi ruhumuza ‘nefes darlığı’ yaşatırken, ancak Asr-ı Saadetin hatırasıyla ruhlarımız nefeslenmektedir.” 

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0