Sodom Ve Gomorra Kayıp Zamanın İzinde - Dördüncü Kitap

9,2/10  (22 Oy) · 
70 okunma  · 
29 beğeni  · 
2.291 gösterim
"Andree'nin, o kendine has, zarif hareketlerinden biriyle, sokularak, başını Albertine'in omzuna dayayışını, gözleri yarı kapalı, boynunu öpüşünü görüyordum; ya da ikisinin arasında geçen bir bakışı yakalıyordum; ikisini tek başlarına denize girerken görmüş olan biri, ağzından bir laf kaçırıyordu; bu tür ufak tefek ayrıntılar, normal olarak bizi çevreleyen havada sürekli olarak uçuşur, insanların çoğu bunları gün boyu soluduğu halde, ne sağlıkları bozulur ne de keyifleri kaçar, ama hastalığa eğilimli bir insan için, yeni acılar yaratabilecek tehlikelerdir her biri."
  • Baskı Tarihi:
    2005
  • Sayfa Sayısı:
    523
  • ISBN:
    9789753637480
  • Orijinal Adı:
    A la Recherche du Temps Perdu - Sodome et Gomorrhe
  • Çeviri:
    Ahmet Güntan, Roza Hakmen
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:

Serinin dördüncü kitabı. Öncelikle kitabın adının neden Sodom ve Gomorra olduğunu açıklamak istiyorum.

Sodom ve Gomorra, Eski Ahit’te adı geçen günahkar iki kenttir. Yaşadıkları ters ilişkiler sebebiyle Tanrı tarafından üzerlerine ateş yağdırılarak yok edildiği yazmaktadır. Peki yazarımız kitaba neden bu ismi seçmiştir? Proust bu kitabında eşcinsel ilişkileri ele alıyor. Kimsenin yapmaya cesaret edemediği şeyi yaparak, eşcinsellerin de duyguları olabileceğini cesurca gösteriyor. Proust'un cümlelerini okurken, aktarılan duyguların eşcinsel iki kişi arasında yaşandığını görmek insanda garip duygulara yol açıyor. Zihnini açabilen bir kişi için bu cümleler oldukça doyurucu derecede romantizm içeriyor.

Proust bu kitabında anlatıcının kendisi olduğunu itiraf ediyor ve okuyucuyla iletişime geçişi de ilk defa bu kitabında ortaya çıkıyor. Peki Proust'un serideki anlatıcının kendisi olduğunu itiraf etmesi, serinin otobiyografik bir metin olduğunun kanıtı mıdır?

Bütün okuma boyunca, yazarın geçmişi olduğu gibi aktardığını düşündüm fakat seri ilerledikçe düşüncelerim değişti. Zihnin yarattığı şizofrenik geçmişin varlığından şüphelenmeye başladım. Yukarıda da belirttiğim gibi, çoğu yerde serinin yazarın otobiyografisi olduğu yazıyor ama bana göre yazar geçmişini tamamiyle yeniden yaratıyor. Olaylar, kişiler, mekanlar… Her şey değişime uğramış bir şekilde yeniden oluşturuluyor. Garip bir şekilde, yazılan her şeyin gerçekten yaşandığı hissine kapılıyor insan. Yazarın yapmak istediği amaç da bu zaten; oluşturulan geçmişin, gerçek geçmişin yerini alması. Bu da Proust'un neden bu kadar tartışılan fakat büyüklüğünden şüphe duyulmayan bir yazar olduğunun göstergesi. Proust'un başardığı şey şimdiye kadar kimsenin yapmak isteyip de yapamadığı şey; geçmişi yeniden yaratmak. Elbette anlatılanların gerçek geçmişle bağlantıları ve yaşanmış gerçek olaylardan esinlenildiği noktalar mevcuttur ama asıl durum bana göre tamamiyle yukarıda özetlediğim durum.

Seriyi anlıyorum artık, okurken beni ele geçiren sorulara yanıtlar bulabiliyorum. Bu seri çok farklı; heyecanlı bir roman değil, sürükleyiciliği çok zayıf ama tarif edilemeyecek şekilde insanı saran bir atmosfere sahip.

Bu kadar fazla karakter yaratmak ve bu karakterlerin ruhsal analizlerini bu derece yüksek mertebeden yapmak, normal bir beynin yapabileceği bir iş değil. Kitabı okurken hayatı da öğreniyor insan. Gündelik konuşmalarımızın sıkıcılığı ve yapmacıklığı, Paris sosyetesi aracılığıyla aktarılıyor. Yazar kendisini, diğer insanlardan farklı görüyor ama bunu belli etmek için herhangi bir çaba sarf etmiyor. İnsanların konuşmalarına fazla dahil olmuyor. Anlatıcının asıl işi, çevresindeki her şeyin en ince ayrıntısına kadar analizini yapmak ve bunu da çok iyi beceriyor.

Proust’a bazı yazarlar snop gözüyle bakmaktadır. Bunu desteklemek için de Proust'un yaşadığı çevreyi bu denli özümsemiş olmasını gösterirler. Bana göre Proust seride yüksek sosyete yaşantısını alaylı bir şekilde ve burjuvaziye ait kişilerin, kendilerini yüksek görme çabalarının komikliğini nükteli cümlelerle ele alıyor. Bazı zamanlarda da burjuva yaşantısını olduğu gibi, içerisinde herhangi bir ima bulundurmayan cümlelerle aktarıyor ama hiçbir zaman seride yazarın snop olduğuna yönelik burjuvazi yanlısı cümlelerle karşılaşmıyoruz.

Bu kitabında Proust iyi bir gözlemci olmadığını belirtiyor. Bu da şu demek oluyor; yazarımız geçmişte yaşadıklarını yeniden üretiyor. Bu itiraf oldukça önemli bir noktayı aydınlatıyor. Burada insanın kafası karışabilir. Daha önce Proust'un iyi bir gözlemci olduğunu belirtmiştim ama kendisi bunun doğru olmadığını söylüyor. Peki gerçek hangisi? Yeniden oluşturulan geçmişte yapılan gözlemlerden bahsedebiliriz. Eskiden gözlemlenen ve akılda kalan geçmişten bahsedemeyiz. Yani; yazarımız oluşturduğu geçmişi o kadar iyi canlandırıyor ki zihninde, gerçek geçmişte yaptığı gözlemlere ihtiyaç duymuyor. Biraz karışık oldu ama umarım anlatabilmişimdir.

Proust'un uyku hakkındaki cümlelerini okumak, şu ana kadar yaşadığım edebi hazların en üst seviyesine hizmet etmekte. Zaten seri, uykuyla uyanıklık arasındaki o garip anın tasviriyle başlıyor. Bu kitapta da uykunun mistik havasını yaşatan cümleler oldukça fazla.

Biraz uzun oldu ama bir şeyler netleştikçe söyleyeceklerim çoğalıyor. Sodom ve Gomorra seriyi anlamak adına bana oldukça fazla ipucu verdi. Herkese iyi okumalar diliyorum. Ben her zamanki gibi serinin diğer kitabını okumaya başlamak istiyorum.