Sodom ve Gomorra (Kayıp Zamanın İzinde Serisi Dördüncü Kitap)

·
Okunma
·
Beğeni
·
4.910
Gösterim
Adı:
Sodom ve Gomorra
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Dördüncü Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
524
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753637489
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la Recherche du Temps Perdu - Sodome et Gomorrhe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Andree'nin, o kendine has, zarif hareketlerinden biriyle, sokularak, başını Albertine'in omzuna dayayışını, gözleri yarı kapalı, boynunu öpüşünü görüyordum; ya da ikisinin arasında geçen bir bakışı yakalıyordum; ikisini tek başlarına denize girerken görmüş olan biri, ağzından bir laf kaçırıyordu; bu tür ufak tefek ayrıntılar, normal olarak bizi çevreleyen havada sürekli olarak uçuşur, insanların çoğu bunları gün boyu soluduğu halde, ne sağlıkları bozulur ne de keyifleri kaçar, ama hastalığa eğilimli bir insan için, yeni acılar yaratabilecek tehlikelerdir her biri." Kayıp zamanın izinde bir adım daha...
524 syf.
·10 günde·9/10
"İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir”
Camus

İnsan ne de olsa daima biraz kendisinin dışındadır.

İnsan ne de olsa daima biraz sahtedir.

İnsan ne de olsa daima biraz kibirlidir.

İnsan ne de olsa daima biraz sevmekten uzaktır.

İnsan ne de olsa daima biraz yalnızdır.

İnsan ne de olsa daima biraz umutsuzdur.

İnsan ne de olsa daima biraz sapkındır.


İNSAN NE DE OLSA DAİMA BİRAZ HELAK OLUR.




Böyledir ey insan. Bu göstergeler 524 sayfanın içinde geçmedi sadece. Onları bizzat yaşadık ve gördük, kimi zaman kabullendik de… Her gün milyonlarca detay arasında buhar oldu birçoğu; ama asla üzerinden bir kez daha geçilmedi. Yukarıdaki kelimelerin binlercesi her dakika, hatta her saniye müthiş bir hızla yaşanmıyor mu? Bir kuş görünümüyle yeryüzünde kırıntı kadar yer kaplayan insanların, dağları yaratırcasına kabaran kibirlerine fazlasıyla şahit olmadık mı? Modern zamanların ultra lüks ve süper kahraman dayatmasını olabildiğince gözümüze sokan çığırtkan hayatları izledik hayretle; Kimileri ezildi güç getiremediğinden, kimleri ise, o yapay hayatların coşkusunu yaltaklanarak hissetmeyi tercih etti. Bu müthiş cehaleti her zaman küçük bir azınlık fark edebildi sadece: Öyle ya, sığındığımız sayfalar ne de olsa daima biraz uçurumdan kurtarabilirdi!


Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde coşku ve tutkuların ilkbaharıydı. Sodom ve Gomorra ise sonbaharın hüzün sayfaları... Roman boyunca Marcel'in kıskançlık sendromları ve bekleyişlerini okuruz. Onun bu aşırı duyguları sevgi ve aşk olarak tanımlanır, ancak bilinenin aksine anlatıcı mutlak bir sahiplenme dürtüsü içindedir. Tumturaklı, pohpohlayan ve bayağı ifadeleri, elde etme düşüncesinden ileri gelir. Bu sebeple, ümitsizlik ve vazgeçme noktasındaki bekleyiş, müthiş bir korkuyu pençeler. Marcel’in, sevgisi o boyuta ulaştırmıştır ki, karşısındakini vazgeçilmez, bulunamaz olduğunu ilan edercesine duygularını tanrılaştırır. Eski ‘ben’ yani gerçek olan aranır daima. Çünkü zamanın yaşanmışlığı içinde potadan geçirmediği ‘eski ben’ anın ben’inden daha gerçek -saf- ben’dir. Kelimelerin geçirdiği evrim bile etimolojik metinlerle süslenir; dünü ve bugünü kavrarız. Kendi hayatının dışında, bütün bir dünyanın derin sularına kürek çekilerek dün ve bugünün yeniden kurgulanması, Bergson’un Dureé felsefesinin zeminine denk gelir. Anlatıcının rüya ve anıları yine es geçilmez bu seride de. Madlenin çaya batırılmasıyla çocukluğunu, yani geçmiş zamanı duyumsayan anlatıcının büyükannesi ile olan anıları depreşir birçok satırda. Zaman bölünerek sürekli geriye dönüşler (hatırlayışlar) gerçekleştirilir. Sevdiğimiz şeyler bizimle birlikte değişir der Tanpınar, ve ekler: “onlar daima hayatımızın zenginliği olarak içimizde yaşarlar. Diğer serilerde gördüğümüz “anımsama”ların izleri bu kitapta da devam eder. Proust bu romanda önceki serilerde kullanmış olduğu bütün temaları yeniden ele alıp işlemiştir: Aristokratların monden yaşantıları, salon toplantıları, eşcinsellik, aşk, unutma ve ölüm sonrası yas vb.
Charlus, Sodom’un ve eşcinselliğin simgesi olmuştur bu romanda. O kadar ki eşcinseller bahis konusu olduğunda “Charlizm” deyişi kullanılır. Ritüellerin ya da zamanın siyasi ortamının -Dreyfus Davası- insanların ruhunda oluşturduğu başkalaşımı tüm çıplaklığıyla görürüz Sodom ve Gomorra’da. Öte yandan anlatıcının en çok gözlem yaptığı kitabı bu olmalıdır; son derece kibir kokan cümlelerle, Ruskin’in zeka öngörüsünü benimsemiş olan anlatıcı, retinasına giren karakterleri, zeka kriterine tabi tutan analizlerle sıralar, göz, burun ve suretin zeka üzerindeki etkilerinin yer aldığı büyük perdenin öngörüleri, Proust’un gözlemci kimliğini, yani bu eserin bir başka kısmını oluşturur.


“Benim gözümde nesnelere değer kazandıran izlenimler, başkalarının yaşamadığı veya önemsiz diye hiç düşünmeden bir kenara attığı duygular oldukları ve dolayısıyla, bu izlenimleri ifade edebilsem bile ya anlaşılmayacakları ya da küçümsenecekleri için, onları kullanmam imkansızdı (…)”


Ölmek, mahvolmak” anlamına gelen helak, dini bir kavram olarak, fert ve toplumların yok edilmesi suretiyle cezalandırılması demektir.* Helak olmak sadece gökten yağan taşın meydana getirdiği yok olma durumu değildir. Sodom ve Gomorra gibi kavimlerin helak oluşları şüphesiz ibretlik gerçeklerdir. Romanda geçen Tristie ve Cherbourg şehirlerinin eserde “lanetli” olarak geçmesi Proust’un Sodomist şehirlerinin bir diğer simgesi olarak kabul edilir. Bu kitaba dair eleştireceğim tek nokta varsa, anlatıcının 'biz' zamiri olurdu. "Öyle ki (...) yaşarız, yapmayız, kabul etmeyiz" minvalinde olan cümlelerin fazlalılığı, bu hususta dikkat çeken tekrarlardan biriydi. İşbu kitap zaten tekrarların tekrarları anlatısıdır aslında...


Kâinatta her varlığın bir sebebi olduğuna inananlardanım. Bir akbabanın tabiat çöpçülüğü, bir sırtlanın aile hiyerarşisi içindeki 'sosyal' örneği, bir farenin tıbbi deneylerdeki en önemli araç olması gibi sıralayabileceğimiz "nedenler", insanoğlunun altüst ederek cehenneme çevirdiği dengeye ahenk katmak içindir.
Öyle ki bazıları, (Proust öykünmesi) dünyada yaşadığını zanneden insanların birçoğu, aslında başkaları için yaşarlar. Asla yalnız kalmayı bilmeyen kitleler tefekkürün ne demek olduğunu kavrayabilmiş değillerdir. Kendi varlığını dahi sorgulamayan zihinler, bir köstebek gibi gözleri yarı açık gezerler ve bütün ihanetler, bütün yaltaklanmalar ve bütün egolar, "benim bir sebebim yok" diye bağırırcasına kendilerini ilan ederler. İnsanoğlu hatasız olamaz denilir, doğrudur, ancak hatalar kümesi içinde tek bir doğruya rastlamak o kadar ender olagelmiştir ki, bu iğne deliği bile olsa, insan pik noktayı bulmuş gibi bir sevinç yaşar!


Hayatımız, tıpkı Marcel'in hikayesi gibi nedenler silsilesi üzerine kurulu yazgılardan ibarettir. Bir şeyi gerçekten isteriz, ona ulaşmak için her şeyden vazgeçerek kendimizi adeta adar duruma geliriz. Yollar kesiştiğinde, duygular kozasının gerçekliğine inanmaya başladığımızda karşımıza çıkan gerçek, bir porselen gibi kırılmalara yol açar. Bu dağılmalar öylesine şiddetlidir ki, artık hiçbir şey kavranamaz olur. Her şey bittiğinde, hiçbir şey beklenmediğinde, her şeyin ve hiçbir şeyin 0 noktasında, insan artık alışır, yüzlerce kitabın veremeyeceği gücü, yeninden yakasından bulur. Şer kavramı nelere galebedir ve nelere açıktır...


Marcel'in yaşadığı kuşku ve şüpheler, tıpkı Albertine'in sahteliği gibi sevginin gerçek boyutunu göstermez. Albertine'in uyandırdığı sürekli ve sancılı güvensizlik yeterince kavranılmasına rağmen umut kapısını açık bırakır Anlatıcı. Bu kitabı iki kelimeyle tarif etsem kesinlikle "Kaçışların Hazzı" derdim...
Coğrafya kaderdir demişti İbn Haldun, yüzyıllar önce... Öyle ya, hazin sonları gelene kadar bulundukları yeri yadırgayan sapkın bir Sodom kenti vardı ortada...


"Bu gemiyi tanrı bile batıramaz" demiştiniz;
Size hayranlık duyularak bakılan bedeniniz ve zekanızla birlikte bütün şatafatınız, süperegonuz, sahteliğiniz ve kendinizden başkasını hiçe sayan yapay ruhunuz büyük bir kayaya çarparak derin sulara gömüldü ve hiçbir zaman hatırlanmadı. Karanlık karanlığa mahkumdu, öyle değil mi?


Sodom ve Gomorra bugün halen gizemini koruyan bir şehir. Cinsel haz anında veya başka işlerle uğraşan insanların bela ile gelen heykelimsi görüntülerini hepimiz biliriz. Taşlaşmış insanları aramaya lüzum yok, onlar canlı olarak aramızdalar ve helaklarını yavaş yavaş, taksitle yaşamaktalar.
524 syf.
·9 günde·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Sodom ve Gomorra kitabını yorumladım:
https://youtu.be/-JwjFprKbIc

"Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorra'yı bulamadı." Ernest Wright, National Geographic

Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda sözü edilen günâhkâr kentler, Sodom ve Gomorra. Lut Kavmi'nin yaşadığı ve helak olduğu yerler. Peki yok olan ve kimsenin bulamadığı bu şehirleri biz nasıl bulabiliriz? Kayıp Zamanın İzinde serisi işte tam da bu noktada devreye girer.

İnsan, daima başkalarının anlayamadığı nedenlerle sever. Sevdiğiniz insanın size elini kaldırıp mütevazı bir selam vermesi, dudaklarındaki en ufak bir oynamanın bile yanaklarındaki yumuşak çizgiyi değiştirmesi, salon ve sosyete hayatındaki gösteriş silüetiyle başkalaşmış bulutların hep üzerinizde gezmesi aslında sizin sevginizin de meteorolojik durumunu belirler. Bunu en iyi kendimden bilirim. Çünkü bilsek de bilmesek de bizler de Sodom ve Gomorra'nın misafirleriyizdir.

Hayatımız boyunca çeşitli erkeklere ve kadınlara gerek sempati gerekse de antipati duyarız. Bunların dozunu ise samimiyet doktoru belirler. Etrafınızdakilerin sahte ve yapay düşüncelerine ne kadar bağışıklık kazanırsanız doktorunuz da sizi o kadar kolay tedavi eder. Duygusal tezatlıklar arasında ne kadar gidip gelirsek, bir tren yolculuğunun birbirini anca ufukta görebilen iki şehir arasında mekik dokuduğu kadar da insanların içindeki saf aşkı trenin içindeki sohbetlerin maneviyatlarıyla değil, trenin fiziksel hareketinin bize cinsel mekanizmaları hatırlatmasıyla yorumlama isteği duyarız. Hiç kimse şimdiye dek yok olan bu şehirleri bulamamış olabilir. Fakat sevgi de kimin kesin olarak bulduğunu bilemediğimiz sonsuz bir olgudur.

İçinizdeki manevi acıyı, özlemi, sevgi tohumlarını bir anatomi uzmanıymışcasına vücuduna haşretmek istediğiniz insan, girmek için zar zor izin alabildiğiniz bir heykel müzesinde anlamsız gözüken ama pek çok sanatçıya ilham olmuş bir heykel gibi durur. Bu heykele pek çok kişi sadece bakıp geçmektedir. Siz ise sadece ona odaklanmışsınızdır, yontulmuş bütün detaylarına, çukurlaşmasına sebep olmuş bütün yaşanmışlıklarına, hormonlarının salgıladığı bütün stimülasyonlara hayatınız boyunca maruz kalmak istersiniz. Ona yazgılı olmak istersiniz. Yazgının skalası, cinsiyettir. Homoseksüel, heteroseksüel, transeksüel gibi etiketlerle doğmayı seçemediğiniz hayatta seçmeye zorlandığınız tercihlerle başbaşa bırakılmışsınızdır. Bir zamanlar Lut Kavmi'nin tam ortasında helak olma ihtimaliniz varken, siz, duyduğunuz sevginin cinsiyetsizliğiyle helak olmayı çoktan göze almışsınızdır. Aşk da zaten başlı başına bir helak olmadır.

Sevginin konuştuğu dil kıskançlıktır. Fakat tam da bu noktada Yunan mitolojisindeki "Arkana bakma!" tabusu önünüze kocamaaan bir duvar gibi çıkar. Çünkü Orpheus'a Eurydike'yi kovalarken "Arkana bakmayacaksın, asla bakmayacaksın arkana Orpheus. Dönüp bakarsan, Eurydike'yi bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedersin." denmiştir. Oysaki geçmiş, insanın şimdiki zaman tarlasını süren en iyi arkadaştır. Duygular zaman çiftçisiyle nadasa bırakılır. Kendimden örnek veriyorum, geçmişimizdeki kadınlarla yaşadığımız duygulanımlar aslında bir Doğu dininde yüzleri bambaşka biçimlere bürünebilen Tanrıların aldığı yüz ifadeleri gibidir.

Durmayan şimdiki zamanınızda aradığınız kayıp kadınlar, kayıp yaşanmışlıklar, kayıp duygulanımlar sizin önünüze beceriksiz bir eskizmişcesine çıkarılır. Geçmiş, şimdiki zamanken size pek çok şey vaat eden manevi ihtiyaçlarınız, sanal olmayan şimdide sadece birer kuklaya dönüşmüştür. Kukla ustasının adı ise bilinçaltıdır. Önünüze sürekli buruşturup atmalık eskiz kağıtları atılır. Kıskançlık öyle bir şeydir ki, kendinizi bu yırtıp attığınız düşünce eskizlerinin bile yanyana gelip sevgi bağı kurmasından işkillendiğiniz bir girdabın içerisinde buluverirsiniz.

Göz bebekleriniz anneleri için ağlar, maruz kaldığınız anlık hayat kesitleri, kimya deneylerindeki tüplerin içinde bilinmeyen ve her an patlamaya hazır bekleyen reaksiyonların ruhunuzun kıskançlık haznelerini doldurmasıyla birlikte adımlarınıza karışır. Onlarla birlikte alnınızın yerçekimine yenildiği nafile secdelerde, inandığınız Tanrı'ya yakarırsınız, onlarla birlikte gece kulübünde günahı dost edinirsiniz, onlarla birlikte rulet masasında Hegel'in diyalektiği üzerine kırmızı-siyah renklerle kanka olursunuz. Fakat hayat da zamanın alışkanlıklarla dolup taştığı kadar vardır ya, işte hayata hologram ellerinizle dokunmak istediğiniz her düşünce parçacığında karşınıza pek çok kez çıkacak olan 0 sizin esas sentezinizdir. Bu yüzden O ile 0 arasında bu kadar benzerlik olmasına da şaşılmaması gerekir. 0, O’nun çocuksu yanaklarından biraz sıkılmış versiyonudur. Biz, O’nu ne kadar seversek, 1’e değil daha çok 0’a ulaşırız.

İnsan, arkasına bakmadan duramaz. Çünkü insan bilmediğine bakmayı sever. Bir daha hiçbir zaman kavuşamayacak şekilde kaybedeceğini bilmesine rağmen arkasına bakmaya devam eder. Çünkü insan Tanrı değildir. İnsanın önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilen bir Tanrı varken, insanın cüzi bakışları Proust'un zaman hiyerarşisine -yani boşa geçirilen zaman, kaybedilen zaman, ele geçirilen zaman ve yakalanan zaman- takılır. Engelli bir koşu gibidir zaman, her engelde insan bir dahaki engeli nasıl aşacağını daha iyi öğrenir. Gözyaşlarıyla doğmuştur, gözyaşlarıyla ölecektir. Yediğim çiğköftelere bile avucumun içi kadar acı koyulurken, 25 yıllık acısız hayatımda en sevdiğim kitap olan Robert Musil'in Niteliksiz Adam 1'ında
"Modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyordu: O halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalıydı!" şeklinde bir alıntı vardır. İşte, modern insanın kliniği de aşk çıkmazıdır. Aşk çıkmazında doğup aşk çıkmazında ölüyor, aynı zamanda da aşk çıkmazında yaşıyordu insan. Herkese göre bir aşk vardı ortada fakat insan önüne bakmayı bilemediği için arkasından da kurtulamıyordu. Kayıp zamanın izinde tamlamasına kayıp aşkın izinde, kayıp paranın izinde, kayıp günahın izinde, kayıp başarının izinde koyduğu için insan, insanlığından çıkıyordu. Birileri için yaşıyor, başka birilerine zeki görünüyordu. Kendisini ararken zamandan oluyordu. Cenneti arzularken cehennemi giyiyordu. Yozlaşıyor, izole oluyor, sahteleşiyordu.

Yıllarca birbirini göremeyecek olan insanlar, anılarının ortaklığından ötürü birbirinden vazgeçemez. Beraber gezilmiştir deniz kıyıları, beraber bakılmıştır tablolara, beraber doğa yürüyüşleri yapılmıştır. Artık ellerdeki epiteller dost olmuştur. Parmak çizgileri, aşıklara göre, tez ile antitez, adenin ile timin, siyah ile beyaz gibidir. Anlamı birbirlerini tamamlamakta ve senteze ulaşmakta arayan fakat birbirlerini tamamlamadan da çelişkili bir anlam arayışına sürüklenen de yine, nitelikli dış uyaranların niteliksizleştirdiği insanların boş ve hayal kırıklığıyla sonuçlanacak olan heveslerinden başka bir duygulanım değildir. Beyhude olduğu aşikardır. Zaten insan, zamanını boşa geçirdiği kadar da onu yakalamak ister. Kederlerin için ne kadar derin bir kuyu açarsan sevgi susuzluğuna ilaç olabilecek derin bir potansiyel su kuyusu sahibi olman da o kadar kolay olur. Her şey senin için be insan. Sadece acı çekmen yeterli, çünkü Proust da acıya karşı boynunu heybetli bir Yunan Tanrısı'na eğermiş gibi sunmuştu:

"Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz." (s. 145)

"İnsanların sevgisinden ne kadar az şey beklenebileceğini görüyordu, buna boyun eğmişti. Bundan ötürü acı çektiği oluyordu tabii." (s. 346)

"Hayata hala bağlıydım, ama hayattan artık acıdan başka şey bekleyemeyeceğimi biliyordum." (s. 510)

Biliriz ki Marcel Proust da bir zamanlar kendi ruhunun epitellerine uyabilecek bir kadın arayışındadır. Ama isteklerine bir türlü cevap alamadığı için latent eşcinselliğe kadar giden bunalımlar yaşamıştır. Nedendir bilmem fakat atan bir kalbi, düşünen bir beyni, seven bir mizacı olan herkesin Proust okuması gerektiğini düşünürüm. Çünkü Proust da zamanınızı boş geçirmenizi istemez. Kendi gözlerinizle Proust'un dünyasına değil, Proust'un gözleriyle kendi dünyanıza bakabildiğiniz sürece siz de geçmişinizde o unutamadığınız ve uğruna kıskançlıklar yaşayıp ortamlarda sevginizi sakındığınız, birilerine yaranmaya çalıştığınız, Eurydike için Orpheuslaştığınız kadar "zaman" olursunuz. Seçim ise size ait, bir insana mı ait yoksa zamana mı ait olmak istiyorsunuz?

Kim bilir... Sodom ve Gomorra'yı bulduk mu bilinmez. Fakat belki Proust da aşkının sarhoşluğuyla helak olmak isteyen bir adamdı. Olabildiğince cinsiyetsiz, olabildiğince sahtelikten uzak, bir elektrik akımı gibi ani ve gerçek bir sanatın karşısında olduğunuzu bildiğiniz zaman hissettiğiniz, hayatınız boyunca etkisinin geçmeyeceğini düşündüğünüz kısmi bir manevi felç gibi:

"İnsanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı; onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım." (s. 519)

Eğer bu klibi de izlerseniz Sodom ve Gomorra'nın ne anlatmaya çalıştığını anlayabilirsiniz:
https://youtu.be/UBDjTtLdgkg
524 syf.
Fransız yüksek sosyetesindeki düklerin,düşeşlerin,prenseslerin,markilerin, baronların ve bütün diğer soyluluk ünvanlarına sahip olan veya olmayanların kibarlık ve gösteriş yarışına girdiği bu ortamda, eşcinsel ilişkilerin alenen yapılması,yüksek mevkide bulunan erkek ve kadınların normal hayat ve ilişkilerini sürdürürken, bir yandan eşcinsel içinde bulunmasını kaleme almış olan Proust, bu ilişkilere hangi gözle baktığını tam olarak kestiremiyoruz, çünkü kimi zaman hatta çoğunlukla tiksinerek baksa da,kimi zamanda normal olarak görüyor kitabı okuduğumda farkettim.

Davetleri,bu davetlerdeki diyalogları, dedikoduları,övgü dolu sözleri,hemen sonra gıybete geçmeleri her zaman olduğu gibi sosyeteler de var tabi, merak ediyorsanız buyrun okuyun efendim,kitaplar,tablolar, müzikler, gösteriler hakkında sohbetler eğlenceli şekilde okuyorsunuz bazen sıksa da güzeldi...

Guermantes Tarafı'nda anneannesinin hastalık ve ölüm sahnesini anlattıktan sonra bu konu hakkında pek bahsetmiyor Proust,Bölümde
Balbec'e gidip ailesi ve anneannesi ile kaldığı aynı otel odasına yerleşince,onun ölümden sonraki hisleri ani bir duygu patlaması yaşıyor.

Rüyalarında bol bol gördüğü anneannesi ve birlikte yaşadıkları anları duygu yüklü, satırlarda sanki kendi anneannenizi kaybetmişsiniz gibi etkileniyorsunuz, gerçi anneannemde hayatta değil belki de daha çok o yüzden etkilenmiş olabilirim.yaşadığı bu hüzün dolu sahneler etkileyiciydi...


Serinin 4'üncü kitabı "Sodom ve Gomorra" da Marcel Proust,diğer 3 kitabına göre daha samimi geldi ya kitaba alıştım ya da kitabın anlattıklarına gerçi her seri de farklı karakterler ve şaşırtıcı bir şekilde bu karakterlerde farklı olaylar cereyan ediyor bu yönünü seviyorum yazarın yoksa okunmaz bence hep aynı olaylar etrafında dönse güzel olmazdı bu da yazarın başarısı,hatta kişiler daha açık şekilde biz okuyuculara sunuyor, tavsiye ederim...
550 syf.
·11 günde·Beğendi
Sodom ve Gomorra, iki eski sümer şehridir. Kutsal kitaplarda geçen, Kur’an’ı Kerim’de Araf Suresi’nde bahsi geçen günahkâr insanlar olan Lut kavminin yaşadıkları yerdir. Allah’ın bu şehre ateş ve taş yağdırarak ters yüz ettiği, insanları yok ettiği , şehri lanetlediği yazılıdır.

Marcel Proust, serinin 4. cildi olan, eşcinsel ilişkilerden bahsettiği bu kitabı için isabetli bir isim belirlemiş. Eşcinsel ilişkileri ve toplumdaki yansımaları, insanların fikir ve davranışları ile ilgili gözlemleri bolca yer alıyor. Yine insan ilişkilerini ve sosyal statüleri etkileyen siyasi durumları Dreyfus olayı üzerinden iletiyor.

Günlük aristokrasi ve burjuva hayatı, sanat ve aşkları haricinde bu cildinde etimoloji ve felsefeyle ilgili kısımlar da mevcut.

Sanırım beni ağlatan ilk kitabı oldu. Büyükannesiyle olan anılarında bolca gözyaşı döküp şiş gözlerle uyandığım doğrudur

Kayıp Zamanın İzinde serisi genel bilgiler için https://youtu.be/ZfGyt9hGxo8
550 syf.
7 kitaptan oluşan Kayıp Zamanin İzinde serisinin 4. Kitabı olan Sodom ve Gomorra'yı okuyup geride bırakmanın haklı gururunu yaşıyorum resmen.

Bitmek bilmez betimlemelerden çevresindeki herkesin konuşmalarını aktardığı sayfalardan, kumaşlardan, şapkalardan, elbiselerden bahsettiği bölümlerden çok ama çok yoruldum. İçimden hep "ama Proust bunlardan bana ne?" dedim. Bu bölümler okuma zevkimle pek örtüşmediği icin sanirim, kendimden bir parça bulamıyorum ama konu duygulara gelince ben tam bir Proust hayrani olabilirim!
Her kitabında olduğu gibi Proust'un duygularından, aşkından ve acısından bahsettigi sayfalarda mest oluyorum, hayranlığın daha da artıyor.

Sodom ve Gomorra aşkın ve aşk acısının insanin içine işleyen bir anlatimla okuyucuya sunulduğu bir kitap. Özellikle ilişkiyi bir yandan sürdürmek isterken bir yandan da bitmesi gerektiğini düşünen karakterin ikilemini siz de hissediyorsunuz.

5. Kitaba doğru ilerlerken çoğu gitti azı kaldi diyerek teselli buluyorum.
550 syf.
·10/10
Proust ilk kitapta Swann'la o kadar yakınlaştırıyor ki insanı Sodom ve Gomorra'da baş karakterimizin yaşadıklarını sürekli Swann'ın yaşadıklarıyla karşılaştırıp durdum.İkisi de sosyete tarafından sevilen kişiler,tutkuları doğrultusunda sürekli kafalarını kurcalayan sorularla kendilerine ızdırap çektiriyorlar(Swann bu konuda haklı olduğunu görüyoruz zaten) ve en çok benzerlikleriyse ikisi de arzuladığı kadınların kendilerini en baştan onlara verebileceklerini ima ederken uzun süre boyunca bu arzularını karşılarındaki kadınlara söylememiş olmaları.

Olayların gelişme hızlarından mıdır(?), yoksa seriyi tam anlamıyla hissettiğimden midir(?) bilinmez.Serinin en rahat okuması oldu.
523 syf.
·23 günde·10/10
Kayıp zamanın izinde serisinin dördüncü kitabı olan Sodom ve Gomorra bitti.

Önceki kitaplara göre daha rahat okunabilen ama daha fazla olay barındıran bir kitaptı bana göre. Kahramanımızın yine duygu durumlarındaki iniş ve çıkışlar çok fazlaydı. Asıl şaşkınlık yaratan ise eşcinsel ilişkilerdi benim için. Sosyete içinde bitmek bilmeyen dedikoduların yanına bir de bu durum eklenince iyice merak uyandırdı. Kurt kocayınca kuzunun maskarası olurmuş cümlesi Swann'ın sosyetedeki halini çok iyi anlatıyor. Hem hastalığı hem de ona alınan tavır üzücü geldi bana.
Kitapta sık sık Dreyfus olayına yer verilmiş. Bu açıdan bilgilendirici detaylar vardı .
Bizim için değerli olan birini ölünce az anımsar ya da hayatımızda hiç yokmuş gibi hissettiğimiz anlar olur fakat onunla bulunan bir ortam ya da onu anımsatan bir koku bile geçmişi ve kaybettiğimiz sevdiğimizi bize acımasızca hatırlatır . Kahramanımızda buna benzer birşey yaşıyor ve ordaki duygu yoğunluğu kendini anlatımı, betimlemeleri inanılmaz doyurucu ve hüzünlüydü.
Françoise'nin yine nokta atışları kendini tutamayan çenebaz halleri çok güldürdü.
Bir başka şoka girdigim kısım ise Patroniçe ve müritler olayıydı kesinlikle.
Kitap kahramanımızın herkese aşık, sevgi pitircigi halinde olup istediği kişiden sıkılma durumu yaşayıp yine boşluğa düşmesi, karamsarlığı , duygu geçişleri bazen yorucu olabildi. Fakat öyle soru işaretleri oluştu ki sonlara doğru bir sonraki kitabını çok merak ediyorum. Neler yaşayacak ?Pariste beni bekleyen hüzünlü zamanlar deyip dururken neler olacak ? 
550 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sodom ve Gomorra, Kayıp Zamanın İzinde serisinin 4. kitabı. Bu kitapta hikayenin normal akışına ek olarak -kitabın adından da anlaşılacağı üzere- bazı karakterlerin eşcinsel olduğunu ve Fransa'da eşcinselliğin hatta ensestin -en azından o dönem için- normal karşılandığını öğreniyoruz. Ayrıca Proust'un bu kitapta da Dreyfus Olayı'ndan bahsetmesi, o yıllarda bu konunun ne kadar önemli olduğu konusunda bir kez daha dikkatimi çekti. Anlatışı su gibi akıyor, detaylar dalga oluşturup anlatışa eğlence katıyor. Üç kitaptır anlayamadın mı diyeceksiniz belki ama, anektodları da ayrı güzel bir yazarmış Bay Proust. Önümüzdeki ay, 5. kitap olan Mahpus'la seriye devam ediyorum. Tavsiyemdir. =)
523 syf.
·21 günde·10/10
Kayıp Zamanın İzinde sürdüğüm uzun soluklu yolculuğumun diğer bir durağı olan 4. Kitap –Sodom ve Gomorra- diğer kitaplara oranla okunması daha kolay ama olay çeşitliliği ve isimlerin çokluğu sebebiyle de benim için daha karışık olanıydı. Kitabın adının büyük bir tufan ile yok edilen Lut kaviminin yaşadığı şehirler olmasından dolayı daha kapağı açmadan, acaba Proust neden böyle bir isim seçti diye düşündürmeye başladı, daha sonra kitaptaki olayları okuyunca da isminin kitabı yansıttığını anlamış oldum.

Kitabın ilk cümlesi –bildiğimiz gibi- kelimeleriyle başlıyordu ve o an bir önceki kitapta aklımda kalan bütün soruları sıraladım, örneğin Swann’ın durumu, başkahramanımızın gönül ilişkileri, edineceğini söylediği olumsuz deneyimlerin yanı sıra gelecek kitaplarda bizi bekleyen olaylar gibi. Daha ilk sayfalarda şaşırtıcı bir giriş yapıyor yazar. Önceki kitapta uzunca hayatlarına göz attığımız prensler, prensesler, baronlar, dükler, düşesler ve sosyetenin mensup olduğu soylu bir dünya kişiyle olan ilişkimiz kaldığı yerden devam ediyor, kendi aralarında birbirlerini övmeleri, ortamda olmayanın ardından atıp tutmaları kısacası dedikodunun bir an bile eksilmediği satırlar sizi bekliyor. Bunlara ek olarak da hiç tahmin etmediğiniz karakterlerin eşcinsel ilişkileri de size sunuluyor. Yazar, bu konudan bahsederken iki kutup arasında gidip geliyor gibi hava çizmiş, her iki düşünceden de satırlara rastlamak mümkündü. Sosyete muhabbetleri demişken, beni en çok sinirlendirip üzen ise Swann’a dair olan konuşmalar oldu, sanırım ilk kitaptan itibaren onun düşüncelerine misafir olduğumdan kendisini çok benimsedim ve son iki kitaptır yaşadıklarından dolayı da fazlasıyla üzülüyorum. Onun hakkındaki konuşmaların arasında Dreyfus olayına da tekrardan uzun uzun değinilmiş.

Kitabın geneline bakıldığında, davetlerin büyük yer kapladığını, davetten arta kalan kısımlarda kahramanımızın şehirdeki turlamalarını ve otelde geçen zamanlarını görüyorsunuz. Otelde geçen bazı geceleri bana eski kitaplarda kendi kendine düşündüğü satırları anımsattı, özellikle de uyku ve anımsama üzerine düşüncelerini ifade ettiği kısımlar akıp gitti. Özellikle de kitapta bir bölüm vardı ki beni en çok etkileyen kısımdı diyebilirim. Gönül Tutuklukları başlığı altında büyükannesine karşı hissettiklerini kaleme aldığı satırlar sizin de kahramanla aynı hisleri paylaşarak sizin için değerli olan sevdiklerinizi düşünmenizi sağlıyor. Duygu aktarımlarının hüzün dolu oluşundan mıdır bilmiyorum ama birçok satırında tutuklu kaldım, düşünceler arasında savrulup durdum.

Her kitabında dile getirdiğim yazarın merak tohumları ektiği satırlara bu kitapta da rastlamak mümkün, bir de bu kitapta her bölümün altında içeriğe dair anahtar ifadelere yer vermişti, neyle karşılaşacağımı bilmeme rağmen nasıl gelişeceğini merak ettiğimden yine bazı bölümleri daha çabuk okumak istedim. Bir sonraki kitap için yeterli merak unsurunu da sonlara doğru fazlasıyla verdi.

Başkahramanımızın beni deli eden değişken hallerine de değinmeden geçmek istemiyorum. Gelgitli yapısı beni hem sinir etti hem de bazı yerlerde gülümsetti. Daha kendi ne istediğini bilmeden karşı taraftan yana beklentiye girmesi de ayrı bir tezatlıktı. Albertine’nin de dahil olduğu sayısız gönül ilişkileri başımı fazlasıyla döndürdü, bundan sonrası da bu hızla mı devam edecek merak ediyorum. François ile olan konuşmalarında her zaman olduğu gibi François’in çenebaz halleri süperdi. Kurduğu cümlelerdeki nokta atışı ifadeler ve seçtiği kelimeler güldürdü.

Sonuç olarak, benim için daha hareketli ve yoğun bir okuma serüveniydi, serinin sıradaki kitabıyla kayıp zamanda iz sürmeyi heyecanla bekliyorum, umarım güzel olur.
523 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Düşünmek çoğunlukla üzücüdür . Serinin dördüncü kitabının bence ana fikrini oluşturan
cü mle olarak benimsedim . ilk üç kitapta yazar sürekli girmeye çalıştığı çevreye girmiş artık o etkli salon davetlerinden bulunmuş hatta aranan bir kişilik haline gelmiş . Ama bu çevrenin aslında hiç göründüğü gibi olmadığını aksine yapmacık oldugunu farkına varıyor

Yazar artık olayları daha çok romantik bakmatktan ziyade gerçekçi olarak görüyor kendi ilişkilerini sorguluyor. Hayatta ki amacını yer yer ölümü düşünüyor

Üçüncü kitap gibi tekrardan uzun davet sohbetlerinin olması bence biraz fazla tekrar hissi oluşturmuş

Keyifili okunana bir eser ama fazla ara vermeden okunmalı
550 syf.
·8/10
Serinin dördüncü kitabı eşcinsel ilişkileri öne çıkaran bir bölüm olmuş. Daha önceki kitaplardaki gibi sosyete hayatını anlatmaya devam ediyor bir yandan da. Ayrıca aşk konusunda yaşadığı gelgitler de iyi kaleme alınmış. Diğer kitaplarına nazaran daha anlaşılır geldi.
550 syf.
·Beğendi·10/10
Kayıp Zamanın İzinde serisinin 4’üncü kitabı olan Sodom ve Gomorra’da Marcel Proust, diğer 3 kitaba göre kendisini daha da samimi olarak dile getirmeye, duygu ve düşüncelerini, hatta kişiler hakkındaki gözlemlerini çok daha açık bir şekilde biz okuyuculara yansıtmaya başlamıştır.
Adından dolayı en çok merak ettiğim kitaptı. Sodom ve Gomorra kentlerinin tarihteki yerini ve livatalıktan dolayı gelen bir tufanla yok edildiğini büyük bir çoğunluğumuz bilmekteyiz. Üstün bir zekaya sahip olan Proust, “Kitabına bu ismi boşuna koymamıştır” düşüncesi beni haksız çıkarmadı. Zaten kitap bu yüzden şok bir başlangıca sahip. Fransız yüksek sosyetesindeki düklerin, düşeslerin, prenslerin, prenseslerin, markilerin, markizlerin, baronların ve tüm diğer soyluluk ünvanlarına sahip olan veya olmayan kişilerin kibarlık ve gösteriş yarışına girdiği bu ortamda, eşcinsel ilişkilerin “neredeyse” alenen yapılması, yüksek tabaka erkek ve kadınların normal hayat ve ilişkilerini sürdürürlerken, bir yandan da eşcinsel ilişkiler içinde bulunmasını kaleme alan Proust’un, bu tarz ilişkilere hangi gözle baktığını tam olarak anlayamıyoruz. Çünkü kimi zaman ve hatta çoğunlukla buna bir hastalık gözüyle bakarak tiksinmesi, kimi zaman da (nadiren) normal olarak görmesi akıllarda gerçek hayatındaki “Marcel Proust eşcinseldi.” söylentileri hakkında soru işareti yaratıyor. Büyük bir çoğunluğun gerçek hayatında eşcinsel olduğu yönündeki fikirleri yüzünden, eşcinselliğin bir hastalık olduğunu belirtmesi acaba bir kamuflaj mı sorusunu da akla getirmiyor değil. Ama sanırım dönemin Fransa’sında her ne kadar bu tür ilişkiler gizlilik içinde kurulsa da sosyetede yaygın ve normal bir davranış olarak görüldüğü anlaşılıyor.
Kitabın büyük bir bölümü Balbec’te geçiyor. Yine davetleri, bu davetlerdeki diyalogları, dedikoduları, yüzlere karşı övgü dolu sözler sarf edilirken hemen sonrasında gıybete geçmeleri, kitaplar-tablolar-müzikler-gösteriler hakkındaki sanatsal sohbetleri eğlenceli bir şekilde okuyorsunuz. Ayrıca dikkat çeken önemli bir konu da, Proust’un Albertine’e olan aşkını bol bol dile getirmesiydi. “İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş.” misali Albertine’e sert-kötü çıkışlarını, tripler yapmasını, aşkının büyüklüğüne rağmen inişli-çıkışlı/ayrılıp barışmalı bir davranış sergilemesini de dikkatle izliyoruz. Hatta duyduğu bu aşkın büyüklüğü bana ilk kitaptaki Swann-Odette aşkını anımsatsa da bu inişli-çıkışlı davranışlarına bazen anlam katamadığım anlar oldu.
Benim için kitabın etkileyici bölümünü sona saklamak istedim. Kitabın “Gönül Tutkunlukları” adlı bölümü bana göre en çarpıcı, hatta sarsıcı bölümüydü. Guermantes Tarafı’nda anneannesinin hastalık ve ölüm sürecini anlattıktan sonra bu konu hakkında bir daha yazmayan Proust, bu bölümde Balbec’e gidip ailesi ve anneannesi ile kaldığı aynı otel odasına yerleşince, onun ölümünden sonraki hislerini ani bir “duygu patlaması” şeklinde dile getiriyor. “Gerçek hayatın başladığı an” diye tabir ettiği rüyalarında bol bol gördüğü anneannesi ve birlikte yaşadıkları anıların yarattığı duygu yüklü satırlarda, sanki kendi yakınınızı kaybetmişsiniz gibi etkileniyorsunuz. Yaşadığı bu hüzün dolu sahneleri, kitabın en etkileyici bölümü olarak gördüm.

5. kitap olan “Mahpus”ta görüşmek üzere…
Tüm kitapsever dostlarıma iyi okumalar dilerim.
İnsan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ızdırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez,
Her gece, uyurken, sırf bilinçsiz sandığımız bir uykuda hissedilecekleri için hiç yaşanmamış kabul ettiğimiz ıstırapları yaşama tehlikesini göze almış oluruz belki de.
Gilberte'i artık sevmiyordum. Benim gözümde, arkasından çok ağladığım, zamanla unuttuğum bir ölü gibiydi; tekrar dirilse, artık onun için yaşanmayan bir hayatın içine giremezdi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sodom ve Gomorra
Alt başlık:
Kayıp Zamanın İzinde Serisi Dördüncü Kitap
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
524
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753637489
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A la Recherche du Temps Perdu - Sodome et Gomorrhe
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Andree'nin, o kendine has, zarif hareketlerinden biriyle, sokularak, başını Albertine'in omzuna dayayışını, gözleri yarı kapalı, boynunu öpüşünü görüyordum; ya da ikisinin arasında geçen bir bakışı yakalıyordum; ikisini tek başlarına denize girerken görmüş olan biri, ağzından bir laf kaçırıyordu; bu tür ufak tefek ayrıntılar, normal olarak bizi çevreleyen havada sürekli olarak uçuşur, insanların çoğu bunları gün boyu soluduğu halde, ne sağlıkları bozulur ne de keyifleri kaçar, ama hastalığa eğilimli bir insan için, yeni acılar yaratabilecek tehlikelerdir her biri." Kayıp zamanın izinde bir adım daha...

Kitabı okuyanlar 177 okur

  • Erencan Türkay
  • Kronik Kitapkolik
  • Louis blanqui
  • sıla
  • Benim Kitaplığım
  • Saliha Unver
  • Hiç
  • Yakup
  • Volkan Dikbıyık
  • Mir'ât-ı Cünûn

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%1.8
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%10.9
25-34 Yaş
%45.5
35-44 Yaş
%29.1
45-54 Yaş
%9.1
55-64 Yaş
%1.8
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%44.2
Erkek
%55.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%53.8 (28)
9
%26.9 (14)
8
%17.3 (9)
7
%1.9 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları