Sömürgecilik, Emperyalizm, Küreselleşme

0,0/10  (0 Oy) · 
1 okunma  · 
0 beğeni  · 
199 gösterim
Emperyalist saldırı söz konusu olduğunda, saldırıya maruz kalanların bu saldırıyı ‘hayır duasıyla’ karşılamaları elbette mümkün değildir. Nitekim ilk emperyalist yayılmanın ardından, saldırının yıkıcı sonuçlarına karşı, sayısız isyanlar oldu. Tarih saldıranlar tarafından yazıldığı için, saldırıya uğrayanların hikayesi ya gerektiği gibi anlatılmaz ya da geçiştirilir. Bu isyanların en bilineni, XVIII. yüzyılın sonunda San Domingo’da ki köle devrimidir. Daha sonra 1900’lerin başındaki Meksika ve 1950’lerin sonundaki Küba devrimini de aynı çizginin devamı saymak gerekir.
Bolşevik ve Çin devrimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ulusal halk kurtuluş hareketleri de son tahlilde kapitalizmin ortaya çıkardığı kutuplaşmaya tepkiden başka bir şey değildir. Bu devrimlerin kapitalist dünya sisteminin çevresinde patlak vermesi de tesadüf değildir. Sovyet sisteminin daha yüzyılın sonu gelmeden çökmesi, Çin’in ‘sosyal piyasa ekonomisi’ retoriği altında kapitalizme yelken açmasının nedenlerini tartışmanın yeri burası değil. Kesin olan Kristof Kolomb’un macerasıyla başlayan ve yaklaşık 450 yıl devam eden sömürgecilik dönemi sömürge halkların mücadelesiyle ikinci emperyalistler arası savaşı izleyen yaklaşık iki on yılda tarihe karıştı. Sömürgeciliğin doğrudan versiyonundan kurtulan dünya halkları dünyanın zenginliğine ortak olma iddiasıyla ortaya çıksalar da, bu gün durum özde değişmiş değil. Sömürgecilik tasfiye edildi ama bu emperyalizmden kurtulmak anlamına gelmiyordu. Kapitalizm ile emperyalizmin var olmaya devam etmesi ve dünyanın geri kalanının emperyalist merkezler gibi olması mümkün değildir. Ve sömürgeciliğe karşı halk hareketlerine öncülük edenler, kapitalizme rağmen durumlarının iyileşeceğine, ‘sofraya dahil olabileceklerine’ inanmış gibiydiler...

Kitaptan 1 Alıntı

Üçüncü Dünya ülkelerinin aşırı borç yükü altına girmeleri,
büyük sermayenin saldırısına uygun bir zemin yarattı. Gerçekten
borçlar ödenmezse dünya finans sistemi çökecekti. IMF ve
Dünya Bankası 'klasik ve asli’ işlevlerinin dışına çıkarak, bir
bakıma çokuluslu ticari bankaların ve bir bütün olarak emperyalist
sermayenin 'icra memuru' niteliği kazandılar. Ve
borçlu ülkelere mevcut büyüme modelinin terkedip, dışa dönük
bir model benimsemeleri için baskı yaptılar. Bu ülkelerin dışa
dönük büyüme modeli benimsemeleri hem borçların düzenli
ödemesini sağladı hem de Üçüncü Dünya ülkelerinin ihracat
fiyatlarını çökertti. Bu ülkelere liberalleşme, deregülasyon
(ekonomiyi devlet müdahelelerinden ve bürokratik denetimlerden
kurtarma anlamında) ve özelleştirmeyi dayattılar.
Böylece söz konusu ülkeleri yeniden kompradorlaşma tercihine
zorladılar. Bütün bunlar sayıları ve etkinlikleri giderek artan
çokuluslu şirketlerin, büyük sermayenin ve büyük çokuluslu
özel ticari bankaların önünü açmak, yüksek kâr oranlarını güvence
altına almak anlamına geliyordu. Böylece, Batıda refah
devletini çökertmeyi amaçlayan neo-liberal saldırı, Üçüncü
Dünyada da "kalkınmacı devleti" tasfiye etmeyi başarmış oluyordu...
Zira transnasyonal denilen dev şirketler, dünyanın her
yerinde hareketini sınırlayan -kısıtlayan tüm düzenlemelere
savaş ilân etmişti.

Sömürgecilik, Emperyalizm, Küreselleşme, Fikret BaşkayaSömürgecilik, Emperyalizm, Küreselleşme, Fikret Başkaya