·
Okunma
·
Beğeni
·
2.561
Gösterim
Adı:
Son Şeyler Ülkesinde
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
184
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755103617
Kitabın türü:
Orijinal adı:
In the Country of Last Things
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Son Şeyler Ülkesinde
Son Şeyler Ülkesinde
Son Şeyler Ülkesinde
211 syf.
·5 günde·8/10
Hayal gücünün olmadığı bir ülke, "Son Şeyler Ülkesi". Kelimenin bittiği yer klişesinin gerçeğe döndüğü bir yer burası; önce nesneler yok oluyor, sonra hafızlarda kayboluyor neye benzedikleri, en son da isimlerini unutuyor insanlar.

Paul Auster'in New York Üçlemesi 'nin ardından 1987 yılında çıkarttığı bu ikinci kitabında, abisini aramak için rahat evini terk ederek bu distopik /post apokaliptik, ne olduğu belli olmayan ülkeye gidiyoruz Anna ile birlikte. Kitabın başında hemen bir mektup olduğunu anlıyoruz bunun, Anna'nın bir arkadaşına yazdığı (belki de bize, kim bilir). Mektup yerine ulaşmış mı bilmiyoruz ama alan birisi var. İlk iki paragrafta o okuyor mektubu. Sonra Anna alıyor sazı eline ve bizi bu New York'tan Kaçış / Dark City tarzı kentin içine sokuyor yavaş yavaş.

Diğer ülkelerde her şey normal ilerlerken büyük bir felaket meydana gelmiş ve burası distopik bir ülke haline gelmiş. Auster tabi ki her şeyi açık açık vermiyor okuruna alışıla geldiği üzere. Neden böyle olduğuna dair bir ipucumuz yok, ülkenin, kentin neresi olabileceğine dair sadece tahminlerimiz var (Yanılmadınız, New York:)

Aslında başından sonuna kadar bu Son Şeyler Ülkesinde hayatta kalmasının hikayesini yazıyor bu mektupta mavi defterine Anna. Başlarda anlatılan her geçen gün daha kötü olan bir kentin hikayesi. Mad Max tarzı bir çapulculuk var. Yönetim kademesi mevcut ama fazla göze batmıyor. Umudunu kesenler, ölmek için çeşitli yollara başvuranlar var. Bu vahşi kentte hala çarpışan ve yaşamaya çalışanlar var, dolandırıcılar var, çöpçüler var, ceset toplayıcılar var, daha aklıma gelmeyen bir çok değişik gruplar var. Her düzen kendi insanlarını yaratıyor sonuçta, ne kadar kötü olursa olsun.

İlk 40-45 sayfalık kent anlatımından sonra Anna'nın hikayesine geri dönüyoruz. İniş çıkışlarla dolu bir hikaye bu, yaşamaya çalışırken tanıştığı insanlar; yaşadığı , hissettiği her şey. Açıkçası bir ara Oliver Twist'de buldum kendimi. Sonlara doğru ısınmak için Charles Dickens kitaplarını yaktıklarında da acaba mı dedim hatta:) Viktorya İngiltere'sini anlatan filmlerde görülen sefillik geldi aklıma bir de bonus olarak:)

İşte bundan sonra Anna Blume bu şehirdeki hayatını anlatılıyor ve bitiyor mektup. Paul Auster'in o tanıdık tane tane, temiz, akıcı diliyle bırakamıyoruz kitabı rahatsız eden yerlerde bile. New York üçlemesi gibi size zevk veren bir zorlama yok fazla kitapta. Ama anlatım güzel gerçekten, ilgi çekici detaylar, güzel semboller var – çöpçülerin yaşamalarını idame ettiren market arabalarına göbek bağı ile bağlanmaları gibi ya da mektubun sonuna doğru yazısının gitgide küçülmesi ve kelimelerin anlamsızlaşması gibi belki.

New York Üçlemesine yapılan bazı göndermeler önemsiz de olsa gülümsetiyor insanı. Bir kaç tane direk göze batan gönderme dışında, bu kitapta da kelimelerle epeyce oynuyor Auster. Öyle ki bazı yerlerde orijinalden okumak daha mı iyi olurdu diye düşünmedim değil. Bazı yazarlarda çeviri ne kadar mükemmel olursa olsun yazarın vermek istediğini tam olarak karşılayamaz gibi geliyor bana. Neyse ki Tutunamayanlar gibi bir yapıtın orijinalini okuyabilecek kadar şanslıyız en azından.

Tekrar gönderme olayına dönersek, ben bu kitabın ismini Kilitli Oda'daki Fanshawe'un ilk kitabının ismine benzettim; "Hiçülke". Yazarın diğer kitaplarına fazla benzemeyen bu kitabı daha önce yazmış olabileceğine dair bir kanı da uyandı bende bu yüzden. Başka bir benzerlik de gene aynı dönemde Japonya'da çıkan bir kitapla dikkatimi çekti. Yapılmakta olan deniz suru, Murakami'nin Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabındaki Dünyanın Sonu'nu hatırlattı bana nedense. Zaten iki yazarın anlatım biçimleri birbirine çok yakın. Konu Paul Auster olunca insanın aklına böyle alakasız şeyler sürekli geliyor işte.

Eserde bazı tutarsızlıklar da göze çarpıyor, verilen bilgileri nesnel olarak sorgularsanız. Bazı şeylere çok saçma diyebiliyorsunuz. Ama açıkçası ben o açıdan düşünmek istemedim hiç, bu distopik bir bilim kurgu değil bence, sadece farklı bir dünyada abisini arayan bir kızın hikayesini anlatmış Paul Auster bizlere. Diğer kitapları gibi beyni zorlamıyor dedim ama insana düşündürdüğü birçok şey var "Son Şeyler Ülkesi"nin. Kısa ama dolu bir kitap ve kesinlikle okunmaya değer.
211 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Distopik bir ülkeye hoşgeldiniz..
Lütfen girerken hayallerinizi, umutlarınızı ve insanlığınızı çıkarmayı unutmayın. Ama eğer ki unutacak olursanız, zaten kısa zamanda hepsini çöpe atacaksınız..
Yollarda yürürken dikkat edin, her an yanınızdaki binanın tepesinden atlamış bir insanın cesedi önünüze düşebilir. Bunu garipsemeyin, biz artık garipsemiyoruz. Ölmek, yaşamaktan daha normal buralarda..
Eğer bir evin yoksa, sokaklar evin olacak. Hemen garipseme, bu şehirdeki çoğu insanın(!) evi sokaklardır..
Şehrin dış taraflarındaki ceset yakan fabrikalar, her gün sokaklardan ceset toplayan arabalar, ceset soyucular, çöp toplayıcılar, hazine bulucular, dışkı toplamaya gelen arabalar, yemek alabileceğin tek yerde oluşan uzun kuyruk.. Zamanla hepsine alışacaksın. Hangi insan bunlara alışır diye düşünme. Yaşamak ve insan kalmak arasında kaldığında ve yaşamak ağır bastığında zaten alışmış olacaksın..
Şimdi girdiğin bu son şeyler ülkesinden nefret ettin, korktun hatta belki de iğrendin değil mi? Geldiğin gemiyle geri gitmek istiyorsun buradan değil mi?
Üzgünüm..
Bu ülkenin girişi olsa da, bir çıkışı yok..

Araştırma yapmak üzere Son Şeyler Ülkesine gönderilen gazeteci ağabeyinden bir daha haber alamayan ve onun peşinden giden Anna Blume'un yazdığı uzun bir mektup bu kitap..

Mutlaka okunmalı mı yoksa okunmasa da olur mu bilemiyorum ama bu kusursuz kurgulanmış distopik ülkeyi görmeye değer..
Umarım kusursuz kurgulanmış fakat kusurlarla dolu bu ülkeyi güzel anlatabilmişimdir.. ^^

Keyifli okumalar...
211 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Paul Auster uzun zamandır duyduğum, merak ettiğim fakat bir türlü okumaya fırsat bulamadığım bir yazardı. Sürekli “Acaba hangi kitabından başlamalıyım?” diye düşünerek uzatıyordum bu okuma sürecini. Ancak geçenlerde tesadüfen “Son Şeyler Ülkesinde”den bir alıntıyla karşılaştım ve ilk olarak bu kitabı okumaya karar verdim.

Kitap Anna adında genç bir kızın mektup niyetiyle yazdığı bir defterden oluşuyor aslında.
“Senin anlamanı beklemiyorum. Sen bunların hiçbirini görmedin, hayal etmeye çalışsan da yapamazsın” diye başlıyor mektubuna Anna.

Bence Auster’ın burada kastettiği biziz. Yani okur. Sizin anlamanızı beklemiyorum diyor Auster; çünkü siz bunların hiçbirini görmediniz…

Ve sonra bir yerde ekliyor: “Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider.”

İşte buradan sonra yazar kaybettiklerimizden yola çıkarak kaybedeceklerimizin altını akıcı, özenli bir üslup ve tatmin edici bir kurguyla çiziyor.

Anlatılan dünya o kadar olası ki. Yaşamanın külfete döndüğü bir dünyada, ölümden çıkar sağlayanlar… Ölümü bile yasaklara bağlayanlar… Tükenmişliğin getirdiği yoklukla saldırganlaşanlar… Çaresizce bekleyenler… Masumiyetin anlamını, yaşamak uğruna yitirenler…

Anlatılan her şey karakalemle çizilmiş “bugün”ün, gelecek çerçevesine yerleştirilmiş hali gibi.

Ve insan olmak: Yaşama gayesi… Umut etme ihtiyacı…

“Ama umut yok olunca, herhangi bir şey ummak umudu bile yitince, insan ortaya çıkan boşlukları doldurmak için düşlere, çocukça düşüncelere, olmayacak masallara sarılıyor.”

Bizi anlatıyor Auster, Anna’nın dilinden. Bizi bir dünyanın içine koyup oradan el sallıyor: ‘İşte siz böylesiniz diyor.’ Ve bunu öyle inandırıcı yapıyor ki okurken ‘İşte biz böyleyiz’ diyorsunuz…

Kitap umutları, kaçışları, kaybetmişlikleri ve yaşamanın meşru kıldığı yanlışlıkları anlatırken bizim alışkın olduğumuz distopyalar gibi isyanlar çıkmıyor, insanlar ayaklanmıyor ya da bir kıvılcım parlamıyor.

Hayır. Bunların hiçbiri olmuyor. Düzen(!) olduğu gibi devam ediyor. Herkes bir şekilde uyum sağlamaya çalışıyor, yapabilenler boşluklardan yararlanıyor. Kaçma ve kurtulma umudu hep var belki ama o zamana kadar tutunmalılar yaşadıkları dünyaya.

Sahi biz de böyle değil miyiz? Ne kadar sevmesek de, istemesek de, uygun bulmasak da, yargılasak da kurtulmaya çalışsak da devam etmiyor muyuz yaşadığımız hayata? O sevmediğimiz hayatta, sevdiğimiz küçük şeylere tutunmaya çalışmıyor muyuz?

İnsan olmanın bir adı da bu değil mi aslında? Alışmak. Alışmaya çalışmak. Alışmaya alışmak…
İşte Auster bunu bildiği için kitapta büyük aksiyonlar olmuyor; hayatlar devam ediyor, insanlar umut ediyor… Ve her şey bittiğinde, kaybedecek bir şey kalmadığında kalanlar umuduyla birlikte sessizce ayrılıyor…

Ben kitabı gerçekten çok beğendim. İnsanın çelişkileri, neden olabilecekleri ve her şeye rağmen içinde barındırdığı yaşama içgüdüsü ve bu içgüdüyle yapabilecekleri çok güzel yansıtılmış. Umarım siz de beğenirsiniz. İyi okumalar.
Muhteşem! Paul Auster'in (çok satan diğer romanlarına bile kıyasla) gerek hikayesi gerek karakterleri gerekse okuyucuyu tam anlamıyla içine çeken kurgusuyla harika bir roman. Karakterlerin tüm duygularını siz de onlarla birlikte hissedeceksiniz. Paul Auster'i okumayı seviyorsanız kaçırmamanız önerilir...
211 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Kitap boyunca hüznüne, özlemine ve acılarına tanık olduğumuz kız, Anna Blume. Kendisi okuyucuya, kitap boyunca sanki bir şeyler göstermek istediğini belli eder gibi birinci tekil ile sesleniyor. Kitap, Anna Blume’un bu bambaşka, kapkaranlık, yer yer gri olmaya başlayan, ama hiçbir zaman iyi olmayan dünyada ağabeyini bulmaya çabaladığı sessiz çığlıkları gibi. Ben okurken, hep bir yerlerden onu kurtaracak, bu sefil dünyadan az da olsa uzaklaşmasına yardımcı olacak birilerinin gelmesini bekledim. O kişi, ağabeyi William’ı bulmak için çıktığı dünyada bir süre sonra aşk ile karşılaşarak hayatının bir nebze de olsa değişeceğini düşündüm. Fakat karanlıkla iç içe başlayan hikayeler, üzücü de olsa karanlık ile son buluyorlar.

Spoilersız ayrıntılı incelemesi için; http://merilands.com/...de-kitap-incelemesi/
211 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar o kadar iyidir ki bitmesin istersin ama anlatılan da o kadar zor, ağır ve acıdır ki hikaye bir an önce bitsin, mümkünse mutlu bitsin istersin....
İşte bu Auster kitabını bu hislerle, düşüncelerle okudum. Gerçekten inanılmaz etkileyiciydi. Çoğu yerde soluksuz okudum, sayfaları nasıl geçtiğimi bilemedim.

Kendinizi karakterin yerine koyamıyorsunuz bu romanda; çünkü o kadar acı olaylar yaşanmadı bizim neslimizin yaşamında, karakterle empatiden belki bu sebepten yoksunuz.
Ama yaşadığınız yere ucundan kıyısından benzetebilirsiniz hikayede geçen "kent"i. Belki de şimdilerde toplumsal yaşamda gördüğümüz, düzeni bozan ufak tefek aksaklıklar böyle bir "kente dönüşüm" ün minik adımlarıdır. Bu da benim felaket yaklaşımım.

Özetle; okuduğum ve bayıldığım 2. Auster kitabıydı, külliyatını okumak konusunda cesaretimi oldukça arttırdı diyebilirim.
167 syf.
·1 günde
"Bunlar son şeyler, diye yazıyordu. Birer birer yok oluyor, bir daha da geri gelmiyorlar. Görmüş olduğum, artık olmayan şeyleri sana anlatabilirim, ama buna zaman bulacağımı sanmıyorum. Şimdi her şey öyle hızlı olup bitiyor ki ayak uyduramıyorum."

Yok oluşların ülkesi, her şey teker teker kayboluyor; düzensizlik ve kaos havası hüküm sürüyor burada, Son şeyler ülkesinde...

Baş karakter olan 19 yaşındaki Anna Blume, ağabeyi William’ı ararken kimseye, ama aslında herkese bir mektup yazıyor ve bütün roman Anna’nın yazdığı bir mektup şeklinde.

"Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Herhangi bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider."

Biraz sönük bir roman. Bunda, romanın anlattığı dünyanın bir distopya olmasının da bir etkisi olabilir, fakat sayfalarca sadece çaresizlik anlatıyor ve dinamizm yer yer, kimi zaman çok geç geliyor. Ancak şunu söyleyebilirim ki roman, George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı romanının biraz daha hafifletilmiş, özet hâli gibi görülebilir.

Tavsiye ediyorum, keyifli okumalaar.
211 syf.
·4 günde·8/10
Kitabın konusu ve anlatımı gerçekten çok güzel. Kitap muhteşem başlıyor ve sizi hikayenin içine çekiyor fakat ilerleyen bölümlerde biraz sıkmaya ve basitleşmeye başlıyor. Bir şeyler olacak diye sayfaları çeviriyorsunuz fakat konu fazla ilerlemiyor veya birden her şey bambaşka bir hale dönüyor iki olay arasında ki bağlantıları kurmak güçsüzleşiyor. Severek okumaya başladığım ama sonunda hayal kırıklığına uğradığım bir kitap oldu benim için.
184 syf.
·3 günde·8/10
Gemiyle girebildiğin ama çıkamadığın, bir zaman sonra bütün kavramların ve kelimelerin anlamını yitirdiği bir dünya. Bir genç kız, araştırma yapmak için gidip de dönmeyen abisinin peşinden oraya gider ama bir daha çıkış bulamaz. O dünyanın düzenine ayak uydurmak için çabalar. Hala çabası sürmektedir. Abisine uzunca bir mektup yazar ve o mektup bu kitaptır.

Akıcı bir kitap, aslında akıcı gibi duruyor ama sayfa çevirdikçe bitmesine az kaldı diye düşünsem de aslında hiç ilerleyememiş olman. Yani anlamak için dikkatlice okumak gerek ve bu dikkat yavaş okumanızı, hızlı ilerleyememenizi sağlıyor. Bunun dışında, dil anlaşılır, konu değişik ama anlaşılır. Çok rahatsız etmedi ve çok fazla yormadı.

İlgisini çekenlere tavsiye edilir.
211 syf.
·4 günde·6/10
Paul Auster çok sevdiğim ve takip ettiğim bir yazar. Pek çok kitabında hafızamda iz bırakan karakterler yaratmış bir usta kalem. Bu kitabında da betimlemeler güzel ve yaratıcı. Fakat anlatım çok kuru geldi bana. İkili ilişkilerin dayandığı temelleri inandırıcılıktan uzak buldum, hikayede boşluklar vardı. Anna’nın yaşadığı zorlukları okudum ama yüreğimde hissedemedim, etkilenemedim , şu işimi bitireyim de bir an önce kitabımı elime alayım diye hissedemedim.
211 syf.
·2 günde·8/10
Uzun zaman kendisinden haber alamadığı kardeşinin peşinden gittiği, hiç bilmediği bir ülkede, hiç tanımadığı insanların, çökmüş, kaotik, düzenden kopuk, olağandışı dünyasında; beklenmedik olaylar, şartların dayattığı sorunlu yaşama biçimleri ile yüzleşmek zorunda kalacak ana karakterimizin, kabus gibi geçen hikayesini, sahibine ulaşıp ulaşamadığı pek anlaşılamayan mektubu üzerinden takip ediyoruz.

Akışı, kurgusu, karakterin olayları izleyişi ve kıyamet sonrası yaşananları ele alması itibarıyla Jose Saramago'nun "Körlük" isimli kitabını çok andırıyor.
Dünkü durum ne kadar kötüyse de bugünkünden iyiydi, diye düşünüyor herkes genel olarak. İki gün önceki durumsa dünkünden iyiydi. Ne kadar geriye gidersen, ne kadar eskiye dönersen dünya o kadar güzel ve çekici görünüyor.
Ayrıntıları sorma bana. Anlattıklarım yeter. Yeter de artar bile. Senin ne düşündüğünü bilmiyorum, ama gerçek sorun acımasızlık değil asla. Burada en kolay parçalanan şey insanın yüreğidir.
Açmazımız bu. İnsan bir yandan sağ kalmak, uyum sağlamak, içinde bulunduğu koşullar altında olabildiğince iyi yaşamak istiyor; öte yandan bunu başarmak için bir zamanlar kendine insan adını layık görmesini sağlayan niteliklerin tümünden sıyrılması gerektiğini görüyor.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Son Şeyler Ülkesinde
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
184
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755103617
Kitabın türü:
Orijinal adı:
In the Country of Last Things
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Son Şeyler Ülkesinde
Son Şeyler Ülkesinde
Son Şeyler Ülkesinde

Kitabı okuyanlar 161 okur

  • Mir'ât-ı Cünûn
  • fatoş
  • Krd
  • Ayşe Gül

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%1.4 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0