Adı:
Sonsuzluğa Nokta
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850689
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Sonsuzluğa Nokta
Sonsuzluğa Nokta
Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar...

Yazma serüvenini 'hayatı kelime kelime genişletmek' olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkâlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak...

'İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. Hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta kalıyor. Acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta...'

Sonsuzluğa Nokta'yı bir 'kara' romana çeviren, kendine özgü dehşetini yaratan, ne kazadır ne sakatlanma, ne ölüm; 21. yüzyıl arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.
Erendiz Atasü
166 syf.
·4 günde·1/10
SEVMEDİM.
Söze neden 10 üzerinden 1 puanı uygun gördüğümle başlamak, sanırım en iyisi olacak. Bu puan, yazarın tabi ki yeteneğine değil, çünkü bu zaten komik olur. Bu puan, bu kitabın bana ne kadar hitap ettiğine verildi, yani hiç ETMEDİ.

Beni rahatsız eden hususları sonlara doğru değinmek üzere bir kenara itip, kalan konularla ilgili birkaç kelam edeyim. Toptaş betimleme ve aktarma konusunda çok başarılı bir yazar. Eğer yanılmıyorsam bu ilk kitabı ve hiç de ilk kitap gibi değil. Cümleleri oldukça usta kurulmuştu. Bazı yazarlar, betimleme konusunda kalemi o kadar abartılı kullanıyor ki, anlatmak istediklerini zihinde canlandırmak bu abartıdan dolayı imkansızlaşıyor. Aşırı ayrıntılar canlandırılan sahneyle uymuyor, tam ‘’evet sanırım şöyle’’ derken tekrar bir tasvir yapılıyor, ‘’hobaaa o zaman şurası şöyle değil burası böyle değil’’ derken pat! sahneden çıkıyoruz. Fakat Toptaş’ın kalemi böyle değil. Kalemle çizer gibi sözcüklerden resim yapıyor, hem de üç boyutlu. Duyguyu aktarma konusunda da betimleme ile aynı yetenek söz konusu. Endişeyi, yılgınlığı, karamsarlığı, merakı her şeyi hissettiriyor. Bedran karakteri taksiye mi bindi, bir anda köyünü mü düşünmeye başladı, hoop köydeyiz. Köye gittik, sabah oldu, zorla uyandığı sahne, o an uykunuz yok fakat o uyanmayı size yaşatıyor. Babadan korktu, ellerini gördü, kaçmak istedi, uzaklaşmak istedi ama kaçamadı derken evine geldi yatakta, birden hoop öğrenci evine gidiyoruz, öğrenci evinden sevgilisinin evine derken, ordan oraya gide gele gide gele yolculuğu beleşe getiriyorsunuz.

Aktarma ve anlatma konusunda bu kadar yetenekli bir yazarla yıldızımızın barışmadığı nokta nedir? Ben Bedran deneni sevmedim. Özellikle rahatsız olduğum sapıksı şeyleri dışında, karakter çok sıkıcıydı. Sürekli bir arabesk mi desem nasıl desem bilmiyorum, itici, insanın kalbini daraltan, sürekli karanlık bir havası vardı. Karanlığı da açmak lazım, ona buna kötülük yapan ya da psikopat anlamında değil. Derin derin düşüne düşüne bir hal oldu. Hayır düşündüğü de ‘’essahtan bir şey olsa’’ gam yemeyeceğim. Onu sıkıcılıktan başka bir kelimeyle ifade edemem herhalde. İç dünyasını hiç mi hiç merak etmeyeceğim, renksiz bir tip. Ciddi ama ciddiyetinde zerre saygınlık uyandıracak bir taraf yoktu BENİM İÇİN.

Gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere. Hepimizin değer yargıları var, kimisi ortak kimisi oldukça farklı. Bu sözüme bir parantez açmazsam yanlış anlaşılmaya oldukça müsait. Bu kitabı beğenen okurlardan bu incelemeyi okuyan olursa, lütfen benim düşüncelerimi kişiselleştirmesin. Sitede özellikle rahatsız olduğum bir husus var. Ben bir kitabı çok sevmişsem ve o kitapla ilgili çok saçma sapan bir değerlendirme değil de sevilmemiş, beğenilmemiş olduğuna dair bir inceleme okursam, hemen yorum atıp o kişinin fikrini değiştirmeye kalkmam. Olabilir yani beğenmek zorunda değil. Burada bir kalıp içindeki hamur değiliz. Çoğunluk azınlık olaylarına da girmem. Çünkü zaten her türlü yoruma/incelemeye denk gelme şansımız var. Tabi bazen çekinceler gölgesinde söylemek istediklerimizden daha azını söyleme durumunda kalabiliyoruz. Bırakalım yapsınlar, bırakalım söylesinler. Az liberal takılalım :P Bir de HER TÜRDEN İNSAN OLDUĞU İÇİN, SÖZÜMÜZ SÖYLEDİĞİMİZ DEĞİL ANLAŞILDIĞI KADARDIR. Fakat beni anlayacak ve benimle aynı düşünecek 3 kişi bile olsa bana yeter. Benden farklı düşünlere saygısızlık etmek istemediğimi tekrar belirterek ilgilenmediğimi de söylemek zorundayım. Zaten bu kitapla ilgili yazılan ne var ne yok okudum ben. Olumlu görüşler için incelemeyi burada kesiniz.

Daha önce Gecenin Sonuna Yolculuk adlı eseri okumuş ve bazı göğüs ve zihin deşici ifadeler/ durumlardan ötürü zorlanmış ve yer yer rahatsız olmuştum. Fakat şu an hiç rahatsız değilim aksine daha beteri daha kötüsünü görünce öp başına koy sözünü anlamış bulunuyorum. Orda rahatsız olduğum konulardan biri, Bardamu denenin bir arkadaşının nişanlısı ile birlikte olması, bunu defalarca tekrarlaması, sonra bunların bir araya gelip o arkadaşını gerizekalı yerine koyması, üstelik adamın kör olması ve bunu böyle çok da tın bir havada anlatmasıydı. Ben kalleşliğe ve gevşekliğe gelemiyorum kardeşim. Burdakiyse bambaşkanın da başkası. Tu Allah belanızı versin dediğim iki sahne oldu. (Şu an bu satırları paylaşıp paylaşmama konusundaki rahatsızlığım baş ağrısı gibi şakaklarımda zonk zonk zonkluyor. Yani şu satırları yazıp, burdaki hiç kimseyle yüzcek tanışmak istemiyorum, öyle utanıyorum edepsizlik benim hatam olmasa da. Fakat benim kitabımda az dürüstlük yoktur, açarsam kartları sonuna kadar gitmeliyim.) Burdaki konu çoklu birliktelik. Fakat bunu da açmak gerek. Bedran denen, sevgilisinin evinde, sevgilisinin arkadaşı, sarışın, beyaz bacaklı, küçük bilmem ne’li, şuh bakışlı Figen ve sevgilisinin ablası otururlarken kapı çalar, ablagibiablanın bir erkek arkadaşı gelir. Yeterli erkek sayısı sağlanamayınca banyoda Bedran, Figen ve Bedran denenin sevgilisi; diğer odada ablagibiablayla onun arkadaşı zeybek oynarlar. Ben zeybek diyim, siz başka şeyler anlayın. İlk önce Bedran denenin sevgilisi gelir, ona ablagibiablayla onun yanındaki herifin halının üstünde üryan zeybek oynayışını gülerek gösterir. Yahu bu na-na-na-na-na-na-sıl bir sahneeeeeeeee. Ya bu nasıl bir gevşeklik. Sonra diğer iki insan kız banyoya geçerler, elektrik gider ve Bedran denenden mum isterler, derken olaylar hızla gelişir, folklorük figürler eşliğinde zeybek başlar. Kitabın sonunda da yine başka bir birliktelik, sahneye çıkar. İlk önce her normal insan gibi iki kişi, yani Bedran ile başka bir kız, sevilen parçalardan biri olan Gangnam Style eşliğinde raks ederler; pis, boş pencereleri naylon bir evde –demek ki yankısı iyiymiş- sonra kapıda bir gölge belirir, aaa bunlar şok yine bir ablagibiabladır. Hadi der o da üryan kalır ve üç kişi yumruk yaptığı ellerini çapraz üst üste koyup sallamak suretiyle takılırlar. OLMAZ OLSUN BAĞĞĞZZZI ŞEYLER.

Ben Kübra. Sırf biraz sempatik bir dil kullanarak, aslında aşağılamanın bin türlüsünü yapmak istediğim fakat frene bastığım bu incelemede asla ama asla bu kitabı önermiyorum. Rezillik. Başka hiçbir şey değil. Başka kitaplarına bakacağım. Fakat denk geldiğim ilk ahlaksızlıkta o kitabı okumayı bırakacağım. O kadar şaşkın ve üzgünüm ki. Okuyanı şair eden bu yazar, bu kitabında edebi yeteneğini, fantezi dünyasına çok başarılı bir şekilde meze etmiş… Umarım o çok beğenilen kitaplarında bu iğrenç eğilimi bırakmıştır. Ama bendeki fikrini kıramayacağını düşünüyorum. Beğensem dahi artık onu tertemiz bir sevgiyle takdir edemem. Tabi ki yazarın çok da umrunda olmayacak. Fakat görüşlerimi açıkça belirtmezsem de ben başımdan aşağıya çatlardım. Hala kendimi yeterince kusmuş hissedemeyerek Yalnızlıklar 'a doğru gidiyorum. Hadi eyvallah.
207 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Bir Hasan Ali Toptaş okuma serüvenim daha bitti maalesef. Okudukça, okuyacak daha az kitabı kalması üzüyor beni. Hasan Ali Toptaş, okurken kendimi başka yerlerde bulduğum, bazen kahramanlarının yerine kendimi koyduğum, bazen de cümlelerinin peşine takılıp bilinmeze ve karanlığa sürüklenerek kurtulmaya çalıştığım bir yazar. Kelimelerin ve cümlelerin ahengiyle kitabın elinizden tutup bilmeseniz de sizi dansa kaldırmasıyla başlayan bu sanatsal şölen geçmişin, yaşanılan yanılsamaların, ufukta kaybolmuş hayatların, uyum sağlayamamaktan ötürü yabancılaşmanın, bir evde eşyaların duygulardan daha fazla yer kaplamasının, geleceğe umut bağlayan öğrencilerin içinde bulunduğu düzensizlik üzerinden festivale dönüşerek devam ediyor.

Hasan Ali Toptaş’ı kelimeler alemine itip edebiyat alemine sığınmasını sağlayan bir olay var: “İlkokul ikinci sınıfta başımın arkasında bir yara çıktı ve hastanede tedavi gördüm. Tedavi sonrasında yaranın olduğu yerdeki saçlar bir daha çıkmadı. Duvarların ve insanların yanından yürürken kelleşmiş olan yerin onların üstlerinde ışıl ışıl yansıdığını düşünüp çok utanırdım. Ve bir gün bunu fark eden bir çocuk bana –Aaa, aynalı geliyor, diye bağırdı. Bu cümle benim kaderimi değiştiren cümle oldu. Çünkü onu sadece kasaba değil tüm dünya duymuştu. Sonra Konuşan Katır adlı kitabı okudum. Utanıyordum o yara yüzünden ve nereye saklanacağımı bilmiyordum. Bu kitap bana saklanacağım yerin kelimelerin yeri olduğunu gösterdi,” diyor. Bu olay sayesinde bizde bu kaçısın satırlarda bıraktığı etkiyi okuyoruz.

Romanın; trafik kazası sonucu sakat kalan, hayatın kendini kaybetme sınırında olanlara yaramadığının en büyük kanıtı olan Bedran’ın, kazadan önceki hayatına göz gezdirip kazadan sonraki hayatına dönen, böyle bir döngü içinde sürüp giden bir anlatımı var. Eşiyle nasıl tanıştığını ve sonrasında neler olduğunu geçmişine bakarak tasvir ediyor. Minibüs şoförlüğü yapan babası ile muavin olarak çıktığı her yolculukta kendi varlığını biraz daha silikleştirip babasının onu umursamadığı varlığını arıyor. Hasan Ali Toptaş’ın babasının da şoför olması ve kendinin de muavinlik yapması kitaplarında kendi yaşamından izler yansıttığını gösteriyor.

“Yazmak benim için Hindistan’a giderken Amerika’yı keşfetmekti” diyen Toptaş, tarzıyla, kalemiyle edebiyatımıza cümle bestesi kazandıran ender yazarlarımızdan bana göre. Her okuduğum kitabında biraz daha sihirli anlatımların içine gömülürken, yazıya kattığı, kulağa filmlerin arka fon müziği gibi gelen hoş sesleri duyup çırpındıran anlatımını seviyorum. Hasan Ali Toptaş serüvenim Geçmiş Şimdi Gelecek kitabı ile devam edecek. Keyifli okumalar.
216 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Seviyorum yazmayı, yazma eylemiyle uğraşmayı da. Bu eylem ile uğraşırken de bir çok soru sarıyor zihnimi. Son zamanlarda zihnimi meşgul eden sorulardan birkaçı da; sanat nedir, sanatçı kimdir, nasıl yazmalıyım? Bir eylem ile uğraşıyorsak elbette ortaya değerli ürünler çıkmasını isteriz. Benimde zihnimi alt üst eden sorularım, kaygılarım bundan..

Bu soruları zihnimde her gittiğim yere taşırken, değerli dostum Turgay Batır – bakmayın sağlam entelektüeldir, en azından benim gibi bu kadar kafası karışık bir adamla aynı frekansı yakalayabildiğine göre- ile bir sohbetin ortasında buldum kendimi. Sohbetimizin konusu, Nuri Bilge Ceylan ve sinemasıydı. Sahne arkası çekimlerinden, filmlerinden , kamera arkası görüntülerinden epey konuştuk. Yahu, dedim kendi kendime, ben bu adamdan bir şeyle öğrenebilirim. Belki sorularıma tam cevap veremez ama ipucu verir en azından.

Hemen o akşam eve gelir gelmez, açtım videolarını seyretmeye koyuldum. Kamera arkalarını, Cannes Film Festivalindeki konuşmasını, TRT’ye yapmış olduğu bir söyleşiyi. Yakın zamanda son filmine de gittim. Videolarını seyrederken bir çok not aldım, ister istemez eliniz o notları size aldırıyor, o kadar yerinde ve değerli ki söyledikleri. Ben de en derin iz bırakan ve aklımdan çıkartamadığım sözü şu oldu, “ Benim için mekan, zaman önemli değildir. Ben gerçeği ararım. En kötü mekanda bile kamerayı doğru açıya yerleştirirseniz, gerçeği yakalarsınız. Yeterince derinliğe ulaşabilirseniz, her şey sanatın konusu olabilir.” İşte anahtar sözcükler, derinlik, hayatın gerçeği ve yarattığınız eserin bir ruhunun olması. Bir de şunu gördüm Nuri Bilge Ceylan da, onun için para, popülarite, ödüller, gişe hiç önemli değil; o yaptığı işten, sinema filmi çekmekten, gerçeği aramaktan keyif alıyor.

İster istemez bu anahtar kelimelere karşılık gelen yazarları aradım zihnimde. İlk aklıma gelen Dostoyevski oldu. Onu sevdiğim kadar kızarım da beni tanıyanlar bilir. Yeterince edebi olmamakla eleştiririm her zaman ve derim ki, Tolstoy çok iyi bir yazardır belki de yazarlık konusunda dünyanın en iyisidir ama Dostoyevski felsefeci, psikolog ve daha birçok şeydir. Dostoyevski’nin eserlerinin, edebiyatının neden bu kadar üstün tutulduğunu biraz daha anladım. Onun değeri gerçeğe bu kadar yaklaşmasında, ruh analizlerinde.. Onun eserlerini okurken okumadığım zamanlar hep şunu düşünürdüm, acaba şu an Raskolnikov ya da başka bir karakter ne yapıyor? Ben kendi hayatımı yaşarken onlarda farklı bir yerde kendi hayatlarını yaşamaya devam ederlerdi.

Sonra Oğuz ATAY’ı düşündüm biraz. Tehlikeli Oyunları bitirdiğimde gerçek hayatta Hikmet Benol ile arkadaşlık etmiştim biraz. Hatta bu olayı yakın bir arkadaşıma anlatmıştım da beni şüpheli gözlerle süzmüştü. Sonra Charles Bukowski. Şimdi diyeceksiniz ki o nereden çıktı? Ben onu okuduğumda gerçeği görüyorum, gözümün önünden kendi silüeti eksilmiyor. Belki edebi değeri çok yüksek değil ama bildiğin gerçek bir hayat. Sonra Sait Faik. Ah Faik. Sen olmasaydın ben bu kalemi elime almaya nasıl cesaret ederdim. Martıları, denizi, insanları bu kadar sevmesen ben bu insanları nasıl severdim. Hayatın manasını nasıl kendi zihnimden çıkarıp insanların içinde dünyada arardım. İçimde fırtınalar koparken yaşama nasıl tutunurdum.

Ve nihayet yaşayan efsane Hasan Ali TOPTAŞ. Belki de saydıklarım içinde en çok Nuri Bilge Ceylan’a yaklaşan. Kelimelerle dans eden, onlara hükmeden adam. Kelimelere bu kadar hükmederken de okuyucuyu hiç kelime oyunlarıyla yormayan insan. Okuru eserlerinin derin dehlizlerinde sürükleyen, ben buradayım sen neredesin, diyen adam. İnanın ki onun eserlerin okurken bir kere bile sözlüğe açıp bakmazsınız, hiçbir cümlesini okumakta zorlanmazsınız. Onun eserlerinde sizi zorlayan anlattıklarıdır.

Bu eserinde de bir kaza sonucu felç geçirmiş bir adamın gözünden, zihninden dünyayı, geçmişini yaşadıklarını anlatıyor ve bu adam evli, aynı zamanda çok da yaşlı değil. Bir düşünün evleneli birkaç yıl olmuş ve bir kaza sonucu yataktan kalkamaz hale gelmişsiniz. Eşinize mahkumsunuz, bir insanın elinize bakıyorsunuz ve aynı zamanda en çok sevdiğiniz insanın hayatını da zindana çevirmişsiniz. Yaşadığınız bunalımı, ızdırabı düşünün. Bir yazarın böyle bir konuyu işlemeye cesaret etmesi bile çok büyük iştir ki Hasan Ali TOPTAŞ bu işin sonuna kadar hakkını vermiş. Aynı zamanda eserde düşle gerçeğin karıştığı noktalar var ve zamanlar arası geçiş çok fazla ki yazanlar için en zor hususlar bunlardır. Özellikle ben zamanlar arası geçişlerde çok zorlanırım, bu onu çok yumuşak bir şekilde ve hissettirmeden yapmış sanki kendiniz düşünüyormuşsunuz gibi. Ben Gölgesizler eserin okuduktan sonra bu çok üst bir seviye bu seviyeyi kendi bile aşamaz diyordum. Bu eseri okuduktan sonra anladım ki Hasan Ali TOPTAŞ’ın eserleri kendi içinde dahi olsa kıyaslanamaz. Her biri en üst seviyedir.

Bu arada eseri okuma listeme eklediğim de belirttiğim gibi Hasan Ali TOPTAŞ imzalıydı. Aynı zamanda doğum günü hediyemdi. Ben normalde doğum günü kutlamam, birkaç gün önceden tüm sosyal medya hesaplarımı kapatırım, beni iyi tanıyanlarda böyle şeyleri sevmediğimi bilir kutlamazlar. Bilmiyorum belki de ben unutulmaktan korktuğum için böyle çabalar içerisindeyim ve kendimi doğum günü kutlamaya karşı bir insan olduğuma ikna ettim. Doğum günümde bir kargo aldım. Aslında doğum günüm olduğunu kendim bile unutmuştum. Bir Hasan Ali Toptaş kitabı. Doğrudan içini açtım. Birkaç not uçuştu etrafa. Notun birisinde , ben bu kitabın altını çizmedim ama ilk sayfayı çizenin senin için çok değerli olduğunu biliyorum. Bir de baktım ki Hasan Ali Toptaş imzalı, İbrahim’e Sevgilerimle. Dünyanın en mutlu insanı oldum o an. Birisi fotoğrafı çekse mutluluğun resmi olurdu herhalde. Diğer notlarda da çizimler var, birisi Sait Faik diğeri Dostoyevski. Birisi benim için elleri ile Sait Faik çizmiş. Kendi portremi çizse bu kadar mutlu olmazdım herhalde. Bu da öyle çok derin bir anıydı. Doğum gününde hatırlanmakta çok güzelmiş.

Bu incelemeyi beni doğum günümde unutmayan, bana bu eşsiz mutluluğu yaşatan sevgili dostum Hera ‘ya armağan ediyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim. Hepiniz kendi Sait Faik’lerinize ve değerli dostlarınıza tutunun, hayat her şeye rağmen çok güzel.
216 syf.
·Beğendi·10/10
İzninizle değerli okurlar, öncelikle okur arkadaşım Murat Sezgin'e ve Körkalem mahlasını kullanan kardeşime teşekkür etmek isterim. Başlatmış oldukları etkinlik vesilesi ile, öncesinde oluşmuş olan tabularımı yıktıkları için. Sağ olun, değerli arkadaşlarım. Ömrünüze bereket.

Değerli arkadaşlarım, bu etkinliği başlatmış olmasaydınız " Geçmiş Şimdi Gelecek " isimli eserden dolayı, edindiğim ön yargılardan kurtulamayacak, belki de Hasan Ali Toptaş'ın herhangi bir eserini tekrar okumaya, cesaret dahi edemeyecektim.
Sonsuz teşekkürler...

Bazen derim, bari okuduğumuz her eser gerçek hayatımızdaki bütün problemleri çözse de, ruhumuzda açılan gedik ve yaralara merhem olabilse! Ne güzel olurdu, değil mi? Peki! Hiç kendinize sordunuz mu, sevgili okurlar? Ben neden okuyorum, diye!...

İnanır mısınız bilmem ama ben bu aralar bu soruyu, kendime o kadar çok soruyorum ki... " Neden okuyorsun ya da bu nasıl bir kuvvettir ki, seni okumaya itmekte! " diyerek, artarak çoğalan bir sürü cevapsız deli sorular.

Hani zaman zaman kendisiyle kavgaya tutuşur ya bir insan, kısır döngü dediğimiz bir zaman kavramıdır, mücadele etmek zorunda kalınan. Galiba bu aralar aynı durum, şahsımda sirayet etmekte! Hani öncesinde bana " Neden okuyorsun? " diye sormuş olsaydınız, sanki ezberlemişim gibi " Bilgi hazinemi doldurmak ve akabinde olaylara bakış açımda gözle görülür bir aydınlanma yaşamak. " istediğimi beyan ederdim. Her ne kadar yine aynı düşüncede fikri sabit olsam da, hani değer mi, bunca çabaya demekten kendimi alamıyorum. Karşımda muhatap olmak zorunda kaldığım birey, sırrıma vakıf olamadıktan sonra... Meseleye hangi açıdan bakarsanız bakın, üzülen taraf siz olduktan sonra haklı olmakta benim nazarımda bir anlam ifade etmemekte!...

Bu düşünceler içerisinde yolumu kaybetmişken, eserler önümde minyatür bir dağ misali yığılmış olsa da, elim hiç bir eseri okumaya varmadı. Belki de, sergilemiş olduğum kararsızlık içeren davranışım, zavallı insanlığımı ekarte etme gayesiydi. Kim bilir...

Her yeni gün, yeni umutlara belki de yeni hüzünlere gebedir, denilir ya! Bir umut başladım eseri okumaya. Tereddütlerim olmadı, dersem yalan olur. Çünkü öncesinde kendimce yazarı tanımak adına, baş koyduğum yolda yanlış bir eser ile yolculuğuma başlamıştım. Her ne kadar "Geçmiş Şimdi Gelecek " isimli eserini okurken hikâyeler arası tıkanmış olsam da, yazarın kelimelerine hayran kaldığımı özenle ifade etmiştim.

Eserin muhteviyatına değinmem gerekirse, gerçeklere gözlerini kapatarak, kendini aldatır Bedran. İnanmasa da aşkın, aile ve iş sahibi olmanın mucizesine inanmayı tercih eder. Tıpkı hepimizin inanmak istediği gibi...

Bazı zamanlar Bedran gibi, mutluluk dolu dakikaların ömür boyu süreceğini zannederiz de, kaderden yana şanslı olduğumuzu bile varsayarız. Ne zamana kadar! Tabii ki trajedilerle yoğuruluncaya dek!... O an yaşanılan bütün mutluluk dolu dakikalar yerle yeksan olmuştur ve mutluluk masalmış, deriz. Bir varmış, bir yokmuş. Sanki o zamana kadar, hiç mutlu olmamışız gibi...

Zavallı Bedran, eşine karşı olan kırgınlığı, kendisine olan öfkesi ve hayata karşı olan isyanı, hep bunların hepsi yolunu bulamaması ve aşkı tam olmadığı için. Aşkı tam olsaydı, yarı yolda bırakılır mıydı, Bedran?

İnsan sevmeli? Ama neyi sevmeli! Kimi? Nasıl sevmeli?
İnsan gönülden, severse her şey mümkün olur, derler ya! O zaman, Rabbim herkese gönülden sevmeyi nasip etsin, diyerek eseri önemle okumanızı tavsiye ederim...
216 syf.
Hasan Ali Toptaş ile ilk tanışma kitabım oldu. Değerli eserinde yazar, olayları üç boyutta değerlendirmiş. Geçmiş, gelecek ve anı yaşama boyutları. Yetişkinler olarak çocuklarımızı büyütme ve hayata hazırlama aşamasında ki hatalarımızın birey olma çabasındaki çocuklarımıza etkisi çok açık bir şekilde ele alınmış. Kahramanımız Bedran’ ın üzerinde ki anne ve özellikle babanın olumsuz etkisi adeta onu gölge gibi takip etmiş ve kaderi haline geldiği yaşatılarak anlatılmış sanki. Bizim gibi düşünen, bizim gibi olan çocuklarımız olsun istiyoruz büyükler olarak, oysa onlar başka bir dünya, kendi hayatlarını şekillendirme ve kendi tercihlerini yapma fırsatı verdiğimizde hayatın onlar adına daha güzel olacağı kaçınılmazdır. Ayrıca kitapta başka bir boyut yaratılarak cinsellikte ele alınmış, yazarın ilk okuduğum kitabı olduğu için genel bir tarzı mı? Yoksa bu kitaba özgü bir durum olup olmadığı konusunda kesin bir kanaat oluşmadığı için değerli yazara haksızlık etmek istemedim. Lakin eserde bu konu bazı okurlarda sıkıntı yaratacağı kanaatindeyim. Doyumsuz bir cinsellik, her an göreve hazır kahraman ile karşısında da genellikle iki bayan bulunması eserin dördüncü boyutu olan cinsellik fantezisinin renkliliği olarak mı algılamalıyız diye düşündüm. Kitap ta yaşama dair her şeyi fazlasıyla bulabiliyoruz, yazarın muhteşem dili ve ustaca kullandığı kelimeler ile Anadolu yaşantısı ile şehir yaşantısının belgeseli misali akıp gidiyor.
207 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bir insanın içinde bir adet insan mı vardır sadece, yoksa onlarca kişi mi yaşar içimizde? Yirmi sene sonraki hâlimizi görsek bir yabancıyla karşılaşmış gibi olmaz mıyız ya da çoğu zaman geçmişte yaptıklarımızı düşündüğümüzde kendimizden bir yabancı gibi bahsetmez miyiz zihnimizde? Bu soruların konuyla alakası şu ki; kitapta Berdan karakterinin farklı zaman dilimindeki düşüncelerini, düşlerini, yaşadıklarını ve yaşamadıklarını okuyoruz. Farklı zaman, aynı kişi; değişik düşler, başka insanlar, tedirgin bir hayat...

Kayıp bir yaşamın düşsel yolculuğuna çıkıyoruz Hasan Ali Toptaş'ın kalemiyle. Direksiyonun başına kendisi geçip bir rüya yolculuğunun içine sokuyor bizi yazar. Yokuş yukarı çıkarıyor önce bizi gerçeklik uçurumundan; sonra kaptırıp gidiyor son sürat hayallerin, düşlerin içinde dolaştırıyor bizi; bazen kornaya basıp öfkesini kusuyor insanlara, hayata, işsizliğe, menfaatçiliğe, tüm iğrençliklere; bazen camı açıp serin bir hayâl virajından geçiyor, güzel bir rüyanın içindeyiz, hemen ardından ani frenlerle sarsıp yaşamın gerçeklik ara sokaklarında kaybediyor yolunu, sonunda kalkıp gidiyor direksiyonun başından, kontrolü size veriyor ki sarsılmadan inmeniz çok zor bu araçtan...

Yazarın okuduğum ilk kitabı ve yazdıklarımdan anlaşıldığı üzere de üslubunu, tarzını, edebî kalemini beğenmemek elde değil. Dolayısıyla teşekkür bölümüme geldik. Hasan Ali Toptaş ile tanışmama vesile olan
(bkz: ***Hasan Ali Toptaş ve Diğer Güzel Kitapları Okuma Etkinliği***) ' ni düzenleyen Murat Sezgin/Duvar/ ' e öncelikle teşekkür ediyorum. Bu tarz etkinlikleri daha önce de düzenleyen, devamını da getiren diğer arkadaşlarımıza ve son olarak bu gibi etkinlikleri yapmamızı sağlayarak bizlere kitabı güncel bir şekilde sevmemizi sağlayan 1000Kitap/Duvar/ sitemize teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar dilerim...
216 syf.
·8 günde·9/10
Müthiş bir kitap. Şiirsel dili, aradaki düşsel geçişleri, konusu ile cezbedici.

Baba oğul çatışmasını her zaman merak etmişimdir; belki kadın halimle tam kavrayamadığımdan, metinlerde geçen ilişkileri analiz edemiyorum, özümseyemiyorum da anlayışla karşılıyorum sanırım. Bu kitapta da öyle oldu.

Kahramanımız Bedran babasının üzerinde iktidar kurduğu ve bu sebeple babasına kafa tutan, zihninde babasını taşıyan, babasına dönüşen, geçirdiği trafik kazasından ötürü yatağa mahkum bir adam. Geçmişi bugüne eklenip çıkartıralarak hayat öyküsünü okuyoruz. Etrafındaki insanları, düşüncelerini, kaygılarını, kaygılarını...

Ve (kitabı okuyanlar için) anlayamadığım bir şey daha var: Dövüş Kulübü filminden 'Sahip oldukların sana sahip olur' gibi bir vecizeyle çoğumuzun kafasında yer edinen eşya fazlası olayı neden eşya bağımlılığı, sahip olma tutkusu gibi kullanılıyor hep okumuşlarımızca. Belki de dekorasyon sadece dekorasyondur. :)
207 syf.
·9/10
İnsanları olmasını istediğimiz şekillere büründürürüz. Hayal ederiz onları bunu yapsa, şöyle dese, ben de şöyle yapsam sarılsam sevdiğimi söylesem. Kafamızda kurgularız ve diyaloglara bile yer vermeye çalışırız. Hem de o kadar ilerletiriz ki hayal ettiğimiz kişinin mimiklerini, hareketlerini bile belirlemeye çalışırız. Çoğu zaman insan hayal ettiği kişiyi karşısında bulamıyor. Ama bildiği halde kuruyor kafasında dışarıda olamayacak şeyleri, içinde yaşayarak kendini avutmaya çalışıyor. İçindeki o koca boşluğu böyle doldurmaya çalışıyor. İnsanın bir şeyler bilmesi ve onların olmayacağının farkında olması ne kadar acı bir şey! Bazen bir şeylerin farkında olmamak insana iyi geliyor fakat gerçeklerden de bir denli uzaklaşıyor. Bedran'da böyle yapıyor biliyor babasından sevgi görmeyeceğini ama yinede bekliyor işte...Baba sevgisinden mahrum kalmış kocaman bir boşluk vardır yüreğinde. Olmasını istediği hariç herkes yer edinmiştir ama gerçekten canı gönülden istediği insan yoktur. Ne kadar çok insan gelse bile orası sahibini görmeden dolmaz. Mesela bir insan olarak vitaminlere ihtiyaç duyarız. Vücudun dengelenmesi açısından A,B,C,D,E vitaminlerin alınması gerek.Berdan C vitamini hariç her vitaminden alır ama C eksiktir.A,B,D,E bunun yerini tutabilir mi? Ne kadar alırsa alsın C almazsa hep eksiktir.

İnsanın çocukluğu önemli bir dönemdir hayatında. Büyüdüğü zaman o çocukluk anıları her zaman belleğinde kalacaktır. Kötü günlerini, iyi günlerini(insanlar mutlu günlerini pek hatırlamaz,mutsuz olduğu zamanı daha çok hatırlar), yaşadığı acıları, sevgisiz kaldığı zamanları, dayak yediği zamanı belleğinde taşa yazılmış bir anı olarak kalacaktır. Yetişkinlik döneminde yaptığı her eylem, gördüğün nesneler, insanlar, olaylar sana çocukluk dönemini hep hatırlatacak. Bazı insanlar çocukluk dönemini bir tebessümle hatırlarlar. Bazıları da en ufak bir şey bile o kötü günlerini hatırlatmaya ve hissetmeye yeter. Bedran'da gördüğü nesneleri, otobüs vs şeyleri babasını hatırlatacak şeyleri görür ve geçmişe dönüverir. İnsanlar görmek istedikleri kişileri hep birilerine benzetir ya, Bedran'da babasına benzetir herkesi.

Farklı olmak çok mu kötü bir şey? İnsanlardan farklı bir yaşam sürdürmek rutin şeyleri yapmamak.Toplumda en çok da anneler ve babaların, İşini eline al, kendine uygun bir eş bul, sonra çocuk sahibi ol." Yaşın geldi de geçiyor ne zaman kucağıma torunumu alacağım" sözlerini çok duyarız." Yavrum bak komşunun oğlu doktor olmuş sen bir işe giremedin bu ay öğretmenin kızı evleniyormuş vs. bu sözleri duymayanımız yoktur herhalde. ”Komşular ne der, ne düşünür bizim çocuk hakkında orada burada ne konuşuyorlardır şimdi ne kadar da abarta abarta millete yetiştiriyorlardır tüm köy duymuştur şimdi ”. Biz toplum olarak millet ne der diye hayatımızı bir yoluna sokmaya çalışıyoruz. Bu döngüden çıktığımız zaman hemen görürler bizi. Michel foucault'un dediği gibi "Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir." Bırakın çocuklar istediğini seçmekte özgür olsunlar, sonuçlar iyi veya kötü de olsa bunu kendileri yapsınlar.

Toptaş'ın okuduğum ilk kitabı, devamı kesinlikle gelecek. Toptaş'ın farklı bir kalemi var.Cümleleri o kadar naif ki...Kitapta neyi anlattığından çok nasıl anlattığı önemli. Anlatımı çok akıcı, insan kelimelerin içinde kayboluyor. Anlatımı çok sevdiğimiz bir müzik gibi akıp gidiyor ritmine ayak uyduruyorsun, kaptırıyorsun kendini. Yaptığı betimlemeler, benzetmeler o kadar başarılı ki...Kitaplar da betimlemeler dikkatimi her zaman çekmiştir. Huzursuzluğun kitabında yaptığım incelememde de bunu belirtmiştim. Kitabı okurken televizyon izliyormuş gibi hissettim.Olaylar, yaptığı betimlemeler gözümde canlandı. Kitap dikkat istiyor çünkü başta söylediği şeyin devamı sonda oluyor.Yani geçmiş, şimdi, gelecek olarak bölümlere ayırmış. Toptaş karakterlerin düşündüklerini, karşısındaki insanın psikolojisini çok güzel bir şekilde aktarmış okuyucuya. Biz de çoğu zaman karşımızdakinin ekşi suratından ya da o tatlı, sempatik hareketlerinden bize ne söylemek istediğini anlarız. Mimikler insanın ne söylemek istediği ya da bize neler söylemek istediklerini, ama diline varmayan şeyleri anlamamızı sağlar. Bunu kendimize bir görev edinmeliyiz bence. Bir şeyler anlatmadan, söylemeden anlamalıyız karşımızdakini. Kitapta insan ilişkileri, evlilik, iş hayatı ve cinsellik gibi konulara değiniyor.Toptaş insanları çok iyi tahlil etmiş, İnsanların psikolojilerini ve davranışlarını güzel bir şekilde aktarmış. İnsan psikolojisi ve davranışlarında yatan sebepler hep dikkatimi çekmiştir. Yer yer Bedran'ın yerine geçtim düşüncelerine ortak oldum. Kendimi bulduğum çok şey oldu.

Kitabı iyi ki okumuşum iyi ki Toptaş'la tanışmışım. Diğer kitaplarını çok merak ediyorum ve en kısa zamanda okumayı düşünüyorum. Kesinlikle okuyun, okutalım.
Keyifli okumalar dilerim.
207 syf.
Kitabı okumaya işe giderken metroda başlamıştım ve o yolculuğun bitmesini hiç istemedim. Kitap beni öyle bir içine aldı ki, ben onunla o benimle bir bütün olduk. Kitabın başlangıcı da benim gibi yolculukla başladığı için midir bilmiyorum ama sanki o otobüsteki kişi bendim. Yazarın gerçekten olağanüstü etkileyici ve şaşırtıcı tasvirleri ile büyülendim. Şu tasvirlerin tadına varabilmek için kesinlikle okumalısınız.

Olay örgüsü çok fazla ön plana çıkmamakla birlikte karakterler üzerinden yapılan taşra, kent, insanlar, evlilik, işsizlik, dönemin şartları çok güzel bir şekilde analiz ediliyor.

Ufak bir spoiler olabilir :)

Kasabada babasının gölgesinde yaşayan Bedran artık o gölgeden kurtulmak için kente gitmeye karar verir. Ama kente gelse de o gölgeden kurtulabilir mi orası muamma. Yazar, o kent yolculuğu sırasında otobüste geçen zamanı adeta bize yaşatıyor. Sonrasında kente gelip üç üniversite öğrencisinin yanında kalıyor. Tabii işsizlik gibi bir sıkıntı var. İş arama süresinde dönemin şartlarını çok güzel yansıtıyor. O dönemin şartları üzülerek belirtiyorum bugün de hala geçerli maalesef. Şu alıntı buna özet olacaktır. ( #10675841 )
Sonrasında iş hayatı ve evliliği ayrı ayrı nasıl olduğu anlatılıyor. Üniversite öğrencilerinin sıkıntılı yaşamlarını da etkileyici bir biçimde anlatıyor. Ayrıca düzenin, toplumun bir kişiyi nasıl tek tip yapmaya çalıştığını da eleştirel bakış açısıyla anlatıyor.
Evlilik konusunda da çarpıcı tespitleri var yazarın. Eşyaya verilen değerin insanın yaşamını, evliliğini nasıl yiyip bitirdiğini gözler önüne seriyor.

Tekrar belirteyim bu olay örgüsü sıralı bir şekilde olmuyor. Zaten ön plana çıkarılmak istenen olay örgüsünden çok bu olaylarla, kişiler üzerinden yapılan analizlerdir. Zaten Hasan Ali Toptaş yazarken okura bütün her şeyi vermiyor. Bazı kısımları okura bırakıyor. Gölgesizler romanında da olduğu gibi. Zaten bunu kendisi de ifade ediyor. Bu romanda da aynı durum geçerli. Olayın sonu nasıl bitti diye sorarsanız belli bir cevabı yok.
216 syf.
Hani göl kenarında durursunuz, yerden bir taş alıp atabildiğiniz kadar uzağa atarsınız. Sonra düştüğü yerinde gölün, bir halka çıkar. Büyür, büyür, büyür... Tam da böyle hissettim Sonsuzluğa Nokta'yı okurken.
Hasan Ali Toptaş 'ın gerçek ve kurguyu ilişkilendirmesine, anlatımındaki derinliğe, cümlelerin zorlama değil, su gibi akıp gitmesine hayran kalmamak mümkün değil. " Sanki dünyada bir tek kelime varmış, parçalanmış da tekrar topluyormuş gibi..."
Fakat sehpanın gölgesinin öğle sonrası ata benzediğinden koltukların pembe olmasına, ütü masasının üstündeki Van Gogh portresinden siyah demir çubuklara bağlanan tahta rafların doğal renklerde bırakılmış, talaş ve reçine kokan marangoz işliklerini anımsatmasına...kadar fazlaca detaya inilmesi yordu, zorladı beni.

Gel gelelim konuya. Bedran geçirdiği kaza neticesinde yatağa bağlı yaşamak zorunda kalıyor. Olayın öncesi, sonrası ve hayalleri Bedran ın dilinden anlatılıyor. Özellikle elleriyle, bakışıyla, sözleriyle, hayatının her demine sızı gibi işleyen babası, biraz arkadaşları,çokça eşi ve hafızasına yer edenler.Hikayenin sonunun olmaması da ismiyle müsemma...
Anlatımın oldukça başarılı olmasını bir kenara koyarsak, karmaşık, çapraşık, saçma sapan ilişkilerin çokluğu yazarın diğer kitapları hakkında önyargı oluşturdu bende. Sanırım başka bir kitabını okumam için biraz zaman gerekiyor...
216 syf.
·17 günde·9/10
Yazarın okuduğum ilk kitabı, edebiyat öğretmenimin tavsiyesi ile okumaya başladım. Bana ilk bu kitaptan okumaya başlamamı söyledi, sizde okumak isterseniz bu kitaptan başlayın çünkü dil ve anlatım olarak okudum diğer kitaplardan farklı bir dokusu var.

Alıntılarını okuduysanız romantik bir kitap düşüncesi oluşabilir kafanızda, tamam duygusal olabilir ama romantiklikle alakası yok. Kitap deneme olarak yazılmış da sonra bazı konular daha anlaşılır kılınmak amacıyla araya birkaç tane karakter konulmuş gibi. Öyle çok olay geçtiği söylenemez, daha çok düşünceler ve geçmişten oluşmuş. En beğendiğim şey yazarın düşünce dünyası oldu herhalde. Hep hayranlık duymuşumdur geniş bir düşünce dünyası olan ve düşüncelerinin sonunu bir yere bağlayabilen insanlara.

Konu olarak küçüklükten gelen ve kahramanımızın tüm hayatını etkileyen bir baba-oğul çatışması –ki hala anlayabilmiş değilim neden babasının böyle davrandığını- başta olmak üzere evlilik, köy yaşamı, kente uyum, işsizlik ve kayboluş anlatılıyor. Geniş bir perspektiften bakılınca ise herkesin herkesle ilişkisi anlatılıyor.

Anlatımı geçmiş, gelecek, geçmiş... şeklinde yazılmış. Her bölümün sonunda bir taş yerine oturuyor, kitabın sonunda ise bana kalan tek şey neden sorusu. Tasvir, betimleme ve benzetmeleri harikaydı, zaten kitabın çoğunluğu bu üç ögeden oluşuyordu. Benzetmelerinde öyle alakasız iki şeyi benzeterek çok mantıklı ve insanın kalbine oturan cümleleri nasıl kurmuş şaşırdım.
Mesela;
“Oysa belleğimde gökyüzü yerinde duruyor mu diye pencereyi açıp kendi içini yoklayan bir insan görüntüsü vardı. Sonra çöp döküyordu o insan dününü döker gibi, kapının önüne bırakılan süt şişesini alıyordu sabahını alır gibi…”

Zaten yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak tanımlayan bir yazarın dili hakkında çok da konuşulacak bir şey yok zannediyorum. Edebiyata ilgi duyan, seven, yazan veya yazmak isteyen insanın okuması gereken birisi bence Hasan Ali Toptaş.

Beğenmediğim iki şey vardı kitapta. Bazı yerler daha kısa anlatılsa yada yüzeysel geçilse ve karakterler bu kadar çaresiz kalmasa daha güzel olurdu.(çünkü insan o çaresizliği iliklerine kadar hissediyor) Babası neden oğluna öyle davranıyor, başından beri bunu merak ettim ama hala anlayabilmiş değilim, ben kaçırdıysam anlayan biri nedenini söylerse sevinirim. Tabi bu söylediklerim kitabın tamamına bakılınca hiç de önemli şeyler değil, sayfalar arasında kayboluyor.

Son olarak altını çizdiğim o kadar çok yer vardı ki, benden sonra okuyacak insanların şevkini kırmamak adına, hepsini paylaşmamak için kendimi zor tutuyorum

Keyifli okumalar..:)
214 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Savruldum!
Yine, yeniden...

Hasan amca yine yapmış yapacağını... Dizeler arasında oradan oraya sürüklendim durdum sayfalarca. Nerede olduğumun farkındaydım, nereye gittiğimi bilmiyordum sadece... İlerledikçe farkına vardım, kendime vardığımın...
Yazar, kaleme aldığı şeyleri, kendi hayatından esinlenmediğini çok defa söylemişti. Başka insanların hayatlarının ve bahsedilen durumlardaki duyguların aktarımında Hasan Ali Toptaş kadar başarılı bir isim daha okumadım bu zamana kadar. Sanırsınız ki hepsini kendi yaşamış, kendi tecrübe etmiş, o düşünceleri kendi beyninde ilmek ilmek dokumuş da getirip önünüze koymuş. Yine ve yeniden çok çok başarılı...

Bu kitapta kimdik biz açıkçası ben de bilemiyorum. Elinde valizi ile, yersiz yurtsuz, kendine sığınacak bir liman arayan Bedran mı? Yoksa, trafik kazası sonucu yatağa bağımlı kalan, edebiyat aşığı, evli bir bey mi?
Baktığımda cevabı veremiyorum açıkçası ben de. Sanki o elinde bavulla oradan oraya süreklenen genç, o evli adamın, evlenmeden önceki yaşamı gibi, lakin baktığınızda yine bazı şeyleri oturtamıyorsunuz.
Sanırım Hasan amcanın bir yazar olarak aldığı zevk de tam burada başlıyor.
"Bilinmezlik ile..."
"Tahmin edilemezlik ile..."
"Anlaşılamamazlık ile..."
Çokça Oğuz Atay'a benzetiyorum bazenleri Hasan amcayı. Hani seneler, seneler oldu hala anlayamıyoruz ya Oğuz Atay'ı, hala bir sürü tahmin edemediğimiz, akıl yürütemediğimiz, belki senelerce anlayamayacağımız anlatıları var ya hani, sanki başka bir tezahürünü de Hasan amcada görür gibiyim.
Sevgili Atay'ın oluşturduğu karakterlerin sıkıntılarıyla çokça benzerlik gösteren bir sürü sıkıntısı mevcuttu karakterlerimizin bu kitapta.
*Eşyanın varlığı ve çokluğu ile olan sıkıntımız, yani onların insanı pençesine alıp, bizim eşyaları değil, eşyaların bizi kullanması sorunsalı.
*Ebeveyn ile olan sıkıntılarımız, kırsal yerlerde annenin babaya olan korkusundan sesini çıkaramaması, evladını koruma yoluna gitmemesi, ve çocuğun ebeveyn eksikliği ile büyümesi sorunsalı.
*Anlaşılmama, insanlara kendini anlatamama sorunsalı.
Bu ve bu gibi birçok mesele, sevgili Atay ile benzerlik gösteriyordu kitapta. Elbette Hasan amcanın işleyişi, konuya bakış açısı, kurduğu cümleler çok çok farklı ve her biri başka bir haz. Lakin bu benzerliklere temas etmeden geçmek istemedim.

Her Hasan Ali Toptaş kitabı ayrı bir heyecan ve her biten kitapta ayrı hüzün. Her kitabı kocaman bir sandık bana göre yazarın. Peki nedir bu sandığın içindekiler?

Yaşanamayan çocuklukta biriktirilemeyen anılardır sandığın içindekiler. Ve esasen yaşlandıkça çocuklaşmak bu...
Tavsiye eder, kitap dolu bir ömür dilerim...
İnsanlar isterlerse her şeyi, ama hemen her şeyi bir tür silaha dönüştürebilirlerdi... En çok da sevgiyi...
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınları
Hangisi zor? Hangisi daha acı? Toprağın altındaki ölüm mü, üstündeki ölüm mü?
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 93 - İletişim Yayınları
İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 80 - İletişim Yayınları
İnsana kendi yaşamı bile büyük geliyor kimi zaman; ne yapsa, kimi sevse, kimlerce sevilse, hangi işlerle uğraşsa ve nerelerde gezip dolaşsa, bir türlü dolduramıyor.
Hasan Ali Toptaş
İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sonsuzluğa Nokta
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850689
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Sonsuzluğa Nokta
Sonsuzluğa Nokta
Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar...

Yazma serüvenini 'hayatı kelime kelime genişletmek' olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkâlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak...

'İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. Hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta kalıyor. Acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta...'

Sonsuzluğa Nokta'yı bir 'kara' romana çeviren, kendine özgü dehşetini yaratan, ne kazadır ne sakatlanma, ne ölüm; 21. yüzyıl arifesindeki insanlık trajedisini, kimliksizliğini dile getirmesidir.
Erendiz Atasü

Kitabı okuyanlar 458 okur

  • Hakan Çoban
  • Canan Şengül
  • Gül
  • kadir yıldız
  • Buse Güliz Özdemir
  • İbrahim Baş
  • Zeynep
  • Buse Yoldaş
  • İzgi Ekinci
  • Yusuf Sağanak

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%3
14-17 Yaş
%3
18-24 Yaş
%22.7
25-34 Yaş
%42.4
35-44 Yaş
%23.5
45-54 Yaş
%4.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.3
Erkek
%37.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.7 (39)
9
%18.6 (32)
8
%31.4 (54)
7
%12.8 (22)
6
%5.2 (9)
5
%2.9 (5)
4
%1.7 (3)
3
%0.6 (1)
2
%0.6 (1)
1
%2.9 (5)

Kitabın sıralamaları