Adı:
Suç ve Ceza
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
790
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Hemen hemen her eseri dünya klasiklerine girmiş Dostoyevskinin Rus Habercisi ismindeki edebiyat dergisinde, bir yıl boyunca yayımlanmış romandır.

Romanda idealist bir hukuk talebesi olan Raskolnikov ağır bir şekilde fakirlik çekmektedir. Meşhur tefeci Alena İvanovna'yı öldürüp parasını ve eşyalarını alıp fakirlere dağıtmayı planlar . Sonra bir baltayla kadını öldürür ama hesap dışı gelişen birşey olmuştur. tefeci kadının kardeşi Lizaveta İvanovna da gelmiştir. Delil bırakmamak adına onu da öldürür.

Kitabın devamında ise olaylar üzerine tahliller yapılıyor. Birine iyilik yapmak için kötü biri de olsa başka biri öldürülür mü? Yada bu cinayet kendi fakirliğinden kurtulmak için mi yapıldı yoksa diğer insanları kurtarmak için mi?

Keyifli okumalar diler, bloguma beklerim. https://1yazar1kitap.blogspot.com/...-ve-suc-ve-ceza.html
705 syf.
Suç ve Ceza, ciddi anlamda okuma alışkanlığı kazandığım kitap. Ne zaman okuduğun en iyi kitap ne ya da kitap tavsiyesi istense aklıma ilk gelen kitap. Ayrıca 10 puan verdiğim tek kitap.

Romanın kahramanı Rodion Romanovich Raskolnikov 'un psikolojik buhranlarına, topluma bir türlü uyum sağlamak istemeyişine, sivri diline ve parlak zekasına tanık oluyorsunuz. Dostoyevski, kahramanımızın hayata bakış açısını, teorilerini, toplumsal ahlakı sorgulanmasını, ailesini ve aile ilişkilerini, dostlarını, düşmanlarını, tüm bunlarla olan ilişkilerini inceliyor ve muhteşem betimlemelerle sizlere de yaşatıyor. Dostoyevski öyle bir karakter yaratmış ki adamın katil olmasına rağmen sempati duymayan yoktur sanırım Raskolnikov' a. Suç olgusuna farklı bir perspektiften bakabilmeyi mümkün kılıyor bu da. Hikayedeki anlatım o kadar ayrıntılı ve gerçekçi ki sanki Dostoyevski kendisi yaşayıp da yazmış. Hatta bununla ilgili bir de doğruluğundan emin olamadığımız mevzu var. Kitap yayınladıktan sonra savcı, Dostoyevski hakkında dava açmış. Gerekçesi ise: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. " olmuştur. Kitap okuyorum, diyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir klasik.

Albert Camus gibi büyük bir yazarın da takdirini almış ve ;" Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " dedirtmiş bir şaheser.
  • 1984
    8.9/10 (11.740 Oy)12.781 beğeni37.614 okunma9.298 alıntı166.239 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (11.185 Oy)11.544 beğeni42.425 okunma2.685 alıntı198.346 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (15.463 Oy)15.708 beğeni60.041 okunma2.732 alıntı230.563 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (14.840 Oy)16.463 beğeni54.753 okunma8.119 alıntı206.867 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (14.692 Oy)17.294 beğeni54.126 okunma6.755 alıntı296.744 gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (9.532 Oy)10.620 beğeni34.939 okunma1.652 alıntı166.439 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (14.793 Oy)15.907 beğeni51.575 okunma2.959 alıntı188.340 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (18.161 Oy)21.887 beğeni67.054 okunma10.939 alıntı863.570 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (18.008 Oy)18.426 beğeni60.675 okunma5.607 alıntı231.100 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (10.515 Oy)11.487 beğeni41.246 okunma5.610 alıntı144.613 gösterim
705 syf.
·6576 günde·Beğendi·10/10
*Kısa Bilgi *

Rus yazar Fyodor Dostoyevski tarafından Rus Habercisi adlı edebiyat dergisinde, on iki ayda yayımlanan romandır. Daha sonra tek cilt olarak yayımlanmıştır. Neredeyse her kitabı Dünya Klasikleri arasına girmiş olan Dostoyevski'nin en çok ilgi gören, beğenilen romanıdır. Dünya Edebiyatı'nın en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.(Vikipedi)

*Raskolnikov Sendromu*

Kitabın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov 'un kitabı okuyan kişilerin üzerinde bıraktığı etkilerden dolayı "Raskolnikov Sendromu" adında bir sendrom bile varmış. Raskolnikov;zeki, cesur, hayalleri için faaliyetlerde bulunan yalnız ve tuhaf bir adamdır.İnsanların kendisi hakkındaki görüşlerini takmayan biridir. Neredeyse tüm zamanını hayallerini ve onları gerçekleştirme yolundaki hamlelerini düşünerek geçirir. Düşünmek eylemini bir iş olarak nitelendirir. Ancak fazla düşünmesindendir ki kafasındaki bazı çelişkiler onu yiyip bitirmektedir. Hayallerine ulaşma yolundaki planları da çelişkili düşünceler ile doludur. Her ne kadar hayalleri için suç işleyemeyeceğini düşünse de kafası karışıktır. Raskolnikov içindeki iyi ve kötü tarafı her zaman uç noktalarda yaşar. Raskolnikov bir çok edebiyatçı tarafından en karizmatik roman karakteri olarak nitelendirilmiştir.

*Gölgede Kalan Karakter Razumihin*

Raskolnikov'un tek dostu, can yoldaşı ve güvendiği tek kişidir. Raskolnikov'un gölgesinde kalmış, müthiş bir roman kahramanıdır. Kitabı okuyan bütün okurlara"Var mı ulan böyle dostluk? "diye sorgulatacak kadar iyi bir dosttur. Her şeye rağmen Raskolnikov'un gölgesinde kalmış ve hak ettiği değere ulaşamamış diye düşünüyorum.

*Özellikleri*

Kitapta insan ruhunun derinliklerine çok iyi inilmiş, tasvirler ustaca yapılmış ve insan ve çevre ilişkisine çok iyi bir şekilde değinilmiştir.

*Üzerimde Bıraktığı Etki*

Kitabı ilk defa kuzenimin evinde görmüştüm. İsmi çok ilgimi çekmişti. Kesinlikle okumam gerektiğine karar verdim.
Kitabı alıp, okumaya başladığımda her sayfasında kendimi buluyordum. Dostoyevski öyle bir yazar ki olayların içinde hissettiriyor. Raskolnikov'un yalnızlığı bana kendi yalnızlığımı düşündürüyordu. Okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran kitaptır. Hiç düşünmeden 10 puan verdim. Suçu, sevgiyi, dostluğu, aşkı, kavgayı, çaresizliği, yaşam mücadelesini, vicdanı ve yalnızlığı bu kadar iyi işlemiş bir yazar ve kitabına daha düşük bir puan verilemezdi.

Zaman ayırıp okuyan herkese çok teşekkür ediyorum :)))
687 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

İncelememin daha detaylı ve kitapla ilgili çizimler içeren hali için blog'uma bakmanızı öneririm : https://kitapciziyorum.blogspot.com.tr/...odor-mihaylovic.html

Bu incelemeyi ya hiç okumayın ya da başlamışken sonuna kadar tam olarak okuyun. Aynı Suç ve Ceza kitabının başrolü Raskolnikov gibi ya bir hiç olun ya da Raskolnikov'un emeli gibi Napolyon'a ulaşma ve kendini gerçekleştirme arzuları içerisinde kendinizi tamamlayın.

Dostoyevski'ye ait bu kitaptan önce okuduğum 8 kitabında da kendi filminin fragmanının ve galasının yapıldığını söylemiştim. Şimdi ise filmin başladığını ve Suç ve Ceza kitabıyla beraber edebi doyum anlamında ve sorgulama konularında tam bir uçuşa geçtiğini söylemek istiyorum! Ve size bir şey söyleyeyim mi, bu uçuşa hepimiz davetliyiz. Hepimiz onun yazdığı bu yazıları yaklaşık 150 yıl sonra okuyabiliyorsak Rus Edebiyatı uçağının kokpitinden bize seslenen bir Dostoyevski var ve bizi kendi edebiyatına şahit olmak için seyahatler yapmaya çağırıyor. Bu seferki seferinin adı ise Suç ve Ceza, ayrıca sadece gidiş bileti olarak alınmış.

Önceki seferlerinde Öteki kitabında Bay Golyadkin karakteriyle kişilik bölünmesini ve psikolojide Doppelganger ile adı geçen olayı tanıtan, Ölüler Evinden Anılar kitabıyla sırta inen kırbaçları, acıları, ruhsal paradoksları Suç ve Ceza kitabında tam anlamıyla en üst seviyelere çıkaran bu adamın Raskolnikov ülkesine gitme arzusuna davetliyiz hepimiz!

Raskolnik kelimesinin anlamı : 17. yüzyılda din kitaplarında yapılan düzeltmeleri kabul etmeyenler.
Suç kelimesinin anlamı : Yasalara aykırı davranış.
Ceza kelimesinin anlamı : Uygunsuz davranışlarda bulunanlara uygulanan üzüntü, sıkıntı, acı verici işlem veya yaptırım.

Yukarıda yazdığım 3 kavram arasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayışları, hatta kendini bile balta ile doğramaya ant içmiş bir adam var karşınızda! Raskolnikov. Kişilik bölünmelerinden dolayı sonsuz bir mayoz döngüsüne girmiş olan bu adamın içinde neler neler olmuyor ki... Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinde sistemler ve düzenler baltalanıyor, sorgulamalar arasında ruhsal düzeni sağlamak için ellerinde balta taşıyan askerler gelip geçiyor, inançlar ve kalıpsal düşünceler baltalanıyor, devlet daireleri ve siyasi paradigmalar bir daha gelmelerini istememek amacıyla baltalanıyor ve özellikle de insanın kendisi baltalanmak isteniyor.

Peki, ya bu baltalama olayı sonucunda aslında bütün acılar, kederler, sistemler, inançlar, diğer bütün sorgulamalar ağaçların kesilip de sonra tekrar ve daha gür çıkması gibi yerlerinden daha gür ve etkili olarak çıkıyorlarsa? Mesela öldürmesine öldürebilirsin istediğini, peki ya bu ölüler önceki durumlarında verdiği sıkıntı ve acıdan daha çok acı verirse sana aynı ağaçların kesildikten sonra daha gür çıkması gibi Raskolnikovcuğum?

Peki, ya cinayet aleti olarak kullanılabilecek bu kadar ilkel bir aletten bir tümevarımla yola çıkılarak bütün insanlar ve bütün sistemler baltalanmak isteniyorsa? Raskolnikov'un içindeki kişilik bölünmelerinin her biri ama istisnasız olarak her birinin aklından atamadığı tek bir şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. Katil olmaktan çok kendini baltaya ve bu sebeple de onla gelebilecek zirveye adamışlık. Freud daha elinde lolipopla 10 yaşında dolanırken Dostoyevski Suç ve Ceza kitabında onun ileride belirteceği id kavramıyla bu kitaptaki öldürme ve hırsızlık arzusunu, ego kavramıyla bu olayın sorgulamasını, süper ego kavramıyla ise de Raskolnikov'un kıvranmaları ve bir türlü Napolyon olamayışlarını anlatmak istemişti. Bu nedenle Balta Tanrısına tapan sayısızca Raskolnikov vardı içinde bölünmüş olan.

En keskin sorgulamaları, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine en üst sıradan girmeyi arzulamaları, kendisini cinayet gibi bir kaç(amay)ış ile gerçekleştirmeyi istemeleri ile Raskolnikov yatağında tam bir girdap içerisinde kalmıştı. Etrafında baltalar ve Svidrigaylov, Porfiriy, Zametov karakterleri gibi ruh ezici insanlar vardı.

Nasıl ki Kafka Dönüşüm kitabında bir böceğe, GLaDOS Portal 2 oyununda bir patatese, Tacettin Sihirli Annem'de bir köpeğe dönüşmüş ise Raskolnikov'un kendisini bir bit olarak hissetmesine şaşırmamalıydı. Çünkü o pislik bir bitin ta kendisiydi. İnsan sevgisini kendi pençesinden kurtaramadığı, Napolyon hayallerinin bir türlü gerçekleşemediği bir bitti.

Hakan Günday Kinyas ve Kayra'da, bir fahişe ile bir rahibenin mezarlıkta yanyana olabilmelerini hayatın en gerçek anı olarak görürdü. Bu kitapta da Raskolnikov ve Sonya'nın ilişkilerini ben de aynen buna benzetiyorum. Bir katil ve bir fahişenin ilişkisinden doğan aklanamama sürecini.

Mesleği bir bakıma toplum mühendisi olan Dostoyevski, Suç ve Ceza kitabıyla birlikte bize çok ama çok önemli bir fener tutuyor. Peki, biz hayatta ne kadar Napolyon olmayı istiyoruz? Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde nerede yer almak istiyoruz? Cinayet Napolyonu gibi sevgimizin Napolyonu ya da şehvetin Napolyonu mu olmak istiyoruz? Belki de iş hayatımızın ve kariyerimizin Napolyonları? Eminim ki herkes bu kitabı okuduktan sonra kafasında hayali bir spot ışığı belirecek ve sonu gelmeyen sorgulamaların içine düşecektir.

Bu kitabı seven bir zamanlar 100den fazla ülkede yasaklanmış olan High Tension filmine bayılır. Bir film bir kitaba bu kadar benzeyebilirdi...

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar ve acılar dilerim.
705 syf.
Dün gece, ta ki Dostoyevski’yi meze edinceye kadar, her cuma gecesi gibiydi bizim için; sıradan. Dört er kişiydik, son zamanlarda keşfedip artık yeni saplantımız olan bir Azeri restoranında. Şarabımız da yeni takıntımızdı G.Afrika'dan. Yeni bir şeyleri olmalı insanın, yenilemeli hayatını. Yine, ama yeni diyebilmeli şarap da olsa. Gerçi "Buna zenci teri bulaşmış" dedi biri, sanki bilirmiş gibi o terin tadını. Zırvalamanın içki kaynaklısına çok tahammül gösterir Ruslar. Biz de öğrendik. Tahammül gösterdik.

“Bölmek kökünden gelir Raskolnikov ismi, tesadüf de değildir. Zaten Dostoyevski’de tesadüf olmaz” dedi, zenci terine dikkatimizi çeken dostumuz. “Rodion Romanoviç’e bulduğu Raskolnikov soyadıyla, kişilik bölünmesini kasteder” diye masaya bir şey bıraktı. Masamıza düşen meteor değildi elbette, ama inanın daha zayıf değildi bıraktığı etki. Kimi tuvalete gitti, kimi önüne aldığı etle oynamaya başladı. Ben, rest çekilmiş bir poker masasının eli zayıf blöfçüsü tavırlarıyla kıvranmaya başladım. Konuyu ortaya atan, birazdan kahkaha atmaya hazır Erol Taş edasıyla masadaki en lezzetli şeyleri, rakipsiz öğütüyordu.

Tuvaletten dönen “Ruslar, kati surette, kişilik bölünmesi demez kastettiğin hastalığa, çoklu kişilik, der ” dedi. “Kesinlikle tesadüf bu isim. Üstelik raskolnik, bir ruhsal hastalığı değil, dinsel anlamda mezhep yaratan, hizip çıkartan anlamına gelir. Din dışı açıklamalara rastlamadım” dedi “Yandex’ten baktım, hem de Rusça”

Aramızda hiç kimse Raskolnikov soyadı olan hiç kimseyle karşılaşmamıştı o güne kadar. Ortak kararımızla karımı aradım. Varmış, ama çok azmış. Hatta, belki de Dostoyevski’den sonra kullanılmaya başlanmıştır, dedi. Kendisi Rus Dili ve Edebiyatı mezunudur icabında. Ha, asıl önemlisi Rus’tur. Daha baştan bir tur bindirmişti bize. “Biz, çok yaptık bu konuşmaları, bir sonuç da elde edemedik. İlk sizin aklınıza geldiğini sanmayın sakın”

Ben ve konuyu ortaya atan dostum, Dostoyevski’nin bilinçli olarak bu soyadını, hem de bölünmüş kişiliği vurgulamak kastiyle kullandığını savunduk. Muhalefetsiz toplum olmaz tabii. Tesadüf diyenler de iki kişiydi. Sabahın erkeninde aradı “tesadüfçüler”den biri, “Dostoevski 1881’de öldü, di mi?” diye bir soruyla. “E, nolmuş yani?” dedim. “ O zaman” dedi “ bu hastalık tanımlı mıydı?”

Bir şey dememem kibarlığımdan değil, diyecek hiçbir şeyimin olmamasındandı.
Keşke “Dostoyevski, tanımı konmasa da, bu hali kendinde gördü, Raskolnikov soyadını da bundan seçti” deseydim. Pazartesi kesin söylerim.
705 syf.
·Beğendi·10/10
Sabahın bu saatinde huzursuz eden, uykuları kaçıran, bulanıklaşıp berraklaşan şeyin Suç ve Ceza'nın kendisi olduğunu iyiden iyiye hissettiğimde geriye onu nasıl tarif edeceğime dair hararetli muammalar kalmıştı. Herhangi bir kitabın incelemesini kolaylıkla yapabilirdim, fakat bu kitap için şu andan itibaren neler yazmam gerektiği üzerinde bir karara vardığım söylenemez. Yine de günlerdir yazmak, hiç olmazsa kendime itiraf edeceğim kadar inceleme yapmaya da aynı şekilde ihtiyacım var.

İncelemeleri taradım, kitapla ilgili yazılmış akademik metinlerin birkaç tanesini sabırla okudum, ilgili konuyu kendisine dert edinmiş kaynakları da aynı şekilde incelemeye koyuldum. Bilhassa yazarın şahsiyeti üzerinde bizzat kendisinin yazdığı metinleri de okudum, fakat nafile. Lise döneminde okuduğum, cılız bir idrak ile muhtevası üzerinde düşünmediğim için birkaç zaman önce yeniden didik didik edip okuduğum bu romanın neticesi hep aynı oldu: Dostoyevski, bütün yaşamını derin sara nöbetlerine, onları da döneminin toplumuna sarıp sarmalayarak Raskolnikov'un baltasının ucuna emanet ederek Suç ve Ceza'nın içerisine serpti. Okuyanın zihnine inecek en anlamlı balta darbesi şu 687 sayfalık kusursuza yakın romanın arasında beklemekte. Bilhassa Dostoyevski'nin sosyalist yazarları incelemek adına katıldığı zararsız okuma grubunun bedelini dar ağacına gönderilerek çekmek zorunda kaldığını, yetmezmiş gibi ölümüne birkaç saniye kala Çar I. Nikolay'ın "şaka" yaptı ortaya çıkınca kürek cezasına çarptırılarak Sibirya'ya gönderildiğini öğrendiğimde öfkem daha da katmerlendi. Ancak öğrendiğimde öfkemi perçinleyen bu olay, Dostoyevski'yi beklendiği gibi radikal bir anarşist yapmaktansa sadece şiddetli sara nöbetlerine mahkum etti. Kitap boyunca Dostoyevski'yi temsilen Raskolnikov, Raskolnikov'u temsilen ise okurun ta kendisinin aynı hummalı nöbetleri yaşayacağını peşinen söylemeden de geçemeyeceğim. Şu an elimde Dostoyevski'nin inançlarını döktüğü Karamazov Kardeşler'in "Büyük Engizitör" bölümü var ve evet, bu incelemeden hemen sonra Karamazov Kardeşler'i yeniden, ağır ağır okuyacağım.

Mukaddimesi bu kadar uzayan -ve hâlâ içimde demediklerimin olduğu- romanın konusu, temelde bütün XIX. yüzyıl edebiyatının sancısı olan Fransız burjuva devriminin ardından oluşan yeni toplumsal yapının vaadettiği mutlakiyetçiliğin yıkılacağı yönündeki beklentilerin giderek bireyin bireye karşı savaşın ta kendisidir. Suç ve Ceza, varoluşçuluğun iliklerine kadar uzandığı bu romanında bireyci burjuva ve ahlâkın -fakat kişisel serbestisi için ahlâkın- organik bileşimini yaparken yalnız değildi. Onu, benzer çelişkiler konusunda muzdarip olan Balzac, Stendhal, Dickens, Thackeray, Flaubert gibi isimler de destekliyordu. Bunlardan farklı olarak Dostoyevski, yoksulluğun ve öteki olmanın kaçınılmaz bir yazgı olduğunu ve bu yazgının her toplumda kaçınılmaz olduğunu bağıra bağıra söylemekten geri kalmamış, bu gerçeği dinsel mitler ile kapatıp meşru göstermeye yeltenen dönemin dinsel aktörlerine de aynı şiddetle karşı çıkmıştır.

Romanın kahramanı, hepimizin yüreğinde bir katilden ziyade tuhaf şekilde kahraman olan Raskolnikov, roman boyunca bizlere işlediği suçun psikolojik yönüyle onun dayanılmaz ahlâki boyutunu anlatmaya çalışır. Diğer yandan geliştirdiği düşünce sisteminin doğruluğunu kanıtlamak istercesine bütün toplumu bir deneye tabi tutar: bunca yoksul ve yoksulluk içerisinde ölümü mutlak insan içerisinde ben bir bit miyim, insan mı? Bu soru, temelde yine Raskolnikov'un geliştirdiği düşünce sistemindeki "süper insan" veya "sıradan insan" ayrımında hangi tarafa ait olduğunun muhakemesidir. Tasarladığı cinayeti işleyerek bütün topluma yalnızca süper insanların idealleri uğruna toplumsal bütün kuralları işleme yetkisi olmadığını, sıradan insanların da kuralları çiğneme ruhsatının bulunduğunu ispat edecekti. Böylece kendisinin de sıradan olmadığını, tıpkı Napolyon gibi süper insan olup gerektiğinde kuraları çiğneme yoluyla toplumu değştirebildiğini kanıtlamaya çalışmıştır. Tam bu noktada romanın kıvrak zekası bizlere Freud'un id, ego ve süper ego kavramlarını da aynı kıvrak üslupla sunar: Roskolnikov’ un idi, ona tefeci kadını öldürmesini ve parasını çalmasını emreder. Bu eylemin muhakemesi ego sürecinde olur ve süper egosu Roskolnikov’u suçluluk duyguları içerisinde kıvrandırır.
İlginçtir, kusursuzdur ve kıymetlidir ki Dostoyevski'nin Raskolnikov'u bunca zeki tasarının sonucunda süper insanların diledikleri zaman kuralları çiğneyenler değil, tıpkı romanın geçtiği Petersburg'un olabildiğince yoksul fakat bütün yoksunluklarına rağmen ahlâki zarureti sımsıkı kavrayıp yaşamayı becermenin yanında zulmün türlüsüne karşı şedit nefreti taşıyan insanlar olduklarını ilan eder. Bu kabul, romanda Raskolnikov'un bütün roman boyunca uğruna savaş verdiği Sonya ile resmedilir. Aynı şekilde bütün yoksul fakat ahlâklılara karşı diğer varsıl fakat ahlâk yoksunu güruhu bir araya getiren de Dostoyevski'nin ısrarla vurguladığı dönemin sınıfsal farklılıklarıdır. Kendisini halksal öze o kadar ait hissetmiştir ki, Dostoyevski'nin şahsiyetini temsil eden Raskolnikov, gerçek yaşamda da Dostoyevski'nin oturduğu evin yalnızca birkaç ev ötesinde resmedilip sunulmuştur. Romanın yoksulluğu da, semtin kiri, sarhoşları, hayat kadınları ve sömüren tayfası da bizzat Dostoyevski'nin çıplak gözle izlediği ve yaşadığı hayatın ta kendisidir ve bu hayat, olağanca kuralsızlık içerisinde kendisini ahlâki yükseliş sayar. Haksız da değildir, zira Raskolnikov'un tasarladığı düşünce sistemi içerisindeki totaliter kahraman modelleri o ana değin toplumun tamamının affettiği olağanüstülükler ile var olagelmiş fakat o andan itibaren üniversite öğrencisi kıvrak bir dehanın muhakemesi ve pratiğinden itibaren tam tersi bir forma ulaşmıştır.

Tarihten bu yana zihnimizde yer edinen bütün büyük kahramanlara toplumun kendisi tarafından atfedilen "insani olmayan" vasıflar, temelde bizim totaliter yönümüzü oluştururken kahramanlara da kendilerini süper insan, dolayısıyla kurallar ve yaşamlar üzerinde diledikleri hamleleri yapabilme ruhsatı vermiştir. Bu tarz bir yaklaşım, onların yemeyen, içmeyen, uyuklamayan, sarhoş olmayıp yalnızca ama yalnızca olağanın üzerinde durumlar gösterdiğine olan inancı oluşturur. Bu inanç, "oluşturulan" yeni kahraman modelinin horlamasını, ailesiyle atışmalarını, nefesinin kokmasını vs gibi unsurların hemen hiç yokmuş gibi ve eskaza olması durumunda bir çeşit "skandal" sayılmasına cevaz veren çarpık savunmayı getirir. Raskolnikov, Napolyon'u ve diğer tarihsel kahramanları ele alırken hem döneminin hem de çağların toplumlarına karşı da aynı deneysel cinayeti delil göstermeye çalışır.
Hâlâ elimde Suç ve Ceza romanını evirip çevirip neler söylemem gerektiğini, yazmadıklarımın -henüz hiçbir şey yazamadığım gerçeği ortadayken- yazdıklarımın ne kadar tesirli olacağını kestirmeye çalışıyorum. Ve bu incelemeye başladığım andan itibaren roman, bambaşka bir eşya mahiyetine büründü. Sıradan bir roman değil, sıradan bir yazarın romanı hiç değil. Raskolnikov'un cinayetle başlayıp kahraman olarak, fakat bütün dürüstlüğüyle suçunu itiraf edip vicdanen verdiği savaşın kahramanı olarak çıktığı romanın sonunda Dostoyevski bizlere iki önemli gerçeği daha teslim edip hayal ettiği fakat kavuşamadığı dünyayı romanın sonunda oturup izlediği manzarayla anlatırken son hummalı sara nöbetlerine de geçirip buralardan göçmüştür, kim bilir?

İlki, Dostoyevski bizim hem iyi hem kötü olduğumuzu çırılçıplak bir biçimde gösterdi.
İkincisi ise, biz neysek oyuz diyebiliriz, fakat kahramanlar biz neysek o değiller.
705 syf.
·10/10
Suç ve Ceza Dostoyevski’ nin en güzel eserlerinden biridir. Romandaki ana düşünce, başkalarına yapılan suçun cezası mutlaka çekilir esasına dayanmaktadır.

Rusya’ nın büyük şehirlerinden birindeki yoksul halkın hayatı dile getirilmektedir. Bu romanını paraya duyduğu ihtiyaç nedeniyle yazdı.

Eseri yazmaya başladığı zaman karısı ağır hastaydı.Karısının başucunda beklerken bu şaheserini yarattı. İlk kez, 1886 yılında yayımlandı.

Romanın kahramanı Rodion Raskolnikov’ un Rus Faust’ u olduğunu söyleyenler var .Ortak yönleri ikiisnin de yoksul öğrenci ; gururlu ve ihtiraslı olmalarıdır. Her ikisi de üstün zekalarından ötürü duydukları gururla suç işlerler.Kendilerine bağlı bir kadının aşkı ile doğru yolu bulurlar.

Hatta bununla ilgili bir de rivayet vardır; SUÇ VE CEZA yayınladıktan sonra, Petersburg savcısı yazar hakkında dava açar. Gerekçesi ise şöyledir: " Bir caninin ruhsal durumunu bu kadar gerçekçi ve ayrıntılı anlatan bir kişinin geçmişinde kesinlikle bir cinayet saklıdır. "

Fransız yazar ve filozof Albert Camus; " Suç ve Ceza'yı okuduktan sonra, ilk kez yeteneğim hakkında bir kuşku duydum. Ciddi olarak, bu işten vazgeçme ihtimalimi ölçüp tarttım " der.

SUÇ VE CEZA ; bana göre, insan dehasının yaratığı en yüce yapıtlardan birisidir.
763 syf.
·96 günde·Beğendi·10/10
BEN MELAMET HIRKASINI KENDİM GİYDİM EYNİME
AR NAMUS ŞİŞESİNİ TAŞA ÇALDIM KİME NE ?

Ey insan, bu kitabı okuman için yalvarıyorum sana ! Dostoyevski,Raskolnikov,Osman ve bu kitabı okuyup seven herkes hep birlikte yalvarıyoruz sana !

“Modern hayat ölümü unutturur” demişti Tanpınar. Ey modern insan, bir gün ölümü hatırlarsan etrafına dikkatlice bak ve gördüğün baltalardan bir tanesini eline alıp incele. Üzerindeki, “Can sıkıntınız varsa sadece acil durumlarda kullanınız, sonuçlardan sorumlu değiliz” yazısını da göreceksin böylece.

“Raskolnikov bir Allah ağrısı çekmekteydi” demişti bir zamanlar birisi, bu kitabı anlatırken. Buyrun cenaze namazına,ölüm kaçınılmaz. Tanrısını arayan insanın, belki de yegane anlam arayışına bakın, bakın ve tekrar bakın..

Boşluktayım, ne yapmalıyım, nereye gitmeliyim, büyük insan olmalıyım, çare ne?

Sanayi devriminin hasta çocuğudur Dostoyevski, en çok da ruhu hastadır. Çelişkileri en iyi anlatan adamdır. Zıtlıkların birlikteliğini de elbette, her şeyin iç içe olduğunu, bir yerden sonra artık şaşırmayarak ve özümseyerek aktarmıştır bizlere.

Sanayi devrimiyle paralel olarak,modern olmaya mecbur hissetme sancısı da işte böylece 19. yüzyıl Rusya’sının yakasına yapışmıştır ve bir dizi büyük yazarı besleyip ortaya çıkarmıştır.. Gogol,Tolstoy,Dostoyevski ve diğerlerini..

Sadece “Rus” olmakla yetinemeyen bir kuşak doğmuştur, Avrupalı olma hayaliyle yaşayan. Bir iç çatışma, bir doğu-batı meselesi ortaya çıkmıştır, tıpkı 20. Yüzyıl Türkiye’sinde olduğu gibi.

İnsan, kendisi olamadığında kim olabilir? Mesela sözde bir Napolyon olabilir mi, tıpkı Raskolnikov gibi? Ne gariptir ki Dostoyevski’nin doğum yılı, Napolyon’un ölüm yılına denk düşer, 1821.

Sözün burasında çok sevdiğim bir alıntıyı paylaşmadan edemem, “Kraliçenin Pireleri” isimli kitaptan,

“Napolyon Bonaparte, Paris’te asillerin de katıldığı bir toplantıdadır. İyi giyimli kadınlar ve erkekler, birbirlerini kıskanç ve kimi zaman da aşağılayıcı gözlerle süzmektedirler. Başlar omuz hizasının hep üzerinde karşısındakine adeta yüksek bir basamaktan bakarmışçasına ve kısık gözlerle bakmaktadırlar. Geniş bir salonda, bütün hareketler tek tek gösterilerek, ağır ağır, törensel bir havada gerçekleştirilmektedir.Büyük bir masanın etrafına dizilmiş kadınlar ve erkekler kendilerini tanıtmaya başlamışlardır. Her biri kendini uzun isimlerin ardından tanıtır. Asaletin simgesi olan soy ağacından asil isimlerle başlarlar kendilerini tanıtmaya. “Kont Michel’in oğlu, baron William’ın kardeşi, düşes Catherine’nin kızı.” Gösterişli kadınlar ve erkekler uzun uzun asaletini paylaştıkları yakınlarının isimlerinin ardından kendi isimlerini söylerler.Sıra Napolyon’a geldiğinde, müthiş bir ifade kullanır :
‘Ben Napolyon Bonaparte ve asalet benim adımla başlar! ‘ “

Ve kahramanımız da adeta şöyle der dünyaya meydan okuyarak,

“Ben Rodion Romanovic Raskolnikov ve asalet benim baltamla başlar !”

Adı : Hayalperest
Soyadı: Baltacı
Suçu : İnsan olmak.
Cezası : İnsan kalmak.
Gereği düşünüldü : Yeryüzüne gelmiş en büyük yazar olan Dostoyevski’ye ilham kaynağı olmasına karar verildi. Hafifletici sebep bulunamadı. Müebbet edebiyat..

https://www.youtube.com/watch?v=r-vC7xp3HXE
705 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Arkadaşların ricası ve benim de yazma isteğim üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitap benim açımdan okunması gereken üç klasikten biridir.
Şöyle:
1) Sefiller (Victor Hugo)
2) Suç Ve Ceza (Dostoyevski)
3) Savaş Ve Barış (Tolstoy)

Sefilleri kısa ve orijinini de okudum. Savaş Ve Barış adlı kitabı da okudum. Yalnız iyi bir yayın değildi. Bu yüzden İletişim Yayınları'nın çıkardığı baskıyı aldım. Ona da hayırlısıyla bir gün başlayacağım. Gelelim Suç Ve Ceza adlı kitaba. Suç Ve Ceza kitabını da okumuştum. Yalnız yayını iyi olmayan bir baskıdan okumuştum. İkinci defa okumak istedim. Can Yayınları baskısını görünce almak istedim. Bu girişimimiz de boşa çıkmadı elhamdulillah. Can, hakikaten güzel basmış. Fakat bazı yazılarını Türkiye'nin değişik yörelerinin ağızlarıyla çevirmiş. Bilmem sizin hoşunuza gider mi... Benim açıkçası hoşuma gitti. Ve hatta bazı yerlerinde bile (en ciddi sahneler olmasına karşı) kendimi tutamayıp gülmüşlüğüm bile oldu. 683 sayfadır C.Y baskısı. Tek cilt olarak basılmış. Yani ben gönül rahatlığıyla bu baskının okunmasını da isterim. Tavsiye de ederim.

Kitaptan aldığım bazı dersleri aktararak incelemeyi bitirmek istiyorum. Bir insan ne olursa olsun devlet eli olmadan öldürülmemelidir. O insan ki tefecilik kitabın deyimiyle rehincilik yapan biri olsa dahi. Aklımızı kullanmamız gerekiyor. Bir toplumun ıslahı ne cezalarla çözülür (cezalar durdurucu sebep olabilir) ne de şahsî kıyımlarla. Spoiler vermek istemiyorum yalnız şunu da eklemeden edemeyeceğim: Bir insan bir işe kalkıştığı vakit onu -günümüz şartlarıyla- medya, toplum ve eğitim sahasında görmezse onu yapmayı bilmez. Atıyorum bir cinayet haberi izlemeden aklına cinayet işlemek gelmez. Bir intihar görmeden veya herhangi bir şekilde duyumsamadan intihar eylemi içinde gerçekleşmez. Elbette o zihni pişiren nüanslar vardır. Bu yüzden ne yiyip içtiğimize dikkat ettiğimiz kadar neyi duyup izlediğimize de dikkat etmemiz gerekir. Okuduğunuz için teşekkürler. Zaten kitap kendini müellifiyle kanıtlamıştır. Başka söze ne hacet.
704 syf.
Bu kitabı bir hoca mutlaka okuyun diye baskı yapıyordu, bir diğeri sakın okumayın diye. Ne ilginç değil mi? Kitap ırkçılığı bile var bu dünyada. Üstelik işin ilginç yanı kitaplar aklı geliştirmek, bakış açımızı zenginleştirmek, dünyayı farklı farklı algılamanın yollarını bulmak için varken.

Kitaba hiç girmeyeceğim. Ne denli önemli bir başyapıt olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Konusu da hemen her yerden bulunabilir.

Okuyun ya da okumayın diye de bir şey yazmayacağım. Siz ki bu sitede bulunduğunuza göre (farklı niyetli kullanımları görmezden geliyorum) zaten okuma gönüllüsü olan insanlarsınız. Kendi aklınızın size yeteceğinden ve kendi tercihlerinizi yapabileceğinizden şüphem yok.

Bütün bunları yazma sebebim şu;

Kimsenin diğer insanları tahakküm altında bırakmaya hakkı yok. Siz söylemek istediğinizi söylersiniz. Kişi de yapmak istediğini yapar. İnsanların özgürlüğüne bunca müdahaleyi kaldıramıyorum.
687 syf.
Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz. (İncil: Matta: 5)

Yeryüzünün tadı, biz. Biz, hepimiz. İnsan-ı kamil olanın tekamülü hayatiyet süresince devam ediyor. Tadı muhafaza etmek. Tadı tuzda muhafaza etmek. Tadı olan bizleri bu yeryüzünde ifsad olmadan muhafaza edebilmek üzerine kurulu. İslam inanınca göre her Müslüman, bir diğer Müslümandan sorumludur. Aslında yan yana geçirdiğimiz, bir süre sınırını doldurduğumuz herkesten sorumluyuz; din ayrımı gözetmeksizin, tadı muhafaza etmek için. Ali Ural, Güneşimin Önünden Çekil isimli kitabında “Bizler İlahi kelimetullahın muhafızlarıyız.” diyordu hâfızlar için. Hafız, yani koruyan. Sözü koruyan, esası koruyan.

Tuz nedir?
Tuz, bu yeryüzünün tadıdır. Tadını yitirmesi en zor olandır, kokusunu yitirmesi en zor olandır. En dayanıklısıdır. Yeryüzünün en dayanıklısı; insan. İnsana karşı yeniden insan. İnsan mefhumuna girmek bu yolda biraz tefekkür etmek istiyorum. Etimolojik bağlamda insan, ünsiyet kelimesinden doğmuştur. Anası, sancısı ünsiyettedir insanın. Onun doğumu kanlıdır, biraz tenha bir yerin çığlığıdır.

*Tenha: Yalnız. Kökeni tan. Kişi manasına geliyor. Tensizlik, bir başka kişiden yoksun olma durumuna deniyor olabilir mi? Tenha kelimesinin kökü tan ise ten ve tin kelimeleri birbiriyle ilintili olabilir mi? Bu yüzden bir başkasıyla olabilme, bağ kurmada tinsel bir yan bulmak daha kolay olabilir mi? Çünkü insan kendi kendiyle ne denli bir bağ kurabilir ilahi manada?
-Bu sorular burada dursun.-

Ünsiyet, yakınlık, bağlılık manalarını barındırıyor. İnsan neye yakınlık gösterirse diğer her şeyden de o denli uzaklaşıyor. Ömer Türker bunu Cins dergisi, ocak sayısında şöyle ifade ediyor;
“İnsan, ünsiyet kazanamadığı şeyden yüz çevirir, uzaklaşır ve nihayet onu unutur. “
Dünyaya ünsiyet, ahiretten nisyanı getiriyor. Birbirini takip eden birbiriyle ilintili olan ikisi de anlam dehlizlerinde bir uçta bulunan iki karşıt mana.

Yüce Allah kitabında buyurmuş ki; Allah'ı unutan, bu sebeple de Allah'ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.( Haşr 59/19)

Yeryüzünün tuzu; insan. Tuzun tadı; ünsiyet. Ünsiyetin mahiyeti Allah’a duyulursa ancak perde perde açılır. İşte o vakit bir lezzetli tat bırakır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatının Sözler isimli kitabında, Onuncu Söz, sayfa 174’te diyor ki;

"Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var; bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır."

Hakiki lezzet, imanda. Tuz lezzetini yitirirse bir ehemmiyeti kalmaz. Demek insanın ehemmiyeti de duyduğu iman lezzetinde saklıdır. Tuz, yeniler, diri tutar. Öyleyse denebilir ki bizi diri tutan, yenileyen tek hazine imandır.

-Bunun Suç ve Ceza romanıyla ne ilgisi var dediğinizi hissediyorum.-

Işık.
Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan kent gizlenemez. 15 Kimse kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymaz. Tersine, kandilliğe koyar; evdekilerin hepsine ışık sağlar. 16 Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerdeki Babanız’ı yüceltsinler!” (İncil: Matta:5: 15-16)

Dünyanın ışığı olan bizler. Vahdette kesrete boğulan biz biçareler, kandil yakmak, nurla dolmak hasletiyle yanıp tutuşan bizler. Bir mülkiyet iddiasıyla ömrünü tarumar eyleyen bizler. Cezamızı bir gün muhakkak kavuşacağımızı ümit eden, bundan tek bir an bile şek duymayan bizler. Işığımız, iyiliğimizdir. Bizi iyi yapan, Rahman’a götüren budur.

Kitap karakterlerini genel manada ele almak istiyorum, son olarak bağdaştıracak ve nihayetlendireceğim.

Dostoyevski ana karakter olarak Raskolnikov’u seçmiş. İsmin anlamına bakalım:
Kelime manası bölünmüşlük olan bu isim Raskolniklikten geliyor. Raskolniklik ise 17. yüzyıl ortalarında Rusya’da merkezi kilisenin güçlenmesine karşı çıkan ayrılıkçı bir din hareketi. Ayrılıkçı.
Burada elimize bir büyüteç alıp irdelemek lazım. Raskolnikov, toplumun ayrık kişiliğini yansıtıyor. Toplumsal eşitsizliği anlatan Dostoyevski bütün çığlıklarını Raskolnikov’un çılgın sakinliğinde ete kemiğe bürüdü.
Söyleyecek “yeni” şeyler sunan herkes, istisnasız suçlu olmak zorundadır. Aykırılıkları, farklılıkları zaten doğalarında bulunan sürüden uzaklaşma isteği onları suçlu olarak tasvif etmek için yeterlidir. Dostoyevski, Raskolnikov karakteri üzerinden sayfa 318’de “Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur.” diyordu. Buna göre, suç bireyden çok onu buna iten çevrenindir. Çevre kimden müteşekkildir? Elbette insandan. Tuzunu kaybeden insan, ışığını ondan evvel yitirmiştir. Aydın ve sosyal demokrat çizgide canlanan Raskolnikov’la birlikte suçu, psikolojiyi, suçlu psikolojisini kelimenin tam manasıyla idrak ediyorsunuz.

Razumihin ise Raskolnikov’un en yakın arkadaşı. Tüm serkeşliğine, asiliğine, ayrıklığına rağmen her haliyle onu tabii bulan ve elinden geleni ardına koymayan iyilik, insanlık timsali Razumihin. İsmin kökü “razum”; akıl anlamına geliyor. Razumihin de akıllı, öngörülü, gerçekten insan yanını; ışığını ve tuzunu kaybetmemiş bir karakter. Razumihin’i sevmeli, Razumihinlerimiz çok olsun.

Sonya, sophia’dan gelen bu sözcük bilgi manasını taşıyor. Raskolnikov’un kararmış dünyasının ışığını ortaya çıkaran, tuzunun lezzetini tattıran kişi. Dini öğelerin Sonya ile bu kadar bütünleşmiş olması bu manada yine bir Dostoyevski ustalığını gösteriyor.

Aslında buraya kadar karakterlerin isminden başlayarak tek tek incelememin nedeni Dostoyevski’nin romanının baştan sona bütün ayrıntılarıyla ne denli işlevsel olduğunu, her bir kelimenin ne denli önemli olduğunu ifade etmek içindi. Gereksiz, işe yaramaz tek bir cümle dahi yoktur. Ara sözlerin hepsi baştan sona öylesine dolu, öylesine yerli yerindeydi ki…

Şimdi gelelim benim en çok etkilendiğim karaktere; Svidrigaylov. Beni baştan sona öylesine etkiledi ki… Okurken gözümün önünde canlanan, olayın seyrini neredeyse hiç değiştirmeyen ancak demirbaş bir karakterdi bu olağanüstü yapıtta. Svidrigaylov, nefsimizin dışavurumuydu. Bana kalırsa Dostoyevski toplum eleştirisini aşağılık Lujin üzerinden yapmış olmakla birlikte Svidrigaylov’la zirve noktaya ulaştırmıştır. Toplumun zengin-fakir kavramları üzerindeki algısını, pedofilinin para ile normalleştirilebildiğini, genç kızların yarım yamalak beğenilerini aşk ile karıştırmalarını, eksikliklerini tamamlama dürtülerinin yanlış yollarla sağladığını, kadın-erkek eşitsizliğini, konjonktür sebebiyle algının da din eksenli olduğunu ve nişanlı, sözlü, evli tanımlamaları altında her türlü alçaklığın yapılabileceğini, bir insanın idsel dürtülerinin okşandığı takdirde bunun için bir hayvandan aşağı olabileceğini-hayvan aşağılık değil, insanın hayvan olması aşağılık-, benlik duygusunun soğan zarı inceliğinde olduğunu ve bunun için en etkili silahın da övgü olduğunu Svidrigavlov’la anlıyoruz.
Övgü üzerine biraz da değinmiş olan Dostoyevski’nin aslında benlik duygusunun insanın felaketi olacağı üzerine uzun uzun argümantasyonlarını dolu dolu aktarmış. Övgü, insanın kör olasıca nefsini okşayıp insan yanlarını bir sel gibi alıp götüren gerisinde baştan aşağı çamur bırakan bir pislik. Başlarda, suyun berraklığı insanı korkutmasa da yavaş yavaş bir vartada olduğunu anlarken insan bir de bakmış içinde boğulmuş, tam kurtuldum derken bir de görmüş ki esfel-i safilin. Bir zehirli ok, evet, övgü böyledir.

Romanla birlikte feminizm anlayışını, toplumsal nezaket kurallarının kadın odaklı olmasının aslında kadınları aşağı görmenin ve onlara bir “kıyak geçmenin” bir dışavurumu olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda komün sistemi çok ince ayrıntısıyla ele aldığı ve belki denebilir ki toplum denen hayatın komün hayattan başka bir şey olmadığını, suçlunun da suçlusunun toplum-çevre ekseninde değerlendirmesi de bunun bir sonucudur. Dostoyevski’nin bir sorusu vardı: “Bir komün üyesi, kadın ya da erkek bir başka komün üyesinin odasına istediği zaman girebilir mi, giremez mi? Buna hakkı var mıdır, yok mudur?” Sanırım benim buna yanıtım, kesinlikle girebilir. Komün hayat mülkiyet hakkını ve aidiyet hakkını da komün bir paydada kabul etmiştir. Kadın ve erkeğin özel bir durumda olması müstesna. Kıyafetler ortak maldır, dolaplara kilit vurulamaz, kapılara kilit vurulamaz ve hepsinden önemlisi fikirlere kilit vurulamaz…

Bu eseri kıymetli yapan temel mesajlarıydı; feminizm, komünizm, kapitalizm, adalet ve skolastik düşünce. Falanster’a hazır olan Raskolnikovların dünyasıdır Suç ve Ceza. Falanster’lar hazırdır, ama toplum buna hazır mı?

Not: Dostoyevski’nin yaşamını, eserlerini, mesleki başarısını bana anlatan Ali Ural’a sonsuz sevgiler… Yıllardır okumam için ısrarla tavsiye edenlere rağmen Rus edebiyatından korkan bendenizi Dostoyevski’nin bu eserini tanımam için önayak olan eser ise "Güneşimin Önünden Çekil". O esere göre yakında okumam gereken isim Goethe.
Benim gibi Rus isimlerini aklında tutmakta çok zorlananlar için de şöyle bir link bırakayım;
https://seyler.eksisozluk.com/...sim-sistemi-kilavuzu
İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içiniz rahat olmadı mı, gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız!
" Namuslu olmak sizi diğer insanlardan üstün yapmaz, övünme hakkını vermez, zaten herkes yaşadığı sürece namuslu olmak zorundadır."
Sizi kime benzetiyorum, bilir misiniz? Cellatların elinde gülerek, parça parça olmaya katlanan kişilere.
“- Şimdi neden hiçbir iş yapmıyorsun?
- Yapıyorum.
- Ne yapıyorsun?
- İş yapıyorum.
- Ne işi yapıyorsun?
- Düşünüyorum.”
Fakat bir kadın hem zeki hem de kıskanç olursa, iki kadın haline gelir ve bu bir felakettir işte.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Suç ve Ceza
Baskı tarihi:
2010
Sayfa sayısı:
790
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye

Kitabı okuyanlar 41.668 okur

  • Seriyye
  • Sevgi şin
  • Hafsa Acar

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları