Tanrı'nın Tarihi (İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin 4000 Yıllık Tarihi)

·
Okunma
·
Beğeni
·
12730
Gösterim
Adı:
Tanrı'nın Tarihi
Alt başlık:
İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin 4000 Yıllık Tarihi
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
608
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052990612
Orijinal adı:
A History Of God
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Pegasus Yayınları
Baskılar:
Tanrı
Tanrı
Semavi Dinlerin 4000 Yıllık Tarihi

Tek bir Tanrı’nın varlığı inancı –Allah, Tanrı, Yahveh– 4000 yıldır sürüyor. Tanrı’nın tarihsel öyküsü, aynı zamanda insanoğlunun mücadele öyküsüne denk düşüyor. Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet, Tanrı’nın iyi olduğunu iddia ederken, organize din şiddete ve kökü kazınamaz bir önyargıya sık sık katalizör oluyor. Bu müthiş, geniş çaplı ve orijinal inanç serüveninde, Karen Armstrong, toplumların tek Tanrı inancına olan mutlak sadakatini ve bunun yarattığı pek çok çelişkili görüşü inceliyor. Karşılaştırmalı, sıra dışı bir ibadet ve savaş öyküsü olan Tanrı’nın Tarihi bizi hayatımızın en temel gerçeğiyle yüzleştiriyor.Klasik felsefeden Orta Çağ Mistisizmi’ne, Reformasyon’dan Aydınlanma’ya ve modern çağın kuşkuculuğuna, Karen Armstrong’un tek tanrılı dinlerin entelektüel tarihini tek bir ciltte toplamış olması bir mucize gibidir.



“Binlerce meraklı okuru tatmin edip bilgilendirecek müthiş ve takdire şayan bir eser.”

-The Washington Post Book World-



“Üç büyük dinin karşılaştırmalı tarihini araştırmacı bir şekilde inceleyen bu kitap, dinî düşüncelerin kök saldığı, büyüdüğü ve yeşerdiği sosyopolitik zeminleri korkusuzca aydınlatıyor.”

-Publishers Weekly-



“Nüktedan, bilgilendirici ve düşündürücü: Armstrong karmaşık düşünceleri sadeleştiriyor ama basitleştirmiyor.”

-New York Times Book Review-



“Yalnızca her şeyi bildiğini sananlar Armstrong’un Tanrı arayışından etkilenmeyecektir.”

-Economist-



“Armstrong, üç büyük dinin değişken Tanrı algısının çok iyi yazılmış bir genel değerlendirmesini sunuyor. Ayrıca epey din tarihi bilgisi de vererek, bu dinlerle ilişkili çeşitli filozoflardan, mutasavvıflardan ve reformculardan bahsediyor.”

-Library Journal-



“Armstrong saygılı bir merak duygusu ve cömert bir ruhla bu eseri kaleme almış. Konu hakkında bilgi sahibi olanların hafızasını tazeliyor ve acemilere yol gösteriyor.”

-Daily Telegraph-



“Armstrong üç tek tanrılı dini tartışırken, aynı zamanda tasavvufa ve din felsefesine de değiniyor. Okunmaya değer ve provokatif olan bu kitap, dinî araştırmalara büyük bir katkıda bulunmakta.”

-Booklist-



“Armstrong, sıra dışı bir araştırmayla, Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in, günümüz anlayışına varana kadar gelişimini inceliyor.”

-Kirkus Reviews-



“Armstrong her bir dinin birbirini nasıl etkilediğini ve her birinin nasıl felsefi, politik ve bilimsel gelişmelerden etkilendiğini anlatıyor. Armstrong’un tutkulu, neredeyse heyecan dolu üslubu, hem konunun önemine değiniyor hem de dengeli ve adil.”

-AudioFile-



“Son derece akıcı bir kitap… Bu soru çok önemli: Tanrı’nın bir geleceği var mı?”

(Tanıtım Bülteninden)
608 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Karen Armstrong'un bu kitabı, sadece bir kitap değil, muhteşem bir bilgi hazinesi. Çok büyük emekler sarfedilerek yazılmış, Tanrı'nın ve dinlerin 4000 yılda, insanlar üzerindeki değişiminin hikayesi.

Kitap,Pagan dönemindeki Tanrı'lardan başlayarak,her türlü inançtaki Tanrı mefhumunu ele alıyor.Bunu yaparken de, bütün kutsal kitaplardaki ve mitolojik kitaplardaki ifadelerden, farklı dinlere ait din bilginlerinin,bilim insanlarının,filozofların hatta ve hatta sahte peygamber ve tarikat liderlerinin yazdıklarından, ilgili bölümler sunarak, insan ruhundaki Tanrı gerçeğinin 4000 yıl boyunca nasıl evrelerden geçtiğini bize gayet objektif bir şekilde yansıtıyor. Tabiiki aynı zamanda din konusunun da ne aşamalardan geçerek günümüzdeki şekline geldiğini bize anlatıyor.
Yukarıda da bahsettiğim gibi o kadar çok kişi ve kitaplardan, geniş alıntı ve anlatımların olması, elbette kitabı okumayı zorlaştırıyor. Bundan dolayı ele alıp bir roman gibi hızlı bir şekilde okunacak akıcı bir kitap değil. Sakin sakin ve uzun zamanda insanın bilgileri sindire sindire okuyacağı bir kitap özelliğini taşımaktadır. Dolayısıyla kitap, bir çok insan tarafından sıkıcı olarak değerlendirilebilir. Ama içerdiği bilgileri tek tek okumaya kalksanız kütüphaneler dolusu kitap okumanız gerekir. Yazar, bütün bunları bizim için okuyup derlemiş ve 600 sayfa da toplamış.

Ben beğenerek okuduğum bu kitabın, sıkılarak ta olsa okunmasını kesinlikle tavsiye ediyorum.
608 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10
Okumam çok yavaş ilerledi, kitabı bitirmem birkaç haftamı aldı. Ancak, çokça bilgilendirici, eğitici ve tamamı düşündürücü bir yolculuk oldu benim için. Tanrı'nın Tarihi, yalnızca dinin gelişiminin tarihi zaman çizelgesi ve Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam için tek tanrılığa yönelik tek tanrılığın evrimsel süreci değil, aynı zamanda felsefi bir deneyim oldu.

Hepimizin az-çok bildiği Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam'ın bir tarihi var. Bu kitapta, Karen Armstrong hikâyeyi çağlar boyunca ortaya çıkan ihtiyaçlara göre değişen ve sonunda insanları farklı gruplara bölen görüşün evrim sürecini kaleme almış.

İnsanlığın evrimini bir Polytheism’den, Cemaat, Hristiyanlık ve İslam'ın Monotheism’lerine dek evrimi inceleyen ilk bölümleri ilginçti, kolay okuyup rahat anlayabildim, ama sonraki kısımları kavram ve isimlerin felsefi tartışması haline geldi. Bu bölümler, bu disiplinlerin her birinin sıkışık örnekleriyle, yabancı isimler ve terimlerle tıka basa doluydu. Sayfaları ve bölümleri yeniden okumak durumunda kaldım.

Peygamberler ve hayatları üzerine yazılmış birçok iyi kitap vardır. Ancak insanların inanç tarihini izleyen bilimsel kitaplar hem yeterli hem de yeterince tarafsız değildir... Bu benim şahsi düşüncemdir, uygun kaynaklara ulaşamamış olabilirim. Ne yazık ki rasyonellerin baskısı ile imanın kan kaybettiği bir dönemdeyiz, toplum yozlaşmakta ve insanlık ahlaki değerlerini yitirmektedir. Immanuel Kant 'tan ( #50232013 ) bu yana, filozoflar bir tanrının varlığının mantıksal olarak desteklenemediğini kabul ettiler.
Tek tanrılığın doğasında olan hoşgörüsüzlükten endişe eden varoluşçular bize tanrı olmadan daha iyi olduğumuzu söylese de, artan uyuşturucu bağımlılığı ve suç oranları toplumun ruhsal olarak pek de sağlıklı olmadığının bir işaretidir.

“Merhamet, tüm büyük inançlarla savundu, çünkü aydınlanmanın en güvenli ve en kesin aracı olduğu için, ego merkezimizden egoyu çıkardığı için orada yaşar ve başkalarını koyar, bizi kutsalın deneyimlerinden geri tutan bencilliğin önemini kırar.”
(https://www.youtube.com/watch?v=pr6C0CYJ_Rk)

İlginçtir ki, her yıl boyunca mistik deneyimlerin benzerlikleri üzerine görkemli Kadim Felsefe'yi yazan Aldous Huxley, "insanın yaşamı ile ilgilenmek ve sonunda, başkalarının sunabileceği bir şey olmadığını bulmak biraz utanç verici. 'biraz daha kibar olmaya çalışın' tavsiyesinden başka bir şey değil." demiş... Biraz konu dışı oldu ama neyse...

Uzun zaman önce, insanların O’na farklı köprüler kurduğunu ancak sonunda O yerine köprülerine taptıklarını söylendi. Bu kitap bu gerçeği tartışıyor: bunlar ne zaman, neden ve nasıl ortaya çıktı..?
Bu kitabın Tanrı'ya kurduğumuz köprülere objektif bir yaklaşımla ilgilenenler ve ruhsal meseleler hakkında düşünmeyi sevenler için okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Keyifle okuyun..

https://www.youtube.com/watch?v=wRjoPkp_d-w (belgeseli)
https://www.goodreads.com/...p;from_review_page=1
734 syf.
"Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

________

(Kitap içeriği hakkında bilgi içerir.)

Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

_______

"... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
"insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

_______

"Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

"O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

_______

"Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

_______


"Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

_______

"Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

_______

"Tanrı gizemdi."

Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

- Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
- Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

- Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

"Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

"Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

_______

"O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

"Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

_______

"Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

Voltaire

Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

_______

"Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

_______

"İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

_______

Bu söz benden:

"İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."
608 syf.
·25 günde·Puan vermedi
Bizler inançsız yaşayamayan küçük şeytanlarız ve dünyamız da tarih öncesinden bugüne müşterisi hiç eksik olmayan bir inanç pazarı. Hal böyleyken, dört bir yandan ruhumuzu ve eylemlerimizi kuşatan bir imanın içine doğan biz aciz kullar, nasıl düşünebilirdik ilahsız bir kozmos’u. Payımıza düşen neydi? Ya komşuların mabuduna inanacaktık kati suretle ve bilemediğimiz bir cennetimiz olacaktı ya da üzerine düşünecektik sorgulanmaz kesinliklerin ve hakikati keşfetmek uğruna indirecektik putların zil çalan eteğini. Bu koşullar altında, kaçınılmaz olarak zatıma düşen Nietzsche’nin delisi olmaktı; pazar yerinin mahşerliğinde haykırarak koşmak: “Tanrı’yı arıyorum! Tanrı’yı arıyorum!” “Gökte ve yerde olan var mı hala?” Sonsuz bir hiçlikte mi yuvarlanıyorduk yoksa? Tanrı’nın tarihi, ne kadar merhametten dem vurulsa da ilahi olduğu kadar hastalıklı bir öyküdür. Diyelim ki, yeni yetme insan zihninin ilk vakitlerinde doğsun gün ışığımız, antik homo sapiens de moderni kadar hayalperest galiba, çocukluk düşleri görüyor yeryüzünün her bucağında ve büyütüyor her kavim kendi beşiğinde yavru kültünü. Daha çok ufak, pek sevimli ve gözleri âmâ, her yerde minik minik “pagan”cıklar, henüz kimse bilemez gelecekte dönüşecekleri sözde merhametli zalimi… Hayatı anlamlandırma gayesi, Yüce Varlık’ın kutsal hammaddesidir. İçinden çıkıp geldiği mitoslar, her biri gülünç serüvenler içerir. Bunu görememek gariptir. Dinin kökenleri, mitoslarda saklambaç oynar. Ve yazarın dediği gibi “İnsanoğlunun gerçekle arası pek iyi değildir.s.81” Ve zihin kendi ateşinden yaratır tapacağı tanrısını. “Öyle görünüyor ki tanrılar yaratmak insanoğlunun oldum olası yaptığı bir şeydir. s.26” Enuma Eliş’in Marduk’u nasıl da dönüşür Yehova’ya… “İnşası tamamlandığında, tanrıların hep bir ağızdan haykırışları eşliğinde Marduk tapınağın zirvesindeki tahta oturdu: “Burası Babil, Tanrı’nın aziz kenti, senin sevgili evin! S.33” “Benzer şekilde, Tapınak’ta oturan da ancak “Yehova’nın ihtişamı” olabilirdi. “Şüphesiz Enuma Eliş’e dayanan Tekvin’in ilk bölümündeki yaratılış öyküsü.. s.111 “Enuma Eliş’teki gibi yaratılışın altı gününü, yedinci günde bir dinlenme anı takip etmişti.s.112” vesaire.. Komşunun tanrısını allayıp pullayıp yeni bir tanrı haline getirilmenin dramatik sahnelenişlerinden biridir bu aslında. Sıkıntı yoktur başlangıçta, tanrılar kendi aralarında savaşsa da insanlar genellikle kardeş kardeş yaşarlar. Ta ki Yehova Tek Tanrı olma iddiasıyla diğerlerine gözdağı verene kadar. Aziz Pavlus, Yahudilikten Hristiyanlığı sancılı bir doğumla nasıl dünyaya getirdiyse, Hristiyanlık da zaman içinde, insan eliyle işlene işlene, bizzat akla zarar bir sancı haline gelmiştir. Baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesi insan hayal gücü saçmalamasının doruk noktalarından biridir ve aradaki nüansların haklılığı için meydana gelen katliamlar hurafelerin insanı nasıl bir caniye dönüştürebileceğinin kanıtıdır. İslam’ın bu tek tanrı inancından evrilmiş olmasını pek kabul etmek istemeyiz. Aslında bir tüccarın sıklıkla ticarette karşılaştığı popüler inançlardan esinlenmesini ve bizzat kendilerinden soruşturarak İbrahim’in dinine yeni bir rol biçmesini duymaya tahammül bile edemeyiz. Yahudilerin takdirini yitirince kıbleyi onların Kudüs’ünden Arapların panteonuna geri almak sıkı bir rest doğrusu. Sonra merhametli tanrının buyruğu olduğu üzere gelsin bir yanda cihatlar bir yanda haçlı seferleri… İnsanın kendi köleliğini kutsaması ve bununla övünmesi şaşılacak şeydir. Tapınma kısaca budur. Dedim ki öyleyse, gelin masama Ey Tanrılar, bu işi konuşarak çözebiliriz. Gel dedim Mistiklerin Tanrısı, gel Filozofların Tanrısı, gel Reformcuların tanrısı ve sen de gel akıl çağının Aydınlanma Tanrısı.. Tüm kozlarınızı oynayın, ne varsa eteklerinizde dökülün. Filozofların Tanrısı bağırıyordu ağzından tükürükler saçarak “İnancınız olmadıkça anlamayacaksınız.” Dedim ki anlat o halde inancı ve anlamayı. Heybetliydi. “Çevremizdeki çokluk birincil bir tekliğe işaret eder ey gafil! Evrende akıl vardır ve akılcı bir evrende Koşulsuz Varlık’ın sanatsal izleri vardır. Varoluş hiyerarşisinin tepesinde bir İlk Hareket ettirici olmak zorundadır! ‘Bir şey, neden sonuç ilişkisi zincirini başlatmış olmalıdır.s.275,’ Yoksa yaşam, anlamını yitirir.” Hüzünlenir… Mistiklerin Tanrısı içmeden sarhoştur, sakince konuşur. Yanılıyorsunuz bay filozof, Tanrı’ya giden yol yalnızca akla bağlı değildir. Bizim diyarımız imgelemler diyarıdır. ‘İnsan bulunmayan veya henüz mevcut olmayan ama yalnızca olası olanı öngörme yeteneğine sahip tek hayvandır. Duygu ve mantıklı kanıtlarla algılanamaz kalan Tanrı’yı kavramamızın tek yolu, imgelemci zihnin ana işlevinin yorumlanmaları olan simgelerin aracılığıyladır. S.342” Reformcuların tanrısı hiddetle yumruğunu masaya indirir. “İnancın bilgiye, bilime ve kesinliğe gereksinimi yoktur. O’nun hissedilmeyen, denenmeyen ve bilinmeyen iyiliğine serbestçe ve neşeyle teslimiyet yeter.s.400” Fakat sözlerinden kan damlıyordu. “Dinsel değişim kaçınılmaz olarak gelecektir. Günahkarların terk edilmiş ruhlarını kurtarmak için şiddet ve acı dolu dramayı yaşamak zorundayız.” Aydınlanmanın tanrısı kaşlarını kaldırıp konuşmaya dahil olur. “Tanrı’nın varlığını kanıtlamak olanaksızdır; ama aynı biçimde akılcı olarak varlığını reddetmek de olanaksızdır. Tanrının ne olduğunu ya da olup olmadığını bilmekte yetersiziz. Akıl bu soruya cevap veremez. Sonsuz kaoslar bizi ayırır. Bu sonsuz uzaklığın en uzak ucunda yazı ya da tura gelecek fırıl fırıl dönen madeni para var. Nasıl bahse tutuşacaksınız?” s.428. Nihayetinde, mucizelerle uğraşan bir Tanrı’nın çocuklarımızı korkuttuğumuz gulyabanilerden bir farkı yoktur.s.487, “sevgili dostlarım cehaletinizi kabul edin.” Der ve masadan kalkmaya davranır. Fakat Nietzsche’nin delisi koşarak masaya yaklaşır: “Tanrıyı arıyorum. Tanrıyı arıyorum.” Deli gözlerini kibirli Tanrılara diker “Tanrı nereye gider ki?” Tanrılar birbirlerine bakar. Deli bağırır: “İşte söylüyorum. Onu öldürdük, siz ve ben! Hepimiz onun katiliyiz.” S.505 Tanrının ölümüyle, kendisi “fosilleştirilmiş insan inançları ve modası geçmiş davranışlardan uzağa, dünyanın bir ucuna fırlatılmıştır.” S.502 Kierkegaard. Zihnimde cereyan eden yansımalar o kadar fazla ki, devam etsem bu kitaptan bir novella çıkartabilirdim. Evet, tektanrıcılığın gelişim süreçlerini içeren tartışmayı özü itibariyle düşünürlerin bakış açısıyla masaya getirdim. Çılgınca mı? Pek önemli değil. Sonuç itibariyle bizim için Mevla ölmüştür. Cümlemize keyifli okumalar olsun.
608 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Bu tarz kitaplarda spoiler uyarısı bana göre gereksiz olsa da, sitede yaşanan sıkıntılar mevcut galiba. O yüzden en baştan uyarayım. Spoiler vardır.

Bir zamanlar Katolik bir rahibe olan Karen Armstrong’un, Tanrı inancını nasıl bıraktığı ile ilgili bir önsözle başlıyor kitap. Manastırdan ayrıldıktan sonra intiharı da düşünmüş burada bahsetmese bile. Önsöz biraz daha uzun olsa ve detaya girseydi daha sevindirici olurdu benim açımdan. Ama konumuz birinin ya da birilerinin inanç tarihi değil tabii ki. Konumuz insanlık tarihi boyunca kimilerine göre en büyük soru işaretlerini doğuran ve çoğunluğa göre de en kesin ve tek cevap olan Tanrı’nın tarihi.

İlk durak doğal olarak Sümerler. İnanç tarihine merakınız varsa eğer, diğer birçok konuda olduğu gibi inanç tarihinde de en önemli durak Sümerlerdir. İbrahim ve onun soyundan gelenlere şöyle bir göz gezdirdikten sonra Paganizm, Buddha, Aristoteles ve Platon’un Tanrı görüşleri kısaca inceleniyor giriş bölümünde. Eğer bu konuya merakınız varsa bir diğer tavsiyem de Paganizm. Yazıya ihtiyaç duymayan Pagan inançlarındaki ritüellerin, diğer dinlere etkilerini görmek açısından oldukça faydalıdır.


Tek Tanrıcılığa giriş bölümünde Yahudilerin Yehova’sı karşılıyor bizi doğal olarak. Nerede ortaya çıktığı tam olarak bilinmese bile, başlarda Firavun’un üstüne afetler, lanetler gönderen, sevdiği kulları hariç herkese gaddar ve acımasız olan bir kabile savaş tanrısından, çağlar geçtikçe doğan yeni ihtiyaçlar nedeniyle, çoğunlukla çeşitli peygamber ve din adamlarının yorumlarıyla beraber daha merhametli ve tüm dünyayı kapsayan bir Tanrı’ya evrilmesi anlatılıyor.

Sina dağı ve on emir olayları sırasında Yehova’nın (ya da diğer insanların desek daha uygun olur tabii ki), diğer Tanrı ve Tanrıçaları da kabul ettiğini görürüz. Tarihler kaçı gösterirse göstersin ana, baba ve ataların inancı öyle kolay kolay terk edilemiyor. Zaman geçtikçe Yehova’nın diğer Tanrıları nasıl bir bir ortadan kaldırdığı anlatılırken, Yehova, Tanrıçaları da es geçmiyor tabii ki. Kadına toplumsal anlamda vurulan en büyük darbelerden biri burada başlıyor.

“İlk başlarda kadınlar güçlüydü ve kendilerini kocalarıyla eşit görmekteydiler. Hatta, Deberah gibi bazıları savaşlarda ordulara bile komuta etmişlerdi. İsrailliler Yudit ve Ester gibi kimi kadın kahramanları saygıyla anmaya devam etmişler, ancak, Yahova'nın, Filistin'in ve Ortadoğu'nun diğer tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gelmesinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.”

Tanrıların ve dinlerin ortalarda görülmediği avcı-toplayıcı zamanlarında, eşitlikten ziyade kadınların erkeklere göre daha üstün bir konumda olduğu düşünülüyor. Erkek av arkadaşları ile goygoy yapacak da, ayda bir mamut avlayıp türün devamını sağlacak da, ölme eşeğim ölme. Türün devamını kadın sağlarken, anaerkil ya da anaerkile yakın toplulukların daha fazla olduğu görüşünde birleşiliyor. Her ne kadar kadının geri plana atılıp, eve tıkılması ve çocuk sorumluluğunun sırtına yüklenmesi Tarım Devrimi ile başlasa bile bu konuda nihai darbe bu nokta sonrası iniyor. Öncesinde oldukça etkin, yaygın ve güçlü Tanrıça inançları varken (kitapta değinilmese bile bulunduğumuz topraklarda binlerce yıl hüküm süren Tanrıça Kybele (Kibele) inancı da buna güzel bir örnek), Yehova sonrası, yaratıcı ve her şeyin üzerindeki güç erillik kazanmıştır. Bu da Yahudiliğe ve ardından gelen tüm büyük dinlere yansıyıp, toplumsal bazda bir cinsiyet ayrımcılığına sebep olmuştur. Çünkü bazı ilkel ve kapalı toplumların inançları hariç, büyük dinlerin hepsi tamamen erkeklerin çıkarına olan inançlardır.



“Philon'un İskenderiye'de kendi Platoncu Yahudilik anlayışını açıkladığı ve Hillel ile Şamay'ın Kudüs'de tartıştıkları sırada, Kuzey Filistin'de karizmatik bir kişilik olarak ortaya çıkan, sahip olduğu bazı insanüstü dinsel güçler yoluyla şifa dağıtan bir adam insanları İrşada başlamıştı. Adı İsa olan bu kişi hakkında çok az şey biliyoruz.”

Nâsıra’lı İsa’nın hikayesi bu kitapta en merak ettiğim bölümdü. Eski bir rahibe olmasından dolayı Hristiyanlığa bakış açısı merak uyandırıcıydı benim için. Hem de doğal olarak konuya daha hâkim olmasını beklediğim için güzel bilgilerle karşılaşmayı bekliyordum.

Paganist bir dünyadan, Yahudiliğin Yehova’sından ayrılma sancıları ile başlıyor Hristiyanlık inancı tarihine. Yazar Yahudiliğin Yehova’sını anlatırken, anlatımı biraz fantastik bir kitap okuyormuş gibi hissettirmişti. Hristiyanlık bölümünde ise bu yok. Hristiyan peygamberinin varlığı hakkında ne kadar az şey bildiğimizden bahsettikten sonra, asıl öğretilerin Pavlus’tan geldiği anlatılıyor. Mucizelerden ve olaylardan ziyade farklı teologların, İsa, Tanrı ve Teslis hakkındaki teolojileri üstünde durulmuş. Özellikle Yunan filozoflarının görüşleri ve Budist inancı ile Hristiyan teolojilerinin karşılaştırıldığı yerler oldukça iyiydi. Roma İmparatorluğunun inanç tarihi üstünde de duruyor yazar. Hristiyan inancının aştığı en büyük eşik Roma’nın bu inancı kabul etmesi iken bunun üstünde gerektirdiği kadar durmamış bana göre.



İslam konusunda ise kitap beni düpedüz hayal kırıklığına uğrattı. Zaten bilmediğim hiçbir şey söylemezken, yanlış açıdan bakılan ya da üstünde gerektiği kadar durulmayan birçok konu mevcut. Birkaç tane de kaynağı nereden olduğu belirtilmeyen yanlış bilgiye rastladım.

İlk olarak İslam öncesi Arap toplumuna hakim olan aşiret kültürüne eğilmiş yazar. İslam peygamberinin mensup olduğu Haşimi aşiretinin güç kaybından bahsediliyor. Din kültürü derslerinde ya da din eğitimi, sohbeti yapan yerlerde ve TV programlarında bahsedilmez bunlar. Genel olarak Müslümanların İslam öncesi Arap toplumuna dair bildiği tek şey “kız çocuklarını canlı canlı gömüyorlarmış” bilgisinden öteye gidemiyor. Ki bunun doğruluğu da oldukça tartışmalıdır bu arada. Teist biri kendi başına da bunu araştırma ihtiyacı duymuyor. Çünkü sistem buna izin vermiyor. Daha sonra İslam inancını yaymaya başlamasından itibaren İslam peygamberinin, Yahudilerle olan ilişkilerine değiniliyor genel olarak.

İslam peygamberinin ölümü sonrası büyük sayıda dinden dönmeler hakkında sadece bahsedilip geçilmiş. Çıkan savaşların adı dâhi verilmemiş. Okuyup merak eden varsa “Ridde savaşları” olarak geçer. Güçlü bir siyasi birlik olduğundan, rahat bir şekilde bastırılmış gibi bahsedilmiş kitapta. Peygamberin ölümü sonrası güçlü bir siyasi birlik de yoktur, o kadar rahat ve kolay da bastırılamamıştır isyanlar.

İlerleyen yıllarda ortaya çıkan iki anlayış ve kazananına da inanılmaz az yer ayrılmış. Dini akıl ile yorumlamak isteyen Mutezile ile katı geleneklere ve hadislere bağlı olan alimlere değinmiş, geçmiş hemen. Mutezilenin yenilmesi ve ortaya çıkan hadis derleyicilerin 1-2 tanesini söylemiş. Şu an İslam dünyasına %80 hâkim olan Ehl-i Sünnet ve bu anlayışın temelini oluşturan Kütüb-i Sitte isim olarak bile geçmiyor kitapta.

“On beşinci yüzyılda Sünni ulema "içtihad kapısının kapandığını" açıkladı.”

Bu ifade de komple yanlış. Kaynak belirtmemiş zaten. Burada bahsedilmese bile İslam aleminin en büyük alimlerinden Suyuti’nin 15. yüzyılda müctehidlik sevdası olmuştur. Sonrasında çok tepki görünce bu sevdadan vazgeçmiştir. Sonrasında müctehid sevdasına düşen de olmamıştır. Onu mu baz aldı acaba diye düşündürdü. Ama Sünni ulema bugün bile içtihad kapısı kapandı demez. Ama şartlar o kadar ağırdır ki, o kapı teoride kapanmadıysa bile pratikte sonsuza dek kapanmıştır.


Sonrasında filozoflar ve feylesofların tanrı görüşlerini ve dini, akla ve mantığa oturtma girişimleri inceleniyor. Düşünce ve felsefeye savaş açan Gazali’den bahsedilse bile, çok üstünde durmamış yazar. Bir sonraki bölümde din, akla ve felsefeye uymayınca mistisizm’e yönelen tarih mercek altına alınıyor.

Son bölümler ise özellikle 19. yüzyılda Tanrı’ya savaş açan felsefeciler ve bilim insanlarına ve Tanrı kavramının geleceğine dair incelemeler içeriyor.

Güzel bilgiler bulabileceğiniz bir başlangıç kitabı olabilir ama sadece o kadar. Sadece bunu okuyup, tamam daha fazla bu konu hakkında okumayacağım, denirse yanılgılara düşürebilecek bir kitap.

İyi okumalar.
608 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Kitap kimi yerde çok sıkıcı,kimi yerinde keyifle okudum.Müslümanlık gayet iyi araştırılarak yazılmış.Okunması gereken bir kitap.Dinlere ve Tanrı inancına bakış açınızı geliştiriyor.
608 syf.
·Beğendi·9/10
Ben bu tarz kitapları çok seviyorum bilimsel araştırmalar içeren ve gerçekten kanıtlara dayanan. Bu kitabı da çok sevdim. 3 dinin bütün yanlarını basından sonuna kadar ele almış. Tamamen tarafsız olmaya çalışmış. Genelde her dinin taraftari diğer dinleri kötüler. "Gerçek olan bizimki" gibi bi görüş benimser. Ama yazar bunu yapmamış. Üç dini bütün yönleriyle artıları ve eksileriyle ve edindiği tüm çalışmalarla anlatmış. Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap. Umarım sizde okursunuz.
608 syf.
·17 günde·8/10
Geliştirdiği Tanrı kavramına anlam arayan insanın 4000 yıllık tarihi.Paganizmle başlayan, tek tanrılı dinlerle devam eden bu süreçte Tanrı kavramının, dinlere, kültürlere, mistiklere, filozoflara hatta peygamberlere göre bile değiştiğini görüyoruz. Neticede her kültürde , her dönemde, bakış açısına ve birikime bağlı olarak Tanrı algısı değişiyor. İlk olarak İbrahim ve Musa'nın iddia ettiği üzere vahiyle gelen emirler doğrultusunda , uzun yıllar içinde tek Tanrılı(Yehova) inanç kavramı geliştiriliyor.Doğuda Musevilik yayılırken, Batı'da Yunan medeniyetinde, Platon ve Aristo gibi filozofların felsefeyi insan yaşamına sokmasıyla Mitolojik Tanrıların hakimiyeti sarsılıyor.Tarihe baktığınızda yeni dinlerin çıkışı çoğunlukla halkın göç, doğal felaketler, savaşlarla buhrana düştüğü dönemlere denk geliyor.
Bu arada Hindistan'da Sidarta Gotama (Buda;uyanmış kişi) peşine düştüğü yaşam ve ölümün ardındaki gerçeğin arayışı sonucu ruhani aydınlanmayı yaşıyor.Budizm'e göre insanlar uykudadır. Yaşam bir yanılsamadır.Buda acı çekerek, benliğinden vazgeçerek , belli aşamalardan geçerek NİRVANA ya ulaşmıştır, aydınlanmıştır. Yani Buda'nın Tanrı'sı aydınlanmadır.
Bugün resmi olarak yaklaşık 2.5 milyar mensubu bulunan İseviliğin kurucusu İsa ile ilgili neredeyse hiçbirşey bilinmiyor. Yalnızca bugünkü Filistin topraklarında doğmuş, olağanüstü güçlere sahip( hastaları iyileştiren vs. )biri olduğu rivayet olunuyor. Başlangıçta Yahudiler onu bekledikleri mesih olarak görüyor, takipçileri onun karakterini baz alarak yeni bir inanç sistemi ortaya çıkarıyor.Teslis inancı (baba-oğul- kutsal ruh mitosu).
Son olarak M.S 600 lü yıllarda Arap yarımadasında Muhammed Hira mağarasında melekler vasıtasıyla gelen vahiyleri ailesi ile paylaşıyor. Bir süre sonra Müslümanlık yayılmaya başlıyor.
Kutsal kitaba sahip olan tüm dinlerde kitaplar peygamber dışındaki zatlar tarafından peygamberlerin ölümünden çok sonra kaleme alınıyor. Tabi bu öğretiler zaman içinde çok farklı yorumlara neden oluyor ve bu nedenle zamana ve bölgeye göre değişikliklere uğruyor. Her din kendi içinde farklı mezheplere ayrılıyor. (Hani derler ya '' gerçek müslümanlık bu değil''.Gerçek müslümanlığı kimse bilmiyor.)
İnsan neden Tanrı kavramını yarattı?Neden tapınma ihtiyacı duydu? Çünkü insan zayıf bir varlıktır. Nerden geldiğini ve nereye gideceğini bilmemektedir. Ölüm korkusu, belirsizlik, güçsüzlük, sığınma ve tapınma ihtiyacı insanın psikolojik yapısından gelir. İnsan istemektedir.Gücü, ölümsüzlüğü,huzuru. Yarattığı bu Tanrı'ya ne tür anlamlar atfetti?
Paganizm ve sonrasında Tanrı(lar)ın insanın çok üstünde, olağanüstü bir güç olduğu düşünüldü.Aristo ya göre o uzakta hayata müdahale etmeyen, herşeyin ötesindeydi. Kutsal dinler başta Tanrıyı koruyucu, kollayıcı, merhamet edici olarak lanse ederken (sanırım bu dizginlenmeye, yönetilmeye çalışan barbar insan kalabalıklarını etkilemedi) zamanla Tanrının daha ürkütücü, cezalandıran, yasalarına uyanı ödüllendirip, günah işleyenleri cehennemle cezalandıran bir Tanrı figürünün daha etkili olacağını düşündüler.
Olmuyordu.İnsan ortaya konulan dini inançlar, yasalarla huzur bulamıyor, bu dünyaya fırlatılmış olmanın acısından kurtulamıyorlardı.Her ne kadar din otoriteleri yöneticilerle ortaklaşa bir şekilde inançları baskı için kullansalar da, insanın arayışı devam ediyordu.Böylece her din içinde mistik arayışlara giren kişiler, farklı yorumlar ve öğretiler ortaya atıyor, kendine müritler buluyordu. Yahudilikte Sabetaycılık, Kabala, Hristiyanlıkta Luther'in öğretisi, İslam da Muhyiddin Arabi ve Mevlana'nın öğretileri gibi. Mistiklerin Tanrı'sı kutsal kitapta belirtilen uzak, buyurucu, adaletsiz( belli insanları seçip kutsayan) ve koşulsuz boyun eğiş bekleyen Tanrı'dan farklıydı. ''Tanrı'nın herkese yaptığı vahiyde tekildir.Herkes ancak kendi Tanrısını bilir.O'nu başka insanlarla aynı şekilde bilmemiz olanaksızdır'' der. Tanrı'nın insanın derinliklerinde olduğunu, ona ulaşmak için çaba gerektiğini belirtir.Bi nevi Buda'nın öğretisiyle benzerlikler içerir.Dogmatik dinlerin Tanrı'sı insanları savaşan taraflara bölerken mistiklerin Tanrı'sı insanları birleştirir.
Filozoflara baktığımızda, kimileri Tanrı'ya akılla ulaşılamayacağını vurguluyor, onu tamamen metafiziksel bir kavram olarak nitelendiriyor( inancın bilime ve kesinliğe gereği yoktur), kimileri aklın gücünü öne çıkarıyordu. Rönesans ve sonrası , bilimsel gelişmelerin yaşandığı dönemler de, insanların doğa karşısında aciz kalmalarını engelleyecek icatların ortaya çıkması insanın kendine güvenmeye başladı. Bazı filozoflar aciz insanı kollayan bir baba gibi gördükleri Tanrı'ya artık ihtiyacı kalmadığını düşünmeye başladılar.Schopenhauer gibi. Aforoz edilen panteist spinoza gibi. Ve Tanrı'nın öldüğünü söyleyen Nietzsche gibi.
Bilimsel gelişmelerle birlikte Batı dünyasında laik bir anlayış hakim olurken, İslamiyet kronik bir biçimde ilerlemenin karşısında olan kaderci bir din olarak kaldı.
608 syf.
·1 günde·1/10
Dinlere karşı bir bakış acısıyla yazılmış bir eser fakat malesef Islam hakkında yazılanların çoğu islami bilgi eksikliğinden yazılmış eseri okuyanlar aaa bu da mı böyle demislerse kesinlikle islamı bilmedikleri içindir... Gazalinin en güzeli metodu şudur bence bir şeyi elestireceksen onu en iyi sekilde öğrenmek zorundasın... keşke Karen de islami ana kaynagindan o donemin tarihi perspektifiyle iyice öğrenseydi sonra yazsaydı bu kitabı... ama nerde... bu kitabı okuyan çoğu kişi de malesef eleştirilerin gerçekliğini sorgulamadan doğruluğunu kabul ediyor...
608 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
Din dediğimiz olgu aslında Tanrı'dan ibaret değildir. Din Tanrı'yla doğrudan bağlantılı olduğu söylense de dolaylı olarak bağlantılı olduğu olgular da mevcuttur. Özellikle o dine mensup inananların, dini yorumlaması ve yaşaması da dinle ilgilidir. Ve bilimsel gelişmeler, teknoloji vs vs dini olumsuz etkiledi. Çünkü insanların tarih boyunca başlarına gelen her türlü felakette sorumlu hep Tanrılar oldu. Ölenler de Tanrı için öldü, öldürenler de Tanrı için öldürüldü. Ve günümüze gelindiğinde dinlerin ortak noktaları daha da arttı bana göre. Dinlerin birbirine yaklaştırılması elbette yine dinleri olumsuz etkiledi. Üç büyük din açısından bakıldığında Tanrı anlayışı da farklı bir sekle evrildi. Tanrıyı öldürenler, Tanrıya makyaj yapanlar, Tanrıyı ebeveyn sananlar derken iş gerçekten saçma sapan bir noktaya geldi. Kitapta da bugüne kadar Tanrı'nın başına gelenler yazıyor. Bunu sadece dini değil aynı zamanda felsefi siyasi hatta ekonomik olarak da Tanrının serüveninden bahsediyor. Bir çok insan, Tanrının insanlara işkence yaptığını düşünse de bence insanlar Tanrı'ya işkence etmeye çalışıyor. O'na inananlar da inanmayanlar da bunun müsebbibi olarak yine Tanrı tarafından yargılanacaktır elbette. Görücü usulü evlenmeyi ilkel bir yol olarak kabul ettiğimiz halde Tanrı'yı neden görücü usulü tanımaya çalışıyoruz?
608 syf.
·25 günde·Beğendi·7/10
Adından da anlaşılacağı üzere kitap, tanrı kavramına 4000 yıl öncesinden başlayıp yakın zamana kadar olan bakış açılarından bahsediyor. Bugünkü tanrı algısı meğer ne aşamalardan geçmiş. Hangi algı doğrudur bundan emin olamayacağız. Uğruna ölünecek bir bilgi varsa onun da işte bu bilgi olduğunu düşünüyorum. Bu bakış açıları içinde, putperestlikten tek tanrı inancına, semavi dinlerden filozofların tanrı inancına, mistiklerden reform ve aydınlanmacıların tanrıyı algılayışlarına kadar pek çok yaklaşım var. Yazar, her dönemin kendi içindeki inanç sebeplerini olabildiğince tarafsız bir biçimde aktarmış. Eser sıklıkla tekrar içeriyor. Bu hem iyi hem de kötü. İyi çünkü daha önce okunmuş ama anlaşılmamış yerlere yeniden bakma imkanı veriyor. Kötü çünkü tekrarlar kötüdür :) Kitap kendisini bana 150. sayfadan sonra açtı. Bu da 11 bölümlük kitabın 3. bölümünün ortalarına tekabül ediyor. Diğer okurların da ilk 100-150 sayfa için sabırlı olmalarını tavsiye edebilirim. Yazar bir din seçseydi, sanıyorum İslam'ı seçerdi. Kitap okurken kırmızı kalemle satırları çizen biri olarak, bu kitap için 1 kırmızı kalem tükettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Son olarak, okuduğum kitap Pegasus Yayınları'nın Ocak 2017 baskısı.
Tek başına pırıltılı gökyüzünden başka bir şey olmayan kişi
Yalnızca öylesine var olur sonsuza dek.
Oysa ki zihnimiz ve vücudumuzun muhteşemliğiyle
Ölümsüzler arasına katılabiliriz.
Karen Armstrong
Sayfa 34 - Pegasus Yayınları
Baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi biri Tanrı tarafından yaratılmış olabilirdi?
Karen Armstrong
Sayfa 162 - Pegasus Yayınları
Filistin ve Babil halkı hiç bir
zaman yaptıkları tanrı heykellerinin bizzat kendilerinin kutsal
olduklarına inanmadılar, hiçbir zaman bir heykel karşısında,
sırf bir heykel olduğu için eğilmediler. Heykel tanrının bir
simgesiydi.
"Hayvanlar kendi doğalarına göre yaşamakta hiç güçlük çekmezler ama insanlar için tam anlamıyla insan olmak güçtür.."
Karen Armstrong
Sayfa 134 - Pegasus Yayınları 2017
Peygamberler ne zaman 'insan'a baksalar, kendiliğinden,
yeryüzündeki varlığı ayrılmaz bir şekilde kendi halkıyla iç içe
geçmiş olan 'tanrı'yı düşünmekteydiler.
" Kuran'ın ilk ahlaki mesajı basittir: zenginlik biriktirmek ve kişisel servet. yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı ;fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. Zekat, namazla birlikte; İslamın beş temel "direği"inden (rükn) ikisidir."
Karen Armstrong
Sayfa 224 - Pegasus Yayınları 2017

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tanrı'nın Tarihi
Alt başlık:
İslam, Hristiyanlık ve Yahudiliğin 4000 Yıllık Tarihi
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
608
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052990612
Orijinal adı:
A History Of God
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Pegasus Yayınları
Baskılar:
Tanrı
Tanrı
Semavi Dinlerin 4000 Yıllık Tarihi

Tek bir Tanrı’nın varlığı inancı –Allah, Tanrı, Yahveh– 4000 yıldır sürüyor. Tanrı’nın tarihsel öyküsü, aynı zamanda insanoğlunun mücadele öyküsüne denk düşüyor. Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet, Tanrı’nın iyi olduğunu iddia ederken, organize din şiddete ve kökü kazınamaz bir önyargıya sık sık katalizör oluyor. Bu müthiş, geniş çaplı ve orijinal inanç serüveninde, Karen Armstrong, toplumların tek Tanrı inancına olan mutlak sadakatini ve bunun yarattığı pek çok çelişkili görüşü inceliyor. Karşılaştırmalı, sıra dışı bir ibadet ve savaş öyküsü olan Tanrı’nın Tarihi bizi hayatımızın en temel gerçeğiyle yüzleştiriyor.Klasik felsefeden Orta Çağ Mistisizmi’ne, Reformasyon’dan Aydınlanma’ya ve modern çağın kuşkuculuğuna, Karen Armstrong’un tek tanrılı dinlerin entelektüel tarihini tek bir ciltte toplamış olması bir mucize gibidir.



“Binlerce meraklı okuru tatmin edip bilgilendirecek müthiş ve takdire şayan bir eser.”

-The Washington Post Book World-



“Üç büyük dinin karşılaştırmalı tarihini araştırmacı bir şekilde inceleyen bu kitap, dinî düşüncelerin kök saldığı, büyüdüğü ve yeşerdiği sosyopolitik zeminleri korkusuzca aydınlatıyor.”

-Publishers Weekly-



“Nüktedan, bilgilendirici ve düşündürücü: Armstrong karmaşık düşünceleri sadeleştiriyor ama basitleştirmiyor.”

-New York Times Book Review-



“Yalnızca her şeyi bildiğini sananlar Armstrong’un Tanrı arayışından etkilenmeyecektir.”

-Economist-



“Armstrong, üç büyük dinin değişken Tanrı algısının çok iyi yazılmış bir genel değerlendirmesini sunuyor. Ayrıca epey din tarihi bilgisi de vererek, bu dinlerle ilişkili çeşitli filozoflardan, mutasavvıflardan ve reformculardan bahsediyor.”

-Library Journal-



“Armstrong saygılı bir merak duygusu ve cömert bir ruhla bu eseri kaleme almış. Konu hakkında bilgi sahibi olanların hafızasını tazeliyor ve acemilere yol gösteriyor.”

-Daily Telegraph-



“Armstrong üç tek tanrılı dini tartışırken, aynı zamanda tasavvufa ve din felsefesine de değiniyor. Okunmaya değer ve provokatif olan bu kitap, dinî araştırmalara büyük bir katkıda bulunmakta.”

-Booklist-



“Armstrong, sıra dışı bir araştırmayla, Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in, günümüz anlayışına varana kadar gelişimini inceliyor.”

-Kirkus Reviews-



“Armstrong her bir dinin birbirini nasıl etkilediğini ve her birinin nasıl felsefi, politik ve bilimsel gelişmelerden etkilendiğini anlatıyor. Armstrong’un tutkulu, neredeyse heyecan dolu üslubu, hem konunun önemine değiniyor hem de dengeli ve adil.”

-AudioFile-



“Son derece akıcı bir kitap… Bu soru çok önemli: Tanrı’nın bir geleceği var mı?”

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 615 okur

  • Said
  • Anılcan Aydoğdu
  • Mutluhan Tarın
  • eday
  • Özlem Ataünal
  • İncila Nisa Tüzün
  • Muhammet Görkem Eraslan
  • ruberu
  • Süleyman Çakır
  • Cengiz Emik

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2
14-17 Yaş
%2
18-24 Yaş
%14.3
25-34 Yaş
%32.7
35-44 Yaş
%22.4
45-54 Yaş
%22.4
55-64 Yaş
%2
65+ Yaş
%2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%27.6
Erkek
%72.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.2 (40)
9
%22.7 (50)
8
%21.4 (47)
7
%18.2 (40)
6
%9.1 (20)
5
%4.1 (9)
4
%0.5 (1)
3
%0.5 (1)
2
%0.9 (2)
1
%1.8 (4)

Kitabın sıralamaları