7,0/10  (1 Oy) · 
2 okunma  · 
1 beğeni  · 
348 gösterim
Heinrich Mann'ın, otoriter kişiliğin oluşumunu canlı bir biçimde betimleyen ve başyapıtı olarak taçlandırılan romanı Tebaa, Alman toplumunun alelade bir karakteri olan Diederich Hessling'in hayat hikâyesi üzerinden 19. yüzyıl şafağındaki Kayzer Almanyası'nın toplumsal ilişkilerini gözler önüne seriyor. İtaatkâr, korkak, medeni cesaret yoksunu, konformist bir iktidar destekçisi olan Hessling, romanda, bir yandan başkalarına acımasızca şiddet uygulamaktan başka yeteneği olmayan ve Kayzer Almanyası'nın o boğucu hiyerarşik ilişkileri sayesinde güce erişmiş bir zorba, diğer yandan egemen toplumsal ilişkiler tarafından yaratılan ve bu gayrişahsi bütünden, acımasız ve insan onurunu hiçe sayan bu mekanik organizmadan muzdarip bir tebaa olarak tasvir edilir.

Mann'ın Birinci Dünya Savaşı'nın arefesinde kaleme aldığı, ancak hemen yasaklandığı için ilk baskısı 1918 yılında yapılabilen bu kitabı, içerik ve yazıldığı döneme ilişkin tipik özellikleri bir yana bırakılırsa, betimlediği ilişkiler ve toplumsal-siyasal atmosferiyle günümüz Türkiye'sinde yazılmışçasına aktüel bir metin.

"O zamanlar olduğu gibi, hâlâ bile müesses düzen, Alman'dan aldı ve Alman'a verdi: Ondan bireysel özgürlüğünü aldı ve ona başkaları üzerinde tahakküm kurmayı verdi. Hepsi uysal uysal tahakküm altına girmeyi kabul etti, tek başkalarına hükmedebilselerdi! Ve hükmettiler. Polis yayaya, astsubay acemi ere, kaymakam köylüye, çiftlik kahyası rençpere, memur kendisine işi düşen vatandaşa hükmetti. Ve herkes, her zaman sadece böyle bir makam, böyle bir mevki elde etmek için çırpınıp durdu elde ettiğinde de gerisi kendiliğinden geldi. Geriye kalan, itaat etmek, yönetmek, hükmetmek ve emretmekti."
  • Baskı Tarihi:
    Temmuz 2012
  • Sayfa Sayısı:
    466
  • ISBN:
    9786053751984
  • Çeviri:
    İlknur İgan
  • Yayınevi:
    İthaki Yayınları
  • Kitabın Türü:

İncelemeye kitap kapağından başlamak istiyorum. Bunu yapmaktaki amacım ise, kitabın kapağını cidden manidar ve yerinde bulmamdan dolayı. Hani eskiden yazılı ve görsel medyada, suçlu veya mağdur (burada roman karakteri için her iki terimi de kullanmak uygun düşer diye düşünüyorum), gözüne siyah bir bant çekilmiş halde sergilenirdi ya, işte romanın kahramanı Diederich Hessling de, kapak tasarımında aynı şekilde tasvir edilmiş çünkü gözler insanın kişiliğini yansıtır, bireye özgünlük katan bir özellik de bakışlarıdır. Onlar örtüldüğü vakitse, diğer bütün betimleyici unsurlar, başka herhangi birinin de sahip olabileceği türdendir. Nitekim Diederich'in dünyasında da onun karakterinde ve onun dış görünüşünde birçok tebaa mevcuttur.
İçeriğe biraz değinecek olursak, babasının ölümünden sonra kağıt fabrikasının başına geçmek için doğduğu kasabaya dönen Diederich, burada iktidar sempatisi ile kendine bir yer edinmeye çalışır. Bu süreçte başından geçen olaylar, bolca entrika, dalavere, dalkavukluk, kendinden altta olana sıfır müsamaha ve kendinden üstün olana ise yalakaca bir teslimiyetle vuku bulur. Bunun yanında küçük bir kasaba hayatının getirdiği, sanki kaçınılmazmış gibi görünen o dedikodu sarmalı, küçük bir kıvılcımdan yangın çıkarma uğraşı ve haset de romanda kendini sıkça gösteriyor. Okunması, konu itibariyle ilgi çekici olsa da bazen cümlelerin uzunluğu ve anlatımın yer yer sıkıcılaşması ilgiyi dağıtıyor. Lakin tam da kitaptan koptum diyeceğiniz bir anda gelişen bir olay, sizi tekrar kitabın akışına katabiliyor. Bu sebeple biraz inişli çıkışlı bir yönü var diyebilirim. Bunun yanında kendim o dönemin tarihi özelliklerini bilmememe rağmen, dönemle ilgili genel de olsa bir bilgi sahibi olmanın yararlı olacağı kanaatindeyim. Nitekim, o dönemde de etkisi gözlenen bazı düşüncelerin, ilerde gelişen olayları anlamak adına ışık tutacağı aşikar. Bunun yanında romanın, günümüzde dahi ilgi çekebilme kapasitesi olması, olayların 1800'lü yılların sonlarına doğru geçmesine rağmen günümüzde dahi örneklerini görebilmemizdendir. Kardeşi Thomas Mann kadar ismini duymamış olsam da yazarı bu kitabı sayesinde okumak ve keşfetmek beni memnun etti.