Tedavüldeki Kitaplar

·
Okunma
·
Beğeni
·
237
Gösterim
Adı:
Tedavüldeki Kitaplar
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055222758
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Mahya Yayınları
Baskılar:
Tedavüldeki Kitaplar Kritik Öyküler
Tedavüldeki Kitaplar
Hani “Bir kitap okudum, hayatım değişti.” derler ya, benimkisi de o hesap. Bir kitap okudum, gözlerim karardı; bir kitap okudum, darmadağın oldum. Koca bir set almıştım. İçinde, sonradan beni başka güzergahlara taşıyacak bir çok kitap vardı. Mustafa Kutlu’yu yeni tanıyacaktım, İsmail Kara’nın daha bir kitabı yoktu. Ahmet Yaşar Ocak’ın ilk kitabı, yanılmıyorsam Veysel Karani gibi bir şeydi, oradan çıkmıştı. Hoşuma giden ama “Ömer Nasuhi Bilmen varken ne diye yayınlanmış?” diye bir kenara çarpı koyduğum kapkalın bir ilmihal de setin bir parçasıydı. Bunlar arasında, hiç unutur muyum, rahmetli Nurettin Topçu’dan da bir sürü kitap vardı. Tagore’dan çeviriler, Fransız filozoflardan ince felsefi kitaplar. Bruyere’den falan, Kuşeyri’den Risale... Mehmet Doğan’ın çok eskiden okuyup içinde kendi dünyama bir yer açmaya zorlandığım Batılılaşma İhaneti. Böyle zengin bir listeye adamakıllı para saymış, alıp yurda gelmiştim. Sırtımı buz kesen duvara yaslamış bir halde kitaplardan her birine o günün tarihini atıyor, yanına da “Buz-kent” yazmayı ihmal etmiyordum. Odada dört ya da beş kişiydik. Kim önerdi şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama bunlardan birini öncelikli olarak okumam konusunda bana rehberlik etmeyi üzerine vazife bilen biri vardı, emindim.
176 syf.
Her insanın yaşamının bilinmeyen bir evresinde ya da evrelerinde, beklenmedik bir zaman ve mekânda, kendisine dönüm noktası olarak gelebilecek müstesna anlar, olaylar, durumlar, kişiler.. mutlaka vardır. Kimi zaman makûs talihini değiştiren, kimi zaman alelade akışı fevkalâde bir seyre sevk eden, kimi zaman da olanı tarumar eden… Tedâvüldeki Kitaplar, bu kategorilendirmeler içinde her daim en pozitif olan(lar) içinde yer almayı hak eden bir kitap.

“Tedavüldeki Kitaplar” her bir bölümünü, yazılıp sosyal medyada paylaşıldığı ilk andan itibaren büyük bir dikkat ve heyecanla takip ettiğim, hiçbir kelimesini ihmal etmeksizin âdeta yiyip yutarak içselleştirmeye çalıştığım seçkin metinlerin bir araya gelmesinden vücut bulmuş bir eser.

Daha önce parlak bilgisayar ekranı üzerinden defaatle okuduğum bu kitaba ait satırları dün akşam, kendine has kokusuyla kendisiyle hemhal olmayı birçok zevke tercih edeceğim sahifeleri üzerinden okuma imkânı buldum. Önceki okumalarıma ilaveten akşamki okumam sonunda şuna tekrar kani oldum ki; yolu bir şekilde kitaplarla kesişen her bir bireyin bu kitapla da mutlaka buluşması gerekiyor. Ben bu düşüncemde bir abartı görmüyorum. Çünkü okuduğumuz her bir kitap, bizde -yaşadığımız her bir şeyde olduğu gibi- farkında olalım ya da olmayalım, olumlu veya olumsuz bir iz mutlaka bırakıyor. Yazarın şu cümlelerinin ne demek istediğimi daha iyi ifade ettiğini düşünüyorum:

“Benim yaptığım ancak bu yaşta göze alabileceğim ve okuyucuların da hiçbir şekilde yadırgamayacakları bir iç hesaplaşma. Tekrar belirtmek isterim ki akademik yol alışlarımızda nelerle buluşursak buluşalım, hangi fikirlerle temas kurarsak kuralım şimdi burada sıraladığım kitapların ortaya koyduğu kök değerleri silip süpürmek mümkün değildir. Bunlar aynı çocukken annemizden öğrendiğimiz dualar, arkadaşlarımızla oynarken sektirmeden tekrarladığımız tekerlemeler gibidir. Bunları hangi müdahaleler zihnimizden silebilir? Biz hangi akıl ve fikirle onlardan vazgeçmeyi göze alabiliriz?”

Okuduğumuz kitapların bizde teşekkül ettiği “kök değerleri” silip süpürmek mümkün olmadığına göre hangi kitaplarla hangi zeminde buluşmamızın gerektiği hayli önem kazanıyor. Yazar kendi kuşağının -ilkokul döneminde- kitaplarla buluşmasından bahsederken, “Benim kuşağımda bütün okumalar bir üst tavsiyeye bağlıydı. Bir bilen önerecek siz de oturup okuyacaktınız.”diyor. O dönemde kendi okumaları da bu suretle gerçekleşen yazar bu durumdan asla bir nedametle bahsetmiyor. Telakkisine göre aksine bundan faydalar zuhur ediyor. İşte yazarın ilkokul yıllarını atlatıp “eline ne geçirirse okumaya çalıştığı bir dönem”e dair anekdot:

“Benim çocukluk günlerimde elime geçirdiğim bir kitabı okumama babam şiddetle karşı koymuştu. Şimdi aynısını ben kendi çocuklarıma yapıyor muyum bakmak lazım ama o günlerde büyük bir hevesle sarıldığım kitap küçücük bir risaleydi. Risale dememe bakmayın. Hemen her risale gibi demir leblebi kıvamında. İbn Arabî’ye ait bir kitaptı. Benim onu seçmem bir bilgiye dayalı tercih değildi. Ne bulursam okurum havasında olduğum yıllardı. Babam onun benim seviyeme uygun olmadığını söylemiş, ben ısrar edince de resmen “bunu şimdiki hâlinle okuman günahtır, haramdır” gibi bir şeyler söylemişti. Sonradan o kitabı da diğerlerini de okuyacaktım ama babamın erken uyarı dilinin faydasını onları daha ilk okuyuşumda kolayca fark edecektim. Bugün çevremde abur cubur ilgileriyle neyi bulurlarsa devirenlerin sonuçta eğer bir düşünceye sahipseler bunun ancak cambazlıkla idame ettirilebilecek cinsten bir ameliye olduğunu ne yazık ki defalarca gözlemiştim.”

Babası hasebiyle oldukça “kısmetli” olduğunu söyleyebileceğimiz yazar yaşının ve eğitim sürecinin ilerlediği yıllarda maalesef o kadar da kısmetli olmamıştır:

“İyi bir dikkat ya da tecrübeli bir rehber bize kimden ne okunacağını öğretebilirdi. Benim böyle bir şansım ne yazık ki olmadı. Her büyük saydığımız bize başka şeyler önerdi. Sevdiklerimizin, saygı duyduklarımızın elinde gördüklerimize ilgi duymak olağandı. Onu o hâle getiren kim bilir bizi ne hâle getirirdi? Hâlimiz meçhuldü ama iyi şeyler umacak kadar saftık. Oysa bu tür gerekçelerle arada ne kadar çok şey okumuş, ne kadar çok kendimizi yormuştuk. O zaman da öyleydi aslında şimdi de. Erken dönem okumalarında usûl tutturmak herkes için zordu.”

“Tedâvüldeki Kitaplar”da buluştuğu onlarca kitap ve yazardan bahseden yazar bu bahsin taşıdığı riskle beraber gerekliliğine ise şu cümleleriyle işaret ediyor: “Beni de bizim kuşağı da etkileyen kitaplardan söz etmenin esaslı bir cesaret işi olduğunu ifade etmek isterim. Okuduklarımızın, yazdıklarımızın arkasında duran ve sonuçta isteyenin devasa külliyat isteyenin de uyduruk bir arşiv olarak değerlendirebileceği bu liste gerçekte dünyaya bakış açımızı, hayatı karşılama biçimimizi ve her şeyden önce de kendi duruşumuzu ifşa eden kıymetli bir hafıza özelliği taşımaktadır.”

Tedâvüldeki Kitaplar on sekiz bölümden oluşuyor. Söze kitabın “mübarek” oluşuna ve gücünü Kur’an’dan aldığına işaretle başlayan yazar sözü tartışmasız tek değişmez hakikat “Kitap”la bitiriyor. Çok farklı alanlara ait yazarlar ve o yazarlara ait kitaplar üzerinden zaman zaman “olan”a zaman zaman “olması gereken”e vurgu yapıyor.

“Rabinson Bir De Namaz Kılsa” da, başka bir dünyanın temsilcisi olan Robinson’un esaslı bir projenin kahramanı olduğuna işaret ederek dikkatli bir bakışın ondaki sömürgeci kibri, ayrımcı duruşu, dogmatik, tahripkâr dili kolaylıkla sökebileceğini ifade ediyor. Bir taraftan da “Biz bu metinlerdeki derin imaları, bu kitaplardaki manipülasyonları fark edecek bir müfredatla ne zaman haşir neşir olacaktık?”diyerek derdi olan bir insanın hayıflanmasını işittiriyor.

“Mağdur Kahramanlar Aynı Hizada” bölümünde, “Minyeli Abdullah”la “Türkiye bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olan fiili müsadere süreçlerini Mısır üzerinden sahici eşleştirmelerle okura yansıtma” çabalarına ve aslında sindirilmişliğin, içe kapanmanın, örtük dilin, simgesel-metaforik bir söylemin, güven sorununun, sürekli otokontrolün, bütün yapıp ettiklerini bir ilkeyle ilişkilendirme hâlinin bu romanla sınırlı olmadığına da özellikle vurgu yapıyor.

“Tedâvüldeki Kitaplar” bölümünde Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” ile ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasının kitap üzerinde modelleme çabasına dikkat çekiyor.

“Fî Tarihinden Beri”, evde öğrendiklerimizle okulda öğrendiklerimizin nasıl çeliştiğine dair örnek bir sunumun yer aldığı müstesna bir bölüm adeta. “O günlerde resmî tarih diye bir şey yoktu, ya yalan söyleyen tarih vardı ya da gerçek tarih. Bizim aramızda dolaşanlar malumat kabilinden değildi, haktı ve gerçekti. Ama biz onları gün orta yerde çıkarıp kimseye gösteremezdik. Sırlara vakıftık ama ağzımızı açarsak yanardık.”

“Ali’nin Cenkleri” içimi acıtan yaşanmışlıklarıma atıflar yapılan bir bölümdür. Dini temel kaynaktan öğrenmiş olmak adına, yüzyıllardır bu havza içinde kendine yer bulmuş, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelmeyi becerebilmiş biraz tarih, biraz mitolojik, biraz fantastik iz taşıyan renklerin, desenlerin, nakışların büyük bir hınçla itibarsızlaştırılarak nasıl yok edilip dinin tatsız-tuzsuz, renksiz- kokusuz, kuru, kupkuru bir hâle getirilişinin Hz. Ali’nin cenkleri üzerinden hikâyesi anlatılıyor. “Bilmem bizim çocuklar Hayber Kalesini okusalar Ali’yi defterlerinden silerler mi? Artık onların düşsel dünyaları Harry Potter’a emanettir. Melekler açıklanmaya muhtaçtır, Hızır kapıları asla çalamayacak bir dilencidir.”

“Karantina”, insanın içinde onarılmaz hasarlar açan, dağıtan, parçalayan okumaların örneklendirildiği bir bölümdür. Süleyman Uludağ’ın “İslamın Düşünce Yapısı” yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır.

“Yeniden İnanmak”ta yazarın din ile olan irtibatının dilinin de işleyişinin de değişim göstermeye başladığı bir sürece atıf vardır. O günlerde bir ideoloji olarak takdim edilen İslam’ın aslında ne olduğunu anlaması için Şerif Mardin’in “Din ve İdeoloji” adlı kitabıyla karşılaşmasına kadar din dilinin değişimine katkıda bulunan kitaplarla karşılaşması mukadder olacaktır. “Memleket bilincim Namık Kemal’in Vatan’ıyla, Nazım Hikmet’in Memleket’iyle, Necip Fazıl’ın Sakarya’sıyla eşleşmeye daha yeni yeni başlamışken şimdi başka bir tanımlamayla karşı karşıya gelmiştim.”der; Mevdudi’nin “İslam’da Hükümet” adlı eserini okuması üzerine.

“Ağa Beyler”de bugün de bir kısmı halen hayatta olan yedi güzel adamdan bahsedilir. “Örgütlü Retorik”te Necip Fazıl ele alınır. “Yaşanacak Bir Zaman”da Muhammed Hamidullah vardır. “Naif Dokunuşlar”da Mevlana. Şerif Mardin, “Artık Başka Bir Şeydi Yaşanılan”da kendine yer bulmuştur ve yazarın doktora çalışmasında din anlayışı incelenen altı aydından biri olmuştur. Oysaki Şerif Mardin yeterlilik sınavı için yazarı karşısına alan jüri üyeleri nazarında “İslam’dan anlamayan” birisidir. Başka coğrafyalar için yazılmış olması hasebiyle bu coğrafyanın kaderiyle örtüşmeyen Fizilal-il Kur’an’ın, kıymeti harbiyesi örselenmeden bu topraklarda açtığı yaralar “İşaret Levhaları”nda yer alır. “Gramer Özeti” ise “Kitap”ın son zamanlardaki serencamının hikâyesidir. Onu yüzünden dahi okuyamadığı halde hayatının her alanına dâhil edenler/etme gayreti gösterenler ile elinde cetvel, kalem her bir satırını çiziktirdiği halde hayatının hiçbir alanına dâhil etmeyenlerin/edemeyenlerin seyri vardır. Hâlbuki “O hacı emmiler o temiz ruhlarıyla Kur’an’ı anlamaya yönelseler, bu gençler heyecanlarıyla kalplerini Kur’an’a hamletseler ne güzel olurdu.”

“Tedavüldeki Kitaplar”da bu bölümlerin yanında “Kot”, “Babamın Namazı” ve “Ne Hikâyeler Var” başlıklı üç bölüm daha vardır. Bunlar, yatağında akıp giden durgun suyun önüne konularak hem yolcuların bir menzilden bir menzile ulaşmalarını sağlayan bir basamak hem de suyun kendisine çarpmasıyla suyu cûş u hurûşa getiren bir coşturucu görevini üstlenmiştir.

Bu kitaba ait metinlerin sosyal medyada paylaşılmaya başlandığı demlerde bir şeyi fark etmiştim ki isimleri ve eser adlarıyla tanıdığımız birçok yazarın aslında tam olarak ne “ne dediklerinden” ne de “ne demediklerinden” haberdarmışız. Onlar ve eserleri hakkındaki kanaatlerimizin çoğu kıyl u kalden ibaret imiş. Hele ki belirli isimler için ben bunu kendi adıma büyük bir ayıp telakki ettiğim için o günden bu güne üzerimdeki bu ayıptan azat olmaya çalışıyorum. Çevremdeki insanları çeşitli kitapları okumaya teşvik etmekle birlikte bu kitabı öncelemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Çünkü “Tedavüldeki Kitaplar” benim için makûs talihimi değiştiren, hayatımın sıradanlığını fevkaladeleştiren bir dönüm noktası hüviyetindedir.

Dili ile oldukça zevkli, üslûbu ile oldukça akıcı ve içeriği ile oldukça doyurucu bulduğum “Tedavüldeki Kitaplar”ın yazarı, zaman zaman “akademiden uzaklaşıyor” olmak gibi ithamlara maruz kalsa da kendisinin, belki iyi niyetle ama gafletle olduğu kesin olan bu sözlere asla itibar etmeyeceğine ve çıktığı bu yolda kararlılıkla adım adım ilerleyeceğine adım gibi inanıyorum. Bizleri eserleriyle müstefit ettiği için kendisine çok ama çok teşekkür ediyorum.
176 syf.
·1 günde·5/10
Kitabın yazılma amacı, içinde bulunduğumuz ortamın bizim okumalarımıza, fikrî yapımıza, hatta kuracağımız dostluklara yön verebileceğini, kitapların içselleştirildiğinde bütün hayatımızı çepeçevre kuşatacağını gözler önüne sermektir.
Kitabın konusu ise düşünce dünyamızı hâlâ etkileyen kitaplar üzerinden yakın geçmişin portresi ve içsel muhasebedir.
​Yazar, tüm bunları yazarken özeleştiri yapmaktan da kaçınmamış; mahallenin kısıtlı, kısır döngüsünde kendiliğinden ya da belli ideolojilerce benimsenen ve dayatılan kitapların aslında hangi koşullarda, nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde ele alındığını, hatta bazı kitaplara gereğinden fazla ehemmiyet verilerek kutsal bir kitap muamelesi yapıldığını, kendisini de işin içerisine alarak eleştirmiştir.
Kitabın içeriğine değinecek olursak Tedavüldeki Kitaplar on dokuz bölümden oluşmaktadır. Son bölümde indekse yer verilmiştir.
İlk bölüm Taşra Baskısı, yazarın çocukluk günlerine, Şavşat’ın Savaş Köyü’ne götürüyor bizi. Evlerinde bulunan mütevazi kütüphanenin onda uyandırdığı duygulardan yola çıkarak başlıyor yazmaya. Babasının öğretmen olduğunu bildiren yazar, kitapların ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Kitap mübarekti, gücünü herkesin evinde asılı duran Kur’an’dan alıyordu. O zamanların kavlince bir şey sözle kalmamış, yazıya dökülmüşse kutsaldır.” s.1-2.
Robinson Bir de Namaz Kılsa bölümünde ise ilkokul son sınıftayken okuduğu Robinson Crusoe kitabıyla yalnızlık noktasında nasıl bir özdeşlik kurduğunu anlatır. Kendini yeni yeni keşfetmeye başlayan yazar, Robinson’daki bazı imgelemelerin kendi hayatında karşılık bulduğuna değinir. Aslında öyle midir? Bunun kendi tabiriyle “ecnebi” tuzağı olduğunu ve hayatının ilk eziyetini çektiğini sonraları anlayacaktır. Robinson’un kendi kültürümüzde yer alan Deli Dumrul, Bamsı Beyrek, Kiziroğlu Mustafa Bey, Köroğlu’ndan farklı olduğunu ifade eder. Çünkü bunlar zaten çevresinde olan ve alışageldiği kişilerdir ama Robinson öyle değildir. Kitabın vermek istediği asıl mesajı şu şekilde açıklıyor: “Robinson’a dikkat kesildiğimizde oradan erken dönem bilim-din gerilimine, doğa gerçekliği içinde kendine yer bulmaya çalışan yeni bir teolojiye, ben ve ötekine hatta Doğu ve Batı ikilemine ulaşmak pekâlâ mümkündür. Yer yer İncil’i devre dışı bırakan bir Hristiyanlık, yer yer de onu geçmez eden bir nihilizmle karşılaşmak hiç de zor değildir.” s.16

Kitaba ismini veren Tedâvüldeki Kitaplar adlı bölümde ise, yazarın kendisiyle iç hesaplaşma yaptığına, her şeyi sorguladığına şahit oluyoruz. Aslında dışarıdan bakıldığında fazlasıyla abarttığı kişilerin hiç mi hiç okumadıklarını fark ettiğini, arka kapak bilgileriyle ahkâm kestiklerini söyleyerek bir şeyin suretinden ziyade sîretine bakmanın kıymetine dikkat çekmiştir.
Yazarı bugüne kadar sağ salim getiren kitaplar vardır. Bunların başını da Şule Yüksel Şenler’ in Huzur Sokağı kitabı çeker. Huzur sokağı ileride pek çok Müslümanın oluşturmaya çalışacağı yeni bir steril mahalle havasını kitap üzerinde modelleme çabasıydı.
Fî Tarihinden Beri bölümünde, siyasî söylemlerin oldukça ağır bastığına şahit oluyoruz. Yazar, söylem olarak tehlikeli sularda yüzer bu bölümde, bunu da saklama telaşına girmez.

Karantina bölümünde yazarın seksenlerin başında, Erzurum’da İslamî İlimler Fakültesi’nde öğrenciyken yaşadığı, tanık olduğu, gözlemlediği olaylar arasında kalırız. Süleyman Uludağ’ın “İslam Düşüncesinin Yapısı” adlı kitabı bu dönemde yazarın büyülü dünyasını altüst eden bir kitap olmuştur. Üstelik bu kitap, okunmak için istif edilen onca kitabın arasından “en iyisi mi bundan başla okumaya” diye bir ağabey tarafından ısrarla liste başı yapılmıştır. “Ama Uludağ başka şeyler söylüyordu, İslâm’ın erken dönemlerinde oluşmaya başlayan eğilimlerin ekolleşme süreçlerini bir bir masaya yatırıyor ve o tarihlerde yaşanan gerilimleri benim gibi sabi sübyanın duygularını pek fazla hesaba katmadan teker teker sayıyor, ortaya döküyordu.
Yeniden İnanmak Bölümü: Yazarın, İmam Hatip Lisesinde okurken dinle olan irtibatının dili de işleyişi de farklılaşmaya başlamıştır. Bu dönemde evlerde kitap kritikleri yaptıklarından söz eder. Sohbet sırası yazara geldiğinde hep yasak olduğunu duyduğu “İslam’da Hükümet” isimli kitabı anlatacaktır. Bu kitapta onu en çok etkileyen şey Kur’an’a Göre Dört Terim’di. Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’i, Ali Şeriati’nin Dine Karşı Din’i, Roger Garaudy’nin Entegrizm’i bu çerçevede hatırlanması gereken diğer temel kitaplardır.
Sola, sağa, İslamcı ya da milliyetçi kanallara bizi taşıyan neydi? Üç aşağı beş yukarı bu coğrafyanın değerleri ile mücezzehdik. Cumaya duyarlıydık, Ramazanda ağzımıza bir şey sokmazdık, şanlı tarih kitapları elimizden düşmezdi, Battal Gazi filmlerini iple çekerdik. Aynı şarkıları dinler, aynı türküleri mırıldanırdık. Neler oluyordu bize? Sahiden neler oluyordu?
Okumalarımızı derinleştirdikçe mütavazılığı, insanları tanıdıkça çevreyi daraltmanın faziletini öğrenmeye başlamıştık.
Hala düşünür dururum. Sınırlı ilgi ve bilgilerimizle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen dört arkadaş nasıl olmuştu da her birimiz bir başka yere yüzümüzü dönmüş, sırtımızı birbirimize çevirmiştik.
Ama benim hâlâ anlamadığım en büyük paradoks Hekimoğlu İsmail'in Minyeli Abdullah'ı kendisine acı üstüne acı çektiren bir ülke adına "şehadet" için cepheye gönüllü yazılırken, mesela Zeynep Gazali'nin kahramanı neden aynı ülkenin zindanında çile doldurmayı seçmektedir?
Bunları anlamak için o günlerde babamın elinden düşürmediği üç kitabı bugün yeniden okusam ne kaybederdim. Biri Hilmi Ziya Ülken'in Aşk Ahlâkı'ydı. İlçe müftüsü, dine imana yatkınlığı keşfettiği babama, 'okuyup, mucibine amel etmesi' için bu kitabı tavsiye etmişti.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tedavüldeki Kitaplar
Baskı tarihi:
Haziran 2019
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055222758
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Mahya Yayınları
Baskılar:
Tedavüldeki Kitaplar Kritik Öyküler
Tedavüldeki Kitaplar
Hani “Bir kitap okudum, hayatım değişti.” derler ya, benimkisi de o hesap. Bir kitap okudum, gözlerim karardı; bir kitap okudum, darmadağın oldum. Koca bir set almıştım. İçinde, sonradan beni başka güzergahlara taşıyacak bir çok kitap vardı. Mustafa Kutlu’yu yeni tanıyacaktım, İsmail Kara’nın daha bir kitabı yoktu. Ahmet Yaşar Ocak’ın ilk kitabı, yanılmıyorsam Veysel Karani gibi bir şeydi, oradan çıkmıştı. Hoşuma giden ama “Ömer Nasuhi Bilmen varken ne diye yayınlanmış?” diye bir kenara çarpı koyduğum kapkalın bir ilmihal de setin bir parçasıydı. Bunlar arasında, hiç unutur muyum, rahmetli Nurettin Topçu’dan da bir sürü kitap vardı. Tagore’dan çeviriler, Fransız filozoflardan ince felsefi kitaplar. Bruyere’den falan, Kuşeyri’den Risale... Mehmet Doğan’ın çok eskiden okuyup içinde kendi dünyama bir yer açmaya zorlandığım Batılılaşma İhaneti. Böyle zengin bir listeye adamakıllı para saymış, alıp yurda gelmiştim. Sırtımı buz kesen duvara yaslamış bir halde kitaplardan her birine o günün tarihini atıyor, yanına da “Buz-kent” yazmayı ihmal etmiyordum. Odada dört ya da beş kişiydik. Kim önerdi şimdi tam olarak hatırlayamıyorum ama bunlardan birini öncelikli olarak okumam konusunda bana rehberlik etmeyi üzerine vazife bilen biri vardı, emindim.

Kitabı okuyanlar 17 okur

  • Ümit Çelik

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%16.7 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0