Televizyon Öldüren Eğlence (Gösteri Çağında Kamusal Söylem)

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.341
Gösterim
Adı:
Televizyon Öldüren Eğlence
Alt başlık:
Gösteri Çağında Kamusal Söylem
Baskı tarihi:
1999
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755390581
Orijinal adı:
Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business
Çeviri:
Osman Akınhay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Televizyon bir cazibe merkezi olarak hayatımızın baş köşesine oturdu. Yirmi dört saat yayın yapan kanallarla tam bir görüntü sarhoşluğu yaşıyoruz. Alışkanlıklarımız, konuşma biçimimiz, ilişkilerimiz televizyona endekslendi sanki. "Eğlenceli", "renkli" bir hayat yaşamaya başladık. Resmi ideolojinin yasaklıları, toplum kıyısında yaşayanlar bütün "giz"leriyle evlerimizde artık. Kameralar pervasızca mahremiyetimizin en ücra köşelerine giriyorlar. Şiddetin bütün türleriyle tanıştık. "Reality show"larla kan ve acının da bir satış değeri olduğunu, reklam alabileceklerini öğrendik. Kapitalizmin en temel özelliği olan rekabetin insanları nasıl vahşileştirdiğini, iğrençleştirdiğini gördük. Duygularımız, tepkilerimiz, duyarlılıklarımız törpülendi...
Postman bizi, duygularımızı ehlileştiren renklerin ötesine, eğlendiğimiz şeyin ne olduğunu düşünmeye çağırıyor. DÜŞÜNMEYE! O kadar! Yeter çünkü!
208 syf.
·Beğendi
'' Televizyon bence çok eğitici bir buluş. Ne zaman biri televizyonu açsa, derhal yan odaya geçip kitap okuyorum. '' Groucho Marx

Kitabın önsözünde günümüzü ayna tutarcasına net anlatan Orwell- Huxley karşılaştırmasını görür görmez anladım çok iyi bir kitap okuyacağımı. Televizyon ve hayatımıza yaptığı etkiler üzerine yaptığım okumaların birçoğu birbirini tekrar eden, belli bir yerden sonra klişeye bağlayan taklit tespitlerle doluydu. Bu sefer de mi öyle olacak korkusu ile biraz da çekinerek başlasam da kitap çok çabuk yıktı bu yargımı. İlk sayfasından son sayfasına kadar okuyucunun ilgisini bu kadar canlı tutabilen ve aynı zamanda da bu kadar şahane tespitlerde bulunabilen kitaplara nadiren rastlanır. Rastlamak diyorum çünkü bu kitabı herhangi bir öneriden yola çıkarak değil gerçekten rastlayarak okudum. Bir teoriye göre insan gerçekte yeni hiçbir şey öğrenmez. Sadece hatırlar. Öğrendiğimiz her bilgi bizim için yeni değil hatırlanmış bilgidir. Bu teoriyi ilk duyduğumda heyecandan gözüm dolmuştu. Hissettiğim şeyin salt bir düşünce değil de bir gerçeklik olduğunu, '' demek bu manyakça hissi bir tek ben yaşamıyormuşum '' ışığını görmek heyecan vericiydi. Demek insanın maddiyattan yana nasıl rızkı var ise, öğrenmekten yana da öyle nasibi var. Tabi maddi rızık nasıl ki insanın çabasına tabi ise, yine öğrenme rızkı da insanın anlam arayışına, bilme arzusuna ve araştırma çabasına bağlı. İşte böyle bir arayıştayken rastladım bu kitaba. ( ya da rastlattırıldım )

Neil Postman kitabın önsözünde kitabı yazma nedenini '' Bu kitap, Orwell 'in değil, Huxley'in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır. '' cümlesiyle anlatıyor. Orwell ve Huxley, yazdıkları distopya kitapları sayesinde haklı bir üne sahip iki yazar. Peki nedir aynı zamanda günümüzü anlatan Orwell ve Huxley arasındaki bu fark? Orwell dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceğinden korkarken, Huxley ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader'e gerek olmadığı inancındaydı. Huxley'e göre, insanlar süreç içinde üzerlerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley'in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ip le asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Kısaca Orwell insanlığı nefret ettiği şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley insanları sevdiği şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, epistemolojik olarak televizyona gelinceye kadar iletişim dünyasının geçirdiği evreleri, yaşanılan yenilikleri, bu yeniliklerin günlük yaşam ve kültürel dünya üzerindeki etkisini irdeliyor. Basılı yayının, matbaanın, telgrafın, fotografinin ve son olarak da televizyonun ürettiği sosyolojik yapının nedenleri ve örnekleri ile beraber anlatıldığı kısımda, bir iletişim çağı insanı olarak gözlerim istemsizce sosyal medyanın da anlatıldığı analizler aradı. Yaşasaydı şayet sosyal medyanın ürettiği insan tipi ile etik açıdan ölümcül darbeler indirdiği toplumun yapısını yine çok iyi anlattığı bir bölümü kitaba ekleyeceğinden eminim.

Postman birinci bölümde insanları televizyon öncesi ve sonrası olarak ayırırken, tv öncesi dönemi 'Yorum Çağı' , tv sonrası dönemi ise 'Gösteri Çağı' olarak adlandırıyor. Yorum Çağı; kitapların insanların hayatında etkin rol oynadığı, nitelikli ve derin düşüncenin hakim olduğu, kamusal hitaplarda politik söylemlerde dahi kitaplardaki ciddi ve özgün dilin kullanıldığı, düşüncenin derinleştirdiği, bütünselliğin ve tutarlılığın genel havayı kuşattığı Postman'a göre de daha hakiki olan bir çağdır. ' ' Gösteri Çağı ' ise ideolojinin ve fikirlerin yerini kozmetiğin ve görselliğin aldığı, ( hatta bu kısımda bir amerikan başkan adayının seçimi kaybetmesinin suçunu makyajcısına yıktığı komik bir örnek vardı) gerçeğin imaja yenik düştüğü, hayatımızdaki hemen her şeyin eğlenceye malzeme olduğu, duyguların ve acıların içeriğinin boşaltıldığı, insanlıkla doğrudan alakalı veya alakasız her türlü bilgi ile enformasyon kirliliğinin oluşturulup insanlarının zihnen parçalara ayrıldığı ve kıyamet kopsa dahi tepkisiz kalacak mankurtlar haline getirildiği, hafızanın yitirildiği, insanlığın algı ve muhakeme yeteneğini kaybettiği ifritten bir çağdır.

Televizyon kültürleri yozlaştırır, hatta bunu da aşarak bayağılığı bir kültür haline getirir. Eleştirel ve özgün düşünceyi dışlar, bununla da yetinmez bu dışlamayı dahi bir gösteri haline getirip kendisine yöneltilen eleştirileri alay konusu etmeye çalışır. Yani pratikte televizyona karşı başlatılan bir savaşın Don Kişotun yel değirmenlerine karşı başlattığı savaştan pek bir farkı yoktur. Bu durumda komik duruma düşüp ötekileştirilmek istemeyen kitleler eleştirel düşünceden uzak durur. ' Bana dokunmayan yılan bin yaşasın ' bir deyim olmaktan çıkıp kitleler için bir yaşam düsturu haline gelince de düşünceler aynılaşır, kültür pazarlanıp kalıplaşmış bir put haline gelir. O putu her yere sermek istediğinizde karşınıza günün latları, menatları ve uzzalarının yılmaz savunucuları çıkar. İbrahim'in ateşine benzer ateşler bekler sizi. Çünkü siz aynılaşmayı, sömürülmeyi, kültür pazarına esir olmayı reddetmişsinizdir. Onların tapınırcasına peşinden koştuğu değerleri küçük görmekle onlara hakaret etmişsiniz gibi addeder ve size ait olan her şeye karşı cephe alırlar. Siz onların kendileri için yarattığı küçük basit dünyayı onlar gibi olmayı reddetmekle yıkma günahına girmişsinizdir. Bir televizyon izlemekle ya da izlemeyi reddetmekle mi oluyor bütün bunlar diyorsunuz biliyorum. Evet gerçekten sadece tek gözlü çirkin devle oluyor bütün bunlar. Şimdi gidip evinizin salonuna bakmanızı istesem kaç kişinin evinin baş köşesinde tek gözlü dev yoktur ki! Kaldı ki Neil Postman kitapta yaptığı bütün analizlerde Amerikan medya sektörünü baz alıyor. Türkiye ise günlük 330 dakika televizyon izleme ile dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Eyyy Amerikaaa sen kimsin yha!!

Daha yazılacak çok şey var ama bu kadarı kafi. Arif olana 330 dakika izlenmeyi bilmek yeterli olur sanırım. Kitaba geri dönecek olursam kesinlikle şahane bir eser. Özgün, iddialı, akıcı ve başından sonuna haklılık payı yüksek tutarlı tespitlerle dolu bir başucu kitabı. Gönül rahatlığı ile herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar, sancılı uyanmalar dilerim :/
208 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Kitabın medya ve iletişim alanında bu kadar etkin bir kitap olmasının sebebi, tahmin edileceği gibi meseleyi bir aygıt olarak televizyon üzerinden değil de, yeni bir iletişim şekli olarak televizyon üzerinden ele almasıdır. Yazar her aracın ya da tekniğin, kendi düşünce biçimini üretmesi, kendi kurumlarını var etmesi gerçeğinden hareketle, televizyonun yani görsellerle bezenmiş şov dünyasının siyaset, ahlak, eğitim gibi alanları nasıl yeniden biçimlendirdiğini gayet akıcı bir üslup ve zekice bir yaklaşımla ele alıyor. Gerçekten ufuk açıcı bir kitap, tavsiye edilir.
208 syf.
Öncelikle şunu belirtmek gerek ki, yazarın dili çok çetrefil. Cümleler uzun ve anlaşılması zor. Bazı cümleler birkaç kez okunmadan anlaşılmıyor. Bu da, zaten okunması zor ve keyif vermeyen bir tarzı, iyice güçleştiriyor. Hiç keyif almadım.

Buraya kadar yazdıklarım, içinde kitaba dair fikirlerimi de içermekle birlikte size, kitapla alakalı fikirler de verecektir. Başlayalım.
İlk paragrafta dikkat ettiyseniz kısa cümleler kurdum ve ilginizi kaybetmemeye çalıştım. Anlatacağım şeyi size, basit bir şekilde ve zamanınızı almayacak ölçüde (zaman önemli çünkü) aktarmaya gayret ettim. Eğer bu serzenişi dallandırıp budaklandırsam, mesela saatlerce anlatılabilecek bir hale getirsem, hepiniz ilk fırsatta bırakıp kaçacaktınız. Muhtemeldir ki bu kadar uzaması bile, bu incelemeyi, kendisinden kaçılacak hale getirmiştir =P Fakat zamanında, sözün ve yazının egemen olduğu toplumlarda, insanların tartışmaları saatlerce ve sıkılmadan dinlediklerini biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ve saatleri duyduğumda içten bir "çüş" dedim yani. Ayrıca o dönemin, ele alınan toplumundaki kültürel birikimi de öğrendiğimde şaşırdım doğrusu. Yalnız o dönemin okumalarının da, insanların, kendi yaşam şartlarına ve iş-güçlerine fayda sağlayacak doğrultuda olduğunu unutmamak gerekir. Bu devirde bir çoğumuz, eğlence amaçlı okurlarız, bunu kendimize pek itiraf edemesek de...
Başka yönden yaklaşalım şimdi de. Bu serzenişi sözlü anlatımla yapmış olsaydım, mesela bir arkadaş ortamında falan, sadece belli bir kesime hitap etmiş olacaktım ve muhtemelen konuşmam, o ortamın dışına çıkabilecek kudrette olamayacaktı. Ola ki dışarı yayılacak bir güce erişti, bu sefer de anlatım, benim tarafımdan yapılmadığı müddetçe değişime uğrayacak (ben anlatsam dahi bir nebze değişime uğrama ihtimali olacaktır) ve belki de olduğundan daha farklı bir hale bürünecekti. Burada da sözlü anlatımın yazıya ve sonrasında matbaaya evrilmesinin avantajları ortaya çıkıyor. Zira, anlatımım yazıyla aktarılmış ve daha sonra da bir el ilanı vs. gibi bir şekilde insanlara ulaşmış olsaydı, hem topluluklara ulaşma gücü yüksek olacaktı hem de anlatımdaki bütünlük sağlanmış olacaktı. Ben ne demişsem, o aktarılmış olacaktı. İşte yazı ve matbaa da bunu sağladı ve toplumlar bilgiye daha kolay ve net bir şekilde ulaşmaya başladı.
Sonrası ise optimal seviyeden sonra gelmesi kaçınılmaz olan, bir nevi düşüş hali. Tersine evrim gibi bir şey. Telgraf ve fotoğrafın icadı, bunların iletişimde ve bilgi aktarımında kullanımı, sonrasında ise "radyasyon topu gibi" yavruları televizyonun hayatlarımıza girişi... Bizi, ilk paragraftaki gibi kısa cümlelere mahkum eden, uzun açıklamalara tahammülü azaltan, dikkat unsurunu bir reklam süresi veya televizyondaki kötü bir habere verdiğimiz değere indirgeyen ve en önemlisi de, içinde eğlence olmayan her türlü veriyi kulak ardı etmeye hazır zihinler haline getiren işte bu süreç. Orwell'ın değindiği gibi baskıyla değil, Huxley'nin belirttiği gibi eğlenceyle kabullenme ve uyuşma hali.
Televizyon ve eğlence çağı insanları olduğumuzu unutup fazla uzattım sözü, farkındayım. Son bir şey söyleyip bitireyim. Her ne kadar kitap, 85 yılında yayımlanmış ve henüz günümüzün 140 karakter (gerçi şimdi onu da artırdılar herhalde, söyleyecek çok mu şeyimiz var ne =) ) kültürünü görememiş olsa da, ben internetin, televizyondan daha verimli kullanılabileceğini varsayıyorum. Hiç olmazsa kendine ait bir hafızaya sahip ve televizyondaki "yut ve unut" faktörünü devreden çıkarmaya müsait.
208 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Başından sonuna kadar ilgiyle okuduğum televizyona olan bakış açınızı değiştirecek mükemmel bir farkındalık kitabı.

Çağımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan sözde mutluluk kutusunun farkında olmadan bizler üzerinde bıraktığı etkiler...

Kitabın ilk kısmı konu odaklı ısınma turlarıydı. Telgraf ve fotoğrafın devamı addedilen televizyona geçiş ise ikinci kısımda ayrıntılı olarak aktarılmış. Özellikle televizyonun faydalarından bahsederken yer yer gülümsetmedi de değil hani... Ama takdire şayan olan ise kitaplara ilginin yoğunlaştırılıp okumanın önemine dikkat çekilmesi. Hemen her sayfasında kitapların bahsinin geçmesi de okumaya bir çağrı niteliğindeydi.

O halde televizyonun hayatımızın ve kitaplarımızın önüne geçmesine izin verip vermemek tamamen bizim elimizde. Okuyalım dostlarım, kitaplarımız ışığımız olsun!
208 syf.
·Beğendi·9/10
Neil Postman bu inceleme eserinde temel olarak; medyanın insanlar üzerindeki tahakkümü, televizyonların çocukların eğitimi üzerindeki olumsuz etkilerini, siyasetin medya kanallarıyla insanları nasıl etkilediğini bilakis şirketlerin, televizyon izleyicilerine tesirini işlemiştir. Bu temaları tarihte meydana gelen teknolojik gelişmelerle ilişkili olduğunu çeşitli örneklerle irdelemiş. Teknolojik gelişmeler sırasıyla, matbaanın yarattığı tipografik, okuduğunu yorumlayan, analitik düşünebilen, karmaşık ve uzun soluklu cümlelerle iletişen insan tipi, daha sonra telgrafla beraber kısa kelimelerle iletişen ve yavaş yavaş evrilen daha sonra evrimini televizyonla bütünleştiren insan tipi, gösteri toplumu olarak adlandırılmış. Bu süreçlerin nasıl yaşandığı bölümlere ayrılarak anlatılmış. Her teknolojik değişimin yarattığı krizlerle toplum şekillenmiş, evrilmiştir. Platonun görüşleri, John Locke fikirleri ve son dönemin eleştirmeni Marshall Mcluhan’ın teklonojik krizleri nasıl aydınlattığı anlatılmış.
Orwell ve Huxleyin yarattığı kara ütopyolara yani distopik dünyalarına yapılan atıflar çok yerinde ve şaşkınlık verici. Üst düzey bir inceleme kitabı
208 syf.
·Puan vermedi
Günümüz sosyal medya dünyasının anlaşılması açısından okunması gereken bir kitap. Her ne kadar kitap televizyon üzerinden bir okuma yapsa da aslınd post truth (hakikat ötesi) kavramının bugünlere has bir kavram olmadığını anlatıyor. Çevirisi biraz yorucu fakat tolere edilebilir.
208 syf.
·Beğendi·7/10
Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak televizyonun evlere yayılmasıyla birlikte eski tipografik toplumun yerine geçen bu mutluluk kutusunun (!) toplum üzerinde ki etkileri birçok boyutta ele alınıyor ve Neil Postman, üç kültürel devrimin sonuncusuna televizyonu koyuyor. Diğerleri, alfabenin bulunuşu ve matbaanın icadı. Eğitim, düşünce, okuryazarlık alanında daha çok televizyonla kamunun ilişkisi incelenmiş fakat günümüzde televizyonun popülerliği azalırken, yazarın vurguladığı Huxleyci yol, Orwellci yoldan ziyade hat safhada meydana geliyor. İnsanlar, neye güldüklerini, neyi niye izlediklerini dahi bilmeden düşünmeye fırsat bulamayacak bir hale geliyorlar.
208 syf.
·Puan vermedi
Bir kitap düşünün televizyonu yeni bir kültür olarak gören, televizyonu teknolojik bir alet olarak değil yeni bir iletişim kültürü olarak gören.Kitap temel olarak gösteri ve yorum çağı olmak üzere 2 ana bölümden oluşuyor.Yorum çağını televizyondan önceki dönemleri, kapsarken gösteri çağı ise televizyonun icadından sonra imajın ve dış görünüşün artık fikirlerin ve düşüncelerin önüne geçtiğinden bahsediyor yazarımız. Kitabın ismindeki ironiye değinmeden de geçmemek lazım öldüren eğlenceyi Aldous Huxley'in bizi sevdiğimiz şeyler yok edecek fikrinden aldığını da anlamak pek zor değil.
Sadece televizyona özgü olmayan eğlenmek ve esasında asıl meselelelerimizden uzaklaşıp dikkatimizi dağıtmak (gavurun distraction dediği) üzerine kurulu kültür, düşünme(me) alışkanlığı ve iletişim üzerine, hızlıca okunabilecek kompakt bir kitap.

Postman'ın facebook, snapchat, instagram ve twitter için neler diyebileceğini ise tahmin etmek zor değil. ama yazar, günümüzde Netflix ve benzeri medyalardan izlediğimiz diziler ile izlediğimiz sinema filmleri hakkında ne derdi diye merak ediyor insan.

Hadi acun yarışması, fon müzikli haber programı veya magazin programı izlemiyoruz, tv'yi monitör olarak kullanıyoruz ama yaptığımızın kendimizi ölümüne eğlendirmekten öte bir şey olmadığı savunulabilir. Hatta okuduğumuz kitaplara bakışımız da aslında eğlenmek ve -temel meselelerimizden ayrılıp- zaman geçirmek üzerine kurulu iken okumanın bile benzer minvalde ele alınması muhtemel.

Kurgu roman okurken hala ön planımızda eğlenmek varken kendimizi iyi hissetmek hayli zor.
208 syf.
·2 günde·10/10
Kitaptan etkilendiğim bir çok yer var . Sizinle paylaşmak isteğim kısım ise son sayfadaki son cümleler. Aslında bütün meselenin düşünmekten çıktığı insanın ancak düşünerek varlığını gösterebileceğini ve ve insan düşünmeyi bıraktığında başına gelenlerin de düşünmediğinden geldiğinden bahsediyor.
''Sonuçta Huxley , Brave New Word ' deki insanların başına gelen belaların , bu insanların düşünmek yerine gülmelerinden değil , neye güldüklerini ve düşünmeyi niçin bıraktıklarını bilmemelerinden kaynaklandığını anlatmaya çalışıyordu.''

Kitabı da göz önüne aldığım da genel olarak televizyonun yaptığı şey düşünmeyen sadece izleyen insanlar ortaya çıkarmak.Hayatımızı etkileyen bir unsura dönüşen televizyon,beynimiz de olmayan hikayelere, üzülmeye, olmayan karakterlere özendiğimiz bir dünya oluşturdu. Onlara üzülürken gerçekte var olan şeylere duyarsızlaştık. Düşünmemeye başladık.
Başardık.
Düşünmüyoruz artık!
Aslında düşündüğümüz kadar değil miyiz şu dünyada.
Descartes'' Düşünüyorum öyleyse varım ''sözüne çıkmıyor mu bütün yollar?
İnsan düşündüğü kadar var olabilir.
O zaman siz ne zamandır varsınız ?
Yada var mısınız.
Bir düşünün !
"Televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer."
Neil Postman
Sayfa 173 - Ayrıntı yayınları
Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği,ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır.
Bir kültür sözlü iletişimden yazıya, basılı yayınlardan televizyon yayınlarına kaydıkça, hakikatle ilgili fikirleri de değişir.
Hakikat kendini süslenmemis bir biçimde göstermez, asla da göstermemistir.Yoksa geçerliliği kalmaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Televizyon Öldüren Eğlence
Alt başlık:
Gösteri Çağında Kamusal Söylem
Baskı tarihi:
1999
Sayfa sayısı:
208
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755390581
Orijinal adı:
Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business
Çeviri:
Osman Akınhay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Televizyon bir cazibe merkezi olarak hayatımızın baş köşesine oturdu. Yirmi dört saat yayın yapan kanallarla tam bir görüntü sarhoşluğu yaşıyoruz. Alışkanlıklarımız, konuşma biçimimiz, ilişkilerimiz televizyona endekslendi sanki. "Eğlenceli", "renkli" bir hayat yaşamaya başladık. Resmi ideolojinin yasaklıları, toplum kıyısında yaşayanlar bütün "giz"leriyle evlerimizde artık. Kameralar pervasızca mahremiyetimizin en ücra köşelerine giriyorlar. Şiddetin bütün türleriyle tanıştık. "Reality show"larla kan ve acının da bir satış değeri olduğunu, reklam alabileceklerini öğrendik. Kapitalizmin en temel özelliği olan rekabetin insanları nasıl vahşileştirdiğini, iğrençleştirdiğini gördük. Duygularımız, tepkilerimiz, duyarlılıklarımız törpülendi...
Postman bizi, duygularımızı ehlileştiren renklerin ötesine, eğlendiğimiz şeyin ne olduğunu düşünmeye çağırıyor. DÜŞÜNMEYE! O kadar! Yeter çünkü!

Kitabı okuyanlar 119 okur

  • hale gökçe
  • Gözde Nur Çelik
  • Şadan Çağlar
  • gogol'un paltosu
  • Melih RIza Kadıoğlu
  • Betül
  • Ömer
  • Tuğçe Emel Kaykıl
  • Tunahan İNCE
  • Mert Çalhan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%0
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%16.7
25-34 Yaş
%50
35-44 Yaş
%20.8
45-54 Yaş
%8.3
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%4.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%40.5
Erkek
%59.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.9 (11)
9
%32.6 (15)
8
%26.1 (12)
7
%8.7 (4)
6
%4.3 (2)
5
%4.3 (2)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0