The Bell Jar

·
Okunma
·
Beğeni
·
35,5bin
Gösterim
Adı:
The Bell Jar
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
294
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Harper Perennial Modern Classics
Baskılar:
Sırça Fanus
Sırça Fanus
Sırça Fanus
The Bell Jar
Sylvia Plath's shocking, realistic, and intensely emotional novel about a woman falling into the grip of insanity.

Esther Greenwood is brilliant, beautiful, enormously talented, and successful, but slowly going under—maybe for the last time. In her acclaimed and enduring masterwork, Sylvia Plath brilliantly draws the reader into Esther's breakdown with such intensity that her insanity becomes palpably real, even rational—as accessible an experience as going to the movies. A deep penetration into the darkest and most harrowing corners of the human psyche, The Bell Jar is an extraordinary accomplishment and a haunting American classic.
256 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu kitabı okumayın!
Bir kadının çöküşünü, çırpınışlarını okumak insanın yüreğine ağır gelir. Nefes almakta zorlanırsınız.

İlk yarayı henüz çocukken babasından almıştı Sylvia, yıllarca nefret etti babasından. Büyüdü, baba eksikliğini başka kollarla doldurmaya çalıştı ve aşık oldu. Hayalleri vardı evlenecekti o da herkes gibi, sevecekti sevilecekti ama eşi Ted aldattı Sylvia'yı. "Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu."
İlk en yanındakiler bıraktı elini... Tutunamadı Sylvia o da yaralarından bir Esther yarattı.

Sırça Fanus, Sylvia Palth'in intihar etmeden bir ay önce yayınlattığı romanı. Esther Greenwood, başarılı bir üniversite öğrencisidir, New York'a gelir ve bir moda dergisinde iş bulur. Ne var ki işler istediği gibi gitmez, iş dünyasındaki rekabet ve acımasızlığı görür kimlik arayışı içerisinde bulur kendini. Bir 'sırça fanus'un içinde nefessiz kalmış gibi hisseden Esther, dünyaya daha fazla tahammül edemeyecek hale gelir. "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır."
Artık intihar, Esther için de bir seçim değil, zorunluluktur. Tıpkı 11 Şubat günü, 2 çocuğunu odalarında bırakıp kapıyı bantladıktan sonra mutfakta fırının gazını açarak intihar eden Sylvia gibi. Onu hapseden camları kıramayan Sylvia'nın, içeride ölmeyi tercih etmesi onun güçsüz olduğunu mu gösterir? Camları kırılamayacak kadar kalındı belki de. Ne kadar nefes alabilirdi ki bu fanusun içerisinde?

İlk yarısı Esther'in erkeklerle ilişkilerini anlatıyor, ergenimsi gençlik kitabı kıvamında ilerlese de sonrası mükemmeldi. Kitap asla intiharı güzel göstermiyor sadece hayatın gerçeklerini yüzümüze çarpıyor. Kendi gibi feminist bir karakter yaratmış Sylvia. Bu kadar yaralı bir ruha rağmen, kalemi o kadar naif ki. Anladım ben seni belki çok geç ama anladım. Seni tanımış olmayı çok isterdim.
256 syf.
·Beğendi
Hiç kendinizi kapana kısılmış gibi hissettiniz mi?

Ya da gerçekten sizi sevdiğini söyleyen insanların sadece sözde kaldıklarını ve aslında onların işine yaradığınız sürece sizin yanınızdaymış gibi göründüklerini?

Hiç sizi sevabınızla günahınızla sevecek biri olduğuna inandınız mı?

Bu sorulara belki evet diye yanıt vereceklerimiz olacaktır nadir olsa da ama genelde çoğumuz kendimizi bu yalan dünyanın içinde çaresiz ve yapayalnız hissetmişizdir.Kimilerimiz belki bu durumun üstesinden bir şekilde gelmiştir, kimilerimiz ise bu kadar yükün altında yok olup benliğimizi, kimliğimizi kaybetmişizdir. Ben bu kısır döngü içinde etrafıma baktığımda kendimi şanslı olarak görenlerdenim. Belki de bu benim savaşçı ve özgür bir ruha sahip olmamla alakalıdır ya da hayal kırıklılığına uğramamak adına kimseden bir beklentim olmayışına bilemiyorum fakat bu kitaptaki Esther karakteri beni derinden etkiledi diyebilirim.Çünkü o hayatın zorluklarına karşı kendi sırça fanusunun dışına çıkamadı ve her şeyden, kendinden vazgeçti.

Onu kurtarabilir miydim diye sordum kendime ama buna kesin bir cevap bulamadım. Etrafımda ona benzeyen insanları düşündüm ve elimden çok şey gelemediğini fark ettim. Gerçek şu ki;
"Tutunacak bir dalın yoksa düşersin."

İncelemimi çok sevdiğim bir şiirle bitirmek istiyorum.

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için...
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
ya da hayatta olmayı kutlayacağım...
Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için...
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım...
Ya köye inmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
ya da gidecek bir köyüm olduğu için sevinç dolacağım...
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım...
Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...

Leo Rosten
256 syf.
Slyvia Plath, yazarı, şairi Nilgün Marmara ' nın intiharını bir dergide okurken tanımıştım. 30 yaşında intihar etmiş olan Slyvia Plath ' ın , 29 yaşında hayatı hakkında tez hazırlayıp , etkilenen ve sonucunda intihar eden Nilgün Marmara dolayısıyla. Sırça Fanus üç yıldır okumayı ertelediğim bir kitap. Kendi manic depresyonundan kesitler verdiği yarı otobiyografik kitabı. Kitap başta sıradan liseli aşkları anlatacak eğlenceli bir kitap seyrinde gidecek sanıyorsunuz. Ama birdenbire Esther ' in darmadağın psikolojisi içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Feminist kimliğiyle sıkça ismini duyduğumuz yazar, kendisi gibi feminist bir karakter oluşturmuş kitapta da. Karakter iflah olmaz bir akıl hastası diye düşündürtüyor. Yalnız kitaptaki ani duygu geçişi rahatsız etti beni. Bunun dışında akıcı, güzel bir kitaptı. Kendimden çokça parçalar buldum ve keşke okumayı bu kadar geciktirmeseydim. Tavsiye ederim...
276 syf.
·14 günde·9/10 puan
"Nefes almak da zor gelecek miydi bir gün bana?"

Evet öyle anlar gelir ki nefesiniz bile sizi boğar. Aldığınız her nefes acı verir. Elinizden de bir şey gelmez o an. Mecbur almak zorundasınızdır o nefesi. Kendiniz için olmasa da başkaları için. Hep başkaları için olmadı mı zaten bu? Ne zaman kendimizi düşündük ki? Kendimizi düşünmeye başladığımızda ise iş işten geçmiş oluyor artık. Çünkü o kadar çok taviz vermişsinizdir ki kendinizden, artık geri dönüş de yoktur. Ya o nefesi bu şekilde almaya devam edeceksiniz ya da artık Sylvia gibi sonunda tükeneceksiniz.

Tükene tükene yaşıyoruz, tükene tükene öleceğiz.
Ya kendi isteğimizle olacak bu durum ya da adına ecel dediğimiz şeyin gelmesini bekleyerek. Kimisi bekler bunu nefesi acı verse de bekler, yapamaz cesaret edemez. Kolay değildir ölmek, nasıl ki yaşamanın da kolay olmadığı gibi. Ne ölebilidim ne de yaşayabildim diyor ya Becit, o hesap işte. Sırça Fanus içinde debelenip duruyoruz. Ya o fanusu kırıp çıkacağız ya da onun içinde ölüp gideceğiz.

"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş."
diyor ya Sylvia, o hesap işte bu dünya kötü bir düş. Yaşamak, görmek zorunda olduğumuz.
Gerçi görmek zorunda mıyız, yaşamak zorunda mıyız bilmiyorum.

Doğumumuz bizim isteğimiz dışında gelişen bir şey, sorsalar belki istemeyeceğiz. Peki istemsizce geldiğimiz bu dünyadan gitmek istediğimizde neden insanlar buna engel olmak için elinden geleni yapıyor.? Neden sizi sizle bırakmıyor? Yaşamak acı veriyor, sadece kendine değil herkese zararı varsa bu durumun neden devam etsin ki? Bir anlık gibi gözükse de bu olay öyle olmadığını çoğunuz biliyorsunuz. Adım adım gelir bu. Sylvia'ya da adım adım geldi. 8 yaşında babasını kaybetti.

Ardından şu şiiri yazdı.

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya;
Yeniden doğuyor açınca gözlerimi.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Yıldızlar dansediyor mavilerle, kırmızılarla.
Dört nala geliyor keyfince karanlık:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
 
Beni büyüyle çektin yatağa, bunu düşledim,
Şarkılar söyledin çılgınca, delice öptün.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Tanrı düşüyor gökten, sönüyor cehennem ateşleri:
Çekip gidiyor melekler de, şeytanın adamları da:
Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
 
Söylediğin gibi dönersin demiştim,
Ama yaşlanıyorum artık, unuttum adını.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)
 
Bir fırtına kuşunu sevmeliydim senin yerine;
Bahar gelince gökyüzünü basarlar hiç değilse.

Yumuyorum gözlerimi, yıkılıp ölüyor dünya.
(Kafamın içinde yarattım seni galiba.)

Sonra ne annesi anladı onu, ne arkadaşları, ne de çok sevdiği eşi. Adım adım  gitti o "mutlu sona."
Sırça Fanus'ta dediği gibi;

"Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?"

Aslında hep biliyordu bunu, o sırça fanusun içinde boğulacağını ve sonunda da engel olamadı 30 yaşında, benim şu an olduğum yaşta tamamen boğuldu o fanusta.

" Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu. Yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti."
Yaşamın neresinden dönülürse kâr demişti Nilgün Marmara, sanırım bu alıntıdan ilham aldı.

18.12.2018
251 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
"İçim sevecenlikle doldu. Kitabın kahramanı ben olacaktım ama elbette maskelenmiş olarak. Adım Elaine olacaktı. Elaine. Harfleri parmaklarımla saydım. Esther'de de altı harf vardı. Uğurlu bir rastlantıydı bu." (Esther Greenwood)

Sylvia Plath, Amerikan edebiyatının önde gelen kadın yazarlarından biri. 1932'de Boston'da doğan Plath'in edebiyat çevrelerince tanınması ne yazık ki ölümünden sonra gerçekleşti. Ölümüyle simgeleşen yazarlardan biri olarak gününüzde eserleriyle varlığını sürdürmeye devam ettiğini ve tüm dünyada geniş bir okur kitlesine ulaştığını söylemek mümkün.

Değeri hemen herkes tarafından henüz hayattayken pek bilinmedi Plath'in. Kendi ailesi, arkadaş çevresi ve sevdiği erkekler tarafından birçok kez kırılan, aşağılanan ve aldatılan bir kadın oldu ve duygusal bir yapısının da olması sebebiyle hiçbir zaman hayatla güçlü bağlar kuramadı. Her zaman aklında bulunan intihar düşüncesini ise birkaç kez gerçekleştirememesine rağmen, 31 yaşında ve 2 çocukluyken gerçekleştirdi.

Ölümünden henüz birkaç ay önce, farklı bir isimle yayımlatmayı başarabildiği Sırça Fanus isimli bu romanı ise yazardan geriye kalan tek roman. Bunun haricinde şair kimliğiyle de ardında çok başarılı şiirler bırakan Plath'in birkaç öyküsü ve çizimleri de bulunuyor.

Benim Plath'la tanışmam çok değer verdiğim bir kişi sayesinde gerçekleşti. Hayat öyküsünün bir kısmını dinledikten sonra ise kitaplarına koştum hemen. Önce Ariel ve Seçme Şiirler'i okudum. Bu kitabında hayattayken yazdığı şiirlerin birçoğu yer alıyor. Ek olarak, eşi şair Ted Hughes tarafından seçilen bazı şiirler de kitaba sonradan eklenmiş.

Ardından Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık isimli kısa öyküsünü okudum Sylvia Plath'in. Şirlerinden zihnimde kalan kasvetli hava, bu kısa kitabında anlattığı hikâyeyle birlikte biraz daha arttı. Sırça Fanus'u bitirmemin ardından ise temelli melankolik bir hal aldı. Bir sonraki adımım çizimlerini incelemek ve ardındansa Günlükler ile birlikte hayatının en ince detaylarına yelken açarak şairin ruhunun dehlizlerinde yolculuk etmek olacak.

Fakat bundan önce, Sırça Fanus hakkında konuşmam gerekiyor.

Bu romanın, yazarın yaşamından izler taşıdığını biliyordum. Dolayısıyla bundan bağımsız bir şekilde okuyamayacağımın da farkındaydım. Plath'in hayatı hakkında bilgi sahibi olmayan kimi okurların kitap hakkında olumsuz yorumlarını gördüğümde gülüyor ve anlam veremiyorum. Kitabın hiçbir şey anlatmadığına dair yorumları üzülerek okudum.

Şiirlerindeki hüzünlü havanın devamını okuduğum kısa öyküsü Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık'ta da gördüğümü söylemiştim. Öyküsünde "intihar" kavramını irdelemişti yine Plath. İntihar ve ölüm maskelerini tren metaforuyla anlatmaya çalışmıştı. Tren ölüme doğru yol alırken ondan kaçıp kurtulmayı düşünen bir kız çocuğu eşlik ediyordu öyküde okura.

Sırça Fanus romanında da yine bu temanın genişletilmiş bir versiyonunu okuyoruz. Esther Grenwood isimli 19 yaşındaki bir üniversiteli kızın hayatına konuk oluyoruz ve onun hayatla olan ilişkisini okuyoruz. Ailesi, okulu, aşk hayatı ve gelecek kaygısı gibi konularda Esther'in aldığı kararlar ve ileriye doğru attığı adımların onun ayaklarına dolandığını ve nasıl da başladığı yere geri sürüklediğine tanıklık ediyoruz.

İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyan, James Joyce ve eserleri üzerine makaleler yazan, şair olmak isteyen ve en çok da sevilmek isteyen bir kadın Esther. Babasından eser boyunca bahsedilmese de, annesi ile olan ilişkisi hakkında çok ince detaylara sahip olabiliyoruz. Hayatına giren erkekler, yakın dostları ve hocalarıyla olan ilişkileri de eklenince Sylvia Plath'in hayatından puzzle parçalarını birleştirmeye çalışıyormuş gibi hissediyoruz.

En baştaki alıntıyı bu sebeple yazdım. Esther'in öykü içinde yazmaya başladığı kitapta oluşturduğu karakterin adı Elaine ve 6 harften oluşuyor. Sylvia isminin de 6 harften oluştuğunu ve romanında yarattığı karakter Esther'in 6 harften oluşması gülümsememize sebep oluyor. Bu sadece bize verilen ipuçlarından yalnızca biri.

Esther, bir kimlik arayışındadır. Üniversiteye yeni başlamıştır. Derslerine odaklanan başarılı bir öğrenci olmasının yanı sıra, aşık olabileceği nitelikte bir erkek arayışındadır fakat ne yazık ki bu konuda her zaman hayal kırıklığına uğrar. Bir süre sonra akademik metinler yazamayacağını, şair olamayacağını ve bir aşkla taçlandırılmış başarılı bir geleceğinin olamayacağını sezinleyen Esther, annesinin de üzerindeki baskısı sonucunda ruhsal bunalımlara sürüklenecek ve hatta intiharlara bile kalkışacaktır. Kendini topluma yabancı hisseden bir kadının yaşama tutunma çabalarını Sylvia'nın son derece başarılı bir şekilde yansıttığını söylemek mümkün.

İntihar etmeyi ilk düşündüğü anda bunu annesinin kıyafetiyle gerçekleştirmeyi düşünmesi ise müthiş bir kara mizah örneği olarak çıkıyor karşımıza. Yazmaya başladığı romanında Elaine isimli karakterin yine annesinin geceliğini giymiş olması da annesinin üzerindeki etkisini ortaya koyuyor. Ve tüm bunlar bizi yine Sylvia'nın kendi hayatına görüyor.

"Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyordum." (Esther)

Sylvia Plath'in hayatında da bir baba figürü yoktur. Bu sebeple duygusal ilişkide bulunduğu tüm erkeklerde aynı zamanda bu figürü de arayıp durur senelerce. Güçlü bir erkek istiyordur Sylvia. Aşk evliliği istiyordur. Bir erkek tarafından kullanılmak istemiyordur. Bir erkeğin boyunduruğu altında bulunmaktan nefret ediyordur. Onun istediği saf sevgidir. O sevmeye hazırdır ve karşısındaki erkekten de aynı sevgiyi beklemektedir. İşte Ted Hughes'da aradığı bu özelliklerin bir kısmını bulur Plath ve ona büyük bir aşkla bağlanır.

Fakat herkesin bildiği üzere bu hayatta her zaman bir insana güçlü bir sevgi duyan insanların kaybetme olasılığı daha yüksektir. Ted Hughes, sevilen insanın her zaman göstereceği reaksiyonları gösterir ve zaten elde ettiği kadını bırakarak henüz ulaşamadığı diğer kadınlara yaklaşır zaman zaman. Çünkü ulaşılamayan her zaman daha değerlidir. Bu insanoğlunun tabiatında vardır.

"...bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmen taşı gibi hissediyordum. Benim için öyle uzun süredir, öylesine önemli bir konu olmuştu ki onu her ne pahasına olursa olsun korumak bir alışkanlık haline gelmişti. Onu beş yıldır koruyordum ve artık sıkılmıştım." (Esther)

Sylvia yaralanır. Verdiği sevgiyi bulamadığı adam tarafından defalarca aldatılır. Zaten ruhu kırılgandır ve yaşadığı acılar onun kaldırabileceğinden çok daha ağırdır. Güçlü bir erkek figürünü hayatının hiçbir döneminde bulamayan Sylvia'nın annesiyle olan ilişkisi de zayıftır. Ona sürekli bakire olarak evlenmesi gerektiğini dikte ettiği için kendisini sürekli bir kapana sıkışmış gibi hisseder. Bu saçmalığa tahammül edemediği için ve sürekli o varolmayan baba figürü arayışında olduğu için de, birçok erkekle birlikte olur. Romanda Esther'in de buna paralel bir yaşantısı olduğunu görürüz.

"Çocuk doğurmak çevremdeki kadınlara ne kadar da basit geliyordu! Neden ben böyle annelik duygusundan yoksun ve uzaktım?" (Esther)

Bir çocuk fikri Sylvia'yı korkutuyordu. Yine de aşık olduğu bir adamla yapma cesaretini göstereceği bir olguydu çocuk doğurmak ve Ted'le birlikte 2 çocukları olmuştu. Sevgisiyle başarmıştı bunu Plath çünkü sevgi zamanı, mekânı ve korkuları aşabilen bir şeydir ve o da korkusunu yenerek çocuk sahibi olmuştu. Romanda da Esther'in böyle bir korkusu bulunuyor ve hatta sevgililerinden birinin doktor olması sebebiyle canlı bir doğuma da şahitlik ettiğini görüyoruz.

"Dibi bilirim, diyor. En büyük kökümden bilirim onu:
Seni korkutur.
Ben korkmam oradan: ben oraya gittim."

Diyordu "Karaağaç" isimli şirinde Sylvia Plath. Dibi biliyordu ve çok defa da görmüştü onu. Alışkındı aslında.

Lady Lazarus isimli şiirinde de şöyle söylüyordu:

"Ölmek,
Her şey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme."

Ölmenin sanat olduğunu söyleyen Plath, 31 yaşında son verdi hayatına. Daha fazla mutsuzluğu kaldıramayan bünyesi isyan etti ve Esther'in ağzından söylediği "Beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyordum." cümlesini gerçekleştirdi. İntihar ederek onu tanıyan hiç kimsenin olmadığı bir yere gitti.

"Henüz değil," dedi. "Lütfen, henüz değil. Burası benim durağım değil. Bana biraz daha zaman verin." (Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık isimli öyküsünden.)

Belki de Sylvia'nın durağı henüz gelmemişti. Eğer hayat onun karşısına doğru insanları doğru zamanda çıkarmış olsaydı belki de çok daha uzun bir süre yaşamını sürdürebilecekti. Fakat o, çok sevdiği ve hayatından etkilendiği yazar Virginia Woolf'un izinden gitmeyi tercih etti ve Türk şair Nilgün Marmara da yine çok sevdiği Woolf ve Plath'in izinden giderek hayatını sonlandırdı. Bu sebeple Marmara'yı anlayabilmek için Plath'i anlamak gerek, Plath'i anlamak için de Woolf'u anlamak gerek. Peki Woolf'u anlamak için ne gerek?

"İşte yine kendime ait bir odam vardı." (Esther)

Bu alıntıyla Woolf'a eserinde selam gönderdiğini düşünüyorum Plath'in ve Woolf da dahil olmak üzere ondan önce dünyada kültür sanata katkıda bulunmuş olan tüm o kadınları anlayabilmek için Kendine Ait Bir Oda isimli kitabı okumak gerek. Ta ki antik çağlardaki ilk kadın şair Sappho'ya varana dek geriye doğru sürmeliyiz aracımızı. İşte o zaman belki kadınların dünyası hakkında biraz daha fazla bilgiye sahip olabiliriz.

Bu kimileri için önemsiz bir konu olabilir pekâlâ ama benim erkek kimliğimle hayatımda aldığım kararların en önemlilerinden biri şüphesiz budur ve bunu da kişisel bir bilgi olarak buraya not düşmek istiyorum. Çünkü tüm bu kadınları anlamam bana başka bir şeyi anlamam için bir yol gösterici olacak.

Sözlerimi Ahmed Arif'ten dizelerle bitirmek istiyorum:

"Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız,
Bahçeleriniz bahar görmesin."
256 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
Kitabı aylar önce hediye olarak almıştı bir arkadaş. Ama nedense kitaba her baktığımda beni sıkacağını düşündüğüm için bir türlü başlayamadım. Oysa Fahrenheit 451 kitabından öğrenmem gerekirdi kitaplar ve insanlar hakkında kapaklarına bakarak yargıya varmamam gerektiğini. Bu ön yargı yüzünden geç okuduğum bir kitap olmasına üzüldüm. Ama hiç bir şey için geç değildir hayatta :))

Kitap çok fazla Tezer Özlü'nün Çocukluğumun Soğuk Geceleri kitabına benziyor. Tezer Özlü seven biri olarak bu beni hiç rahatsız etmedi. Rahatsız edici bir benzerlikte değil zaten. Kendine özgü iki farklı üslubun ortak paydaları, kesişim noktaları olması gibi. Biraz karşılaştırma gibi olacak ama Sylvia Plath'ın biraz daha yumuşak bir yapıya sahip olduğunu düşündüm okurken. Çeviri olmasından da kaynaklı olabilir. Tezer Özlü mesela gerçekleri gözler önüne sererken rahatsız edici bir noktaya getirir durumu. Kendi rahatsız olduğu için sizi de rahatsız edecek kelimeleri özenle seçer. Bu yüzden tam olarak onunla aynı rahatsızlığı hissedersiniz. Ama Sylvia ne hissetmek istediğinizi size bırakmış sanki. İntihar, kadın erkek ilişkileri vs..

Kitabın kendi kendine sayıklamalar şeklinde yazılmış olduğunu düşünüyorum. Parça parça, en önemli şeyleri önemsizmiş gibi anlatarak. Bu bana çok hoş geldi. Ölüm ve intihardan bahsederken mesela o kadar sıradan yazmış ki önce şaşırdım. Sonrada ölümün zaten doğal olduğunu hatırlayıp kendime şaşırdım. Kitaptaki karakterle Sylvia Plath'ın aynı sonu paylaşmıyor olmasına çok üzüldüm. Yazar hakkında hiç bir kitabını okumamış olmama rağmen zaten çok şey biliyordum. İntihar ederken bile nasıl vicdanlı bir anne olabildiğini, hayatın bazı kurallarına uyum sağlayamayışını..

Diğer incelemelere de baktığımda herkes Sylvia ile birlikte en kötü ihtimal Nilgün Marmara'dan da bahsetmiş. Bu aslında çok güzel bir şey. Böylelikle daha önce tanışmamış insanlar Sylvia sayesinde Tezer Özlü ve Nilgün Marmara'yla tanışmış oluyor..

Kitabın intihara özendirdiğini ya da bunu güzellediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.. Okuyun ve keşfedin. Bu kitapta en çok hissedeceğiniz şey Ester'in sırça fanusuna baktıkça, kendi sırça fanusunuzunda sınırlarını yoklamanız olacak. Etrafınızdaki bütün ilişkileri, kuralları, ahlak alğısını bu çerçevede değerlendirip tartacaksınız. Ve Ester'in (dolayısıyla Sylvia'nın- dolayısıyla kendinizin) iyileşmesi için dua ederken bulacaksınız kendinizi. Kitabı okurken bunalıma gireceğimi, içimi sıkıntılar basacağını düşünmüştüm. Ama hiç sıkılmadan bunalmadan okudum.

O kadar acımışken ruhu, bu kadar naif yazmayı nasıl başarmış bilmiyorum. Bu da insana kendini suçlu, sorumlu ve üzgün hissettiriyor.

Mutlaka okunması ve üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir kitap.. Keyifli okumalar.
288 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
~Kitaplar nefesiniz olsun~

Merhaba,
Kıpır kıpır canlı hareketli başlayan bir hayat ve anlatılanlar, yaşananlar ve kayboluş yükseliş bitiş herşey.

"Sanırım bunalım geçiren bir insanın kendini her şeyden ne kadar soyutlanmış hissettiğini gösterecek..." Kendi romanını böyle tarif ediyor.... Sylvia Plath

Bir kadın romandır deniyor doğrudur aslında ama ders alınacak bir hikâye olduğundan severek okuyacağınızdan eminim, ben tavsiye ederim efendim güzel bir kitap.

Yazarın dediği gibi:
"Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. Kötü bir düş."

Bütün kitaplar güzeldir. "Bu bir tık daha güzel" İyi okumalar.
256 syf.
·2 günde
Sırça Fanus’un üzerine çok yazılıp-çizilmişti. Bu yorumların çoğu da kitap hakkında övgü dolu sözler içeriyordu. Bir de tasarımlarıyla beni kendine hayran bırakan Kırmızı Kedi Yayınevi Sırça Fanus’un yayıncısı olunca, kitabı almamak için hiçbir nedenim kalmamıştı.

İlk söyleyebileceğimiz şey, ölmeden kısa bir süre önce yazmış olduğu bu roman ile yazarı tanıdığınız ve her cümlesiyle kendisine adım adım yaklaştığınızdır. Sizi bilmem ama beni en çok etkileyen şeylerden biridir, değer verdiğim yazarların düşüncelerini, görüşlerini, bakış açılarını ve hayat hikayelerini okumak.

Sylvia Plath’ı benim için özel kılan bir diğer durum ise 20.yy ortalarında tüm tabuları yıkarak kadın erkek eşitliğini savunması ve her şeyi göze alarak bunu her fırsatta dile getirmesidir.
Ancak oldukça zeki olan bu kadının delilik ve dahilik arasındaki ince sınırda bocalamış olması da oldukça üzücüdür.

Ölebileceğim düşüncesi kafamda bir çiçek, bir ağaç gibi sakince biçimlendi.
Sylvia bu sözleriyle kaçınamadığı intihara giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini birkaç kelimeyle sakince özetliyor. Kitap da bu cümle kadar sade ve yalın.

Kitabın en üzücü taraflarından biriyse aslında yarı-otobiyografik bir roman olması. Kitapta geçen bazı olaylar Sylvia’nın başından geçen olaylarla benzerlik taşıyor. Esther gibi New York’a staja gelmesi, intihar yöntemlerinin benzerlikler taşıması, ikisinin de babasız büyümeleri benzerliklerden bildiğim bazıları. Keza karakterlerde de aynı durum söz konusu. Sadece adlarını değiştirmiş Sylvia.

 "Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum."
demiş Sylvia Plath.
256 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Başlangıçta sıradan bir gençlik kitabı okuyormuş gibi hissettiren, sonrasında her şeyin tepetaklak olduğu, Esther adlı karakterimizin ruh halini, düşüncelerini, hissettiklerini uzun uzun okuduğumuz bir eser. Yazarımız bu kitapta kendi hayatından esinlenmiş. Esther’in mükemmel parlak yaşamının arkasında bambaşka bir hayatın yattığı, günümüz dünyasının sorunlarıyla boğuşurken hayatın bambaşka bir hal alabileceğini gördüğüm bir eser oldu. Sonu bize bırakılmış, Esther’in bundan sonra nasıl olacağı sanki bizim kararımızla şekillenecek gibiydi. Karakterin ruh halinin yer yer bana yansımasından ötürü biraz bunalımda gibi hissettiren bir kitap oldu.
251 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Biliyorum, tüm incelemelerimde "çağımızda da öyle değil midir?" temalı yazılar yazıyorum ve bu temaya değinmeden duramıyorum. Sylvia'nın tabiri ile bir Sırça Fanus'tan sesleniyorum sizlere bu harflerin arasından. O güzel insana değinmeye çalışacağım naçizane yazımdan... Kendi Sırça Fanus'umdan... Gerçekten de (hadi bir kez daha yapalım şu klişeyi..) çağımızda da öyle değil midir? Yani, herkesin kendine ait bir Sırça Fanus'u yok mudur? Hayal perdemizi kısıtlayan, bizlere istemediğimiz şeyler yaptıran (zaten ne zaman istediği şeyi sırf istemiş olduğu için yaptı ki insanlar?), dışarının o 'metalik' ışığını bizlere keskin bir şekilde yansıtan o fanus. İçerisinde soluyabileceğimiz kadar hava kaldı mı o da belli değil, ne kadar oksijenimiz kaldığını bilmeden soluyoruz yalnızca. Yaşamak için değil, içerideki oksijeni bitirmek için soluyoruz belki de. Çünkü solumuş olmak bizleri rahatlatmıyor artık; şöyle derin bir nefes aldığımızda daha da boğulur hale geliyoruz. Çünkü ne kadar çok soluk alıp verirsek içerideki hava o kadar çabuk bitecek bundan eminiz. Tek emin olduğumuz şeyler bazı şeylerin 'sonlanabilirliği'. Bu düşünce insana ufacık bir ışık demeti yolluyor. Fakat kesiliyor hemen, çok uzaklardaki bir deniz fenerinin kesik ışığı gibi.

Evet, ben Sylvia ile böyle tanıştım. Belki çok uzaktan; yazdığı bir kitap aracılığıyla ama bu bile onun yoğun hislerini çok az da olsa anlamama yetti. Bir yazar ile okuru arasında herhangi bir 'uzaklık' olabilir mi hakikaten de? Zamansal anlamda bir uzaklıktan bahsetmiyorum, hayır. İnsanlar bilmese de birbirlerini yaşayabilir. İki insan aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyor ve düşünüyorsa kendi aralarında bir 'yaşanabilirlik' olgusu vardır. Yani, iki insandan biri diğerini, diğeri de onu kendi içinde yaşayabilir; bir nebze 'o' olabilir. Belki de bu biraz empati ile ilgili, ama bu empati kadar anlamlı fakat empatiden daha derin bir duygu. Fakat Sylvia bu 'uzaklığa' düşmüş bir insandı bana kalırsa. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Demek istiyorum ki, insanlar onu anlamaya çok uzaktı. İnsanların arasına girmeye çalışsa da zaman zaman (diğer insanlar böyle yaparak mutlu oluyorsa, o neden olmasındı?) bu çabalar onu insanlardan daha da uzaklaştırdı. O denli çaresiz hissetti ki yaşıtı olan kızlara baktı, onları gözlemledi umutsuzca. Belki de onlar gibi olursa insanlardan istemsiz uzaklaşmasına bir son verebilirdi? Yaşıtları gibi bazı erkeklerle birlikte olmayı denedi. Daha sonra o 'kadın düşmanları' onun hayatını yakıp kül eden, böylece karartan, durdurulamaz ateşi canlandıran kıvılcımı haksızca körüklediler.

Sırça Fanus, Sylvia'nın otobiyografik eserinden fazlası. Eserdeki Sylvia'nın ismi ise Esther Greenwood. Fakat isim önemli mi? Hayatı kül gibi kapkara hale gelen insanların ismi bir anlamda önemsizleşir bana kalırsa. Hepsinin adı ortak bir adda buluşur: İnsan. Esther kimdir peki; o 'insan' kimdi? Çoğu insandan (ve kadından) daha çok 'insan' olan kişi? Parlak bir üniversite öğrencisi, büyük hayalleri olan biri, haklı beklentilere sahip bir kadın. Fakat o günün dünyasında, günümüzde olduğu gibi olağanüstü bir rekabet hüküm sürmektedir. Kimi kimseler "Hayatı öğren, buna alış. Hayatta her daim rekabet vardır." derler. Bunu hitap ettiği kişi bu dünyaya alışık mı bakalım? Ya da güçlü bir nehirden ibaret olan 'gerçek hayat'a karşı dimdik ayakta durabilecek kadar dayanıklı mı? Bu iğrenç rekabet Esther'in hayatını değiştirecek ve kaldıramayacağı bir düzeye gelecektir. Bunun üzerine yukarıda bahsettiğim gibi çeşitli arayışlar içerisine bile girer. Kişiliğini kaybeder.

Bir insanın kişiliğini kaybetmesi yalnızca onun karakteristik özelliklerini yitirmesi anlamına gelmez. Kişilik kaybı bana göre insanın hayat denilen nehre kapılmasının yanı sıra kimsenin de ona yardım etmemesidir. Nehirde ne kadar ters yönde yüzmeye çalışırsa çalışsın kurtulamayacağının umutsuz bilincinde olmaktır. Bir nevi istemsiz ve umutsuz bilinçtir. Fanus'un havasının biteceğini bildiği halde hızlı hızlı solumasıdır. Esther de Sylvia gibi çeşitli intihar girişimlerinde bulunur. Kişilik arayışı çabalarının yararsız kaldığını gören Esther dünyaya daha fazla tahammül edemez hale gelir. Sahi, bizler nasıl tahammül ediyoruz bu hayata, pardon, yarışa? Esther'in karşılaştığı şeylerle biz de her gün karşılaşmıyor muyuz? Dersler, sorumluluklar, hayallere ulaşmanın güçlüğü, bir iş görüşmesine gittiğinizde karşınızdakinin kişiliğinize bakmadan "Kaç dil biliyorsunuz?" diye sorması (efsaneler böyle söylüyor.) ve daha birçok şey. Eğer bazı insanlar buna dayanamayıp Fanus'un dışına çıkamayacağına içeride ölmeyi tercih ediyorsa bu onların güçsüz olduğundan kaynaklanmaz. İntihar eden kişilere neden aynı şekilde bakıyoruz biz insanlar olarak? Güçsüz bir yapıları olduğunu sanıyoruz intihara meyilli olan insanların. Bu yanlış. Ya hayat, pardon, yarış dediğimiz nehir onların tarafında daha şiddetli akıyorsa?

Elbette ki kitapta bolca kadın-erkek eşitliği olgusuna da değinilmiş. Kimi erkeklerin kadına yalnızca çocuk doğuran, ona bakan, büyüten bir 'robot' gibi bakması, bazılarının daha da ileri gidip kadını insandan saymaması ya da erkeğin bekar kalabilmesine rağmen kadının bekar kalamayacakmış gibi bir toplum baskısının olduğu gibi kimi noktaların üstüne sert sert basmış Sylvia. Bekaret denen kavramın neden yalnızca kadına ait olduğu, erkeklerin (bazıarı) istediği şeyi yapabilirken, kadınların kısıtlanmasının saçmalığı gibi önemli bir konuya dikkat çekmekten geri kalmamış Plath. Bu konular geçmişte sorun olduğu kadar günümüzde de sorun oluyor. Bu bana göre çok hassas bir konu. Ayrıca yanlış anlaşılmaya çok açık bir konu, hem kadınlar hem de erkekler tarafından. Bu konuyu ben çok iyi biliyorum diyemem, aksine en az ben biliyorum dolayısıyla bu meselenin üstüne daha ince bir şekilde kafa yormam/yormak gerektiğini düşünüyorum. Plath ise bu konudaki kafa yorma eyleminin kıvılcımını atan önemli şahsiyetlerden yalnızca bir tanesi.

Son olarak da Plath'ın ironisine dikkat çekmek isterim. Kitapta gölge ile ilgili yaptığı bir anlatım var. Alıntı ise şu: "Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı, gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı, evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında gölge vardı ve dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı.". Gölge dediğimiz fiziksel olgunun oluşumu için ne gereklidir? Işık. Alıntının sonlarına dikkat edin. "... dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı." gece olan, yani ışık almayan bir tarafta gölge nasıl olur? İşte bunun cevabı Plath'ın mükemmel ironisinin içinde gizli. Bana göre Plath'ın görmüş olduğu gölgeler o denli koyu ki (geceden bile koyu) gecede dahi fark edilebiliyor. Yani bir nevi o gölgelerin yansıtma kaynağı gecenin ta kendisi. Gece ona göre öyle aydınlık ki, gecede dahi gölgeler görebiliyor. Onun kolay şeyler yaşamadığının en iyi kanıtı bence budur.

Bizlerin de (en azından benim) Sırça Fanus'umuzun havası hızla tükeniyor. Kırabilen var mıdır bu fanusu? En azından deneyelim. Kıramayacağımızı bilsek bile...
256 syf.
·16 günde·Beğendi·8/10 puan
Okur olarak birçoğumuzun okumak ile okumamak arasında git geller yaşadığımı ince bir fanus var önümüzde. Bazen her şey bir anda oluveriyor, nefes almakta zorlanıyoruz, yaşamakta olduğumuz günlük hayatımız o kadar çekilmez oluyor ki, insanların vurdumduymazlığı adeta ayyuka çıkıyor. Sabahları yıkanmak, gün içerisinde ve geceleri uyumak, dişlerimizi fırçalamak, yemek yapmak ihtiyacımız bile saçma gelmeye başlıyor. Yıkandıktan ve temizlendikten sonra tekrar kirleneceksem neden yıkanayım ki? Yattığımız yatak her gece tekrardan bozulacaksa ne anlamı var onu toplamanın ve sonuçta ölüm varsa neden fazladan bir gün daha yaşayalım? Bu döngü ve nokta içinde bulunduğumuz ruh hali, fanusun en dar olan halidir. İntihar insanlar için tek bir çıkış noktası haline gelir. Slyvia Plath kendini bu fanusundan 31 yaşındayken bu şekilde kurtarabilmiştir. Bu acımasız dünyada yaşamaya devam etmektense İntiharı bir kurtuluş yolu olarak seçmeyi kendine daha uygun görmüş. Yarı otobiyografik eseri olan Sırça Fanus'ta ilk depresyonunu nasıl atlattığı, belki de nasıl ertelediğini anlatmaya çalışıyor Slyvia Plath. Bu kitabını ilk başta takma bir isimle yayına alır, ama daha sonra tüm karşı gelmelere ve oluşacak olumsuzluklara rağmen eserini gerçek kimliği ile üzerine alır. O dönemin ve zamanın ilk feminist romanı olarak addedilir. Çünkü yazarımız ve başkahramanımız burada bekâreti sorgulamaktadır, bir erkeğin himayesine altına girmekten hoşlanmaz, evlilik öncesi ilişkilere karşımdaki yaşamışsa ben de yaşayabilirim mantığıyla kaleme alır yaşananları. Kendisine göre her iki bireyde eşit haklara sahip olmalıdır. Bakir olmayan bir kişinin, el değmemiş bakire bir kız istemesini ikiyüzlülük görmektedir.

Dönemin, 1960’lı yılların Amerika'sında böylesi fikirler gerçekten çok cesaret isteyen cüretkâr fikirlerdir ve kimse bunu konuyu alenen dillendirmekten yana değildir. Gençlik yıllarımda ne çok kafa yormuş ne çok tartışmıştım. Seçimlerimi toplum dayatmalarına göre mi kendi tercihlerime göre mi yapmalıydım? Hayatımı kim kontrol ediyordu, komşu ve inançlar mı yoksa kendi mantığım ve fikirlerim mi? Peki hayat benimse, istediğim gibi de davranırsam, ailem beni hala kabul edebilecek miydi? Ya da bu ikilem benim sırça fanusumu yaratacak mıydı?

"Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyorum," demiştim Doktor Nolan'a. "Bir erkeğin dünyasında hiç bir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var." Sayfa: 228

O dönemler Amerikan toplumunda evlilik dışı yaşanılan ilişkiler hamilelik riski sebebiyetiyle kadınlara yasaktır. Olası böyle bir olumsuz durumda evlenmeme gibi bir hakkı ve lüksü yoktur kadının, ya da geç evlenmek gibi bir isteği de kesinlikle olamaz. Kadının biyolojik saat, işlemektedir, aman çocuk doğurma yaşını geçirme sakın ola, yoksa kimse almaz seni sonra. (Bir yerden tanıdık geliyor mu?) Bir diğer yandan çocuk doğuramama gibi hakkı yoktur evliyse, kocası isterse mecburdur çocuk doğurmaya, aksi bile düşünülemez.

"Buddy Willard'ın baştan çıkarıldığını öğrendiğimden beri bakireliğimi boynuma asılmış bir değirmentaşı gibi taşıyordum. Benim için öyle uzun süredir, öylesine önemli bir konu olmuştu ki onu her ne pahasına olursa olsun korumak bir alışkanlık haline gelmişti. Onu beş yıldır koruyordum ve artık sıkılmıştım." Sayfa: 235

Bazen sadece bir yük haline gelir bekâret. Aklında çözdüğün ama toplum içinde çaresiz kaldığın bir yüktür bu sana. Taşımakla atmak arasında kaldığın, iki tarafı pislik dolu çubuktur bu durum. Ne çok genç kız yaşıyor bunu.
"Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra özel bir totaliter devletin kölesi gibi duyuları körlenerek yaşayıp gidiyordu." Sayfa: 90

Hayatta hep zorluklarla okunmuş okullar yılları, ne kazanılmış olan değerli diplomalar çocuk doğunca duvara asılıp kalmıyor mu sizce de? Başarılı ve bir kariyer sahibi olmaya güdümlü o ince topuklu, hırslı iş kadınları, çocuk doğurduktan sonra nenem gibi bittikten sonra geri kalan dondurma kaplarına köfte istifler hale gelen ev kadınlarına dönüşmüyorlar mı? Toplu bir şekilde toplum körleşmesi mi bu?

''Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.''

Sırça fanustan çıkabilmek bir kurtuluş olur muydu? Günümüzde yaşamakta olduğumuz toplum kuralları akıl mantığımıza bu kadar uzakken, içsel çatışmayı alenen tetiklerken, biz insanlar olarak baştan ölmüş, baştan kaybetmiş, en başından yenilmiş olmuyor muyuz? Belki de yaşadığımız bu kâbusu sineye çekip kabullenerek devam ettiğimizde, yaşayan bir ölüden, bir nevi “The Walking Dead” dizisindeki karakterlerden ne farkımız kalacaktır?! Bir fanusun içindeki ölü bebek olarak, dışarıdaki bizi bekleyen kâbus ile hayatta kalmaya çalışmaktan çok daha canlı olabilir, kim bilir?

Şimdiden keyifli okumalar dostlar. :)

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesinde görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz, öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.
Birden derdimin ne olduğunu anladım. Hiç deneyimim yoktu. Başımdan hiç aşk macerası geçmemişken, hiç çocuk doğurmamışken, ölen birini bile görmemişken, yaşam hakkında nasıl yazabilirdim?
Belki de unutkanlık, kar gibi her şeyi örtüp susturmalıydı. Ama onlar artık benim bir parçamdı. Benim manzaramdı.
... hani kent her saniye biraz daha küçülür ama insan gerçekte kendisinin küçüldükçe küçüldüğünü, yalnızlaştıkça yalnızlaştığını, bütün o ışıklardan ve o çoşkudan saatte bir milyon kilometre hızla uzaklaştığını hisseder ya, onun gibi bir şey işte.
Sylvia Plath
Sayfa 21 - KIRMIZIKEDİ

Kitabın basım bilgileri

Adı:
The Bell Jar
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
294
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Harper Perennial Modern Classics
Baskılar:
Sırça Fanus
Sırça Fanus
Sırça Fanus
The Bell Jar
Sylvia Plath's shocking, realistic, and intensely emotional novel about a woman falling into the grip of insanity.

Esther Greenwood is brilliant, beautiful, enormously talented, and successful, but slowly going under—maybe for the last time. In her acclaimed and enduring masterwork, Sylvia Plath brilliantly draws the reader into Esther's breakdown with such intensity that her insanity becomes palpably real, even rational—as accessible an experience as going to the movies. A deep penetration into the darkest and most harrowing corners of the human psyche, The Bell Jar is an extraordinary accomplishment and a haunting American classic.

Kitabı okuyanlar 5,2bin okur

  • Derin Avseven
  • naz
  • eda korkmaz
  • su
  • A Elif
  • Saliha
  • Pınar Eyikunt
  • samlas
  • İlayda kumsal kına
  • Şeyda

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (2)
9
%0
8
%0.1 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları