The Red-Haired Woman

·
Okunma
·
Beğeni
·
80,6bin
Gösterim
Adı:
The Red-Haired Woman
Baskı tarihi:
1 Mart 2018
Sayfa sayısı:
273
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780571330324
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Faber & Faber
Baskılar:
Kırmızı Saçlı Kadın
The Red-Haired Woman
The Red-Haired Woman
From the Nobel Prize winner and best-selling author of Snow and My Name Is Red, a fable of fathers and sons and the desires that come between them.

On the outskirts of a town thirty miles from Istanbul, a master well digger and his young apprentice are hired to find water on a barren plain. As they struggle in the summer heat, excavating meter by meter, the two will develop a filial bond neither has known before -not the poor middle-aged bachelor nor the middle-class boy whose father disappeared after being arrested for politically subversive activities. The pair will come to depend on each other and exchange stories reflecting disparate views of the world.

But in the nearby town, where they buy provisions and take their evening break, the boy will find an irresistible diversion. The Red-Haired Woman, an alluring member of a travelling theatre company, catches his eye and seems as fascinated by him as he is by her. The young man's wildest dream will be realized, but, when in his distraction a horrible accident befalls the well digger, the boy will flee, returning to Istanbul. Only years later will he discover whether he was in fact responsible for his master's death and who the redheaded enchantress was.
211 syf.
·2 günde
Baştan belirteyim garip garip anlamlar çıkmasın, burada yazarın şahsı ile ilgili düşüncemi değil, eserle ilgili görüşlerimi paylaşıyorum ama yazara toz kondurmayız derseniz yapacak birşey yok, okumamanızı, ya da okumadan yorum yapmamanızı tavsiye ederim. Sadece ESERLE ilgili düşüncelerimi ve deneyimimi yazmaya başlayayım o zaman!

Bazen bazı eserlerle karşılaşıyorum ki bu eserler çoğunluğun beğendiği, bana yavan gelen bir tat oluyor.

Birşeyler eksik yada fazla.
Hala ifade özgürlüğüm varsa tabi, ben Kırmızı Saçlı Kadın' ı pek sevemedim. Üzgünüm. Hele bir de toplumsal sorunların vurgulandığını söyleyen incelemelerden sonra daha da dikkatimi çekmesine rağmen ben herhangi bir vurgulanmış toplumsal sorun göremedim. Bazı subjektif sorunlara değinmiş yazar ama ben onlarında toplumsal değil evrensel olduğunu, genel geçerliliğinin bulunmadığını düşünüyorum. Tüm insanlığı memnun edecek bir çözüm önerisi de göremedim. Bu noktada da aradığımı bulamadım diyebilirim.

Kurgusal olarak mı? En başta takıldığım nokta, bu kadar büyüleyici olacak, hiç benzeri olmayan bir kurgusu var mı?
Hiç duyulmayan bir hikayesi mi var?
Derinden sarsacak bir öyküsü mü var?
Ben bu kurguya benzer, belki bundan daha trajik onlarca haber başlığı bulabilirim gazete küpürlerinden. Gerçi kitabın sonunda bir taraftan masal gibi diğer taraftan gerçeklerden kurgulanmasını istemiş meşhur Kırmızı Saçlı Kadın, bunu söylüyor. Ama ne masal ne gerçek, iğrenç bir kabus çıkmış ortaya.

Tabi bunlar benim düşüncem, beğenen ve seven okurları kırmak için söylemiyorum, yazara da fazla aşina değilim. Sadece bende uyandırdığı düşünceleri yazıyorum.
Ayrıca spoiler paylaşımları yapabilirim, uyarayım.

Kırmızı Saçlı Kadın ismi ona bir sır katarken, hikaye içerisinde ilk sayfalarda gizem, heyecan uyandırırken sonra bir baktım ki oldukça sığ bir kimlik. Eser değil! Karakterden bahsediyorum...
Gerçekten sığ.
Oysa beni bu eseri okumaya iten bir neden de buydu, gizemli bir isim olmasıydı. Gizemli bir havası olmasıydı.
Ancak gerçekten sığ, anlamsız hatta dengesiz bir karakter olmamış mı?
16 yaşında bir çocukla olan iletişimi saçma değil mi? Toplumsal sorun bu belki, ama devamı?
Hadi Diyelim zamanında babasına aşık olsa bile eski aşkının oğlu ile bu diyalog ve devamında olanlar olmuş mu? Olaya Cem açısından bakınca âla, Kırmızı Saçlı Kadın Açısından aliyyül âla, öyle mi? Ben mi bir şeyler kaçırıyorum?
Daha farklı beklentilerim vardı oysa.
Eğer toplumsal bir sorunsa işte bu anlamsız aşk hikayeleri, gayri resmi ilişkiler, psikkolojik saplantılar, çocuk istismarı birer toplumsal sorun. Gerçi biliyorum beni memnun etmek için yazmadı yazar ama bende onu memnun etme niyetinde değilim malesef.
Baba oğul ilişkilerine saplanıp kalmış Cem, eczacı, koyu solcu hatta 80'li yılların kaos ortamında cezaevi bile görmüş babasının evi terketmesinin ardından haliyle ekonomik kaygılar çekiyor. Üniversite ve üniversite için dershane hayalleri nedeniyle, tavsiye üzerine bir kuyucu ustasının yanına çırak olarak iş buluyor. Burada bu işin detayını aktarmış yazar gerçekten araştırmış, hatta bir çıkrık şeması ile karşılaşıyoruz.
Babanın gitmesinden sonra Gebze' ye yerleşen bu parçalanmış anne ve oğuldan oluşan aile, yine Cem' in Kuyucu Ustası olan Mahmut Usta ile zamanın İstanbul kırsalı denilebilecek sanırım yazarın hayali kırsalı Öngören' e gitmesiyle bir kez daha parçalanıyor.
İlk başlarda saf, naif bir delikanlı olan Cem' in kısa zaman içerisinde de kimlik değiştirdiğini görüyoruz. Çalısma koşulları zor, iş umut vermiyor, aşık oluyor. Çok kısa bir zamanda hemde. Yeni kimliği ise daha kararlı daha sert. Ne olmuş olabilir ki?
Burada Ustanın yer belirlemesiyle umut vaat etmeyen bir kuyuyu kazma işleriyle uğraşırken bir gün Öngören denen kasabanın merkezinde Kırmızı Saçlı Kadın' ı yani Gülcihan' ı görüyor ve sadece onu düşünmeye başlıyor. Sadece o var aklında. Kim bu kadın? İlk başlarda Mahmut Usta' da olan baba arayışı yerini bu saplantıya bırakıyor. Bilmediği, tanımadığı ama babasını bir şekilde tanıyan ilginç kadın onun dünyası oluyor. Zaman zaman kıskançlık sahnelerini de okuyoruz. Hem babasından kıskanıyor hem de ustasından.
En sonunda patronun kuyudan umudunu ve haliyle desteğini de kesmesiyle diğer çırak Ali' nin gitmesinden sonra, ustasıyla başbaşa çalışıyor Cem. Aslında o da umudunu kesmiştir bu kuyudan. Ustayla arayı bozmadan, alacağını alarak gitme derdindedir.
Yine bir gün kasabanın uzağında bu düzlükte sıradan çalışmalarını yaparken bir anlık dalgınlıkla dolu kovayı ustasının üzerine düşürüyor Kuyucu Çırağı. Artık neden dalgınsa... Önce kasabaya koşuyor, yardım arıyor. Özellikle Gülcihan' ı ama bulamıyor. Sonra bir panikle ilk trenle kaçıyor buradan. Akşamları ona garip hikayeler anlatan, onu kendine koruyup kollayan Ustasını, hatta bir akşam canını sadece sıkmak, etkilemek için Oedipus' un hikayesini anlattığı ustasını 20-25 m derinlikte bırakıp gidiyor. Vicdanı ise gidemiyor.
Artık bir belirsizlik vardır hayatında. Ustasına ne oldu? Kurtuldu mu öldü mü? Yaptığı bir hata mıydı? Polis ne zaman kapısını çalacaktı? Tabi bir de Kırmızı Saçlı Kadın nerelerdeydi?
Tüm bunların gölgesinde eskilerden onu etkisi altına alan, ustasına da anlattığı Oedipus' un hikayesini düşünmektedir. Bilmeden babasını öldürüp, annesiyle evlenen kral. Bir taraftan bu hikaye onda saplantı halini almışken daha sonra bir iş seyahatinde de İran' da Şeyhname ile tanışır. Burada da babanın bilmeden öldürdüğü bir oğulun hikayesi vardır. Hayatının hemen her anında bu hikayeler vardır aklında. Yine yazarın bu iki hikaye için basarılı muhakemesini okuyoruz. Cem de Karısıyla bu hikayeleri anlamaya çalışmaktadır tabi. Ta ki günün birinde hiç haberi olmadığı oğlundan bir mesaj alana kadar. (Nostalji kokusu, dikkat Yeşilçam demiyorum.) Eser bu şekilde devam ediyor, uzun uzun özete girmemeye çalışıyorum. Zaten buradan sonrası da alel acele kaleme alınmış gibi bir hissiyat oluşturuyor.
Şimdi tüm bu olanlar bana kültürel seviyesi yükseltilmiş, daha entelektüel bir nostalji filmi izlenimi bıraktı bende. Bir fark da bu filmlerde çoğunlukla mutlu son olurken, burada daha farklı bir sonla karşılaşıyoruz. Yukarıda da dediğim gibi karakterler gizemini, büyüsünü sayfalar ilerledikçe kaybediyor. Yavan bir tat bırakıyor. Hele kitabın son bölümü yazmış olmak için yazılmış gibi. Gülcihan bu isim aldatmacasını neden yapıyor? Amaç ne? Farklı bir hikayesi olmayan, iyi araştırma ve karşılaştırmalar yapılmış, felsefi hedefleri olan ama bir yerden sonra hedeflerin yön değiştirdiği bir eser. Ben açıkça çok fazla beğenmedim, belki siz beğenirsiniz. Keyifli okumalar.
211 syf.
·7 günde·7/10 puan
Orhan Pamuk'un en çok okunan ve en çok ödül alan eseridir. Ayrıca sayısız dile de çevrilmiştir. Başlarda pek akıcı bulmadım. Normalde girişi hızlı olur Orhan Pamuk eserlerinin. Kademeli bir ilerleme var ve öldürücü vuruşu sona bırakmış. Orhan Pamuku hiç okumamış biri olarak elinize alırsanız kitabı sizi doyuma götürebilir. Başka kitaplarını da okumuşsaniz bu tarz biraz farklı gelebilir. En çok okunan kitabı ama tarz farklı ilginç bir durum :)

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
211 syf.
·13 günde·10/10 puan
Çok duru ve akıcı yazısıyla tüm ilgiyi kendinde bulunduran efsane bir kitaptı. Kitabın sonuna gelmeden önce kitabin ismiyle içeriği pek uydurmasamda kitabın sonunda olması gereken bir isim olduğunu anladım. En çok ilgimi çeken efsanelerin birbir gerçekleşmesi oldu. Merak duygusunu doruğa çıkaran güzel bir yapıttı.
211 syf.
·8 günde·8/10 puan
Liseli Cem'in babasının, onu ve annesini bırakıp gitmesi üzerine yaşadıklarını konu alıyor kitap.
Babası gittikten sonra annesiyle yalnız kalan Cem hem okuyup hem de para kazanmak zorunda kalıyor.
Bir kuyucunun ( Mahmut Usta'nın ) yanında çalışıp kuyu yapıyor. Zengin bir adamın arazisinde kuyu kazmaya başlıyorlar fakat Mahmut Usta arsa sahibinin değil kendi istediği yere açıyor kuyuyu.
Kendi kazıcağı yerden şu çıkacağına inanıyor ve orayı kazmaya başlıyorlar, gündüzleri çalışıp akşam da Öngören Meydanı'na iniyorlar.
Ve Cem'in burda kendinin iki katı yaşında bir kadını görüp ona âşık olmasıyla hikâyesi başlar.
Neyse fazla ayrıntıya girmiyim...
Gel zaman git zaman Cem, âşık olduğu kadını ( kırmızı saçlı kadın) ustasından kıskanmaya başlar,yine bir gün iş üzerinde bu konuyu düşünürken elindeki kova kayar ve yeraltında kazı yapan Mahmut Usta'nın üzerine düşer.
Sonra Cem oradan kaçar ve ömrü boyunca bu suçu üzerinde taşır ( ya da o öyle sanar )
Neyse daha fazla spoiler vermiyim.
Kitabı kesinlikle ÖNERİYORUM.
Keyifli okumalar dilerim:)
204 syf.
·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
Spoiler var. Ama siz bilirsiniz.

“Hayat efsaneyi tekrar eder! dedim, heyecanlanarak “Siz de öyle düşünmüyor musunuz?” syf. 191

Yazmamayı düşünüyordum ama yukarıdaki sözden sonra ben de efsaneyi tekrar etmeye karar verdim. İlk defa bir efsanenin ya da kitabın yeniden yazıldığını okumuyorum. Calvino okumuştum mesela. Don Kişot yeniden yazılıyordu. Alain Robbe Grillet’in Silgiler’ini okudum. Orada da Oidipus yeniden yazılıyordu. Flaubert Madame Bovary’le yine Don Kişot’u yazmış. Orhan Pamuk da Oidipus’u yeniden yazmış. Yazar son cümlesine noktayı koyduğu anda bir metni tamamlanmış saymak çok normal olabilir. Ama böyle kitaplar bize ‘başlayan ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşadığımızı’ gösteriyor.

Oidipus’u hatırlamak için: #30619141

Silgiler incelemesinde de (#31017839) şöyle iki cümle kurmuşum: “Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir.” Bir inceleme tekrarlanıyor şimdi de: Kırmızı Saçlı Kadın kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mit olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Sadece bu açıklama bile bir inceleme sayılır okur için. Çok tekrara düşmemek için sadece mekan ve romanın yapısı ile ilgili bir iki şey söyleyeceğim.

Önce Kırmızı Saçlı Kadın’daki mekanın Oidipus’taki mekana hangi açıdan benzediğine bakalım. Thebai kentinin kuruluş hikayesinde bize yol gösterecek bir kısım var: “Bu şehrin ilk kurucusunun Kadmos olduğu söylenir. Şehri sonradan ele geçiren Amphion ve Zethos kardeşler şehri büyütmüşlerdir. Kadmos kız kardeşinin başına gelen felaketi aydınlatmak için bir rahibeye başvurur. Rahibe bunun imkânsız olduğunu bir düvenin peşinden gitmesi ve düvenin durduğu yerde bir şehir kurmasını söyler. Kadmos çaresiz buna uyar, takip eder ve düvenin durduğu yerde şehri kurmaya hazırlanır. Ama şehre su kaynağı sağlayacak kaynaklar bir ejderhanın kontrolündedir. Savaşır ve yener…” Şehre ejderhanın yenilmesiyle su geliyor. Yani meşakkatli bir iş ejderhayı yenip su kaynağını kurtarmak. Kırmızı Saçlı Kadın kitabında ise Mahmut Usta Öngören’de bir kuyu kazdırılmak için çağrılıyor. Su bulmak için çok çaba sarf ediyor(“Ertesi gün Mahmut usta hiç beklemediği kadar sert bir kaya ile karşılaşınca…”). Yani kuyudan su çıkarmak Thebai kentiyle alakalı olabilir. Ejderhadan suyu alınınca Thebai gelişip büyüyordu. Öngören’deki arazide su bulununca öyle olmadı mı? Öngören isminin de bilinçli seçildiğini düşünüyorum. Okur Oidipus mitini biliyorsa dikkatli olmalıdır, bu kitapta da neler olabileceğini ön-görmelidir, demek istemiş bence Pamuk. Okur dediğin öyle olmalı zaten sadece metni okuyup bitirmeyle kalmamalı.

Şimdi de giriş cümlesine bakalım. “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bazılarınız ne gerek var metnin yapısına şekline, ne anlatıyor onu söylesen yeter okuru olduğunuz için(Orhan Pamuk açıksözlülüğü var bende) önemsemiyorsunuz bu tür şeyleri. Kitabın giriş cümlesiyle üstkurmaca okura hissettirilir. Yani metnin yazılış süreci metnin içine konumlandırılır. Son paragrafta da şunlar yazar: “Pazartesi gene geleceğim" dedim gülümseyerek. Çantamdan çıkardığım Dante Rossetti’nin yırtılmış, yapıştırılmış kırmızı saçlı kadın resmini verdim. “Romanını yazacağını bilmek ise oğlum, çok mutlu etti beni!” dedim. “Bitince kapağına bu resmi koyar, biraz da güzel ananın gençliğini anlatırsın. Bu kadın, bak, biraz benziyor bana. Tabii romanına nasıl başlayacağını sen daha iyi bilirsin ama kitabın, benim son sahnedeki monologlarım gibi hem içten hem de bir masal gibi olmalı. Hem yaşanmış bir hikâye gibi sahici, hem de bir efsane gibi tanıdık olmalı. O zaman yalnız hâkim değil herkes anlar seni. Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti.” Yani şimdi Cem Bey yazar olamadı mı? Yapmayın lütfen Orhan Bey. :) Kaymak gibi üstkurmaca.

Böyle bir romanı kim yazabilir? Elbette, ‘okura okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini sorduran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren, nasıl ilerlediğini keşfettirmek isteyen örnek bir yazar’ yazabilir. “Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülkede (hatırlattığım için özür dilerim) yaşadığımı sık sık hatırladığım için kitapları okura sevdirmenin kolay, ama aldatıcı bir yolunu bulurum: Bu da, işte kitapların okura öğreteceği şeylerden başlamaktır” diyen bir yazar yazabilir. Okuruna küçük postmodern oyunlar oynayan bir yazar yazabilir. Yani Orhan Pamuk yazabilir.

Orhan Pamuk’u çok bilmiyorum daha. Sadece gördüğümü yazabilirdim. Öyle yaptım. #35053256 etkinliği kapsamında okudum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
195 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!!

Çüş, hatta yuh veya oha ama Murat Bardakçı’nın dediğinin tam tersi manasında, her kitabında aklındaki düşünceleri, görüşleri yazmaya cesaret ettiğin ve 301’den yargılanmana rağmen hala cesaretinle olanı olduğu gibi bu kitabında yazdığın için, hakaret seviyesinde gelen eleştirilere edebiyatınla cevap verdiğin için ve her bir kesimi dışarıdan değil de kendi içlerinden betimlediğin için. Murat Bardakçı’nın “Çüş Orhan Çüş” başlıklı yazısından çıktığı gün haberim vardı ama sırf kitap hakkında olumlu veya olumsuz önyargım oluşmasın diye okumamış, kitabı okuduktan sonra okumaya karar vermiştim, kitabı okuduğumda da bir paragraf ( #13048815 ) dikkatimi çekti ve yazıyı hemen okumak istediğimde aynı paragraf olduğunu gördüm. Şimdi paragraf hoş bir paragraf değil, okuyunca insanı rahatsız ediyor ama maalesef ki paragrafta yazanlar ülkemizin gerçekleri (sadece ülkemizin değil insanlığın gerçekleri). Murat Bardakçı acaba neden vakıf olaylarında, bebek olaylarında, hayvana tecavüz olaylarında, damacana olaylarında konuşmayıp ya da yazmayıp herkesin yüklendiği bir isme yüklenme cesaretini gösteriyor anlamadım (anladım). Kitabın daha doğrusu Orhan Pamuk’un bir başka tepki gören başka yazımı da tarihten, Osmanlı fetihlerinden bahsederken yağmaladıkları her şey için “ganimet” kelimesini kullanmayıp “yağmalama” kelimesini kullanmasıdır ama doğrudur ki bunlar ganimet değil baştan sona yağmalamadır.


Kırmızı Saçlı Kadın, diğer tüm Orhan Pamuk kitapları gibi içinde bir sanatı ve zanaatı barındırıyor, bu eserinde de karakterimiz Cem yazar olmak isterken bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlıyor ve kitabın başlarında zorlu bir arazide su bulmaya çalışmalarını anlatıyor, bazı arkadaşlara göre bu sayfalar sıkıcı olmuş, kendisini okutmayı zorlatmış diyorlar ama benim için bu sayfaları okuma hissi mükemmeldi, kuyuculuğun tüm inceliklerinin anlatılması, betimlenmesi olsun, Cem’in ustası ile birbirine yakınlaşması, Mahmut Usta’nın çırağına hem babalık hem de ustalık yapması olsun, Cem’in ilk aşkı, ilk deneyimi ve ilk heyecanını olsun okumak büyük bir keyifti. Bazı arkadaşlar da kitabı genel olarak Kürk Mantolu Madonna’ya benzetmişler, iki tane nesne obje haricinde kitabın birbirine çağrışım yapacak hiçbir şeyleri yok sadece biraz fazla benzetmeye istedikleri için ve kahve kokulu Kürk Mantolu Madonna’ya her an ulaşmak istediklerinden olsa gerek diye düşünüyorum. Kitabın sayfa sayısı fazla olmadığı ve dili de diğer Pamuk kitaplarına göre daha kolay olduğu için okuma süresinin kısa olduğu bir kitap, kitap aralarda efsanelere, şiirlere, resim sanatına ve tiyatro oyunlarına gönderme yaptığı için ya bu sayfalarda biraz sıkılabilir ya da kitaba daha çok bağlanabilirsiniz ama Pamuk’un kalemi sayesinde aslında hiç sıkıcı olmuyor, bazı incelemelerde de kitap için Yeşilçam filmleri tarzında bir kitap denilmiş bu kanıya hangi sonuç hangi tespitle geldiler anlayamadım hiç, hangi Yeşilçam filmimizde bu tarz bir senaryo var onu da çok merak ediyorum…

Roman içinde anlayamadığım tek yer gerçek manada da bir yer, Öngören denilen yerin kurgu bir yer olduğu bariz çok belli ama Orhan Pamuk nereyi düşünüp nerenin civarında bu yeri yazmış hiç anlayamadım, kitabın başlarında anladım derken kitabın sonlarında kafam daha çok karıştı. Kitabın başında Küçükçekmece’nin ilerisi ve askeriye yakını derken Halkalı civarı aklıma geldi ama yürüme mesafesi için yine de İstasyon Meydanı’na çok uzak ama bir de Büyükçekmece gölü deniliyor ve çok alakasız yerler. Sürekli Sirkeci tren hattına yürüme mesafesi olduğu için Cem’in yürüyerek gitmesi, yakınında da mezarlık olduğu için Kanarya ve Soğuksu civarı olduğunu da düşündüm ama kitabın sonunda da Silivri Cezaevi’ne 5 km yakınında kuyu açılmıştı denilince her şey tamamen alt üst oldu, ya Orhan Pamuk bilerek böyle bir şeyi gerek görmüş (bence çok gereksiz) ya da maalesef bu kısmı gerçekten de tutarsız yazmış ve yazar da Orhan Pamuk olunca, bir İstanbul yazarı olunca böyle bir hata yapacağını düşünmüyorum çok basit bir hata çünkü.

Kitap az sayfa sayısına rağmen çok güzel bir kitap, hatta denildiği gibi insanın kalp ritmi ile oynayan, atışları hızlandıran ve yavaşlatan bir kitap ve finali ayrı güzeldi ve okuyacak arkadaşlar kitap bittikten sonra sizlere tavsiyem ilk ve son cümleyi tekrardan okuyun.
211 syf.
·8 günde·9/10 puan
Yazarla tanışma kitabım ve kitap oldukça sürükleyiciydi. Ama Orhan Pamuk okuyucuları bu kitabı sevmiyormuş aksine yazarın diğer kitaplarını okumadan bu kitabı okuyanlar genelde seviyormuş.Bu yüzden yazarın bu kitabıyla başlamam baya iyi oldu bence ama yine de yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum. İşte o zaman bu varsayımın doğru olup olmadığını anlayacağım.Kitapta efsaneler, doğu-batı karşılaştırmaları, baba oğul ilişkileri, babasızlığın insanın hayatını nasıl etkilediğini ve bunların içinde yer alan baş karakterin kırmızı saçlı kadına aşık olmasıyla okuduğu efsanelerin birer birer gerçekleşmesi yer alıyor. Hatta belki de daha fazlası.. Açıkçası ben bu efsaneler yerine Mahmut usta ile Cem’in arasındaki yaşananlardan ve özellikle onu kuyuda o şekilde bırakıp gitmesinden çok etkilendim. Mahmut ustaya ne olduğunu öğrenene kadar okuduğum her sayfada nasıl arkasına bile bakmadan uzaklaşabildi, bu kadar zaman nasıl yaşayabildi diye sorguladım Cem’i. Ne kadar etkilendiğimi siz düşünün artık. Diğer yandan da kırmızı saçlı kadına çok az yer verildiğini düşünüp kitabın ismiyle konusu bana çelişkili gelmişti ki kitabın sonuna doğru aslında ne kadar yanlış düşündüğümü çok iyi anladım.
Özellikle de sonunu çok sevdim ve beğendiğim kitaplar arasında yerini aldı bile.Mutlaka kitaba şans verip okumalısınız.
211 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
SARIŞIN KADINLAR GERÇEKTEN APTAL MI? ERKEKLER KIZIL SAÇLARA KARŞI NEDEN SON DERECE HASSAS?

Siyah saçlı kadınlar çoğu zaman başına buyruk bir karaktere sahip oluyorlar-mış.

Kumral kadınlar sadakat, sıcaklık ve güven duygusu uyandırıyor-muş.

Kahverengi saçlı kadınlar aynı zamanda çevrelerinde ciddi bir kadın izlenimi yaratıyor-muş.

Sarışın kadın soğuk, ihtişamlı ve seksi bir imaja sahip-miş.

Kızıl saçın erotik bir görünümü sembolize etmesi ve bunun bile erkeklerin başını döndürmeye yetiyor olması tesadüf sayılmaz-mış.


Yani saçının rengini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

Romanın kapağındaki resim ünlü ressam Dante Gabriel Rosetti’nin 1860 yılında çizdiği “Queen of Hearts” adı verilen tablosuna ait.
“Queen of Hearts” iskambilde kupa kızıdır.
Kupa kızının anlamı ise
1) Kalbin kraliçesidir.
2)Sarışındır.

Kırmızı saçlı kadının; eski kocası, kocası, sevgilisi, sevgilisinin oğlu ve kendi oğlu...
5 erkeğin kaderini değiştiren alev saçlı kadının adının romana verilmesi, kadının baş karakterlerden biri olduğunu gösteriyor.

Orhan Pamuk’un “Edebiyat taklittir.” düşüncesine daha önce Kara Kitap’ta Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk mesnevisinin pastişi olduğundan söz etmiştim.
Bu romanda pastiş yok ama Doğu ve Batı kültürlerinde ele alınan ortak konular var ve yazar bunu sık sık hatırlatıyor.
Firdevsi’nin Şehnâmesi ve Sophokles’in Kral Oidipus tragedyası. Bu iki dev eserde de “ babasını öldüren oğullar, oğullarını öldüren babalar” dan söz edilir.
Rüstem, oğlu Sührab’ı; Oidipus, babası Laios’u öldürür.
Romanda, erkek çocukların ilk aşklarının anneleri olduğu ve bu yüzden erkek çocukların babalarını öldürmek isteği duydukları varsayılıyor.

Bir cinayet romanı da sayılabilecek bu roman, her katilin tekrar olay yerine dönmesine de vurgu yapıyor.
Orhan Pamuk’un romanları “postmodern” eğiliminden dolayı aslında zor anlaşılan romanlardır. Bu roman ise son derece yalın, doğal, açık bir biçimde yazılmış.

Romandan kalan son mesaj:

KADER!
Ondan kaçamazsınız!
211 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Orhan Pamuk Kırmızı Saçlı Kadın
Orhan Pamuk bu seferde babalar ve oğulları arasındaki oidipus kompleksi ayrıca başrol Cem'in aşkı üzerine kurulu bir kitap sunmuş bize. Okurken heyecanlanmamak, meraklanmamak elde değil, çok akıcı. Pamuk bizleri sürüklemeyi beceriyor her kitabında.Haliyle kitabın etkisini üzerinizde, günlük bazı anlarınızda hissedebiliyorsunuz.
Okurken kitabın gerçek yaşamla birçok benzer yanı olduğunu fark ediyorsunuz.
Kitap size babalar ve oğulları arasında olan anlaşmazlıkları ve aslında bir yandan da birbirlerine olan savaşlarının çözümlemesini,anlaşılmasını, ardındaki nedenleri, psikolojik, duygusal ve akıcı diğer yandan heyecanlı bir şekilde gözler önüne seriyor Okurken hiç sıkılmayacağınız ve cidden hemen bitirmek sonunu öğrenmek isteyeceğiniz bir şaheser.Fazlasıyla önerebilirim.
204 syf.
·9/10 puan
Orhan Pamuk severlerin sevmediği; Orhan Pamuk sevmeyenlerin ise sevdiği bir eserdir. Kitabın en ilginç yönü bana göre budur.

Diğer kitaplarına oranla daha az ve öz yazmış yazar bu kitabında. Gereksiz ayrıntılara girmeden vermesi gereken mesajı vermiş. Öyle olunca da maalesef biraz Orhan Pamuk olmaktan uzaklaşmış. Çoğu kişi, gereksiz ayrıntıya girilmeden verilmesi gereken mesajın az ve öz bir şekilde verilmesini sevecektir. "Ne var bunda yahu? Siz de amma abartıyorsunuz bu Orhan Pamuk'u," diyecektir. Ama öyle değil işte. Orhan Pamuk denince akla daha karmaşık cümleler ve sembolik ifadeler geliyor. Sizi bilmem; ama ben Orhan Pamuk'un uzun paragraflarını ve kasvetli cümlelerini sevenlerdenim.

Mesela Orhan Pamuk'un şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplarında güçlü karakterlere yer verilmişti. Kara Kitap'ın Galip'i gibi, Kafamda Bir Tuhaflık'ın Mevlüt'ü gibi, Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i gibi... Ama Kırmızı Saçlı Kadın'ın güçlü karakteri kim derseniz, korkarım verecek cevap bulamam size.

Pamuk genel olarak kitapta, Baba-oğul çatışmasına yer vermiş, Firdevsi'nin Rüstem ile Sohrab'ını ve Sophokles'in Oedipus'unu ele alarak yeniden kurgulamış. Bir eski zaman masalı anlatır gibi önce Firdevsi'ye dönmüş sonra Sophokles'e dönmüş. Doğu ve batı masalları arasında adeta gidip gidip gelmiş. Her iki masaldan da ayrıntılara yer vererek kendi kitabını gerekçelendirmiş. Bu kısımlar Pamuk'un hem cesur yönünü hem de ne kadar bilgili olduğunu bize gösteriyor.

Bakmayın siz benim eleştirdiğime. Bu kitabı başka bir yazar kaleme alsa övgüler dizerdim belki de. Ama mevzubahis Orhan Pamuk olunca daha büyük beklentiye giriyorum sanırım. Her şeye rağmen, yine de gidiş yolundan ve önceki kitaplarının hatırından dolayı puan kırmıyorum. Gönlüm elvermiyor da diyebilirim. Netice itibarıyla, incelememdeki ilk cümlem bu kitabı okumak isteyen arkadaşlara ciddi bir yol göstericidir.
204 syf.
Kulaklıktan içime yayılan Göksel Baktagir’in Muhayyer Kürdi saz semaisinin hüzünlü ve bir o kadar da ihtiraslı nağmeleri içimde fırtınalar koparıyor. Bir yandan melodinin çok tanıdıkmış gibi gelme hissinin yaşanmışlıktan mı yoksa yarım kalmışlığın iç yakan doyumsuzluğundan mı kaynaklandığını bir yandan da bir romanın ya da bir öykünün kaç ana unsurdan oluştuğunu düşünüyorum.

Aslında subjektif ve bol cevaplı bu soruları neden sorgulayıp, bir ateş topuna dönüştürüp kucağıma bıraktığımı da anlamış değilim. Konuşula konuşula yorgun düşmüş konuların asırlık, spekülatif muhabbetlerin konusu olduğunu öğreneli çok oldu aslında. Kaç unsur? Çok mu? Galiba öyle. İyi de çok demek bir cevap değil bir kaçış olur. Bu çok düşündüğüm konuya aşinayım aslında.

İyi yazar kimdir? Aslında aranması gereken cevap bu olmalı değil mi?

İki elbette. Benim baktığım soyutlama düzeyinden böyle görülüyor. Sadece iki.

İlki üslup ikincisi geriye kalan her şey. Üslup, yazardır. Tarzıdır yazarın. Tematiğine yaklaşma tarzı. Söz söylerken, konuyu, olayı aktarmak için seçtiği kelimeler, kelimelerden kurduğu cümleler, cümleleri örme biçimidir. Üsluba yazarın olay örgüsünü oluşturma tarzını da koyabiliriz. Üslubun en üstünde kavramları yeniden tanımlama süreci yatar ki, her yazar buna kalkışmaz, kalkışamaz. Kalkışan, kalkışıp da başaran yazar eninde sonunda, bunu kendi görmese de, rastlantıyla yol alan değil bir zorunlulukla seçilen olur. A.H.Tanpınar, O.Atay, O.Pamuk gibi.

Son zamanlarda Türk okuru romana kendi soyutlama düzeyinden bakmak yerine, sanal çok oyun oynamanın yan etkisinden midir nedir, işi güzel söz avlama oyununa dönüştürdü. İyi ama soyutlama düzeyi oralara getirilir ve bu halin edebiyat olduğu misnomerine düşülürse eğer, Türk ve Dünya edebiyatının en büyüğü Kahraman Tazeoğlu olur! (Bu asla onu okumayın manasına gelmez ve okuyanları tenzih ederim.)

Kafamızı açmak için nedir bu soyutlama düzeyi? Tasavvur edin ki çok yüksekte bulunan bir uzay gemisindesiniz. Size sürekli aynı soru soruluyor: En yeşil alan neresi? Masmavi gezegende tek bir yeşil alan göremezsiniz değil mi? Uzay aracınızın iyice dünyaya yaklaşıp, aynı soruya cevap verdiğinizi düşünün. Muhtemeldir ki Amazonlar cevabınız olacak. Sonra gemimizi TC üstüne konuşlandırıp aynı soruyu sorsak? Karadeniz muhtemel cevabınız olacak. Sonra dünyaya iki tur daha yaptırıp Marmara bölgesi üstünden aynı soruya cevap isteseler? Istrancalar muhtemel cevabınız olacak. Bu, böylece, ta ki sizin en çok gittiğiniz parktaki en sevdiğiniz ağacın bir cevap olmasına kadar gitmez mi?

Hayat değiştikçe roman da öykü de değişir. Hem içerik hem biçim olarak. 19. Yüzyılda insan her şeyi bilebilmenin anahtarı olan bilimi eline aldığını ilan etti. Tek bir şey kalıyordu geriye: Öğrenmek, öğrendiğini bilmeyene aktarmak, öğretmek. Nasıl olacak bu? Gerçeği kopyalayıp betimlemek. Zira,tasvir edilen şeyle onun, yani gerçeğin, aidiyeti sıkı bir ilişki içindeydi. Ama değişti bunlar. Sanayi devrimi denilen dalga kırdı bu yapıyı, parçalayıp un ufak etti, okyanusların derinlerine dağıttı. Romanın kahramanlarını, zamanını, yerini.

Roman, anlamanın çabasına dönüştü bu kez. Bir başlangıca da bir bitime de ihtiyacın olmadığı yerlere dükkan açtı. Mesela, insanların içine girdi roman anlatımı. Ritim denilen bir şey çıktı. Romanın ritmi. Başı sonu belli değil ama anlatılan şeyler öylesine bir içsel ritimle bağlandılar ki birbirine, parça, perdenin bitmesiyle biten bir olay gibi değildi. Roman kahraman üstüne kurulmadı. Kahramanına isim bile konulmayan romanlar yok mu? Ve bu hiç de yeni değil.

İyi yazar olmak, her romanından sonra yeni bir tanımı yapıldığı halde, her romanından sonra bunun imkansızlığını da deklare etmektedir aslında. Bana bir elbise giydirmeyin, sığmam, utanırsınız, demektedir.

Spesifik olarak bu roman hakkında yazacaklarımı zaten mithrandir21 | Uğur D. ve Kırmızı Saçlı Kadın ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!! Başlığı altında yazmış. İlave edeceğim şey, Kapağın seçiminde bile okura duyulan saygısıydı yazarın.
İyi ki böyle yazarlarımız var. Onları çok seviyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=EKWF7PbIzOc
Annenin karnına düşürdükten sonra oğlunu hayatının sonuna kadar koruyup sahiplenen, güçlü, şefkatli kişidir baba. Dünyanın başlangıcı ve merkezidir o. Bir baban olduğuna inanıyorsan, onu görmesen bile kendini iyi hisseder, onun orada olduğunu, gelip seni şefkatle koruyacağını bilirsin. Benim öyle bir babam olmadı
Utanmaz erkekler beni korkutur. Çok vardır bizde bunlardan.Utanmazlık bulaşıcı olduğu için de bazan bu ülkede boğulacak gibi olurum.Çoğu sizin de utanmaz olmanızı ister.
"Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası... Burada kimse babasız yaşayamaz."
Sanki o kadının şefkatli ve şakacı bakışları, sevgisi bana bu dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğunu öğretecekti.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
The Red-Haired Woman
Baskı tarihi:
1 Mart 2018
Sayfa sayısı:
273
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780571330324
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Faber & Faber
Baskılar:
Kırmızı Saçlı Kadın
The Red-Haired Woman
The Red-Haired Woman
From the Nobel Prize winner and best-selling author of Snow and My Name Is Red, a fable of fathers and sons and the desires that come between them.

On the outskirts of a town thirty miles from Istanbul, a master well digger and his young apprentice are hired to find water on a barren plain. As they struggle in the summer heat, excavating meter by meter, the two will develop a filial bond neither has known before -not the poor middle-aged bachelor nor the middle-class boy whose father disappeared after being arrested for politically subversive activities. The pair will come to depend on each other and exchange stories reflecting disparate views of the world.

But in the nearby town, where they buy provisions and take their evening break, the boy will find an irresistible diversion. The Red-Haired Woman, an alluring member of a travelling theatre company, catches his eye and seems as fascinated by him as he is by her. The young man's wildest dream will be realized, but, when in his distraction a horrible accident befalls the well digger, the boy will flee, returning to Istanbul. Only years later will he discover whether he was in fact responsible for his master's death and who the redheaded enchantress was.

Kitabı okuyanlar 29bin okur

  • Elif Şahingöz

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları