Taş gibi yuvarlanarak, düşerek iniyorum buzlu sulara kadar. Dereye doğru yuvarlanış ve toz kar, beni ve diğer iki arkadaşı kurtarıyor. Ama bana öyle geliyor ki bizi asıl kurtaran, Ali Haydar’ın attığı el bombasıyla sıktığı tek kırma mermisidir. Fehmi Altınbilek’i ve müfrezesini tam siper toz karlara yatırıp bize biraz daha uzaklaşma fırsatı veren Ali Haydar’ın bu karşı koyuşudur. Beş kişilik grupta iki el bombası ve iki kırma (av tüfeği) vardır. Ali Haydar ile nöbetçinin dışındaki üç kişi (İbo, ben ve Süleyman Yeşil) silahsızdır.
M.Oruçoğlu
Hikaye, yer ve zaman olarak gerçektir. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Dersim dağlarına uzanan bir yolculuğun hikayesidir. Romanda adı geçen Azeroğlu, yazar M. Oruçoğlu’nun kendisidir.
“Modern çağın Don Kişot’larıydık” diyor sevgili Oruçoğlu. Oysa ne atları vardı, ne de mızrak ve kalkanları… Karşılarında ise yel değirmeni değil, tepeden tırnağa silahlı bir devlet vardı.
İbrahim Kaypakkaya, Ali Haydar Yıldız ve Muzaffer Oruçoğlu, fikir ayrılığı sebebiyle mevcut hareketten ayrılarak TKP-ML/TİKKO yapılanmasını kurmuş ve Dersim bölgesinde faaliyet göstermişlerdir. Bölgede, bütün olumsuzluklara rağmen halkın yardımını, yapılan eylemleri, askeri ve politik propagandaları ilk kişiden ve renkli karakterlerle okuyucuya aktarmaktadır.
Okuduğum hikayenin kurgu olmadığını bilerek şunu da söyleyebilirim: Zozan ve kirve Memo’nun akıbetini, Azeroğlu’nun Hüseyin’le ayrıldıktan sonra neler yaşadığını ve o bölgeden nasıl çıkıp kurtulduğunu da okumak isterdim doğrusu.
Okuyun ve okutturun.