Trenin Tam Saatiydi

·
Okunma
·
Beğeni
·
1353
Gösterim
Adı:
Trenin Tam Saatiydi
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
157
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Trenin Tam Saatiydi
Trenin Tam Saatiydi
119 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Spoiler ve Alıntı vardır !!

"SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

"Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

"Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

"Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

"Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

"Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
131 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Geçenlerde adını ilk defa 1k aracılığıyla duyduğum bir yazardı Heinrich Böll, ufak bir biyografi ve kitap araştırmasından sonra ilk olarak bu kitabını okumaya karar verdim, diğer kitaplarını bir köşeye not ederek...

Bu ufak araştırma sonucunda 2.Dünya Savaşı zamanlarını konu alan ve ana karakterin bir asker olduğu, otobiyografik ögeler taşıdığı dışında pek fazla bilgim yoktu, ama kitabı okurken bunlardan çok daha fazlasını barındırdığını ve diliyle, anlatımıyla, karakterleriyle okunası bir kitap olduğunu en baştan söylemeliyim.

Ana karakter Andreas isimli bir Alman askeri. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, bir şekilde yaşamaya ve hayal kurmaya devam etmiş, ve tam okulu bitirip hayaline kavuşacağı sırada savaş patlak vermiş ve kendini cephede bulmuş bir er. Fakat yazarın kendisi gibi anti-militarizm yanlısı, öyle ki öldürmeye gittikleri yahudiler için dua eden, üzülen birisi.

Polonya'ya giden bir trende kendi gibi erlerle yolculuk etmektedir. Aralarında geçen diyaloglar; iç monologlara ve flashbacklere kıyasla az denebilir. Andreas bu erlerden yalnızca ikisiyle yakınlık kurabilmiş ve onlardan da isimleri olmaksızın "Sakalı Uzamış Er" ve "Sarı" olarak bahsetmektedir. Belki de bulundukları noktada, ölüme bu kadar yakınken isimlerin bir önemi olmadığını düşündüğü içindir. Biz sıradan insanlar yani siviller olarak çoğu zaman askerlerin ne düşündüğünü ve ne hissettiğini pek bilmeyiz ya da üzerinde çok kafa yormayız, özellikle bu askerler kendi milletimizden değilse, onları bir çırpıda yargılayıp hükmümüzü veririz. Yalnızca buzdağının görünen yüzüdür kavrayabildiğimiz; savaş ve bu savaşı sürdüren, insanları öldüren askerler... Fakat bu kitapta anlatıcı sayesinde askerlerle empati kurabiliyoruz. Biz, "ölmek" düşüncesi bir an için bile aklımızdan geçtiğinde nasıl sarsılıyorsak, onlar ya da daha özele indirgersek Andreas isimli er ölümün kapısında olduğunun bilincinde olarak ve bu düşünceyi aklından bir türlü çıkaramayarak saatlerini ve günlerini geçirmektedir:

"Kağıt oynadım, içtim, iştahla yedim uyudum. Hiçbir şey yapmadım: Öleceğini bilen bir insanın yapacağı şeyler vardır, günahlarının affını dilemek, dua etmek, bol dua etmek, oysa ben her zamankinden fazla dua etmedim."(Syf 69)

"Tövbe edilecek o kadar çok şey var ki, böyle benimki gibi mutsuz bir hayatın bile tövbe edilecek tarafı çok."(Syf 70)

Bu süreçte karakter, geçmişi hakkındaki detayları çokça hatırlıyor ve belki de onlara tutunmaya çalışıyor. Hatırladığı detaylar ve bağışlanmak istediği günahlar, içinde yaşadığı dünyayla kıyaslandığında o kadar minimal ki, yine de Andreas'ın gözünde günahları ve yaptığı "kötülükler" aklından çıkmıyor ve affedilmeyeceğini düşünüyor. Aslında bu düşünce tarzı Andreas'ın kişiliğinin püf noktası diyebilirim. Hayatında bir saniyeliğine bir kez gördüğü kızı yıllarca unutamayıp gözleri dışındaki diğer ayrıntıları hayalinde canlandırması; hayata bakış açısı, düşünce yapısı ve hayal dünyası hakkında fikir verebilir. Minimal şeylerle mutlu olan, minimal şeylere üzülen hatta kendini kahreden bir insan Andreas.

Ölümünün yaklaştığına kesin olarak inansa da, düzgün bir şekilde düşünemez ve ne kadar istese de dua edemez. Ölüm karşısında ne kadar tövbekar ya da ciddi olmaya çalışırsa çalışsın, en ufak detaylardan ya da temel içgüdülerinden kaçamaz.

"Andreas, yemeği böylesine lezzetli bulduğu için ürperiyor. Utanılacak şey, diye düşünüyor, dua etmeliydim, bütün gün oturup dua etmeliydim, oysa ben burada oturmuş domuz yüreği yiyorum."(Syf 79)

Daha sonra hayatın bu detaylarla ve "insansı sevinç" dediği aşk ile güzel ve yaşamaya değer olduğunu fark ediyor.

"Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel bir şey olduğunu anlıyorum, artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep." (Syf 81)

Tren yolculuğunun sonlarına doğru bir randevu evine gidiyorlar ve Olina isimli Polonyalı bir kızla "son" saatlerini geçirmeye başlıyor. Şu ana kadar bir tek kendine anlattığı gerçekleri bu kıza da anlatabileceğini hissediyor. Nitekim anlatıyor da... Bir Andreas anlatıyor bir kız... Anlatmak ve anlaşılmak için aynı milletten olma, aynı geçmişten gelme zorunluluğunun olmadığını bu ironik ikiliyle daha bir vurucu hale getiriyor bana göre Yazar. Olina şöyle diyor Andreas'a " Ne tuhaf, Alman olduğun halde senden nefret etmiyorum." (syf 103)

Olinayla geçirdiği gece boyunca bütün bu yaşadıklarının, savaşın, üstündeki üniformanın bile bir düş olduğuna inanmak istiyor; içinde bulunduğu zamandan kaçıp Olinayla birlikte başka bir yüzyılda yaşamış olmayı hatta yaşıyor olmayı istiyor. Ne var ki bütün bunlar bir düş değildir; Polonya'ya savaşmaya gönderilen erlerden biridir ve ölümü de ensesinde hissetmektedir.

"Ölüm çeşitlerinin sonu yok. Nasıl ölürsen öl, mektupta hep şu yazılı olacak: Büyük Almanya uğrunda ölmüştür." (Syf 74)

Keyifli okumalar dilerim.
131 syf.
·3 günde·9/10
Böll'ün gerek savaş hakkındaki düşüncelerini, gerekse de hayat hakkındaki görüşlerini çok beğeniyorum. Bana kalırsa kendisi zorlu bir dönemde birçok şeyi apaçık görebilen bir yazardı. İnsanlık olarak kimi boğucu dönemlerden geçerken, özellikle tam da o zamanlarda bazı gerçekleri fark edebilmek kolay olmadığı gibi ağır bir iştir de. Böll'ün kendisi de bizzat cephede bulunmuş biri. Yazdığı konuda tecrübeli. Savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu yerinde tecrübe edip, o savaş şoku içerisinde gerçekleri seçebilmiş bir yazar kendisi. İşte özellikle savaş gibi yoğun olaylar insanlık olarak bizi adeta bir şoka sokar. Bu şokun etkisi altındayken işin mantıksal ve felsefi yönünü görebilmek; gerçekten de o şok içerinde, fark etmenin getirmiş olduğu yoğunluğu kaldırabilmek asıl meseledir. Böll bunu çok iyi başarıyor.

Trenin Tam Saatiydi, cepheye gönderilen bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askere zorla alınıp, kendi rızası dışında cepheye gönderilen masum bir insanın (asker değil, insan) öyküsüdür bu. Hikayenin bir kısmı cepheye giden trenin içinde, diğer kısmı da kendisinin ve asker arkadaşlarının vardığı mevkide geçer. Daha trene binmeden öylesine gergindir ki, yanındaki hiç tanımadığı yaşlı bir adama savaşın çılgınlık olduğundan söz eder. Hiç tanımadığımız bir insana içten bir şekilde mühim şeylerden bahsedebilir miyiz? Soruyu şu şekilde sormak daha doğru olacaktır belki de: Hangi koşullar altında hiç tanımadığınız birine dert yanarız? Hiçbir geri dönüş şansı yok. Eğer cepheye gitmeyi reddederseniz, hain ilan edilip, o halde karşı taraftaki ülkelerin düşmanı durumunda bulunurken, eğer bunu yaparsanız kendi ülkeniz tarafından da düşman olarak ilan edileceksiniz. Bu, insanların ve ülkelerin birbirini en ufak sebeplerden düşman ilan ettikleri bir ortamda, kimsenin düşmanı olmamaya çalışmak hainlik olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, bunun tek bir ismi vardır; insanlık.

Hikayemizin daha en başında sitemli, neredeyse kızgın halde olan kahramanımız trene binmek zorunda kalıp, cepheye yaklaştıkça içinde o sitemden eser kalmaz. Şikayetçi olmayı, sorgulamayı kesmez anlamı çıkmasın bundan. Cepheye yaklaştıkça içindeki sorgulamaların derinliği de artar. Öyle kötü hisseder ki kendini, ölüm zamanını bile hesaplamaya başlar trenle cepheye yaklaşırken. Yakında öleceğim, der ilk önce. Ama yakında kelimesinin gelecek olgusu üzerindeki etkisini fark eder bir anda. Yakında kelimesi geleceği sıkıştırıp ezmektedir. Şayet siz bir olay hakkında yakında kelimesini kullanırsanız geleceğin genişliğini daraltmış, kısıtlı hale getirmiş olursunuz. İşte yakında kelimesinin geleceği sıkıştırıp ezmesi gibi savaş da insanın geri kalan yaşamını; geleceğini sıkıştırıp ezmektedir. Çünkü insanların savaş karşısında kesin bir bilgileri yoktur. Cepheye giden her asker oraya son anlarını yaşamak için gidiyormuşcasına gider. Oraya neden, hangi amaçla gittiğini bile ölünceye dek anlamaz. Bildiği tek şey, 'birileri' tarafından emir verildiği ve gitmek zorunda olduğudur. Savaşın çılgınlık olduğunun farkında olan biri, bu çılgınlığın kendi ülkesine de bulaştığını pekala fark edecektir. Bu açıdan da bir karşı çıkma vardır savaşa. Bir çılgınlık virüsüdür savaş. Bu, kendi ülkeniz bile olsa hiçbir farklılık göstermez. Bu virüsten haklı olarak kaçmaya çalışan insanın, umutsuz kaçışıdır işte bu hikaye.

Silahını almayı bile unutur kahramanımız. O denli derin bir iç sorgulaması içindedir ki, savaş için bir numaralı gereç olan silahını bile unutur. Ama onlarca kişilik kalabalık arasında kimse fark etmez bunu. Cepheye giden bir askerin gelecek kavramı onun için devre dışı kalır. Bir 'geleceksizleştirme zorbalığıdır' savaş. Kahramanımız barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim, der trende iken. Barış kavramını kutsal yapan şey savaş değildir. Savaş gibi kirlenmiş bir kavram başka hiçbir kavramı kutsallaştıramaz. O yüzden barışın askerleri olmaz. Geçmişte, belki de lisede, ders kitabında dünyadaki çeşitli ordulardan bahseden bir metinde 'barış askerleri' diye bir ordu, oluşum görmüştüm. İsimsel ve mantıksal açıdan öylesine saçma bir tabir ki bu. Barış kavramı hakkında birazcık derine inip düşündüğümde hep bu gelir aklıma. Barış için savaş mı gerekir? Barışı korumak için silah mı gereklidir? Kritik sorular sormaktan çekinmemeliyiz hiçbir zaman. Savaşta ölen insanlar için barış kavramı geçersiz hale gelir. Bir asker hayal edin, zorla geleceği elinden alınıyor, cepheye gönderiliyor İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu asker cephede körü körüne ölüyorsa, yıllar sonra bu gibi milyonlarca körü körüne ölmelerin sonucunda barış geliyorsa, bu barış, körü körüne ölen 'insanların' geleceklerinin ellerinden zorla alınmasını haklı çıkarabilir mi?

Yoğun bir iç sorgulama içersinde olan bir insanın tasvir edilmesi her zaman zor bir meseledir. Bana kalırsa Böll, bu konuda da farkını ortaya koyuyor. Bir anda eski anılarına kapılıp giden kahramanımızın bu kapılmaları öylesine iyi anlatılmış ki, bir anda siz de kitabın isminde bile bulunan o treni unutup, kahramanımızla onun anılarına gidiyorsunuz. Kalan günleri, kendi hesabıyla ve tren yol aldıkça azalan kahramanımız, trende de onlarca hiçbir şeyden habersiz insanla karşılaşıyor. O gözükmez insanlar emir verirler, bu emrin bir ölüm kararı olduğunu da sadece kendileri, en iyi ihtimalle bir alt rütbeli olanlar bilir. Ama bu emrin kapsadığı insanlar bu emre uyarken göğüslerini kabartarak uyarlar bu emre. Çünkü verilen emrin vahşeti henüz onlara gözükmez. Savaş alanında ölmeden önceki belki de on saniye önce anlar emri uygulamak zorunda kalan insan; savaşın bulaşıcı bir çılgınlıktan başka bir şey olmadığını, savaş alanında ölemeyecek kadar 'değerli' olan birtakım rütbelerin (insanların, askerlerin değil; yalnızca rütbelerin) hiçbir hakla başka insanları ölüme gönderemeyeceğini ve insan hayatının bir kağıt üzerinde kalem oynatmak kadar önemsiz hale geldiğini. Kahramanımız göğüslerini o anda kabartmakta olan hiçbir şeyden habersiz insanlarla karşılaşır işte. İnsan hayatı savaş dönemlerinde bu yüzden değersizleşmiştir. Bir kalem çiziğine, ağızdan çıkan birkaç kelimeye bakar hiçbir şeyden haberi olmayan bir askerin hayatı. Kim için neden savaşıyor, neden karşısındaki insanları öldürmek zorunda, bunların cevabını alamaz asla. O yüzden kahramanımızın da yaptığı iç sorgulamalar kendi hesabına göre olan daralan zamanında sonuçsuz kalır. Zaman daraldıkça daha da çok şeyi düşünmeye çalışır ama böyle olunca da zihninde her şey birbirine karışır.

En sonunda tren kahramanımızın zamanının bitmesine bir gün kala, ertesi gün cepheye gidecekleri yere varır. Orada üstündeki asker onu ve birkaç arkadaşını randevu evine götürür. Orada kahramanımız hayat için bir umut bulur. Aşık olur. Savaş zamanları gibi insanlığın şok yaşadığı zamanlarda insanlar en ufak şeylere bile tüm güçleri ile sarılırlar. Bu, kahramanımız için yıllar önce yine askerken bir dinlenme yerinde yalnızca gülüşünü görmüş olduğu bir kadındır, kimileri içinse sevgilileri ile çektirdikleri o siyah beyaz, asker kaputunun içinde buruş buruş olmuş fotoğraflardır. Savaş alanında çamura bulanmış olan buruş buruş siyah beyaz fotoğraflar... Kahramanımız o ana tek tutunmuş olduğu tek şeyi randevu evindeki o tanıştığı kadında bulur. Bu öylesine ani bir aşk olmuştur ki normalde cinsellik için oraya gidilmesine karşın onların tasarladıkları tek şey beraber kaçıp gidebilmek olmuştur. Kaçmak, savaşın; virüsün henüz ulaşamadığı ya da hiç ulaşamayacağı bir yere. Bir sahne beni çok etkiledi kitabın bu kısmında. Kahramanımız aşık olduğu kadınla birlikte odada konuşurken kapı çalar ve başka bir askerin kahramanımızın aşık olduğu kadını istediğini söyler. Bu asker oldukça yüksek bir fiyat vermektedir. Ama kahramanımız onun gitmesine izin veremez, yanında fazlaca parası da yoktur. Yaptığı şey, üzerindeki tüm değerli şeyleri çıkarıp vermek olmuştur. Saatini çıkarır, kalemini, maaş defterini bile çıkarıp verir kapıya gelen görevliye. Kaputunu, hatta botlarını bile çıkarıp verir. En azından hayatının son üç saatini aşık olduğu kadınla geçirmek için.

Bu kısımda kahramanımız aşık olduğu kadının ve onun benzeri insanların yoksulluktan yaşamak zorunda kaldığı o kötü yaşamı da askerliğe benzetir. Askerlerin cephelere zorla gönderildiği gibi, bu yerlerde de kadınlar birtakım odalara zorla gönderilir. En az savaş kadar dehşet vericidir bu da. Bu açıdan Böll gerçekten de bahsettiği mühim meselenin de hakkını verir. Aslında savaş yalnızca silahlı olan türden savaş değildir. Her yerde bir savaş vardır toplumda. Toplumdan tekme atılıp üzerine basılan insanların içinde bulunduğu durum bir savaştır. Üstte bahsettiğimiz yerlerde çalıştırılan kadınlar için hayat bir savaştır. Ağır işlerde çalışanlar için hayat bir savaştır. Savaşlar üzerine kuruludur yaşamın bütünü. Önemli olan bu savaşların hepsini bitirebilmektir. Çünkü bu savaşların hepsi bitmediği sürece biri bitse bile, diğeri yine onu tetikleyecektir. Başka bir deyişle yine 'bulaşacaktır'. Çünkü savaş bir virüstür.

Trenin Tam Saatiydi, Böll'ün savaşları yine bol bol eleştiriye tuttuğu bir eseri. Silahını dahi geride unutan, kimseye düşman olmamaya çalışan, masum hayallere, en önemlisi de aşık bir 'insanın' hikayesidir bu.
135 syf.
Kütüphane’den okunacaklar arasından bir kitap daha eksildi.Okudum bitti…Eserin konusuna gelince;

İkinci Dünya savaşında izni biten ve cepheye geri dönmek üzere trene binen,bile bile ölüme gittiğinin farkında olan er “Andreas”ın hikayesi bu.Ölmek istemiyor ama öleceğini biliyor.Geçtiği her istasyonda gördüklerini düşünüp durur.Çünkü her gördüğünü bir daha göremeyeceğini biliyor ve tren ilerlemeye devam ediyor.
’Bu tren bana ait,ben de bu trene.Beni başıma gelecek şeye doğru götürüyor ve her geçen süre içinde beni o şeye yaklaştırıyor(Ölüme). diye kendi kendine söylenir.
Bunca ruhsal karmaşanın içinde Polonya’yı özlediğini, gördüğü ufku özlediğini,öylesine yabansı ve içten özlediğini ve ancak bir aşığın sevgilisini özler gibi-özlediğini bilir.Evet yaşamak istiyor.Kendi gerçekliği üzerinden teorem olarak hayatın güzel ve teorem olarak yaşamanın olağanüstü olduğunu bildiği halde trenden inmek istemiyor ve inebileceği halde…Ne garip…Karanlık bir sona doğru sürüklenen yüklü ve savaşın yönettiği bir insan.

- Evet benden buraya kadar-

*Sanki bir savaştan çıkmışçasına
bütün duygularım ağır yaralı.*

Uzatmaya gerek yok.İyisi mi kendiniz okuyun ve tadına bakın.Ayrıca bunuda es geçmemem lazım eserdeki tasvir gücü gerçekten eşsiz bir ustalığın eseri.Buna ek olarak tasvir gücünü koruduğu için mütercim Zeyyat Selimoğlu’na da ayrıca borçluyuz.
119 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
''Stryi'' diye bir yer var, günümüzde Ukrayna sınırları arasında kalıyor, internette resimlerine baktım da harbiden ölmek için müthiş bir yermiş. Şimdi ben buradan kalksam Stryi'ye gitsem ve sabah saat altıda kendi kendimi öldürsem, bir şey kaybetmiş olmayacağım. Aslında mekanın illa ki Stryi olması da gerekmiyor, Lviv ile Çernivtsi arasındaki herhangi bir ilçe de olabilir burası, diyorum ya bu bölgede intihar etmiş olsam bir şeyi kaybetmiş olmayacağım. Zira ben bu 'Trenin Tam Saatiydi' isimli kısa romanı okudukça bu bölgede zaten defalarca öldüm. Üstelik romanın ana karakterinin, burada ölmeyi sürekli kurgulayan bu karakterinin akıbetinin ne olduğunu anlayamadığım halde bölgede ölen ben oldum, bir defa da değil üstelik birkaç defa. Şimdi ben bunları şeyi vurgulamak için söylüyorum; hani bazı okurlar bazı kitaplar için ''okurken sanki yaşıyorsunuz'' diyor ya, işte ben de romandaki bu özelliğe vurgu yapmak için konuşuyorum. Gerçekten de öyle, kitabı okurken adeta yaşıyorsunuz ya da ne bileyim ölüyorsunuz...

Şimdi bir de ben buradan bazı edebiyat eleştirmenlerine nacizane bir eleştiri göndermek istiyorum. Eleştirilen bir eserin metinlerindeki tekrarlanan cümlelerin, tabirlerin, duyguların eserin sürükleyiciliğine, edebi kurgusuna ve bunun gibi şeylere zarar verdiği eleştirisi artık basitleşmiş, sıradan bir eleştiridir. İyi bir eleştirmen, yazarın bazı tekrarlarıyla okurun üzerinde planladığı bir psikolojik baskı veya vurgu seviyesinin bulunduğunu görebilmelidir. Diyeceğim şu ki Heinrich Böll, bu eserindeki bazı unsurları okura tekrar tekrar sunmasıyla okur üzerindeki tasarladığı psikolojik baskıyı ziyadesiyle üretebiliyor. Yetenekli bir yazardır bu Heinrich Böll, okur, yazarın kendine has bir üslubu olduğunu hemen görebiliyor.

Yazarla beni tanıştıran genç okur arkadaşıma tekrar teşekkür ederken burada bu internet sitesinde bu yazdıklarımı gören var mı diye de düşünmüyor değilim. Eğer okumuşsanız beğenmişsiniz umarım. Eseri tavsiye ediyorum, iyi okumalar...
131 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Savaşa, ölüme, aşka ve umuda dair bir ağıt...
Elinize alınca bırakılamayan, bir solukta okunup mutlaka tekrar okunmalı denenlerden.
Bu kısa romanı okurken Muhsin Ünlü'ye ait; "Üzülme kelebeğim. Bugünü atlatırsak, yarın diye bir şey yok!..." cümle geldi hep aklıma.
Şiirsel bir dille yazılmış bu güzel eser -eğer bugüne kadar yapılmadıysa- mutlaka oyun olarak sahnelenmeli, veya en azından filmi çekilmeli.
Okurken alıntı yapmadım, yapamadım çünkü neredeyse her sayfası, her satırı alıntı yapılacak değerde bir metin.
Okuyun göreceksiniz...
131 syf.
·Beğendi·8/10
'Yakında' diyor savaşa yollanan asker, bindiği trende. 'Yakında öleceğim.' Ölümün soluğunu hissediyoruz, erle birlikte. Gözlerimiz dehşetle açılıyor. 'Yaşamak güzel şeydi, hiç farkına varamamış olmak ne tuhaf' diye düşünüyor, düşünüyoruz.
Trenin tam saatinde bir tabur Alman asker, ölüme gönderiliyor. 'Heil Hitler!' harici bir şey demek ne mümkün!. Her ne şekilde ölürse ölsün, erler 'Büyük Almanya' uğruna ölmekten memnun gösteriliyor. Kahramanlık öyküleri anlatmak gerek. Ki, cepheye çekebilmeli acemileri. Savaşmayanların kahramanca anlattığı 'savaş' neden önemsizleşsin ki? Kahramanlık öyküleri anlatmak gerek değil mi?
Yazarın eserinde sürekli tekrarladığı sözcükler, zihnimizi baskıladığı gibi kalp atışımızı da hızlandırıyor, ölümün soluğunu duyuyoruz âdeta. Duyguları anbean yaşatan bir eser. Savaşa gönderilen bir askerin bilnç akışına şahit oluyoruz. Çok etkileyici bir anlatım. Şiir gibi akan bir üslup. Okunmayı hak eden bir eser.
119 syf.
·Beğendi·7/10
Yakında! Tam olarak ne zaman belli değil, ama yazık ki yakında! Savaş! Korku! Utanç! Yol! Evet en çok korku. Tren. Şehirler. İnsanlar. Aşk. Evet en çok aşk. Yaşamaya, memlekete, barışa, gözlere, kadına; aşk.
Bağnaz bir savaş meraklısı değil O. Ürkek bir kuş gibi, tam zamanında gelen bir trene katıyor kaderini. Yolculuk var, evet. Ancak karanlığa. Siyaha. Simsiyaha. Takvimler acımasızca savaşı sürüyor. Takvim yaprağı koparmakla bitiyor ancak savaş bitmiyor. O da istiyor bitmesini. Hatta savaşa gitmek bile istemiyor. Global bir yalnızlığa mahkûm olduğunu düşünüyor. Galiçya'dan korkuyor. Lviv'de hasret hüsrana, aşk ölüme gebe kalıyor. O savaşmak istemiyor. Ancak savaş onu istiyor. Kahrolası düzen onun da ötekiler gibi o sahnede yok olmasını istiyor, savaş tellalları koltuklarında otururken. Saatler sayıyor. Saatler yaklaştıkça korkusu kalbini parsel parsel ele geçiriyor...
Böll, savaşı ve psikolojiyi, insanı ve seyahati, savaşa giden insanın seyahatteki psikolojisini, neredeyse aldığı nefese dek yazmış. Bir gözlem gibi. Satırlar da korku duygusu satır satır kesiyor insanın nefesini. 'Yakında!' 'Ölmek!'
Peki ya öleceğini bilmek ve ölmeye gitmek nasıl bir duygu?
131 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Hayır, bin dokuz yüz bilmem kaç yılında yayımlanan bir eser diye giriş yapmayacağım, sayıya gerek yok bu kez. İnsan veya insana ait olan hiçbir şey sayılarla sınırlandırılamaz!

Deniz kenarındayım. Dalga sesleri çocuk sesleriyle karışık olarak geliyor. Şu anda çok seviyorum dalgaları çünkü bir insanın hayatının en güzel, en mutlu olduğu zamanın seslerini getiriyor bana. Çocukluğum vuruluyor kıyıya her dalgada parça parça... Martin Eden'i, Jack London'u anımsatıyor diğer yandan ...Tren geçmiyor buralardan, neyse ki geçmiyor. İstemem yakınlarımda ölüme giden trenler olsun, istemem uzaklarda ölüme giden trenler olsun, istemem hiçbir yerde ölüme giden trenler olsun, istemem insanlar ölsün, istemem trenler olsun... İnsana yakışan yaşamak, ölmek değil! Çocukların hak ettiği babasız kalmak değil, kadınların hak ettiği sevdiği adamsız ömür sürmek değil, anne babanın hak ettiği çocuğunun ölümüne şahit olmak değil, değil! Hayır bunlar doğal değil, bunlar kabul edilebilir değil, hayır bunlar gerçek olamaz! İsterdim hayatım karşılığında bu acıların çekilmemesini... Ancak seçenek sunan hayat değil, insanlar... Ve insanlar seçebileceklerinin en kötüsünü seçiyor, seçmeye devam ediyor...

Trene bindiğinizde üçüncü kişiler tarafından yapılan konuşmada duyduğunuz şehir adlarının, kişilerin nereli olduklarıyla alakalı olmadığını anlayıp, ölüme gidecekleri, ölecekleri yer olduğunu anladığınız an yüzünüzde ve yüreğinizde oluşan görüntünün resmidir, savaşın resmi...

Sakalı uzun olan var trende. Umursamamazlık maskesi altında umursayanlardan. Konuşuyor sürekli. Çünkü biliyor, ölümün en güçlü silahının sessizlik olduğunu. Arkadaşlarına bir şeyler söylüyor onların merakını deşmek için, ona soru sorsunlar diye. Sormayan arkadaşlarının adına ben sorardım sana sakalı uzamış adam. Sadece senin içinde anlatacak bir şeyler kalmasın diye o trende olurdum. Soru kalmayana kadar sorardım sen de yorulana kadar cevaplardın...

İnanıyorsanız savaşın gerekliliğine, inanıyorsanız orospu olan bir kadının sevemeyeceğine, inanıyorsanız saniyenin onda birinde aşık olunamayacağına, bu eseri okumaktan uzak kalmışsınız demektir...
119 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
1943 yılı Almanya'sında izinden cepheye dönmek üzere trene binen bir er adı; Andreas.Kahramanımız Andreas,artık Hitlerin savaşı kaybetmeye başladığını ve kendisinin de öleceğini bilerek son tren yolculuğunu yapıyor.

Heinrich Böll belki kendisi de bu savaşta yer aldığı ve esirlik dahil birçok şeyi yaşadığı için o kadar iyi anlatıyor ki Andreas'ın psikolojisini taa yüreğinizde hissediyorsunuz ; resmen lirik bir anlatım bu.

Okurken sürekli olarak böyle bir yolculuğun ne kadar zor olacağını düşündüm.Ayrıca 2.Dünya savaşı zamanında sadece Almanya'da doğmuş olduğu için savaşa dahil olup Hitlerle hiçbir bağı olmayan bir sürü Nazi askerinin durumunun da ne kadar acı olduğunu yüreğimde hissettim.

Böll harika bir yazar ve bu incecik kitabı yine çok derin bir anlatıma sahip.Tavsiye ederim.
119 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde bir haftalık bir tren yolculuğu sonunda katılacağı cephede, ölmek istemeyen ölüme doğru yolculuğa  giden, Alman eri Andreas’ın hikâyesidir. Olaylardan ziyade kahramanların duygu ve düşüncelerinin yoğun olduğu bir eser. Yazarın tasvir gücü harika, üslubunu beğendim.
157 syf.
·9 günde·8/10
Gittiğin yerden dönemeyeceğini bildiğinde yola çıkmak zor. "Yakında" öleceksin ve uğruna öleceğin şey umrunda bile değilken, senin gibi ölen milyonlarcası için söylenenden farklı tek bir kelime edilmeyecekken arkandan o yola çıkmak çok zor.
"Yakında" öleceksin ama aynı vagonda senin gibi ölecek olanlarla sarhoş olup sızabilecek kadar vaktin de var. Öleceğin yere haritada daha da yaklaşıyorsun sürekli ama yediğin tereyağlı ekmek lezzetli işte yine de.
"Yakında" öleceksin ve aklından çıkmayan şey bir saniyeyi paylaştığın ama yüzü bile hafızanda olmayan bakışlar. Öleceğini bile bile o bakışlarla tekrar karşılaşabilmek için ettiğin dualar, birliğindeki haydudun tecavüzüyle ışığı sönüveren yol arkadaşının bir an önce ölüvermek isteği, karısının ihanetiyle dönecek evi, besleyecek umudu kalmamış olanın bir diğerinin umarsızlığıyla aynı telde ilerliyor artık.
Eğer "yakında" öleceksen ve yaşamak için 12 saatten az vaktin kalmışsa aşık olabilirsin; aşık olduğun kadınla 4 saat daha geçirebilmek karşılığında ayağındaki çizmeyi verebilirsin. Çorapla ölen ilk sen olmayacaksındır ya işte.
"Yakında" öleceksen ve uğruna öleceğin şeye inanmıyorsan her yaptığın şey hem ne boşadır hem en kıymetli.
Başka bir kadını seviyor. Titreyip ellerini kasıyor,gözlerini kapıyor işte,ona acı verdim. İnsan en büyük acıyı sevdiklerine tattırırmış, sevmenin yasası bu. Öyle üzgün ki şu anda, ağlamıyor bile.Gözyaşının kudretsiz kaldığı büyük bir acı vardır, diye düşünüyor. Ah, ben neden o sevdiği kadının yerinde değilim. Ruhumu,vücudumu neden o kadınınkiyle değiştiremiyorum? Hiçbir şeyi,kendimden hiçbir şeyi esirgemeksizin verirdim kendimi yalnız gözlerine sahip olabilseydim ötekinin. Ölümünden önceki bu gece,benim için de son gece demektir; çünkü onun artık var olmamasıyla benim için de önemli bir şey kalmayacak,her şeye karşı kayıtsız olacağım. Ah, sadece kirpiklerine sahip olabilseydim o kadının, bütün benliğimi verebilseydim kirpiklerine karşı.
Heinrich Böll
Sayfa 135 - bilgi yayınevi
“Yakında” öleceğim; daha savaş içinde. Barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim. Yok barış. Hiçbir şey yok artık, ne müzik… ne çiçek… ne şiir… insanlar sevinemeyecek artık; “yakında” öleceğim.
Heinrich Böll
Sayfa 13 - Can Yayınları - 2. Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Trenin Tam Saatiydi
Baskı tarihi:
1972
Sayfa sayısı:
157
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Trenin Tam Saatiydi
Trenin Tam Saatiydi

Kitabı okuyanlar 75 okur

  • Mehmet Öz
  • Filizyargan
  • Süheyl
  • Önder ÖZSEVİM
  • deniz walker
  • Belçimm
  • İrem Çinik
  • Bademsekerin
  • Büşra T.
  • CUCU

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.4 (1)
9
%0
8
%7.3 (3)
7
%2.4 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0