Adı:
Trenin Tam Saatiydi
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
119
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732331
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Zug war Pünktlich
Çeviri:
Zeyyat Selimoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Trenin Tam Saatiydi
Trenin Tam Saatiydi
İkinci Dünya Savaşını bir piyade eri olarak yaşayıp "savaştan ve militarizmden daha saçma bir şey olamaz" kararına varan Heinrich Böll'ün bu kısa romanı, 1949'da yayımlandı. Alman ordusunun bütün cephelerde çökmeye başladığı günlerde, Andreas adında gencecik bir Alman eri cepheye katılma emrini alır. Kesin bir ölüme gittiğini kafasında bir saplantı olarak taşıyan Andreas, bindiği trenin bir ara istasyonda kaldığı saatlerde, bir randevu evinde genç bir Polonyalı kızla buluşur. Andreas ne kadar zorlama bir askerse genç kız da öylesine zorlama bir kiralık kızdır. İkisi arasındaki ilişki, bir cinsel buluşma olmaktan çıkıp gerçek bir sevgiye dönüşür. Bu arada, Andreas'ın alınyazısı olarak kabullendiği ölüm saati yaklaşmaktadır...
Spoiler ve Alıntı vardır !!

"SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

"Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

"Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

"Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

"Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

"Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
Kütüphane’den okunacaklar arasından bir kitap daha eksildi.Okudum bitti…Eserin konusuna gelince;

İkinci Dünya savaşında izni biten ve cepheye geri dönmek üzere trene binen,bile bile ölüme gittiğinin farkında olan er “Andreas”ın hikayesi bu.Ölmek istemiyor ama öleceğini biliyor.Geçtiği her istasyonda gördüklerini düşünüp durur.Çünkü her gördüğünü bir daha göremeyeceğini biliyor ve tren ilerlemeye devam ediyor.
’Bu tren bana ait,ben de bu trene.Beni başıma gelecek şeye doğru götürüyor ve her geçen süre içinde beni o şeye yaklaştırıyor(Ölüme). diye kendi kendine söylenir.
Bunca ruhsal karmaşanın içinde Polonya’yı özlediğini, gördüğü ufku özlediğini,öylesine yabansı ve içten özlediğini ve ancak bir aşığın sevgilisini özler gibi-özlediğini bilir.Evet yaşamak istiyor.Kendi gerçekliği üzerinden teorem olarak hayatın güzel ve teorem olarak yaşamanın olağanüstü olduğunu bildiği halde trenden inmek istemiyor ve inebileceği halde…Ne garip…Karanlık bir sona doğru sürüklenen yüklü ve savaşın yönettiği bir insan.

- Evet benden buraya kadar-

*Sanki bir savaştan çıkmışçasına
bütün duygularım ağır yaralı.*

Uzatmaya gerek yok.İyisi mi kendiniz okuyun ve tadına bakın.Ayrıca bunuda es geçmemem lazım eserdeki tasvir gücü gerçekten eşsiz bir ustalığın eseri.Buna ek olarak tasvir gücünü koruduğu için mütercim Zeyyat Selimoğlu’na da ayrıca borçluyuz.
  • Dönüşüm
    8.2/10 (9.010 Oy)9.266 beğeni30.554 okunma932 alıntı147.657 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.290 Oy)5.735 beğeni18.471 okunma1.191 alıntı64.562 gösterim
  • Kırmızı Pazartesi
    7.9/10 (2.471 Oy)2.013 beğeni7.438 okunma524 alıntı33.736 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.834 Oy)9.788 beğeni27.603 okunma2.029 alıntı127.238 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (16.127 Oy)20.071 beğeni46.130 okunma3.670 alıntı194.380 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.659 Oy)4.146 beğeni13.835 okunma1.550 alıntı56.998 gösterim
  • Düşüş
    8.3/10 (663 Oy)585 beğeni1.986 okunma971 alıntı12.301 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (11.235 Oy)14.061 beğeni36.587 okunma3.862 alıntı154.976 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.868 Oy)8.463 beğeni24.332 okunma964 alıntı96.835 gösterim
  • Benim Üniversitelerim
    8.1/10 (260 Oy)264 beğeni1.091 okunma583 alıntı6.252 gösterim
''Stryi'' diye bir yer var, günümüzde Ukrayna sınırları arasında kalıyor, internette resimlerine baktım da harbiden ölmek için müthiş bir yermiş. Şimdi ben buradan kalksam Stryi'ye gitsem ve sabah saat altıda kendi kendimi öldürsem, bir şey kaybetmiş olmayacağım. Aslında mekanın illa ki Stryi olması da gerekmiyor, Lviv ile Çernivtsi arasındaki herhangi bir ilçe de olabilir burası, diyorum ya bu bölgede intihar etmiş olsam bir şeyi kaybetmiş olmayacağım. Zira ben bu 'Trenin Tam Saatiydi' isimli kısa romanı okudukça bu bölgede zaten defalarca öldüm. Üstelik romanın ana karakterinin, burada ölmeyi sürekli kurgulayan bu karakterinin akıbetinin ne olduğunu anlayamadığım halde bölgede ölen ben oldum, bir defa da değil üstelik birkaç defa. Şimdi ben bunları şeyi vurgulamak için söylüyorum; hani bazı okurlar bazı kitaplar için ''okurken sanki yaşıyorsunuz'' diyor ya, işte ben de romandaki bu özelliğe vurgu yapmak için konuşuyorum. Gerçekten de öyle, kitabı okurken adeta yaşıyorsunuz ya da ne bileyim ölüyorsunuz...

Şimdi bir de ben buradan bazı edebiyat eleştirmenlerine nacizane bir eleştiri göndermek istiyorum. Eleştirilen bir eserin metinlerindeki tekrarlanan cümlelerin, tabirlerin, duyguların eserin sürükleyiciliğine, edebi kurgusuna ve bunun gibi şeylere zarar verdiği eleştirisi artık basitleşmiş, sıradan bir eleştiridir. İyi bir eleştirmen, yazarın bazı tekrarlarıyla okurun üzerinde planladığı bir psikolojik baskı veya vurgu seviyesinin bulunduğunu görebilmelidir. Diyeceğim şu ki Heinrich Böll, bu eserindeki bazı unsurları okura tekrar tekrar sunmasıyla okur üzerindeki tasarladığı psikolojik baskıyı ziyadesiyle üretebiliyor. Yetenekli bir yazardır bu Heinrich Böll, okur, yazarın kendine has bir üslubu olduğunu hemen görebiliyor.

Yazarla beni tanıştıran genç okur arkadaşıma tekrar teşekkür ederken burada bu internet sitesinde bu yazdıklarımı gören var mı diye de düşünmüyor değilim. Eğer okumuşsanız beğenmişsiniz umarım. Eseri tavsiye ediyorum, iyi okumalar...
Yakında! Tam olarak ne zaman belli değil, ama yazık ki yakında! Savaş! Korku! Utanç! Yol! Evet en çok korku. Tren. Şehirler. İnsanlar. Aşk. Evet en çok aşk. Yaşamaya, memlekete, barışa, gözlere, kadına; aşk.
Bağnaz bir savaş meraklısı değil O. Ürkek bir kuş gibi, tam zamanında gelen bir trene katıyor kaderini. Yolculuk var, evet. Ancak karanlığa. Siyaha. Simsiyaha. Takvimler acımasızca savaşı sürüyor. Takvim yaprağı koparmakla bitiyor ancak savaş bitmiyor. O da istiyor bitmesini. Hatta savaşa gitmek bile istemiyor. Global bir yalnızlığa mahkûm olduğunu düşünüyor. Galiçya'dan korkuyor. Lviv'de hasret hüsrana, aşk ölüme gebe kalıyor. O savaşmak istemiyor. Ancak savaş onu istiyor. Kahrolası düzen onun da ötekiler gibi o sahnede yok olmasını istiyor, savaş tellalları koltuklarında otururken. Saatler sayıyor. Saatler yaklaştıkça korkusu kalbini parsel parsel ele geçiriyor...
Böll, savaşı ve psikolojiyi, insanı ve seyahati, savaşa giden insanın seyahatteki psikolojisini, neredeyse aldığı nefese dek yazmış. Bir gözlem gibi. Satırlar da korku duygusu satır satır kesiyor insanın nefesini. 'Yakında!' 'Ölmek!'
Peki ya öleceğini bilmek ve ölmeye gitmek nasıl bir duygu?
Hayır, bin dokuz yüz bilmem kaç yılında yayımlanan bir eser diye giriş yapmayacağım, sayıya gerek yok bu kez. İnsan veya insana ait olan hiçbir şey sayılarla sınırlandırılamaz!

Deniz kenarındayım. Dalga sesleri çocuk sesleriyle karışık olarak geliyor. Şu anda çok seviyorum dalgaları çünkü bir insanın hayatının en güzel, en mutlu olduğu zamanın seslerini getiriyor bana. Çocukluğum vuruluyor kıyıya her dalgada parça parça... Martin Eden'i, Jack London'u anımsatıyor diğer yandan ...Tren geçmiyor buralardan, neyse ki geçmiyor. İstemem yakınlarımda ölüme giden trenler olsun, istemem uzaklarda ölüme giden trenler olsun, istemem hiçbir yerde ölüme giden trenler olsun, istemem insanlar ölsün, istemem trenler olsun... İnsana yakışan yaşamak, ölmek değil! Çocukların hak ettiği babasız kalmak değil, kadınların hak ettiği sevdiği adamsız ömür sürmek değil, anne babanın hak ettiği çocuğunun ölümüne şahit olmak değil, değil! Hayır bunlar doğal değil, bunlar kabul edilebilir değil, hayır bunlar gerçek olamaz! İsterdim hayatım karşılığında bu acıların çekilmemesini... Ancak seçenek sunan hayat değil, insanlar... Ve insanlar seçebileceklerinin en kötüsünü seçiyor, seçmeye devam ediyor...

Trene bindiğinizde üçüncü kişiler tarafından yapılan konuşmada duyduğunuz şehir adlarının, kişilerin nereli olduklarıyla alakalı olmadığını anlayıp, ölüme gidecekleri, ölecekleri yer olduğunu anladığınız an yüzünüzde ve yüreğinizde oluşan görüntünün resmidir, savaşın resmi...

Sakalı uzun olan var trende. Umursamamazlık maskesi altında umursayanlardan. Konuşuyor sürekli. Çünkü biliyor, ölümün en güçlü silahının sessizlik olduğunu. Arkadaşlarına bir şeyler söylüyor onların merakını deşmek için, ona soru sorsunlar diye. Sormayan arkadaşlarının adına ben sorardım sana sakalı uzamış adam. Sadece senin içinde anlatacak bir şeyler kalmasın diye o trende olurdum. Soru kalmayana kadar sorardım sen de yorulana kadar cevaplardın...

İnanıyorsanız savaşın gerekliliğine, inanıyorsanız orospu olan bir kadının sevemeyeceğine, inanıyorsanız saniyenin onda birinde aşık olunamayacağına, bu eseri okumaktan uzak kalmışsınız demektir...
İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde bir haftalık bir tren yolculuğu sonunda katılacağı cephede, ölmek istemeyen ölüme doğru yolculuğa  giden, Alman eri Andreas’ın hikâyesidir. Olaylardan ziyade kahramanların duygu ve düşüncelerinin yoğun olduğu bir eser. Yazarın tasvir gücü harika, üslubunu beğendim.
... hayat denen şey, bu gözyaşları işte.
Sayısız dereden meydana gelmiş bir ırmak.
Her şey buraya akıp buraya doluyor acıyla..
Heinrich Böll
Sayfa 124 - Bilgi Yayınevi-1967 1.Basım
Uyanıkken ve içi hüzünle doluyken,yanı başında bir insanın olduğunu bilmek sevindiriyor adamı.
Heinrich Böll
Sayfa 40 - Bilgi Yayınevi-1967 1.Basım
İnsan en büyük acıyı sevdiklerine tattırırmış, sevmenin yasası bu.
Heinrich Böll
Sayfa 115 - Bilgi Yayınevi-1967 1.Basım
... yalnız kalmak güzel şey. İnsan tek başına olunca o kadar yalnız olmuyor.
Heinrich Böll
Sayfa 51 - Can Yayınları
...seni kendim sayıyorum da ondan söylüyorum. Kendimden saklayamadığım bir şeyi senden de saklayamam.
Heinrich Böll
Sayfa 104 - Bilgi Yayınevi-1967 1.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Trenin Tam Saatiydi
Baskı tarihi:
Ocak 2016
Sayfa sayısı:
119
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750732331
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Zug war Pünktlich
Çeviri:
Zeyyat Selimoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Trenin Tam Saatiydi
Trenin Tam Saatiydi
İkinci Dünya Savaşını bir piyade eri olarak yaşayıp "savaştan ve militarizmden daha saçma bir şey olamaz" kararına varan Heinrich Böll'ün bu kısa romanı, 1949'da yayımlandı. Alman ordusunun bütün cephelerde çökmeye başladığı günlerde, Andreas adında gencecik bir Alman eri cepheye katılma emrini alır. Kesin bir ölüme gittiğini kafasında bir saplantı olarak taşıyan Andreas, bindiği trenin bir ara istasyonda kaldığı saatlerde, bir randevu evinde genç bir Polonyalı kızla buluşur. Andreas ne kadar zorlama bir askerse genç kız da öylesine zorlama bir kiralık kızdır. İkisi arasındaki ilişki, bir cinsel buluşma olmaktan çıkıp gerçek bir sevgiye dönüşür. Bu arada, Andreas'ın alınyazısı olarak kabullendiği ölüm saati yaklaşmaktadır...

Kitabı okuyanlar 25 okur

  • rtgrlsln
  • Volkan1917
  • Osman Y.
  • Muhsin Ulusoy
  • Sümeyra
  • Müjdem K.J
  • Hatice
  • Tuco Herrera
  • Shello'S  鲻
  • Salih Çermik

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.5 (4)
9
%17.6 (3)
8
%23.5 (4)
7
%11.8 (2)
6
%17.6 (3)
5
%5.9 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0