1000Kitap Logosu
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?

Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?

OKUYACAKLARIMA EKLE
8.0
267 Kişi
865
Okunma
201
Beğeni
7,5bin
Gösterim
296 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 8 sa. 23 dk.
Adı
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
Basım
Türkçe · Türkiye · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · Ocak 2019 · Karton kapak · 9786052956861
Diğer baskılar
Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanının kahramanı Mansur, tıp eğitimi aldığı Fransa’dan varlığını devlet hizmetine adamaya kararlı bir idealist olarak İstanbul’a gelir. Fakat daha adımını atar atmaz karşılaştığı olaylar, gördüğü manzaralar karşısında şaşkınlığa düşer. Mansur tenkitçi dikkatiyle Osmanlı cemiyet ve devlet hayatını en hurda köşelerine kadar teşhir ederken, Tanzimat’tan beri doğrulmak istedikçe sendeleyen ve nihayetinde yıkılan Osmanlı’nın düşüş nedenleri canlı tablolar halinde gözler önüne serilir. Mizancı Murat okura, zamanın yeni mahsulü Mansur gibilerinin, “İlerde çoğalacak benzerlerinin ilk önceleri, yani turfandaları mıdır yoksa kimsenin beğenmeyeceği cemiyet düşkünleri, yani turfaları mıdır?” sorusunu sordurur. Mizancı Murat (1854-1917) Gazeteci, siyaset adamı, tarihçi ve yazar Murat Bey, Dağıstan’da doğdu. Rüştiye ve idadi öğrenimini burada tamamladı. Rusya’da tıp eğitimi aldıktan sonra 1873’te İstanbul’a giderek Hariciye Nezareti Matbuat Kalemi’nde çevirmen olarak çalıştı. Mekteb-i Mülkiye’de siyasal tarih ve coğrafya dersleri verdi. Darülmuallimin’de hocalık ve yöneticilik yaptı. İttihat ve Vakit gazetelerinde Türk-Rus savaşı ve dış politika konularındaki yazılarıyla kendini gösteren Murat Bey, 1886’dan itibaren çıkardığı Mizan gazetesiyle Osmanlı basınında önemli bir yer edindi. Yazıları nedeniyle gazete sansüre uğrayarak zaman zaman kapatıldı. İstanbul’da ilk örgütlü muhalefet hareketleri başladığında Jön Türkler kendilerine yakın gördükleri Murat Bey’in hareketin başına geçmesini istediler. Sarayın baskısı karşısında 1895’te Paris’e kaçan Murat Bey önce Kahire, sonra Paris ve Cenevre’de yeniden çıkardığı Mizan ve ayrıca yayımladığı siyasi risaleleriyle Avrupa’da ve Türkiye’de büyük tesir uyandırdı. II. Meşrutiyet’in ilanını takiben Mizan’ı tekrar çıkararak eski partisiyle anlaşma ümidini, Avrupa’dan dönmesini affetmeyen İttihat ve Terakki liderleri boşa çıkarınca, o, tesiri 31 Mart hadiselerine kadar uzanan şiddetli bir muhalefete geçmiştir. Olaydan birkaç gün sonra, irtica ve askeri ihtilal çıkarmak suçuyla tutuklanarak ömür boyu kalebentliğe mahkûm edilip Rodos’a sürülür. Midilli’de tamamladığı sürgünlüğünden 1912’de çıkarılan kısmi af üzerine İstanbul’a dönmüş, Peyam ve Peyam-ı Edebi’de yazmaya devam etmiştir.
7 mağazanın 46 ürününün ortalama fiyatı: ₺16,15
8.0
10 üzerinden
267 Puan · 78 İnceleme
Fëanor
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?'ı inceledi.
296 syf.
·
4 günde
·
8/10 puan
MAARİF VE HİZMET HER ŞEYDİR
- Bu hayatta sevmediğin şey ne? Onu söyle. - Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de açgözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar, birbirini tepeden tırnağa süzmeler. (...) Bunlar arasında insanlık nerede? İnsanlık ufak paralar haline gelmiş. (İvan Gonçarov, Oblomov, s. 213) Tanzimat Fermanı’yla birlikte her sahada hız kazanan yenileşme hareketleri, Osmanlı'da insanların yaşantısını ve edebiyatı derinden etkilemiştir. Mizancı Murat, ''politikacı bir fikir adamı'' olduğundan, romanında siyasetten ekonomiye, bürokrasiden eğitime kadar birçok farklı konuyu ele almıştır. Aydın Türk genci kişiliğini Mansur ile yansıtan Mizancı Murat, memleketi geri kalmışlıktan kurtaracak yegâne çareyi “maarif” olarak göstermiştir. Mansur, tıp eğitimini aldığı Paris'ten İstanbul'a gelip, kendini devlete ve geleceğe adamak isteyen bir gençtir. Mansur ''çocukluk çağına veda etmek üzere bulunan''¹ bir gençtir; o, artık devletin, milletin geleceği üzerine düşünen ve sorgulayan bir ''aydın''dır. Paris'te tahsilini vermiştir fakat yine de Osmanlıdır. Mansur'un çocukluğu ''ataerkil'' bir ailede geçmiştir. Annesi bir cariye, babası bir ''kahraman''dır. Kibirli, zeki ve içe dönük bir çocuktur. Toplumsal açıdan herkesten üstün olmayı, kimseye yenilmemeyi çok ister. Bunun için de yapabileceğinin en iyisini yapmaya her zaman özen gösterir; fakat küçüklüğünde bunları bilinçli yapmaz, bu, Zehra'nın tahsilini engelledikten sonra ''Kendimi affedemiyorum'' demesinden bellidir. Onun bu ''üstün olma aşkı'' ailesinden ve ''erkeklik''inden gelir. Bu aşk, onun kişiliği ile bütünleşmiştir. Mizancı Murat, Mansur'un kişiliğini, çocukluğuyla birlikte, çok hoş anlatır. Onun bu ''geriye dönüş''ünde Oblomov havası vardır. Tıpkı Oblomov gibi, Mansur da geriye dönüp kendine bakar ve nasıl bir insan olduğunu sezinler. Mansur, Oblomovka'da değil de, tıpkı onun gibi rahat bir yerde çocukluğunu sürdürmüştür. Politikanın içinde doğması ve savaşları görmesi onun kişiliğini büyük ölçüde etkilemiştir. Oblomov, hayattaki ''ihtiras oyunlarından'' bıkmış ve artık hayattan umudunu kesmiş bir adamdır. O eylemsiz bir tutunamayandır. Oblomov, Oblomovka'da yetişmiş ve gayet rahat bir çocukluk geçirmiştir. Ama iş hayatında çok baskı gördükten sonra ve hayatın, insanların pek de çekici olmadığını anladığında, her şeyden elini ayağını çeker; kendi kendine ve hayata başkaldırır. Mansur öyle değildir; hem eylemlidir hem de tutunabilmiştir hayata. O, pislik memurları ve aşağılık düzeni görünce pes etmez, aksine daha da hırslanır. Geçmişten ders alır ve geleceğe odaklanır. Onun ''idealistliği'' de bundan kaynaklanır. Sonunda da insanlara faydalı olmak için birçok şey yapar ve tutkusunu gerçekleştirir. Annesi ''yüce hilafet merkezi İstanbul''a gitmeyi çok ister. Bundan dolayı Mansur'da ''İstanbul'a karşı hususi bir muhabbet'' peyda eder.² Mansur İstanbul'a gelince hem bu şehri görmeyi çok istediği için, hem de şehrin güzelliği onu büyülediği için insanlara hiç dikkat etmez. Onun için önemli olan İstanbul ve kendisi arasındaki bağdır. Romanın başında Mansur'un aklı başından o kadar gitmiş ve İstanbul'u o kadar derinlemesine incelemiştir ki, ''kibirli Mansur'' onun çenesini okşayıp terbiyesizce muamele eden memura cevap vermez, neredeyse umursamaz. Daha sonra Mansur amcası Şeyh Salih Efendi'nin yanına gelir. Sivri zekâsını ve kararlılığını amcasının yanında da gösterir. O, ''yüce hilafet merkezinde, padişaha sadık kullar arasında'' yaşamak ister. Buna kararlıdır. Kararını ve donanımını amcası da fark eder. Mansur için yolculuk ''İstanbul''la başlar; artık topumdaki rolüne daha fazla kafa yormalı, daha fazla yazmalı ve daha fazla düşünmelidir. Çünkü artık çocukluk âlemi çok uzaklarda kalmıştır. Mansur etrafındakilere takılmadan kendi yolunu çizmeyi öğrenmiştir. Bu hayatta el âlemin ne dediğinin bir önemi olmadığının bilincindedir. Fransa'da da tek başına, parlak bir öğrenci olarak, kendi ayakları üzerinde durarak tahsilini vermiştir; burada da aynı şeyi yapabilir. Amcasına da der: ''Hareketlerimi şunun bunun bileceğine, diyeceğine göre ayarlamıyorum. Vicdanımın hükmü onu icap ettiriyor.''³ Kendini, devletini ve milletini geliştirmek adına her şeyi yapmaya kararlıdır. Öyle ki, bolluk içinde yaşayacağı halde daha nitelikli bir insan olmak için çabalar. Başka biri gibi değil, ''kendi gibi'' olmak ister. Bu da tabii akıllara hemen Coriolanus'u getirir: ''Onların isteğine göre hükmetmektense, Kendi düşünceme hizmet etmeyi tercih ederim.'' (William Shakespeare, Coriolanus'un Tragedyası, s. 47) Mansur, her ne kadar özgüveni olsa da, kadınlara karşı biraz pasiftir ve onlardan hemen etkilenir. Bunun nedeni küçükken Zehra'nın tahsilini engellemesidir. Bu onda hem Zehra'ya karşı, hem de tüm kadınlara karşı bir çekingenlik oluşturmuştur. Mansur kadınlarla konuşurken hemen kızarır ve utanır; zaten Zehra'ya da bir şey söyler fakat sonradan söylediğine pişman olur. Mansur, İstanbul'da yerini oturttuktan sonra, iş hayatına ve ideallerine daha çok zaman harcar. Mansur yavaş yavaş iş dünyasına ve devlet dairesine girdiği için devletin işleyişini görmeye başlar. İlk gittiği yerde maaşlar saçma bir şekilde dağıtılıyordur. Büroda bulunan 30 kişinin 27'si aynı işi yapıyordur. Yani bu para israfından başka bir şey değildir. Liyakat da yoktur; zaten bütün sıkıntı da budur. Yeni gelene bir sürü para verme olasılığı bulunur kurumun. Fakat ''yüz elli kuruş alanlardan biri, on sekiz senelik muntazam memur'' olabilirken, bin beş yüz kuruş alabilen biri de değersiz biri olabilir. Yani ''etek öpen''ler daha fazla kazanırken, işini layıkıyla yapanlar emeğinin karşılığını görmez. Hayatta gerçekten ''etek öpen'ler, dalkavuklar ve şakşakçılar kazanır; zaten Oblomov'un da yakındığı ve hayattan soğuduğu durumlardan biri de bu değil midir? Böyle bir düzene ''düzen'' denilebilir mi? Üstteki insanlar işini layıkıyla yapmıyor, alttakiler de el etek öpüp terfi alıyor. Böyle olunca ''eten öpen''lerin kurumu da, devlet de zarar görüyor; oradaki çalışanlar ve işini layıkıyla yapıp da terfi alamayanlar bıkıyor. Ki, eğer çalışıp da hakkını alamıyorsan çalışmanın manası ne? Çalışmayıp da para alıyorsan o paranın hayrı ne? O zamanki işveren sistemiyle şu anki işveren sistemi benziyor maalesef. Her ikisi de ''Biri giderse diğeri gelir, az para vereyim de ne olursa olsun'' ideolojisinde. İşini iyi yapmış, kötü yapmış, işçinin memnuniyetiymiş, kimin umrunda! Böyle olunca da ne kurum hayır görüyor, ne devlet. O zamanki devletimize ne olduğu ve şu an hâlâ nasıl devam ettiğimiz ortada... Bu yüzden Mansur'un başkaldırması takdir edilecek bir şeydir. O, tüm ''ezilenler''i temsil ederek savunur kendini. ''Biricik Sadrazam''a ve mümeyyize söyler fakat kimseden düzgün bir cevap alamaz. İşçinin konforu ve zihnen rahat olması önemlidir fakat bunu umursayan var mıdır? Bütün bu pisliklere rağmen Mansur yolundan sapmaz, yine de geleceğe ve milletine hizmet etmek için çabalar; idealistliğinden hiç ödün vermez. Şu da bir gerçektir ki, Mansur'un zihnen rahat olması ve maddi sıkıntılarla uğraşmaması, onun başkaldırması için büyük bir sebeptir. Fakat Mansur başkaldırdığında, diğerleri ona destek vermez, hatta onun ''çıldırdığına'' hükmederler. Çünkü çoğunun gözü paradan ve bu pislik sistemden kör olmuştur. Onlar portrenin tamamını görmezler, tüm sistemlerin vahim durumunu fark etmezler, etmek de istemezler. Onlar sıcacık yataklarında uyurken, Bekir Efendi gibi insanlar zor geçinir, emeğinin hakkını alamaz. İleride Raşit Efendi gibi birine bile ''dört bin kuruş'' maaş vereceklerken, Bekir Efendi on sekiz yıl çalışır ve ''yüz elli kuruş'' maaş alır. İşte Mansur'un görevi de budur: Sistemin çürük yerlerini göstermeye çalışmak ve insanların haklarını geri almasına yardım etmek. ''Madem ki efendimiz, birtakım ehliyetsizlikler kalemlere girmek yolunu bulmuşlar, hatta beş kişi lazım olan bir daireye on beş, yirmi kişi alınmış, sandalyeye oturabilmeleri için bir çeşit nöbet usulünü icat etmeye mecburiyet hâsıl olmuş, diğer taraftan efendimiz adam bulmaktan aciz kalıyorsunuz, bu surette adamlar yetiştirilemeyeceğini de biliyorsunuz. O halde gerekli vasıfları taşımayan gençler kaleme niçin alınmış? Bir kere alınmış ise niçin hâlâ tutulup, hem kendilerine yazık ediliyor, hem de boş yere hazine zarara sokuluyor?'' (s. 193) Mansur bir idealisttir. O, akıllı insanların, tahsil görmüşlerin ve bilimle uğraşanların geleceğin efendisi olacağını belirtir. Bu konuda çok haklıdır; çünkü Osmanlı'nın yıkılmasının bir sebebi de bilimsel gelişmelerden geri kalmalarıdır. Mansur bunu öngörmüştür, ''kalem kılıçtan keskindir'' düşüncesindedir. Düşüncesini Ahmet Şunudî'ye, Emin Paşa'ya, Mehmet Efendi'ye ve amcasına anlatır. Fakat Mansur onlar için ''başka bir adam''dır.⁴ Devlet için, gerçekler için savaşır ama onun silahı kılıç değil, kalemdir. ''Herkesi okumak ve eğitmek! Vakıa bunlar mühim şeyler demektir. Lakin Osmanlıların doğuştan kabiliyetleri bunu pek kolaylaştırır. Vatan çocuklarına kültür vermeli ve bu kültürün iyi kullanılması çarelerini göstermeli. (...) İslam birliğinin kurulmasını sağlayacak kılıç değil, maariftir. Çağımızda bilhassa gelecek yüzyıllarda uyanmış, milli vazifesinin ne olduğunu kültür sayesinde öğrenmiş bulunan milletlerin ehemmiyetinin başka türlü olacağı şüphesizdir. Bu asil milletin yabancı memleketlerinde okumuş, haklar elde etmiş vatansever evlatları, böyle bir nüfusun temini için kılıcın kullanılmasına lüzum bırakmayacaklardır.'' (s. 123 - 137) Mansur ile Emin Paşa arasında geçen diyaloglarda da Mansur maarif ve hizmet aşkını gösterir; bu diyaloglar, Mansur'un idealistliğini ve geleceğe yönelik düşünce sistemini açıklar. Emin Paşa ''Emir kuluyuz: 'Böyle edin, şöyle yapın, uydurun' diyorlar. Biz de uydurup gidiyoruz,''⁵ der. Mansur buna çok sinirlenir çünkü bunun hiçbir manası, hiçbir mantığı yoktur. Devleti yönetenlerin, toplumu kontrol edenlerin bu kadar ahmak olduğunu görünce hem hiddetlenir, hem de çok şaşırır. Emin Paşa günü geçirmek istiyordur, onun için geleceğin bir önemi yoktur; geleceği düşünmeyi ''başkalarına'' bırakır. Mansur ise ''Şu politikanızın neticesi bulunacak felaketlerden dolayı, gelecek nesillerin lanetine uğrayacağınızı hatırınıza getirince rahatsız olmaz mısınız?'' der. Ayrıca ''Düşünmeksizin, sadece bugünü gözeterek hissi davranmaktan tahmin edilemeyecek neticeler çıkabilir. Olgun insan için yarını düşünmek lazımdır,'' der ve bu açıdan o olgun bir insandır. Onun amacı bugünü kurtarmak değil, gelecek nesilleri kurtarmaktır. Amacı kendi ''ideal devlet''ine hizmet etmektir. O hizmet etmek ister fakat toplumdaki insanlar sadece kendilerini düşünen, kıt akıllı varlıklara dönüşmüşlerdir; dolayısıyla Mansur'u kimse anlamaz ve anlamak da istemez. Ona ''başka bir adam''dır derler, ''Çocuktur, kanı kaynıyor,'' derler. Yani her zaman Mansur'u yargılamak ve ötekileştirmek isterler. Gerçek bir ''Müslüman'' ve gerçek bir idealist olan Mansur, çevresi tarafından saçma kalıplara kurban gider. ''Gevşeklik zamanı değil, metanet ve gayret zamanıdır. Devlet kendisine hizmet edeceklere muhtaçtır. Bunlar hizmet erbabı değil, memleketin kanını emmekle meşgul sülüklerdir. Padişahımızın sadık kulları unvanını taşımak için her nasılsa yol bulmuş olan bazı kimselerde, kendi alçaklıklarını örtbas etmek için, hayatları pahasına korumaya şeriat, kanun, vicdan bakımından mecbur oldukları o yüce makamı sebep göstermek gibi münafıkça kasıt, kesin ısrar var! Bundan bayağı, bundan aşağılık bir fikir tasavvur olunmaması lazım gelirken, ortalıkta kandırılanlar çoktur. Hakiki durumu anlatmak ve göstermek için maarif seferberliğiyle bir gün evvel sadık kulların gözlerini açmak lazımdır.'' (s. 198) Maarifin önemi hakkında somut bir örnek vereyim: Sovyetler Birliği’nin sona ermesi ve 1980’li yıllardaki kredi temelli ekonomik gelişme Finlandiya'da 1990’lı yıllarda ekonomik durgunluğa sebep oldu. Durgunluk döneminin en kötü zamanları 1990’lı yılların başlarına denk geldi.* Finlandiya’da işsizlik çoktu, devletin parası azdı ve birçok şirket iflas etti. Yaklaşık 1995 senesinden sonra Finlandiya’da ekonomik gelişme başladı.** En önemli şirketlerden biri cep telefonu üreticisi Nokia’dır. Finlandiya 1995 senesinde Avrupa Birliği’ne katıldı ve para biriminin Euro olarak değiştiği ilk ülkelerden biri oldu. Peki şu an oraya çağırsalar koşa koşa gideceğimiz Finlandiya nasıl bu kadar gelişti? Dönemin hükümeti tüm bakanlıkların bütçesini yarıya indirdi ve eğitim bakanlığının bütçesini iki katına çıkardı. Böylece uzun vadeli bir gelişme katedildi. Zamanla ekonomi iyileştirildi ve borçlar kapatıldı. Bunların hepsi ülkede nitelikli insan yetiştiği için oldu. Ülkenin şu anki durumu ve gelecek nesiller için maarif her şeydir, bunu Finlandiya örneğinden de açıkça görebiliyoruz. Mansur ile Zehra ilişkisi romanda çokça yer eder. Zehra zamane gençlerini görüp de herkesle ilişki kurduklarını ve ona buna güldüklerini fark edince, insanlığa olan sevgisi azalır. Çünkü evli bir kadın bile kocasının başka bir kadınla fingirdeştiğini görünce ona kızmaz, azarlamaz, hatta bir nevi destekler bile. Zehra bunu görünce rahatsızlığı bir kat daha artar. Toplumun ahlak yapısı buna dönüşmüştür ve Zehra bunu kabullenemez; çünkü bir şeyhin evinde ''Müslümanım'' diye geçinen insanların bunu yapması ona garip gelir. Böylece Zehra, gördüğü her genci aynı sınıfa koyar ve Mansur da bu sınıfa girer. Onu sevmemesinin nedeni hem çocukluğudur, hem de bu nedendir; aslında seviyordur fakat kendine itiraf edemiyordur. Hatta insanlara ''Ah, bu ne rezalet, bu ne ayıp! Müslümanlık adabı nereye gitmiş? Babalar, analar, kardeşler buna nasıl tahammül ediyor?''⁶ diye yakınır. Bu nedenden dolayı Mansur'la hatırı sayılır bir zaman ayrı kalır fakat sonradan, ''yıldırım olayı'' ile kavuşurlar. Sabiha Hanım olayı da ilginç bir olaydır. Toplum ve insanlar öyle bir hale gelmiştir ki, doktor olan Mansur'u kendi vücudunu ve ''göğsünü'' göstermek için kullanır Sabiha Hanım. Mansur terbiyeli bir şekilde muayene edip de baştan çıkmayınca Sabiha Hanım sinirlenir, onu vücuduyla ve cinselliğiyle dürtememiştir. Sabiha Hanım hem böyle aşağılık bir şey yaptığı için, hem de Mansur'u böyle bir şey yapıp da dürtemediği için sinirlenmiştir. Şüphesiz ki o, ''aşk''ın ne olduğu hakkında düşünmemiştir; konakta bu kadar kargaşa olmasının sebebi de budur: yanlış kurulmuş ilişkiler. Mizancı Murat bu olayla zamane gençlerinin ahlak anlayışını sert bir şekilde eleştirir. Tanzimat romanlardaki çoğu karakterin aksine Mansur, ''gerçek bir dindar'', gerçek bir aydın ve iyi bir insandır. Sabiha hanım onu bile bu aşağılık yolla baştan çıkarmaya çalışmıştır. Daha sonra Mansur onu sert bir dille uyarır. ''Beni ölünceye kadar sevecek olan hanım, Göksu çayırı ile Kâğıthane yollarında rastgele çapkınlıkların edepsizliklerini kabul edemez, arabaya atılan mektubu açıp gülerek okuyamaz. Benim hürmet ve aşkımı kazanacak olan bir hanım, öyle yarı çıplak, yarı giyinmiş bir halde asılsız bir hastalık bahanesiyle vücudunu sergileyerek hayvanlığımı tahrike çalışmaz.'' (s. 145) Kitapta Mansur çevresinde gelişmeyen ya da politika ve devlet çevresiyle ilgisi olmayan konuların içi boş kalmış. Bazı bölümler Türk dizilerini çağrıştırmış ve bazı bölümler de çok yavan kalmış. Örneğin, Mizancı Murat, Zehra'yla Mansur'un aşkını biraz daha arka plana itseydi ve insanlara düzenin kötü yönlerini daha etkili bir biçimde gösterseydi daha iyi olurmuş. Sonlara doğru konağın yakılması durumunun ardından gelişen ''Mansur'un kahramanlığı'' da çok abartılmış; Mansur o zamanlarda kişiliğine pek de uygun düşmeyen ''kabadayılıklar'' yapmış. Kitapta da görüldüğü gibi Mizancı Murat bazen üslup ve ruhsal çözümleme sıkıntısı çekmiş. Sonda Mansur, evliliğinin tadını biraz çıkarır, okullar açar ve ''Reforma alt taraftan başlanmalıdır derler. Doğruymuş,''⁷ der. Bu söz Victor Hugo'yu destekler: ''Hiçbir yarasa şafağa karşı koyamaz. Toplumu alt katmanlarından aydınlatın.''⁸ Toplum aydın insanlardan hoşlanmaz ve onları dışlar. Tarihte insanlar, kiliseye karşı geldi diye Galileo'yu asmışlardır, Lavoisier'i idam etmişlerdir⁹ ve daha nicelerine de zulmetmişlerdir... Mansur'un da savaştan sonra durumu bir nevi böyle olmuştur. Mansur, Zehra ve diğerleri ne turfandadır ne de turfadır. Onlar her devlet için gerekli olan ''nadir'' varlıklardır; bir devlet böyle, ''gözü daima ileriye bakan''¹⁰ insanlar yetiştirilmelidir. Çünkü bir devlet ancak maarifle ve nitelikli insanlarla kalkınabilir. Günü kurtarmayla, ona buna atıp tutmayla, yavan bir eğitimle, bahane üretmeyle, toplumu boş vermeyle ve insanları suçlamayla değil. Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar. EK: ¹(s. 17) ²(s. 27) ³(s. 50) ⁴(s. 140) ⁵(s. 197) ⁶(s. 90) * hizliresim.com/5at9hlq **hizliresim.com/1oqlz5x ⁷(s. 243) ⁸Victor Hugo, Sefiller, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. cilt, s. 857 ⁹Çağdaş kimyanın kurucusu kabul edilir. ''Kütlenin korunumu kanunu''nu bulmuştur. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur. 8 Mayıs 1794 yılında idam edilmiştir (Bakınız: tr.wikipedia.org/wiki/Antoine_Lavois...). ¹⁰(s. 4)
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
18
Ali Can Olgun
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?'ı inceledi.
296 syf.
·
14 günde
·
8/10 puan
İş Bankası'nın Türk Edebiyatı klasiklerini her zaman severek okurum. Türk Edebiyatı'nın daha da çok okunup, bilinmesi gereken kitaplarını gözler önüne çıkarmaktadır. ''Turfanda mı yoksa Turfa mı?'' bu kitaplardan biri. Kitap II.Abdülhamid dönemi Türkiyesinde geçmektedir. Kitabımızın baş karakteri dönemin Fransasında milli kişiliğini kaybetmeden eğitim almış cezayirde doğup büyümüş olan bir şahıstır. Fransadaki eğitimini bitirdikten sonra dönemin İstanbul'una ülkesine ve halifesine karşı görevlerini layıkıyla yapabilmek için dönüyor. İstanbul'a gelmeden zihninde canlandırdığı ve karşılaştığı İstanbul arasında taban tabana zıtlık bulunmaktadır. Baş karakterimiz İstanbul'da memurluk yapan kısmı kendisi gibi işini bilen, işinin ehli insanlardan oluştuğunu hayal etmiştir sürekli. Fakat devlet kademelerinde karşılaştığı yolsuzluk, rüşvet, liyakatsizlik ve kişilerin ülkesine ihanet durumları baş kahramanımızı hayrete düşürmektedir. Ülkenin durumuna yönelik kendine göre yöntemler geliştirmek ister.... Mizancı Murat bu kitabında dönemin Osmanlı devlet kademelerini, memurlarını yerden yere vurarak okuyucuların gözleri önüne seriyor. Edebiyat eleştirmenlerine göre baş karakterimizin, Mizancı Murat'ın hayatı ile bir çok kesişim noktaları bulunmaktadır.Murat bey karakterini canlandırırken kendi hayatından bir çok ekleme yapmıştır... Okuyacaklara şimdiden, iyi okumalar...
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
Serhat
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?'ı inceledi.
296 syf.
·
5 günde
·
Puan vermedi
Başından sonuna kadar keyf alarak okudum. Romanın hiçbir yerinde sıkılmadım. Eserin güzelliğinden ziyade çok güzel tespitleri ve bu tespitlerle birlikte öğütleri de bulunuyor. Ben hem roman olarak akıcılığını beğendim hem de konusunu çok sevdim. Son dönem Osmanlı'da yaşananlar sanırsam cumhuriyet dönemi boyunca aynı bozuklukla devam etmiş. Konuya fazla girmeyeceğim ama okursanız çok beğeneceğinizi rahatlıkla söyleyebilirim
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ?
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
5
Emre
Turfanda mı Yoksa Turfa mı?'ı inceledi.
351 syf.
·
9 günde
·
7/10 puan
Çöken bir devleti ne kurtarır?
Eskiden aldığım Türk klasiklerini tek tek okurken bunu da hedefsiz başladım. Yazarın adını bile bilmiyordum. Mizancı denmesinin sebebi çıkarmış olduğu dergidir. Kendisi Jöntürkler'i desteklediği için Rodos'u sürülmüş daha sonra padişah destekçisi olmuştur. Dergisi Fransa'da da çıkıyormuş. Kitabı ise bir anlamda otobiyografi gibidir. Kendisi de sürgünde iken Trablus'ta ölmüştür. Peki Turfanda mı yoksa turfa mı ne demektir? Şöyle ki yazarın buhranlı hayatından ötürü böyle bir isim çıkmıştır. Görülesi şeyler mi yoksa görülmeyenler mi diye de çevirebiliriz ama tam bir çevirisi yok. Kitapta ise Cezayir'de eğitim görüp ülkesine dönen 20 yaşındaki Mansur'un çocukluğunda hiç geçinemediği Zehra isimli kızla ülkesine döndükten sonra da görüşmesiyle şekillenir. Küçükken oluşan nefret bir anlamda daha sonraları ikisi içinde sevgiye dönüşmüştür. Kitaptaki asıl konu bu değildir. Mansur doktorluk yaparken aynı zamanda devlet dairesinde memurlukla da uğraşmaktadır fakat oradaki çalışanların yanlışlığına değinir. 10 kişilik bir işin 25 kişi yapıyor ve devletin hazinesinden gereksiz para alıyorlar diye üst yönetimle çok sert kavgalar ediyor. Şuan ki memurluk düzeni dahi aynıdır. Çok kişi az iş yapıyor ve gereksiz para alıyorlar. Mansur aynı zamanda fakirlere de bedava tıp hizmeti veriyor. Bu toplumda onun daha da çok sevilmesine yarıyor. Zehra ise anne babasız büyümüş bir kızdır. Aralarındaki bağın güçlenmesinin en etkili nedeni Mansur'un hislerini tuttuğu defteri odasında görüp okumasıyla ilerliyor. Mansur devlet sistemindeki rüşveti gördükçe daha fazla bu işlerin üstüne düşer. Sonunda istifa eder. Birde ufak bir bölüm atayım. Sabiha hanım adındaki genç bir kız gönlünü Mansur'a kaptırsa da Mansur ısrarla evlenmek istemiyorum diyerek reddeder. Bir gece konakta yangın çıkar. Mansur Sabiha'nın zehirlenmeye çalıştığını öğrenir. Eczacıya kadar giden olay tutuklanmalarla devam eder. Mansur tuttuğunu koparan bir adamdır. Konak kül olur. Yakanlarda zehirlemeye çalışanlardır. Mansur biri yakalar ama bir gece deniz kenarındaki boğuşmada adam kendini sulara atmak zorunda kalır. Bu da Raşit Efendinin planlarının sonu olur. Çünkü Sabiha'nın serveti peşindeydi. Zehra ile Mansur evlenirler. Çocukları dahi olur. Osmanlı-Rus savaşı çıkar. Son bölüm mektuplaşmalarla geçer. 4 yıl süren askerlik hayatı boyunca Mansur cephede ölür. Osmanlı'nın çöküşündeki sistem eleştirisinin o günden bugüne az bilenen bir romanla gelmesi çok ironiktir.
Turfanda mı Yoksa Turfa mı?
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
6