Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi

·
Okunma
·
Beğeni
·
971
Gösterim
Adı:
Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
476
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944882088
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi
Türkiye
Türkiye, öteki geri kalmış ülkelerle kıyaslanmayacak kadar köklü bir kültüre, tarihe, devlet geleneğine sahiptir; stratejik öneminden folklor çeşitliliğine uzanan ayrıcalıkları, bölgesel bir liderliğin potansiyel gücü, kalkınmanın insan ve kaynak şeklindeki hammaddeleri vardır. Ve bütün bu özelliklerine,
200 yıllık çabalarına rağmen Türkiye, geri kalmışlığı aşamamış bir ülkedir.

Temeldeki bozukluğun, 600 yıllık tarihin ve günümüzdeki genel durumun incelenmesi sonucunda ortaya şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Türkiye'nin asıl meselesi kalkınmayı sağlayacak birikimlerin yokluğu değil, yanlış yönde ve biçimde, kalkınmaya önder olamayacak sınıf ve zümrelerin önderliğinde kullanılmış olmasıdır. Birikimleri harekete geçirecek dinamiklerin yeterli olmayışıdır...

Türkiye'de bin yıllık bir kültürün süzgecinden geçmiş insan birikimi de vardır, hatta sermaye de. Mesele bunların yanlış kullanılmasından, ya da hiç kullanılmamasından doğuyor. Yani un da vardır, yağ da vardır, şeker de. Ancak, helvanın yapılması için uygulanan tarif hatalıdır...

Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği en değerli siyasetçilerden biri ve en uzun süre görev yapmış dışişleri bakanlarından olan İsmail Cem, aynı zamanda bir düşün adamıydı. Türkiye'nin yakıcı sorunlarını iyi kavramış, sahip olduğu geniş birikim sayesinde bu sorunları geçmişten bugüne, tarihten şimdiki zamana uzanan bir süreçte, neden-sonuç ilişkileri içinde ve bir model kapsamında açıklama yolunu seçmişti. Bu önemli düşünsel çabanın ilk ürünü sayılabilecek ve herkesin kolayca anlayacağı bir üslupla kâğıda dökülen Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, son 35 yılın en çok okunan tarih eserlerinden biri olurken, en az bir veya iki kuşağın siyasal ve kültürel tercihlerini de şu veya bu ölçüde etkiledi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İsmail Cem'in bütün eserlerinin basımına yayıncılık tarihimizin "kült kitapları"ndan biriyle başlamaktan mutluluk duyuyor.
(Arka Kapaktan)
Kitabın yeni basımları da var, benim okuduğum 1970 Cem Yayınevi basımıydı. Sarımsı sayfalardan gelen kitap kokusu harikaydı.

Kitapla ilk karşılaştığımda yazar İsmail Cem'in rahmetli bakan İsmail Cem olamayacağını yayım yılından yola çıkarak var saydım ama mahcup oldum!

428 sayfalık kitabın tekrarlı anlatımlardan kaçınarak daha kısa olabileceğini belirterek kitapla alakalı yegane eleştirimi yaparak başlayayım.

Gayet yalın bir dille her kesimden okurun anlayabileceği şekilde yazılmış, sıkmıyor, başlıklar arası geçişler yerinde.

İlk bölümde ülkemiz özeline indirgemeden geri kalmışlığın neyi ifade ettiği anlatılmış. Burada günümüz gelişmiş dünyası ile 'eski düzen' arasındaki farklılık ortaya konulmuş. İlginç biçimde, sözü edilen ilkel eski düzenin sınırlı kaynaklara sahip doğanın dengesini sürdürebilir kılan tarafları çarpıcı örneklerle verilmiş. Çok daha ilginçleri bulunmakla birlikte bu örneklerden birisi şu: İlkel yöntemlerle tarım yapan aileler bir arada yaşamaktadır. Tarla alanı açmak için kesilen ağaçların kökleri yeniden sürgün vermekte ve yetişen ağaçlar geçimini ormandan sağlayan insanların hayatlarını aile bütünlüğü içinde sürdürmesini sağlamaktadır. Ancak sabanın icadıyla ağaçların kökleri daha derinden kesildiği için sürgün yapamayan ağaçlar bu insanları başka yerlerde çalışmaya mecbur bırakmıştır.

Bu genel girişten sonra Osmanlının iyi işleyen sisteminin nasıl bozulduğu etraflıca anlatılıyor; denizcilikteki ilerleme, yeni dünyadan gelen madenlerin ekonomiye etkisi, ticaret yollarının değişmesi, maliyetsiz ve hatta getirili tımar sisteminin paralı orduya (d)evrilmesi, yeniçeri seçiminde ve işleyişindeki yozlaşma gibi birbirini tetikleyen gelişmeler zincirinden sonra cumhuriyet dönemine geçiliyor.

Cumhuriyet döneminin iktisadi geri kalmışlığı ise yanlış iktisadi politikalara bağlanmakta. Politikaların yanlışlığının yanı sıra bilinçsiz halkın geri kalmışlığı fark edemediği, etse bile tepkisini yanlış mecralara yönelttiği savunuluyor. DP'nin güdümlü Amerikan yardımlarından medet umması da eleştirilen konulardan. Son olarak ise tarafı olduğumuz NATO'dan faydalanamadığımız gibi ona kaynak sağlamamızın yanlışlığı aktarılıyor.

Kapanışta da ilginç bir öneriden(ithal ettiğimiz ekipmanları azaltarak çokça sahip olduğumuz iş gücüyle bunları ikame etmemizin mevcut ekonomik durumumuzu iyileştirmesi) sonra yazar, çizilen olumsuz tabloya rağmen yerinde politikalarla ve bunları uygulamaya ikna olmuş insanımızla iyi yerlere geleceğimize olan inancını belirtmektedir.

Her kesimi ilgilendiren ve severek okunabilecek bir eser benim adıma.
ülkesini düşünen her kişinin okuması gereken bir kitap.kitap tüm dertlerimizin başlangıcı olan sanayi devriminden alıp 1980 li yıllara kadar durumu anlatıyor.bu noktadan da oltadaki balık türkiye kitabı devralıyor konuyu.çakma osmanlı torunlarının bi türlü göremediği gerileme yıllarının nedenleri teker teker açıklanıyor.uzun lafın kısası ülke teksas dönmüş.bir çırpınma cumhuriyet kurulmuş ama tam manası ile bizi kurtaramamış.aynı şekilde "büyümeye" devam ediyoruz.kitapta günümüze ışık tutacak bi çok durumda anlatılıyor.tarih tekerrürden ibarettir sözünü destekler nitelikte.eski filmelrde bakkalın çakkalın insanları kandırdığı anlatılır.bunun neden olduğu da anlatılıyor kitapta.kitabı alıp okuyun gözünüzle görüp yorumlayın.
Yakın tarihte yazılan bir kitap, lakin yüzyılları kapsayan bir tarih çemberi. Cumhuriyet'in anlamına ulaşamadığı, tüm niteliklerine rağmen hâlen çırpınışların bir panoraması.
Kitap geri kalmışlık ve kalkınma perspektifinden Türkiye tarihine Osmanlı'dan itibaren inceleyerek yaklaşmakta. Araştırma yapanlar için referans olabilecek nitelikte. Kitabın sadece bazı bölümleri dahi araştırma yapanlar için önem arz edebilir. Kavramsal değil tarihsel olarak inceleme yapılması gelişme ve sonuç arasında bağlantı kurulmasını sağlamakta.
"Türkiye'de geri kalmışlık, Türkiye'nin geride bıraktırılmışlığıdır" aslında. Osmanlı döneminden başlıyor yazar, diyor ki, Osmanlı'nın kuruluşu ve o ihtişamlı dönemleri, mükemmel bir dengenin ürünü, o dönemdeki toprak mülkiyeti, mülkiyetin yapısı ve bunun devletin yönetim mekanizmasıyla olan uyumu, çok ince ve hassas bir denge içerisinde. Peki nasıl bir denge bu? Eğer baştaki sultanı ve çevresindeki eliti saymazsak, neredeyse sosyalist bir düzen: Toprakta özel mülkiyet kural olarak mevcut değil, herkese işleyebileceği oranda toprak sağlanmış, belli bir düzen ve güvenlik içerisinde insanlar geçimini sağlıyor, hayatını idame ettiriyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş, ne üretilecek, ne kadar üretilecek, nasıl üretilecek, ticaret nasıl, ne kadar yapılacak, ne alınıp ne satılacak, bunlar ın hepsi en ince ayrıntısına kadar belirlenmiş durumda.
Bu özel mülkiyetin yokluğu durumu ise toplumda açgözlülük, kâr hırsı, sömürü gibi durumları toplumun lügatından çıkarmakta. Bu üretim biçiminin başarılı olmasının bir nedeni de, halkın kültürüyle uyum içerisinde olması, İbn-i Arabiler, Mevlana'lar, Bayram-ı Veliler'in yetiştiği, onların düşüncelerinin egemen olduğu, kanaatkâr, yardımsever, azla yetinmeyi bilen bir toplum bu.
Çağın diğer medeniyetlerine baktığınızda görülüyor ki -bunlar o dönemde feodal düzendeler- tamamen bir sömürü düzeni içerisindeler, ama daha henüz kendi halklarını sömürüyorlar, serfleri, yani toprağa bağlı köleleri. İleride, yani kendi halklarını bırakıp da diğer toplumları sömürmeye geçtiklerinde işler değişecek tabiatıyla.
Bu düzenin birinci ayağı, yani altyapı. Bu dengedeki terazinin diğer tarafında da bu altyapı ile mükemmel bir uyum içerisinde çalışan, çok hassas bir üstyapı, yani yönetim mekanizması var. Öyle Batı'daki gibi onu toprağa bağlı köle gibi çalıştıran bir sistem değil, ona toprağını verip yaşamını idame ettirecek araçları sağlayan, onun öncesinin, şimdisinin, sonrasının güvenliğini sağlayan bir mekanizma var, evet halkın başında yine bir üst mekanizma/kurum/kişi var fakat bu bizzat devletin, bu düzeni, üretimi, güvenliği sağlaması için oluşturduğu bir yapı, öyle devletten bağımsız, kendisi Batı'daki lordlar gibi şatolarında oturup sadece tüketen, toprak kölesinin hayatının her alanına, onun yaşamına ve ölümüne karar veren, bir yapıda değil, bu kişiler orada olmalarını bizzat devlete/sultana borçlu, başında bulunduğu toprakta yaşamak zorunda, toprağında güveni ve düzeni sağlaması onun da lehine, o da aynı yaşadığı topraktan geçimini sürdürüyor. Hakları olduğu gibi ödevleri de var, ödevlerini yapmaz ise, onu denetleyecek devletin diğer güçleri var yani Batıdaki gibi başına buyruk feodal bir gücü temsil etmiyor.
En başında ne denmişti, toprak kimsenin değil, sadece devletin malıydı: Dönemin tek üretim, zenginleşme aracı olan toprak özel mülkiyet halinde olmayınca, bu toprağın başındakilerde de Batı'daki gibi bir toprak kazanma, beyleşme, feodalleşme tutkusu da mümkün olmuyor. İnsan-ı kâmil'in, kanaatkarlığın, hırstan, tamahtan uzaklığın hakim olduğu bir toplumun yarattığı bir düzen bu.
Merkez de bu durumdan kârlı çıkıyor, dönemin en büyük askeri gücüne sahip olmasına rağmen, hem bu güç odağının bir merkezde toplanıp kendisini tehdit etmesini engelliyor (bu güçler İmparatorluğun bütün eyalete dağılmış durumdalar), hem ülkenin her yerinde askeri güce sahip oluyor ve ülkenin her yerinde merkezin koyduğu düzeni sağlıyor hem de Batı'daki gibi sadece savaş zamanları çalışıp, barış zamanı sadece tüketen bir yapıda değil, bizzat bu düzenin içerisinde ve bu üretim düzenin bir parçası.
İşte başta belirtilen mükemmel düzen, uyum ve ince denge bu. Bertrand Russell’in deyişiyle, hiçbir bireyin iktisadın bir başka bireye bağımlı olmadığı, bütün bireylerin devlete bağımlı olduğu bir düzen denilebilir.
Tam bir altın çağ mitosu.
Peki nerede bozuluyor işler?
Yazara göre, bu mükemmel uyumun, bu ince dengenin bir zaafı var, bu sistem o kadar karmaşık ve o kadar birbirine bağlı ki sistemin bir noktasında yaşanan değişim/bozulma domino etkisi yaratıyor, ve sistemin bunu absorbe edip hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi mümkün olmuyor.
Devlet ne zaman ekonomide bir şeyler yolunda gitmese, ne zaman ferdiyetçi eğilimler ortaya çıksa, ne zaman birisi çok zenginleşse, yani ne zaman ekonomik güçler başıboş hale gelse bunu engelliyordu, engellemek zorundaydı fakat bu her zaman mümkün olmadığını görüyoruz.
Öncelikle bu dengenin bozulması Batı'nın artık sadece kendi insanını sömürmeyi bırakarak, yeni kıtalar keşfettiği, bu kıtaları sömürüye başladığını, neredeyse onlarca yeni Batı yaratacak kadar malı oralardan alıp kendi topraklarına getirmesiyle başlıyor. Keşifler yapıyor, yeni ticaret yolları buluyor; Batı, Toynbee'nin ifadesiyle, "meydan okumaya" başarılı bir cevap verebiliyor. Bu zenginleşmenin ve muktedir olmanın yanıbaşındaki Osmanlı'ya doğrudan etkileri oluyor elbette.
Bu noktada durup, kitabın başında söyleneni belirtmek gerek: Bir toplumda geri kalmışlık, eski düzenin ve dengenin değişip bozulması şöyle olmakta: O toplum, kendinden ileri bir toplumla karşı karşıya gelip onu gözlemler, bu gözlemin belli sonuçları olur, orada karşılaştığı şeylere erişmek, onları tüketmek ister, ve bunu çeşitli şekillerde de olsa (iç zorlamalar-dış zorlamalar)başarır fakat bunun eski denge açısından sonuçları olur; eski temel (kaynaklar-ihtiyaçlar-teknik) değişmeye başlar, ya kaynaklar yeni teknikle uyumlu değildir, ya yeni ihtiyaçlar eski tekniğe uyum sağlayamamaktadır, ya da yeni ihtiyaçları elde edecek kaynaklar ve teknikler mevcut değildir; ihtiyaçlar, kaynaklar ve teknik arasındaki dengede bozulma olur. Düzen böylece yıkılmaya başlar. Osmanlı’da da tam olarak bunu görmeye başlayacağız.
Şimdi, tarihin akışına tanık oluyoruz, Osmanlı'nın yanıbaşındaki zenginlik bizzat onu da etkiliyor, bu büyük servet doğası gereği talep ediyor, hem çok talep ediyor, hem daha fazla para sunuyor; halbuki Osmanlı düzeninde her şeyin yeri, düzeni sabit, her şey belli bir şey için, o şeye lazım gelen kadar üretiliyor, sayısı/miktarı belli. Gerçekten de Osmanlı dış ticaretinin ilginç bir özelliği var: dışsatımı sınırlama ve dışalımı arttırma. Bunun yabancıları bile şaşırttığını iktisat tarihçileri belirtiyorlar
Fakat artık bu sınırlamaların işe yaramadığını görüyoruz: Bu dışarıyla karşılaşma, bu zenginlik gerek kaçakçılık gerek başka yollarla bir yolunu bulup elde ediyor istediğini, aynı zamanda bu kadar büyük ve ani bir zenginlik her şeyi etkiliyor, fiyatları, paranın değerini, talebi, tam bir şok etkisi yaratıyor. "Başıboş ekonomik güçler" sermaye edip biriktirmeye, zenginleşmeye, güçlenmeye başlıyorlar. Nasıl ki "Cumhuriyetler büyürlerse ölürler", ticaret de Osmanlı'yı böyle öldürmeye başlıyor: Sistemin esneklikten yoksunluğu ve birbirine bağlılığı buna ayak uyduramıyor ve domino etkisi başlıyor: paranın düşen değeri karşısında sabit vergi oranları, köylünün başındakini etkiliyor, fakirleşmeye, eski durumunu kaybetmeye başlayınca çare olarak bunu köylüden telafi etmeye başlıyor; düzeninin koruyucuları da bizzat bu sömürüye ortak olmaya oluyorlar, öyle bir an geliyor ki merkez, bizzat kendi görevlilerinin bu sömürüsüne engel olamayıp, halka, kendi göndermiş olduğu, kendisinin temsilcisi olan görevlilerle kendiniz başa çıkın demek zorunda kalıyor.
Üretimin temel taşı olan, daha önce güvenlik içinde hayatını idame ettiren köylü, birden bu sömürünün nesnesi haline geliyor. Merkezin güç kaybetmesi, onu üstünden koruyacak kimsenin kalmaması anlamına geliyor; onu koruyan, onu kollayan bir devlet artık yok; merkezin yokluğunu fırsat bilip at koşturan yeni bir düzenin temsilcileri dolduruyor bu boşluğu, köylüye de ya mülkünü terk etmek ya da kalıp bu sömürüye katllanmak kalıyor.
Yeni düzenin temsilcisi olan bu beylerin güçlenişi bir sonuç elbette, dengenin bozulmasının yarattığı bir sonuç. Çağın en önemli üretim kaynağı olan toprak, belki hukuki olarak hala özel mülkiyet değil, ama gerçekte çoktan öyle olmuş durumda. Eskiden düzenin koruyucusu olan beyler, artık o Batı'daki sömürü düzeninin lordları kılığına bürünmüşler, hem de tam bu lordlar Batı'da ortadan kalkmaya başlamışlarken...
Toprağın -fiili olarak-özel mülkiyet haline getirilişi, tam bir talana yol açıyor, gerek merkezin bürokratları, gerek beyler, toprakların sahibi durumuna geliyor, yeni vergiler salıyor, köylüleri topraklarını bırakmak zorunda bırakıyor, onları ırgat haline getiriyor, sömürüyorlar, hatta yetmiyor diğer beylerin topraklarını işgal etmeye çalışıyorlar. Özel mülkiyetin beraberinde getirdiği hırs, tamahkarlık böyle kök salmaya başlıyor. Var olan dengenin kaybolması, toplumu keşmekeşliğe itiyor, güvenliğin kaybolduğu, düzenin yıkıldığı bir ortamda eski değerler kayboluyor ama yerine yenileri konulamıyor, böylece toplum paramparça bir hale gelmiş oluyor. Yazarın deyimiyle bu "eski denge'nin yıkımını izleyen durum, Geri Kalmışlık durumu" oluyor.
Yazara göre, bu geri kalmışlık durumuna çare arayan aydınların yaptığı şeyler öyle şeyler ki, bu geri kalmışlık durumunu ortadan kaldırmak bir yana daha da güçlenmesine neden oluyor. Burada, elbette dış zorlamaların da etkisi var. Devletin, yıkımına, geri kalmışlığına çare arayanlar, doğal olarak kendinden yüksek topluma bakıyor, onu (bu durumda Batı'yı) örnek alıyorlar. Gelişmiş, güçlü hale gelmiş bir burjuvaları, onların temsil edildiği meclisleri, güçleri sınırlandırılmış kralları görüyorlar, onların giyim kuşamlarını, hayatlarını, yaşam tarzlarını görüyor ve çareyi bunları kopya etmekte buluyorlar.
Fakat sorun şu ki, o yapıları, kurumları, sınıfları yaratan sosyal-ekonomik koşulların hiçbirisi Osmanlı toplumunda mevcut değil, o toplumlarda ileri işlev gören kurumlar Osmanlı toplumunda tam tersi işlev görmeye mahkum. Orada kralların gücünün sınırlandırılması, parlamentoda temsil, gücü ve zenginliği ele geçirmiş bir sınıfın haklarını güvenceye alıp, "ben de varım" demesinin bir sonucu. Osmanlı toplumunda bu yapıldığında , bizzat toplumun geri kalmışlığına neden olmuş, tüm gücünü sömürü düzeniyle, merkezin yokluğunu fırsat bilerek, oldu bittiyle elde etmiş bu yeni feodal sınıfın hakları korunmuş oluyor; yani zehirlenmiş hastaya ilaç diye sunulan bizzat zehrin kendisi.
Bu eski gücünü kaybetmiş, hasta adama dışarıdan darbeler gelmeye devam ediyor. İçerideki keşmekeşliğin yarattığı olumsuz sonuçlar bir yana, diğer devletlere verilen imtiyazlar ekonomiyi tamamen felce uğratıyor, sevinmeli ve övünmeli mi bilinmez, daha yüzyıllar öncesinin ticarette en liberal devleti Osmanlı İmparatorluğu oluyor, bütün gümrük bariyerleri, korunma kalkanları indirilmiş ülkede daha ucuz ve daha kaliteli mallarla mücadele edemeyen yerli üretici, tamamen iflas ediyor, ve İmparatorluk klasik bir ekonomik sömürgeye dönüyor: ucuza hammadde satan ve sattığı hammadde işlendikten sonra yine kendisine çok daha pahalıya satılan, tek işlevi doğal kaynaklarını diğer ülkelere satmak olan bir sömürge devleti. Öyle ki biz bu durumu Modern Türkiye adlı kitabın yazarı Mears'ın "yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devletin olmadığını; imparatorluğun şaşılacak derecede dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumda" olduğunu söylemesinde de görmekteyiz.
Buna bir son verme çabasında olanların, çareyi Batı'yı her alanda taklit etmek yoluna gittiği görülmüştü. Buna Batı'nın lokomotifi olarak görülen burjuva sınıfını yaratmak da dahil ediliyor. Fakat, o sınıfı yaratan yine doğduğu toplumun sosyal-ekonomik-tarihi şartları: Oranın ekonomik zorunlulukları, teknikteki ilerlemeler böyle bir sınıfı yoktan var edip güçlenmesini sağlıyor. Edindikleri bu güç sayesinde zamanla sosyal-ekonomik-siyasi yapıyı kendilerine göre şekillendirebiliyorlar.
Osmanlı'da bu sınıfın ortaya çıkacağı koşulların(kâr hevesi, tamahkarlık, sermaye biriktirme) hiçbir dönemde olmadığını biliyoruz, eskiden hem yönetim mekanizması hem toplumsal mekanizma zaten böyle bir sınıfın oluşturacak koşulları sağlamıyordu, şimdiyse sömürü haline gelmiş devlette böyle milli bir sınıfın ortaya çıkması imkansız hale geliyor. Halihazırda var olan ve servet sahibi olanlar sadece Batı'nın sömürüsünde aracı, komisyoncu olanlar.
Fakat iktidarlar, Batı'yı geliştirip kalkındıran sınıfın aynısını ülkede yaratarak aynı gelişmeyi yaratabileceklerini, ülkeyi böyle kalkındıracaklarını düşünüyorlar. Bu Osmanlı'dan Cumhuriyet'e de geçmiş bir hedef. Batılılaşma olarak karşımıza çıkan bu durum, eğer Avrupa'nın ekonomik, hukuki, siyasi kurumlarını ve kültürünü aldığımızda onların refah düzeyine bizim de erişeceğimizi varsayıyor, İmparatorluk'tan Cumhuriyet'e iki yüz senenin düşüncesini bu oluşturuyor. İşte bizim geri kalmışlığımızın nedeni burada yatıyor: "Bir sınıfa sahip olamayacağı nitelikleri kazandırtmak" ve "Ferde biriktiremeyeceği sermayeyi biriktirmek"
Bunu yapabilmek için, Batı'da burjuvanın elde etmek için yüzyıllarca uğraştığı, uğruna devrimler yaptığı haklar, bizde bizzat devlet tarafından önlerine seriliyor, ki böylece onlar da Batı'da oynadığı rolü oynayabilsin. Fakat önce söylendiği gibi, Batı'da bu sınıfı doğuran sosyal, ekonomik pek çok sebep, koşullar ve imkanlar oraya özgüydü, onlar pek çok elverişli ortamdan da yararlanıyorlardı, yeni dünyalar keşfedilip Batı'ya akmıştı, hem iç hem dış sömürünün getirdiği avantajlara sahiptiler. Fakat bu koşulların hiçbirisi İmparatorluk’ta mevcut değildi. Aslında sorun ortadaydı, yüzyılların oluşturduğu bu düzenin, bu düzenin yarattığı toplumun ve değerlerin bozulması, kâr hırsının, tamahkarlığın ortaya çıkması, devlet otoritesinin, merkezin gücünü kaybedip özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla bozulmuştu, bunu düzeltmek yerineyse, bu bozulmaya neden olan koşullar tekrar yaratılmaya çalışılıyordu, sorun buradaydı. Bütün tartışmalar yanlış yerde cereyan ediyordu, Batıcılık, İslamcılık, bunların hiçbirisi fakirliği ortaya çıkaran altyapıyı, ekonomik koşulları görmüyor, sadece bunların ortaya çıkarmış olduğu görüntü üzerinden bir tartışmaya giriyorlardı. Eski düzen sosyal yapısıyla, ekonomisiyle, kültürel değerleriyle saldırı altındaydı, fakat bunun yerine de bir şey konulmamıştı; halk fakirliğini, parçalanmışlığını içten içe fark ediyor; bunu ise yeni ortaya çıkan düzenin dış görünüşüne bağlıyordu, dolayısıyla Batılı dış görünüşe sahip bu yeni zümreler, onların gözünde kendi fakirliklerinin bir nedeniydi. Fakat görüldüğü gibi, sorunun temeli burada değildi, Batılı dış görünüş yerine Doğulu bir dış görünüşe sahip yeni bir zümre olsa, bu yine değişmezdi, hatta tepki bu sefer o görünüşe yönelirdi çünkü bu fakirliği yaratan, düzenin bozulmasına sebep olan sebep çok daha derinlerde yatmaktaydı.
Burada yazar, Cumhuriyet’in ve onun kurucu kadrosunun her ne kadar anti-emperyalist bir yol izlediğini, çağdaş siyasal kurumları yarattığını, ülkenin iyiliğini samimi bir şekilde istediğini söylese de, altta yatan, geri kalmışlığa neden olan düzeni değiştirmediğini, hatta bunun tam tersi çözümü, yani yeni bir sınıf yaratma ve o sınıfta var olmayan özellikleri ona kazandırma yolunu izlediğini söylemektedir. Yüzyıllardır var olan topraksız köylü hiçbir zaman toprağa sahip olamamış, bir toprak reformu yapılamamış, üretim değerinin temelini oluşturan büyük topraklar küçük zümrelerin elinde toplanmaya devam etmiş ve bu durum, geçmişten günümüze kurumsal hale gelmiştir, hem iç hem de dış zorlamaların etkisiyle. Geri kalmışlığın temelinde yatan tüm bu altyapısal sorunlar İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e değişmeden devam etmiş, kimse temeldeki bu soruna eğilmemiştir.
Fakat her ne olursa olsun, yüzyılların getirdiği değerler, yapılar, kültürel birikim yazara göre bizim geri kalmışlığımızı biraz da imtiyazlı kılıyor, bunu çözebilecek temele yine kendi içimizde sahibiz, bu değerlere sahip olmayan, tüm sosyal yapısı, değerleri, kültürü kendisini sömüren büyük devletlerin yaratısı olan ülkelerin aksine…
kitabı farklı kaynaklarda gördüğüm göndermeler üzerine okumuştum. içindeki sayısal veriler geçmiş yıllara ait olduğu için sayısal veriler eski basımda güncelliğini korumamakla beraber kitaptaki tespitler güncelliğini koruduğu için okunması gerektiğini düşünüyorum. geri kalmışlığımızın nedenleri yazıldığı dönemdeki sayısal verilerle birlikte açıklanmıştır ancak ben en çok kitaptaki tespitleri sevmiştim: Türkiye'nin bir tarım toplumu olduğu gerçeğini vurgulaması gibi.
Geri kalmış Türkiye.
Tarih biraz incelendikten;kültürüyle,sanatıyla, yapısı ve düzeniyle toplum gözden geçirildikten sonra yan yana koymaya insan elinin varmadığı üç sözcük.
Geri kalmış Türkiye. Tarih biraz incelendikten; kültürüyle, sanatıyla, yapısı ve düzeniyle toplum gözden geçirildikten sonra yan yana koymaya insan elinin varmadığı üç sözcük. Geri kalmış Türkiye. Kuralları, gelenekleri ve düşünceleriyle ortaçağı aydınlatan, yeniçağa ışık tutan bir kültür.
Türkiye bir Mozambik'ten, Kongo'dan, Guatemala'dan

çok daha geri kalmıştır. Çünkü Mozambik her zaman aynı Mozambik olmuştur.

Kongo aynı Kongo, Guatemala aynı Guatemala. Türkiye ise belirli bir dönemde öteki ülkelerle kıyaslandığında en ileri bir noktada gözükmektedir. Sonra gerilemeye başlamış, gerileye gerileye günümüze, aynı kıyaslama yapılınca çok arkada gözüken bir yere varmıştır. Yani, kavramın dinamik anlamıyla, tam bir geri kalmış ülkedir.
Toplum eğer kendini kıyaslayabileceği bir zenginliğe ve refah düzeyine içte ya da dışta rastlamamışsa, kendi yaşantısını yeterli bulması ve gerilik düşüncesini reddetmesi normaldir.
Yeninin halkın erişmeyi düşünebileceği bir yakınlıkta olması ise onun bütün yaşantısını ve dengesini bozmaktadır. Bu açıdan, lüks otomobiller halk yığınlarında bir tepki yaratmazken çiçekli kumaşlar yaratabilmektedir.
Eski Denge toplumlarının yaşantılarını sürdürebilmeleri düzenli bir işbölümü ve dayanışma ile mümkünken, gözlem etkeninin düşüncede ve üretimde yarattığı değişiklik toplumdaki birliği parçalamaktadır. Özellikle erkeklerin tarlalarından uzaklaşmaları, işbölümüne artık imkân vermemektedir. Kişinin toplumu değil yalnızca kendini düşündüğü, kendi başının çaresine baktığı bir ortam doğmaktadır. Bu gelişme bir yandan aile birliğini sarsmakta; toplumsal dayanışma ve yardımlaşma geleneklerini yıkmaktadır. Aile artık karı-koca ve çocuk şeklinde sınırlanmıştır; özellikle yaşlılar kendi yalnızlıklarına ve yoksulluklarına terk edilmişlerdir.
A. Sauvy'nin belirttiği gibi "...eğer tekniğin gelişmesi kaynağın gelirini artırmak yerine ondan daha büyük parçalar koparılmasını sağlıyorsa, ileri teknik, aslında, geriletici bir teknik olmaktadır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
476
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944882088
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi
Türkiye
Türkiye, öteki geri kalmış ülkelerle kıyaslanmayacak kadar köklü bir kültüre, tarihe, devlet geleneğine sahiptir; stratejik öneminden folklor çeşitliliğine uzanan ayrıcalıkları, bölgesel bir liderliğin potansiyel gücü, kalkınmanın insan ve kaynak şeklindeki hammaddeleri vardır. Ve bütün bu özelliklerine,
200 yıllık çabalarına rağmen Türkiye, geri kalmışlığı aşamamış bir ülkedir.

Temeldeki bozukluğun, 600 yıllık tarihin ve günümüzdeki genel durumun incelenmesi sonucunda ortaya şöyle bir gerçek çıkmaktadır: Türkiye'nin asıl meselesi kalkınmayı sağlayacak birikimlerin yokluğu değil, yanlış yönde ve biçimde, kalkınmaya önder olamayacak sınıf ve zümrelerin önderliğinde kullanılmış olmasıdır. Birikimleri harekete geçirecek dinamiklerin yeterli olmayışıdır...

Türkiye'de bin yıllık bir kültürün süzgecinden geçmiş insan birikimi de vardır, hatta sermaye de. Mesele bunların yanlış kullanılmasından, ya da hiç kullanılmamasından doğuyor. Yani un da vardır, yağ da vardır, şeker de. Ancak, helvanın yapılması için uygulanan tarif hatalıdır...

Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği en değerli siyasetçilerden biri ve en uzun süre görev yapmış dışişleri bakanlarından olan İsmail Cem, aynı zamanda bir düşün adamıydı. Türkiye'nin yakıcı sorunlarını iyi kavramış, sahip olduğu geniş birikim sayesinde bu sorunları geçmişten bugüne, tarihten şimdiki zamana uzanan bir süreçte, neden-sonuç ilişkileri içinde ve bir model kapsamında açıklama yolunu seçmişti. Bu önemli düşünsel çabanın ilk ürünü sayılabilecek ve herkesin kolayca anlayacağı bir üslupla kâğıda dökülen Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, son 35 yılın en çok okunan tarih eserlerinden biri olurken, en az bir veya iki kuşağın siyasal ve kültürel tercihlerini de şu veya bu ölçüde etkiledi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İsmail Cem'in bütün eserlerinin basımına yayıncılık tarihimizin "kült kitapları"ndan biriyle başlamaktan mutluluk duyuyor.
(Arka Kapaktan)

Kitabı okuyanlar 52 okur

  • Yaren Özdilek
  • İsmet Gdmn
  • Gizem Çınkıl
  • Uğur Kaşık
  • Selim Genç
  • S~°
  • Mücahit TUNA
  • Adem Fethi Çamalan
  • Fatih Selçuk
  • Bahri Uçakcıoğlu

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%28.6 (6)
9
%14.3 (3)
8
%28.6 (6)
7
%14.3 (3)
6
%14.3 (3)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0