Üç Beş Kişi

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.624
Gösterim
Adı:
Üç Beş Kişi
Baskı tarihi:
Ekim 2014
Sayfa sayısı:
360
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051417950
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
"Neden en sevinilecek anlarımızda bile sevinemedik?"

Yinelemek isterim: Romanın dokusu, kusursuz bir yapısal bütünlük sunmakta, her bir ayrıntı, her ince çizgi, her ayırtı, gerçeklik izlenimini pekiştirerek bu bütünün içindeki yerine, anlamına, hiçbir zorlamaya meydan bırakmaksızın tam intibak etmekte.
-Füsun Akatlı-

Ağaoğlu, yazın düzeyinde "yarının tarihçilerinden" olma işlevini, daha Ölmeye Yatmak'la çok etkin biçimde üstlenmişti. Pek çok şeyler uğruna ölenlerle, pek çok şeyler pahasına hayatta kalanlarla dolu olan Üç Beş Kişi, bu zincirde yeni bir halka. Çetin bir kitap olduğu yadsınamaz; okur, istesin ya da istemesin, hep dönüp düşünmeye, dününü ve bugününü yargılamaya zorlanıyor. Ama bunu göze alan okurları bekleyen ödül de küçümsenecek gibi değil: Çok ciddi tutulmuş bir hesaplaşmanın tanıkları, yaşayanları arasına girmek…
-Ahmet Cemal-
(Tanıtım Bülteninden)
360 syf.
Bu inceleme şuan sitede olmayan muhtemelen bu inceleme ile tekrar dönüş yapacak birine ithaftır! :)

Kültürfizik yapmalısın. Derin derin soluk almalısın.. Düşünmelisin.. Uyan.. Burası dünya..

Aahh Murat ! Hayalci Murat!

Kısmet! Sürüme ayağını ailene yakışır bir kız ol! Denileni yap, sözümüzden çıkma, yola çıkabilirsin ancak kaderinden kaçamazsın!

Ferit! Paris'ten Eskişehire uzanan öykünle, kırık kalpler ordusu kurdun. Ülkeni sevdin, çabaladın, banka kredileri, KİT'ler, sermaye piyasası! ailene ayıracak hiç ama hiç vaktin yoktu.

Kardelen! Sen ki fedakarlığın timsalisin, ailenin karlarla kaplı mevsimine yazı sen müjdeledin.

Aylardan Haziran. Gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha.

Es ver: UMUT TIKANIKLIĞI!

Eskişehir'in bağrından kopup İstanbul'a uzattığın hayatınla, kaybettiklerini ararken bile kurduğun o hayaller arasında bilinmezliklere sürüklenişin. Bir V yakasının arasında geçen tutkuyu manalandıramayışın. Üstelik bir o kadar da utangaçsın, Sahi bu gün kaç ölü, kaç yaralı? Demini almamışsa bir çay, beklemeyi öğrenemeyişinden. Etrafındakilerin etraflıca seni kınamalarından, hayatı bir müzik ezgisinden ibaret sanışından, olmadı Murat! hayalci Murat! 3 ölü 5 yaralı!

O zamanlar 1969'lar tabii saat ikiye çeyrek kala şehir ölür, kimseleri barındırmaz sokaklarda. Öyle ihtişamlı olur ki yalnızlığıyla. Çıkışsız sevdalarıyla bir Eskişehir, tıpkı Porsuk Çayı gibi. Mihalıççık'a uzanan yolda nice yıllar eskiyor bedenlerde. Demini almamış bir çay gibi ömür, intiharları sipariş eden şeytanları çağırıyor kent. Dümdüz bir ovada yüreklerde ne yükseltiler birikiyor. Her bir tercih ayrı bir yıkılışı temsil ediyor. Ah Eskişehir! Ne de güzel anlatıyor Adalet Ağaoğlu. Sanki oturmuşum Porsuk Çayı'nın kenarındaki bir kaldırıma izliyorum Selmin ile Murat'ı. Azıcık ötede Kısmet ile Kardelen. Türkan Kaymazlı çıkmaz evden girmiyor kadrajıma. Ve ötelerden beliriyor Ferit Sakarya, tüm o ihtişamıyla! Ufuk ise geç kalmış bu davetsiz olduğu buluşmaya. Ah Eskişehir! Porsuk çayı gibi boylu boyunca uzanmışken şehrin ortasına, süregelen acıları mı reva gördün bu insanlara.

Tam olarak şöyle bir kitapla yüz yüzesiniz. 6 insan var aklınızda tutmanız gereken. Bu insanların hepsinin de koskocaman düşleri var. Esir oldukları düşleri. Tamah edemeyenlerin ellerindekilerden oluşları var. Umutlar var, umut çıkmazları. Hayata bu kadar tutkunken hayatın onlara sağır oluşu.
Bütün olanlara bir suçlu ararken kendi çaresizliğine sığınmak. Bereketsiz bir sıkıntı, çokça ürküntü. Yoğun aromalı bir drama. Kalabalıklar yorgun düşüyordu bu şehirde. Aynı tonda aynı kişiyi kınamaları da düşünmeye olan uzaklıklarından. Bitkin omuzlarda bir milyon ton ağırlık, şehir ki hepi topu on bin adım!

Bilmezden gelelim, bilmezden gelelim... Hayatı, düşleri, hayalleri, bilahare gerçekleri, görmezden gelelimmm..

Ben öyle bir kitap okudum ki, Aylardan Haziranı anlatan ve gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına henüz ulaşılmamış olan. Öyle dar bir zaman. Anlatılan da 3-5 kişi. Hikaye örgüsü de Paris - İstanbul - Eskişehir (çokça) Ankara arasında işliyor. Dar zaman, dar yerler buna rağmen 342 sayfalık muazzam bir hikaye çıkıyor ortaya. Anlatım o denli doyurucu, o denli içine çekiyor ki farkında olmadan dar alanda kısa paslaşmalar yapıyorsunuz yazar ile. Ben ki Adalet Ağaoğlu'nun sadece ismini bilirdim. Ancak gökte hilalin belirdiği bir gün haberdar oldum kendisinden. Okudukça çıkamadım etkisinden. Rüyalarıma da girdi, sorguladım kendimi. Sindire sindire, doya doya okudum kendisini. Öyle kolay anlaşılacak bir kitapta, yazar da değil keza.

Uzatmadan, Türk edebiyatının en değerli kalemlerinden birisi Adalet Ağaoğlu! Franz Kafka'yı Prag'larda aramayın. Hala yaşıyor kendisi. 1980'de Ankara'da başlıyor bu eserini yazmaya 1984 yılında İstanbul'da tamamlıyor. Çok memnun oldum tanıştığımıza. Siz de bu değerli kadın ile tanışmakta geç kalmayın. Okuyun, okuyun, okuyun!

Sahi bugün kaç ölü, kaç yaralı?

https://www.youtube.com/watch?v=3W1CYqNOh94
316 syf.
"Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim."

‎ Romanın bitiş cümlesiyle başlamak istedim ben de. Bitmemiş, bitememiş bir roman.. Ve 'belki de hiç bitmeyecek hayatlar' kapılarını aralıyor bu iki kapağın arasındaki 316 sayfada bize.Kitabı okurken inceleme metni oluşturmak gibi bir düşüncem yoktu; ancak karakterlere ait birtakım düşüncelerin günlerdir kafamı meşgul etmesi ve - özellikle- kitaba dair daha önce bir incelemenin yapılmamış olmasından doğan sorumluluk hissiyatıyla kendimi bu satırları yazarken buluyorum.

‎Neden bu kitabı okumaya karar verdim? Ne umdum? Ne buldum? İnceleme genel olarak bu başlıklar altında (en çok son soru) çok dallanıp budaklanmadan, konuyu dağıtmamaya dikkat ederek(-teen, bade süzerekteen, inci dizerekteeen gel canım gel ammaaan) bitirmeyi planlıyorum. (Hiçbir zaman planladığım gibi gitmedi hayatım.)

‎Darbeler, suikastler, ihtilaller benim için de merak konusu olmuştur hep. İşin gündemde tutulan siyasi boyutundan ziyade asıl merak ettiğim tarafı 'gündemde tutulması gereken' toplumsal boyutudur.Üç Beş Kişi, 12 Eylül öncesi toplumsal yapıyı gün yüzüne çıkarmak gayesiyle ortaya konmuş bir roman.

‎Yedi bölümden oluşan bir kitapla karşılaşıyoruz ve her bölüm, karakterlerin biri tarafından anlatılmakta, daha doğrusu düşünülmekte. Bu 'düşünmek' fiili o kadar başarılı ve gerçekçi yapılmış ki yazarın, insanların psikolojik analizleri ve bunu okuyucuya aktarımı konusundaki yeteneğini yadsıyamayız. Geçenlerde bir incelemede, yazılanların yaşananlar mı karakterlerin düşünceleri mı olduğunun ayırt edilemediğinden yakınıldığını görmüştüm, belki bu yüzden ilgimi çekti bu nokta, bilemiyorum; fakat "aklından şunları geçirdi, bunları düşündü" gibi belirleyici ifadeler kullanılmamış olmasına karşın, sokağa çıkma yasağına az bir zaman kala, bilmediği sokaklarda varlığından emin olmadığı bir insanı ararken vurulduğunu, ertesi gün Kısmet'i gardan almaya gidemediğini ve Kısmet'in başına gelenleri okuduğunuzda üzüntü hissetmiyorsunuz çünkü siz de Murat'la birlikte bekçi düdüğünün sesiyle gerçek dünyaya dönüp yabancısı olduğunuz sokaklarda adımlarınızı hızlandırmaya başlıyorsunuz. Ya da hepimiz Türkan Hanım oluyoruz, daldığımız deriiin düşüncelerden soğuyan çayımızla uyanıyoruz yüzümüzü buruşturarak... Sanki Kısmet biziz de, şişlerimize ipi anlamlandıramadığımız hız ve serilikte dolayıp birbiri içinden geçiriyoruz, 1.15 treniyle İstanbul'a kaçarken yakalanıyoruz evden çıkar çıkmaz, annemizin üzüntüsü, konu komşunun rafa kaldırılmış dedikodularının gün yüzüne çıkarmasıyla duyduğumuz hicap, Türkan Hanımın 'o sırayı yanlış ördün galiba' demesiyle gözümüzü açıyor. Benzeri örneklere sıkça karşılaşıyoruz. Eklemek istediğim bir diğer konuda biraz yardım alıyorum Özdemir Asaf'tan: "Baktım kimde ben ne kadarım?/Kim bende ne kadar kalmış diye..." Kitabın son sayfasını da çevirdikten sonra bu üç beş kişi için kenara çekilip kimin kimde ne kadar olduğunu siz tartmaya başlıyorsunuz çünkü Adalet Ağaoğlu, bu sözün uygulamalı pratik kitabını almış, tutuşturmuş elimize.

‎Kitap, 80'li yılların ortalarından başlayarak 60'lara doğru bireylerin özlemle yad ettikleri anılarına geri dönüş şeklinde karşımıza çıkıyor, binevi zaman yolculuğu. Ancak, zamanı yıllardan saatlere indirgediğimizde gerçekten çözümlenmesi güç bir yapıtla karşılaşıyoruz. Hemen her bölüm ‎“Gece. Haziran. Ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha." şeklinde başlıyor. Zaman zaman kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız "Acaba falanca şu an napıyo?" fikri geçer ya, işte romandaki 'şimdiki zamanı' bize anlatan kelime grubu bu ve bu andan başlayarak karakterler geçmişe gidiyorlar. Belirtmek zorundayım ki ben ne yazık ki kitap bittikten sonra "Niye hep bu kalıbı kullanmış? " soruma yanıt ararken anlayıveriyorum böyle bir durumun varlığını. Okurken herkes için ortak bir zamanın olduğunu anlayabilmiş olsaydım heralde benim için bazı detaylar daha anlamlı hale gelirdi, bu kadar kafa yormak zorunda kalmazdım.

Kısaca karakterlerin 'kim olduğundan' bahsetmek gerekirse, ‎Eskişehirli Emin Bey dönemin (40-45 dönemleri olacak) CHP'de söz sahibi kimselerinden. İki çocuğu var, Türkan Hanım ve Ferit. Devam eden yıllarda Türkan, DP'de ağırlığı bulunan Ahmet Kaymazlı'yla evleniyor. Kısmet ve Murat da bu çiftin çocukları. Yani zengin bir aile. (milletvekili olup da fakir olacak halleri yok ya, benimki de laf..) Kardelen, Kısmet'in en yakın arkadaşı. Neval Rıfatzade, kökenleri Osmanlı saraylarına uzanan bir kocanın 3 karısından biri. Farklı babalardan,iki kızı var Belgin ve Selmin. Bu iki aileyi birbiriyle buluşturan şey de Murat'ın Selmin tutkusu. Kitabın başlarında ana karakterinin Murat olduğu düşünülüyor ancak, olayların merkezinde olan asıl kahraman Kısmet. Kısmet'in sadece kalbinin sesini dinleyerek, aile ve toplum baskısını arkasında "bırakabilerek" kendisi için yaptığı ilk şeyle bitiyor.

‎ Somut olarak kitapta 'siyasi olayların' örnekleri bulunulan döneme göre az, başta da belirttiğim gibi. Gece ikide başlayan sokağa çıkma yasağı ve ertesi gün duyulan bugün şu kadar ölü şu kadar yaralı...İnsanların tepkisizliğini, alışmışlığını, boşvermişliğini o kadar güzel ifade etmiş ki yazar.. Hayır, herhangi bir şey söylemiyor, okuyucunun gözüne sokuyor yalnızca, karakterlerin günün telaşesi içinde bunu fark edemeyişini gösteriyor bize. Ferit Sakarya, içkisini yudumlarken düşüncelerini bölen 5 ölü, 8 yaralı haberi... Sonrasında gelen umursamazlık ve hiçbir şey olmamışçasına düşünmeye devam etmesi...Hatta şaşırmam gerekirdi belki ama kimsenin ölmediği bir geceyi hayret edilecek bir durum olarak görüyorlardı.
‎Bu dün de böyleydi, bu gün de böyle, kabul etmek istesek de istemesek de yarın da böyle olacak(diyor ya Adnan Yücel,"Bitmedi daha, sürüyor o kavga ve sürecek..." öyle işte..).Toplumumuz farklı kılıklara bürünmüş aynı acılara alıştırılıyor, alıştırıldı.
‎Konudan sapmayayım zira değinmek istediğim başka noktalar da var.

‎Hepimiz dedelerimizin, annelerimizin, babalarımızın sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini göstermemelerinden zaman zaman sitemkar olmuşuzdur.(Sana sitem ettiysem sitem sevgiden doğar, diyor Buray) Bu durum yazarın da üzerinde durduğu sorunlardan biri ve bu problem Türkan Hanım ve Kısmet üzerinden anlatılıyor. Bir dizinin fragmanında "Bu ailede herkes birbirini seviyor ama kimse birbirine şevkat göstermiyor" şeklinde sözcükler sarf etmişti oyuncu, ne diziyi hatırlıyorum ne diyeni(Bilinçaltı denen o şey her neyse hayran olmamak elde değil!).Türkan Hanımın serzenişlerini okurken aklıma geliveren bu tesadüf eseri karşıma çıkan replikle gün yüzüne çıkıyor sözcüklere dökülmeyi bekleyen fikirler.
En basit şekliyle, aile toplumun temel taşıdır ve bütün canlılar sevgiye muhtaçtır. Bir annenin çocuğunu sevdiğini hissettirememesi onu yalnızlığa iter. Yalnız kişi mutsuzdur ve bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için tabir doğruysa sevgi dilenir tanımadıkları insanlardan...Ve çoğunlukla ardından pişmanlık getirir bu arayış, daha geniş bir çerçeveden bakılarak adlandırılacak olursa bu durum, "ahlaki yozlaşma" uygun bir ifade olur. Kitapta üstünde fazlaca durulmuş bu konunun.

Durulmuş da...

Herkes mi birbiriyle votdiri votvot, zotdiri zotzot kardeşim ya?

Sonra vay efendim Türk dizileri bugün niye böyleymiş! Eski Türk filmlerinin tadı yokmuş... Böyle romanlar yazılırsa, 35 sene sonra elbette, çocuğun cici annesiyle ablası aynı kişi olur, ya da aynı çocuğun babasıyla ablasının karı koca olduğu beyin yakan aile tablolarını ağzımızı ayıra ayıra izleriz.(bkz: Fazilet Hanım ve Kızları).

Şöyle bir göz atacak olursak, büyükten küçüğe başlıyorum:
Emin Bey... Seksenlerine gelmişsin(tahmini), herkes ölümünü bekliyo, dilinden bir saniye bile ayetleri düşürmüyosun(hem de mealini ezberlemişşin), sen yorganını düzelten torununun elini tutup tövbe estağfurullahlık şeyler yapar mısın ? Yapma. Hadi yaptın diyelim.
Ya sen Türkan Hanım, babanın başında Kur'an okumaya karar vermişken elalemin adamlarıyla ayıplı hayaller kuruyosun ? Adalet Ağaoğlu'nun bulunduğu çizgiyi az çok biliyoruz. İnsanın aklına hoş olmayan düşünceler gelmiyor değil lakiin bunları hemen kışalıyorum ve Neval Rıfatzade'yi sahneye davet ediyorum. Kendisi 'cinsel özgürlük' adı altında votdiri votvot, zotdiri zotzotta sınır tanımıyor. "Ey tanrım bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yediiii taneee ver veer veeeer"in hayat bulmuş hali yani.İki kızını da bu şekilde yetiştiriyor. Herkesin kendi kararı, kendi yaşantısı, bu bir tercihse eğer eleştirmeyi pek doğru bulmuyorum. Eee,hazıra dağlar dayanmaz. 'Gece, haziran ama günlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var'ken kulağımıza çalınan görüntü: "Bir kedim bile yok, anlıyor musun..." İki kızımız da bundan nasibini almış haliyle.Ehh hayat bu, ne getireceği belli olmuyor, tamam, ama ey yüce rabbim, sen bu kadına nasıl bir çaresizlik yaşattın da "eğlendiği" bir adamla evlendirdi bu kadın gurur duyduğu kızını? Sana müstehak "şimdi" üst kattan gelen seni uyutmayan 'hatasız kul olmaz hatamla sev beni'ler..Sonra tövbeler tövbesi çektiren, oda arkadaşımın diş gıcırtısıyla beynimin delindiği geceler hatırıma düşüyor, tüylerim diken diken oluyor...
Affet Neval Hanım, kimse hak etmez böyle şeyleri diyerek diğer talihlimiz olan Ferit Sakarya'ya geçiyorum. Bu karakter özellikle yazarın okuyucuya sevdirmek istediği bir karakter. Kendini sanat alanında olsun, eğitiminde, işinde fazlasıyla geliştirmiş birisi. Eskişehir'de(aslında Türkiye'de demeliyim) sanayinin gelişmesi adına büyük işler başarmış, ülkenin kalkınmasına destek olmak amacıyla (hiç cebine girecek paranın hesabını yapar mı canııım) sürekli fabrikalar kurarak aileden gelen saygınlığa saygınlık katmış, herkes tarafından takdir gören bir kişi. Kitabın bir bölümünde Porsuk Çayı'nı temizlettirdiği anlatılmış, bu kısmı okurken suratıma yerleşen aptal gülümsemeye mani olamadığımı fark ediyorum. Bir 15 yılı var, gökkuşağından nehirler çizdiğim resimleri anımsıyorum ve ardından bu sanat eserlerime(!) ilham kaynağı olan teyzemi.. Eskişehir'de okuduğu dönemlerde Porsuk'un bir gün mavi, bir gün kırmızı,ertesi gün yeşil.... her gün başka bir renkte aktığını söylemişti. Bunun o zamanlar benim icin ne kadar masalımsı olduğunu da varın resimlerden anlayın işte.. Anlayamıyorum tabi o zaman fabrika atığının ne demek olduğunu, kötü bir şey olduğu ezberletilmiş ama hayallerimde çok güzel görünüyor, ne yapayım, seviyorum :) Konuyu dağıtmam demiştim di mi? Ferit Beyle devam ediyoruz.. Bütün kızların(en yakın arkadaşları dahil) aşık olduğu-45 yaşında, evli olanların bile- yakışıklı, boylu poslu, dik duruşlu, havalı yürüyüşlü o aranan insan kendileri olur, fazla methetmek istemiyorum zira ben bu karaktere pek ısınamadım. Bu adam çok güzel bir kızla hoşuna giden bir gece geçiyor, kız kendisinden yaşça epeyi küçük. Bu pek anormal değil, karını da aldatmışsın bu da artık alıştığımız şeylerden ancak bu kız, senin abilik hatta babalık etmen gereken yeğeninin yıllardır tutkuyla bağlı olduğu kızsa?
Bizim toplumumuzda bu var mı gerçekten? Biz böyle günlerden mi geldik? Benim dinlediğim, okuduğum, gördüğüm; bi kıza -ne kadar boncuk dağıtırsa dağıtsın- karşı bir şey hissetmişse bir genç, aileden birini bırak, bu adamın arkadaşları bile yan gözle bakmayı "aklından geçirmezdi".Yanlışım varsa düzeltin. Peki o geceyi düşündüğünde içinde en ufak bir vicdan azabı olmadan hissettikleri... Yazar için yine hoş olmayan düşünceler uçuşmaya başlıyor ve yine gerçekliğine inanmak istemediğim için Kısmet'e geçiyorum.
Sevmediği bir adamla bir evlilik yapıyor, sevdiğinin peşinden gitmeye korktuğu için kendini bu evliliğe mecbur hissediyor, -hoş, istemiyorum demesinin de pek etkisi olmazdı- kocasıyla yakınlaştığında hep bir kıyaslama içinde buluyor kendini. Ancak bu kıyaslama iki kişi arasında değil, kocası, sevdiği adam ve kardeşi.

Umarım ben fesatımdır da bu kıyaslamaya dahil olan kardeş düşüncesi gerçekten masumdur.

‎Bütün bu ahlaki yozlaşma örnekleri bir araya geldiğinde roman anlamını yitiriyor benim için, her biri ayrı ayrı, tek başına işlenmiş olsa inandırıcılığını-belki de gerçekliğini- yitirmez, amma velakin az önce yazarın insanların iç dünyasını aktarma konusundaki yeteneğini ifade etmişken, tamamıyla zıttı bir düşünceye sahip oluyorum burda. Yani, bu durum kabul edemeyeceğim şekilde fazla ve absürt. Ben bunları düşünürken, Müge Anlı "Bir şey mı dediniz?" diyor el sallayarak, "bir cinayeti çözmeye çalışırken köydeki kadınların bütün sevgililerini ifşa ettiği" programın tekrarını yayınlıyor benim için.. Teşekkürler...

‎ Hatıraların canlandığı bölümlerin birinde çiftçilerin şehre göçmelerinden yakınılıyordu. Bunu okuduğum günün akşam haberlerinde, üretimin azaldığı, çiftçinin kente göçtüğünü hatırlatıyordu spiker ve ekranlara bir köy kahvesi geliyor. Muhabir köy kahvesinde oturan çiftçilerle muhabbet ediyor, dertlerini dinliyor. Köylülere takım elbiseleri giydirilmiş, kavruk yüzlerinde gizleyemedikleri bir heyecan, önceden çalışıldığı belli olan bir takım sözler... Keşke o amcaya nasıl yaşadıklarını, 1 hafta boyunca ne yediklerini, nasıl karınlarını doyurduklarını anlattırsaydınız... Ardından, bir uzman geldi ekranlara. Devletin sertifikasız tohuma destek vermediğini hatırlatıyor, üreticinin 1 liraya sattığı tohumu, 19 liraya ihraç edildiğini belirtiyordu.
‎ """Vergileri, masrafları hariç..."""
Üreticiye kaça mal olacağınını ne önemi var ki? Çiftçi üretsin biz de alalım, önemli olan tek şey var o da: BEN! Kimse bana bunun aksini iddia etmeye çalışmasın, 50 yıldır biz bu sorunu ÇÖZMEMİŞSEK, çiftçiliği canlandırmaya yetecek kadar çiftçiyi asgari ücretle 300 koyun verip döndüremezsin o topraklara.. Bu konu hakkında söyleyecek çok fazla şey var ancak
Fazlasıyla uzattım...

Bitiyorum :) Böyle farklı ve zekice hazırlanmış bir kitabın bu kadar az okunmuş olması beni hayal kırıklığına uğratsa da hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Belki birgün bir buluşma icin bu kitap kararlaştırılır da, hitap ettiği kitleye ulaşılması adına önemli bir adım atılmış olur. Okuyan herkesin kendinden bişeyler bulacağı geniş bir konu skalasına sahip..Kapılar aralanmış ve o kapıdan girmenin okuyucunun isteğine bırakıldığı bir eser. Ne yaşanmışlıkları gün yüzüne çıkarır... Ne muhabbetler döndürür...

‎Burdan yetkililere sesleniyorum!

Gereğinin yapılmasını arz ederim:)

Sürç-i lisan ettiysek affola...

360 syf.
·3 günde·Puan vermedi
"Aylardan Haziran. Gündüzlerin en uzunuyla gecelerin en kısasına zaman var daha. "

Roman bu dar zamanda, bir haziran gecesi üç beş kişinin aşklarını, korkularını, umutlarını, hayallerini ve hayal kırıklıklarını anlatıyor. Murat, Kısmet, Kardelen, Ferit, Selmin ...
Adalet Ağaoğlu'nun kullandığı bilinç akışı ve iç monolog tekniğiyle hepsinin karakterini rahat bir şekilde çözümleyebiliyorsunuz. Sanki siz de onlarla aynı masada, aynı koltukta oturuyorsunuz ve onların sıkıntılarına ve mutluluklarına ortak oluyorsunuz. Bu teknik bazen yorucu olabiliyor onu da kabul etmek gerekiyor. Romanda beni en çok etkileyen tabi ki Kısmet ve Kardelen.. Kendi dünyalarında, hayatları ellerinden alınmış kadınlar, kadınlarımız... Kardelen ve Kısmet'in iç dünyalarına girmekten hem çok keyif aldım hem derin bir üzüntü duydum. Ve çokça kendimden bir şeyler buldum..

Adalet Ağaoğlu ile yeni tanıştım ve her zaman olduğu gibi kendime kızıyorum "niye daha önce hiç okumamışım ki" diye. Adalet Agaoğlu gibi bir kadını tanımaktan gerçekten mutluluk duydum ve en yakın zamana diğer eslerini okuyacağım.
319 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Eskişehirli olarak Eskişehir'in sokaklarında, dağında, kırında, taşrasında, köyünde geçen ve Eskişehir insanını anlatan bir romanı okurken çok heyecanlandım. Tavsir edilen her mekanda sanki oradan geçiyorum hissiyle okudum. Doğrusu hoşmuş mekanını bildiğin bir romanı okumak, farklı bir deneyim.
Sözü edilen her karakterin tek tek hayatına değinilmesi ve bu karakterlerle Eskişehir'in sanayisinin ve toplum hayatının imarı anlatılmış.
Kalabalık şahıs kadrosu içinde bana kalırsa ana şahıs, Kısmet ve onun kadar önemli bir diğer şahıs Kısmet'in dayısı Ferit Sakarya. Kısmet'in göz önünde ama unutulan karakteri roman kişilerine yön veriyor. Kısmet'in kocası Orhan'dan boşanma kararıyla başlıyor roman ve yine "evlilik evi" dediği Orhan'la yaşadığı evden gece yasağına takılmadan İstanbul'a giden bir trene binişiyle bitiyor.
İç konuşmaların bolca olduğu ve bir kadın yazar kaleminden çıkan cümleleri çok sevdim. Birkaç gün önce son nefesini veren Adalet Ağaoğlu beni çok üzüp çokça etkiledi. Daha önce tanımış olmayı, sohbetine katılmayı dilerdim. Yeri ışıklı olsun!
Kısmet kişisiyle kendimi ve pek çok kadını benzettim. Kısmet kabuğunu kırdı, yolunu çizdi. Yazarın da dediği gibi: "Mutlu sonla başlayan bir roman olsun istedim." mutlu sonla başladı.
319 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Kitap 7 bölümden oluşuyor, her bölümde karakterlerden biri ile tanışıyoruz. Hayatlarına şahit oluyoruz, anlarını birlikte kimi zaman soluk soluğa, kimi zaman bir sis perdesinin ardında belirsiz, onlarla birlikte yaşıyoruz. Kendileri ile hesaplaşmalarına, hayallerine, hayal kırıklıklarına şahit oluyoruz.  Gelelim karakterlerimize...
Murat ; Eskişehir'li köklü, zengin bir ailenin oğlu. Müziğe meraklı, beste yapmanın derdinde ve aşık.
Ailesinin onaylamadığı şarkıcı bir kadına tutkun.
Selmin ; Murat'ın tutkuyla aşık olduğu genç ve güzel bir kadın.
Türkan Hanım ; Murat'ın annesi, gelenek ve göreneklerine bağlı, genç yaşta dul kalmış bir kadın.
Neval Hanım ; Selmin'in annesi, bir zamanlar İstanbul sosyetesinin vazgeçilmezi, hayatını da parası gibi tüketmiş bir kadın.
Ferit Sakaryalı ; Murat'ın dayısı aile işlerini yöneten , çekip çeviren, Avrupa'da eğitim görmüş, genç ve başarılı iş adamı.
Kardelen ; küçük yaşta annesini kaybedince babasına ve kardeşine bakmak zorunda kalan, hayatla dişe diş, göze göz mücadele eden genç kız. Kısmet'in tek ve yakın arkadaşı.
Kısmet ; Murat'ın ablası, silik, sessiz, ailesinin elalem baskısıyla ezik, sevmediği kocasının bile değer vermediği, hayatı elinden alınmış genç bir kadın.
Ve bu üç, beş kişinin eş zamanlı yaşadıklarının anlatımı kitap.
360 syf.
·2 günde
Kitabı sevdim ve beğendim.Dönemi iyi yansıtan bir kitap.Murat ve Şermin karakterini sevdim.Akıcı ve Keyifli idi.Yazarı ve bu kitabı tavsiye ederim.Keyifli okumalar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Üç Beş Kişi
Baskı tarihi:
Ekim 2014
Sayfa sayısı:
360
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051417950
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
Üç Beş Kişi
"Neden en sevinilecek anlarımızda bile sevinemedik?"

Yinelemek isterim: Romanın dokusu, kusursuz bir yapısal bütünlük sunmakta, her bir ayrıntı, her ince çizgi, her ayırtı, gerçeklik izlenimini pekiştirerek bu bütünün içindeki yerine, anlamına, hiçbir zorlamaya meydan bırakmaksızın tam intibak etmekte.
-Füsun Akatlı-

Ağaoğlu, yazın düzeyinde "yarının tarihçilerinden" olma işlevini, daha Ölmeye Yatmak'la çok etkin biçimde üstlenmişti. Pek çok şeyler uğruna ölenlerle, pek çok şeyler pahasına hayatta kalanlarla dolu olan Üç Beş Kişi, bu zincirde yeni bir halka. Çetin bir kitap olduğu yadsınamaz; okur, istesin ya da istemesin, hep dönüp düşünmeye, dününü ve bugününü yargılamaya zorlanıyor. Ama bunu göze alan okurları bekleyen ödül de küçümsenecek gibi değil: Çok ciddi tutulmuş bir hesaplaşmanın tanıkları, yaşayanları arasına girmek…
-Ahmet Cemal-
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 125 okur

  • esra
  • Cem Ersever
  • Esra Oktay
  • Sağlam Okur
  • Elif özdemir
  • Kübra  Erdağ
  • Yakup taşar
  • Merve Büyüktaş
  • Eylül
  • Uğur

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%37.2 (16)
9
%7 (3)
8
%9.3 (4)
7
%4.7 (2)
6
%4.7 (2)
5
%7 (3)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0