Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski

8,9/10  (34 Oy) · 
96 okunma  · 
44 beğeni  · 
1.294 gösterim
Roman yazarı aslında kimdir? Stefan Zweig, Üç Usta'da bu soruya cevap arıyor ve yarattıkları unutulmaz figürler evreniyle epik dünyalar kuran üç edebiyat dehasının eserlerinde dolaştırıyor bizi. Zweig'ın "Dünyanın Mimarları" adını verdiği dizinin ilk kitabı olan Üç Usta, bireyin hayata tutunma çabası ve direnç sınırları üzerinden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'nin eserlerindeki evren modellerini serimliyor. Üç Usta sadece bu üç büyük yazarın evreninde dolaşmak için değil, modern zamanlarımızın modern insanını anlamak için de gözden kaçırılmaması gereken bir kitap. Dünya edebiyatının bir başka usta kaleminden, Stefan ZweIg'ın gözünden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'ye yakından bakmak için eşsiz BİR dilsel lezzet, benzersiz bir edebî deneme.
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    2011
  • Sayfa Sayısı:
    217
  • ISBN:
    9789754586152
  • Orijinal Adı:
    Drei Meister: Balzac, Dickens, Dostoyevski
  • Çeviri:
    Nafer Ermiş
  • Yayınevi:
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Yasemin Bektaş 
 18 Oca 10:49 · Puan vermedi

Zweig üç büyük ustayı ''ustaca'' anlatırken o kadar hayran kaldım ki. Fazlaca hissettirdi bana üç ismi de usta olarak gördüğünü. Bu kitap bir biyografi kitabıdır deyip kenara koyamayacağım, nitekim öyle şairane anlatmış ki, belki bambaşka birilerini de anlatsa yine böyle hisseder, meraklanır ve hayranlık duymaya başlayabilirdim.
Balzac, Dickens ve Dostoyevski'ye sihirli bir kalemle dokunmuş gibi. Onları mı yüceltmiş kendi anlatımını mı, işte o noktada ikileme düşebilir insan. Övgü dolu, yalın fakat süslemelerinin nereden beslendiğini anlayamadığınız o güzel cümleler. ''Onlarla'' o acıları mı çekti yoksa geçmişe gidip hayali bir şekilde yanlarında mıydı, bilinmez... Açıkçası şurada doğdu, burada okudu, falanca yıl şu kitabını yazdı... gibi bir biyografi beklemiyordum zaten ama okuyucuyu bu kadar Balzac'ın odasında hissettirebilecek, onunla parasızlık çekecek, hiç okumayan birine Dickens'ı sevdirebilecek yahut izbe bir yerde size de durup Dostoyevski'yi düşündürebilecek kadar bütünleştirebileceğini sanmamıştım.
Onların ruh halleri, özleri, insandan kaçışları, ne yaşadılar bunun sonucunda ne hissettiler de o karakterler bir bir mürekkeplerinin ucundan süzülüverdi. Tamamen sizi o kitaplara sevk edebilecek cümleler mevcut kitapta... Balzac'ın çok önceleri sadece Vadideki Zambak'ını okumuştum, Goriot Baba ise hep aklımdaydı. Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'ni kısaltılmış haliyle okumuştum. Bilirsiniz bunlar kırpıla kırpıla yüz, yüz elli sayfaya indirilmiş neredeyse tamamen aslından uzak kalmış tat vermeyen kitaplardır. O yüzden kayda değer bilmesem bile Balzac ve Dickens'a ayrılan bölümleri zevkle okudum. Zweig kitapta büyük bir kısmı Dostoyevski'ye ayırmış. Benim de en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. Eserler hakkında tat kaçıracak ipuçları yok elbet ama Karamazov Kardeşler yazan satırları atladım çünkü diğer kitaplarının bir kısmını geçmiş zamanda tam metin ya da kısaltılmış haliyle okuduğum için sorun olmadı. Sonuç olarak kendi adıma Dostoyevski'den okuduklarımı tekrar okumayı, ve okumadıklarımı okunacaklar arasına koyma kararı aldım.
Kitabı, bu üç büyük ustadan birini dahi seven, okumuş ya da okumamış fakat ilgi duyan, merak eden herkese önerebilirim. Zweig'ı okumayı sevmek bile, bu kitabı okumak için başlı başına bir sebep bence.

Irem 
26 Tem 2015 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Kitap bu üç yazarın yaşamını şu oldu bu oldu diye tarihi bir kurgu içerisinde anlatmaktan ziyade yazarların yazılarının psikolojik analizleri üzerinden ilerlemektedir. Bu da kitabı bildiğimiz biyografi kitaplarından çok farklı bir noktaya taşımakta.

Ayşe 
 04 May 22:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Stephan Zweig'ın "Dünya Fikir Mimarları" üçlemesinin ilk kitabı olan, Balzac, Dickens ve Dostoyevski'nin biyografilerinin yer aldığı "Üç Büyük Usta" adlı kitap bugüne kadar okuduğum en etkileyici biyografi kitabı. Zweig, eserinde üç yazarı da birer roman kahramanı gibi adeta bir roman kurgusu içinde işliyor. Bilhassa Dostoyevski'nin anlatıldığı bölüm bence kitabın zirve noktası. Bu yazarlara ilgisi olan olmayan herkes mutlaka okumalı. Ben Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar romanını bu biyografinin ışığında incelemiştim. Okumak isteyenler için ekliyorum. Herkese iyi okumalar...
STEFAN ZWEİG’IN DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ VE YERALTINDAN NOTLAR

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı dikkatle incelendiğinde yazarın biyografisi ve eserin kahramanı arasında benzerlikler olduğu görülmektedir. Dostoyevski, eserin girişinde yaptığı açıklamada notların tamamen hayal mahsulü olduğunu söyler. Ancak ona göre toplumda bu tip insanlara sıkça rastlanmaktadır. Yazarın amacı, bunlardan birini okuyuculara tanıtmaktır. Eserin “Yeraltı” adı verilen birinci bölümünde kahraman; kendisi, fikirleri ve duyguları hakkında gelişigüzel bilgiler verirken ikinci bölümde ise bir kaç anısını anlatır.
Romanın kahramanı, esere kendisi hakkında bilgi vererek başlar. Adam, kırk yaşlarındadır. Kendi ifadesiyle “hasta, kötü, suratsız” bir adamdır. Karaciğerinden zoru vardır. Tedavi olmayı istemez, çünkü hastalığın acısı ona tuhaf bir zevk vermektedir. Bütün bu bilgiler bize Dostoyevski’yi hatırlatır. Stefan Zweig Üç Büyük Usta adlı biyografisinin Dostoyevski’ye ayrılan bölümünde onun; çökmüş, kirli sarı bir renk almış, solgun, renksiz, çirkin bir yüzü olduğunu söyler. Aynı zamanda Dostoyevski sara hastasıdır. Hayatı boyunca bu hastalığın ıstırapları içinde yaşamış, eserlerini bu hastalığın acı ve ıstırapları içinde yazmıştır. Ancak onun hayat felsefesi, hayatın acılarından da tat almak üzerine kurulmuştur. Zweig, biyografisinde bu konuda şunları söyler:
"(Dostoyevski’nin kahramanlarının)acı çekmeyi bu derece sevmiş olmaları, ıstırabın onlara hayatı ta derinden duymak imkanını vermiş olmasından ve şu yeryüzünde ancak acı çekildiği takdirde gerçek sevgiye ulaşmanın mümkün olacağını bilmelerinden ileri gelir. Her şeyden çok ona bağlanırlar; varlıklarının en kesin kanıtı odur; “düşünüyorum şu halde varım” cümlesinin yerine “acı çekiyorum, demek ki varım” cümlesini koymuşlardır." (s.140)
Romanın kahramanı bu notları “yeraltı”ndan yazdığını söyler. Burada “yeraltı” kavramı; kahramanın yalnızlığını, toplumdan soyutlanmışlığını, insanlardan kaçışını ifade eder. Kahraman yalnızdır, ancak bu -tıpkı Dostoyevski’ninki gibi- tercih edilmiş bir yalnızlıktır. Dostoyevski, yalnızca gençliğinde bir kaç dost edinebilmiş, olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır. Romanın kahramanı, bu yalnızlığı kitaplarla avutur:
Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak elimde tek çare idi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum. Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu.(s.51)
Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi bir kitap tutkunudur. Zweig, Dostoyevski’nin kitap tutkusu hakkında şunları söylemektedir:
"İlk gençlik, karanlıklar içerisinden sıyrılıp çıkmağa başladığı sıralarda çocukluk çoktan silinip gitmişti; o da halinden hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların ebedi sığınağı olan kitapların o renkli ama tehlikeli dünyasına sığındı; günlerce, gecelerce, erkek kardeşi ile birlikte çok sayıda kitap okudu: İnanılmayacak kadar çok... Daha o yaşta bir susuzluk, bir kanmazlık duyuyordu içinde; her eğilim onda bir kusur halini alıyor ve kitapların o hayali dünyası onu günden güne gerçek dünyadan uzaklaştırıyordu."(s.97)
Romanın kahramanı, sekizinci dereceden memurdur. Yalnızca karnını doyurmak için çalışmakta, işini sevmemektedir. Hatta yakın akrabalarından biri ona miras bıraksa işini hemen bırakacağını söyler. Maddi bakımdan sürekli sıkıntı içindedir. Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi hayatı boyunca para sıkıntısı çekmiştir. Kitaplarını da bu sıkıntı içinde yazmış, kazandığı para, borçlarına ve taksitlerine gitmiştir. Her romanını daha ilk bölümünü yazmaya başladığı sırada satmış bulunuyordu. Eserlerini son bir defa gözden geçirebilmek için vakti yoktu ve eserlerinde bu sebeple meydana gelen zaafların da farkındaydı. Zweig, bu konuda onun şu sözlerini nakleder: “Ne şartlar altında çalıştığımı bilseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa, en korkunç, en acı sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorunda kalıyorum.”(s.178)Dostoyevski, işte bu sebepten dolayı, malikanelerinde rahat rahat oturup, cümlelerini düzeltmek ve süslemek imkanını bulan Tolstoy’dan da, Turgenyev’den de nefret ediyordu.
Romanın kahramanı, maddi bakımdan sıkıntı içinde olduğu için sık sık ihtiyaçları için borç almak zorunda kalır. Hatta bunun için gururunu ayaklar altına alıp yalvardığı da görülür. Zweig’ın ifadesine göre, Dostoyevski de mektuplarında bir kaç kuruş para için ağlayıp sızlamış, yalvarmıştır. Hatta Sibirya’da kendisini haksız yere mahkum eden çara da övgü dolu bir mektup yazmıştır.
Dostoyevski, romanlarında kendisiyle ahenk içinde olmayan, problematik mizaçlı insanlarla ilgilenmektedir; ancak böyle insanları roman kahramanı olarak görebilmektedir. Onun kahramanları düz bir çizgi üzerinde yürümezler, belirli bir gayeleri yoktur, soru sorarlar, ama cevabını beklemezler. Daima bilinmeyene doğru atılırlar. Dünyaya yeni gelmiş, ama alışamamamış gibi davranırlar. Zweig’a göre bu kahramanların böyle olmalarının önemli bir sebebi vardır:
"19. yüzyıl Rusya’sının durumu. Dostoyevski’nin çağının Rus’u eski barbar hayatının “tahta kulübesini” yakmış, ama henüz yeni evini kuramamıştır. Hepsi kökünden kopmuş, yolunu şaşırmış insanlardır. Bu dönemde her şey karışık ve düzensizdir. Çarlık kendisini birdenbire komünist bir anarşi ile karşı karşıya bulmuş, her şey değerini ve ölçüsünü yitirmiştir. Dostoyevski’nin yaratıkları, büyük bir gelenekten köklerini koparmış bu insanlar, tam anlamıyla Rustular; geçiş döneminin insanlarıydı ve kalpleri, dünyanın yaradılışından önceki o kaos hali gibi karmakarışıktı; kararsızlıklar ve engeller içinde bocalıyorlardı."(s.134-135)
Yeraltı’nın kahramanı da içinde kaynaşan duyguların karmakarışıklığını şu cümlelerle ifade eder:
"İçimde her an birbirinin tam tersi bir sürü duygunun kaynaşmasını hissediyordu. Bu duyguların beni ömrüm boyunca bırakmadıklarını, dışa taşmak için fırsat kolladıklarını biliyordum. Fakat bırakmıyordum, ben bırakmıyordum; bile bile yol vermiyordum. Bu beni utanç verecek kadar sıkıyor, hırstan patlayacak hale getiriyordu. Sonunda öyle usanç, öyle bıkkınlık verdiler ki o kadar olur!"(s.5)
Zweig’a göre Dostoyevski, hiçbir zaman para biriktirmeyi, hesap kitap yapmayı düşünmemiştir, bu onun mizacına aykırıdır. Onun hayatında ya hep vardır, ya da hiç. Önünü alamadığı kumar tutkusu da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Yeraltı’nın kahramanının şu sözleri de Dostoyevski’nin “ya hep, ya hiç” felsefesini hatırlatmaktadır:
"Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman, ya çamurdan; ikisi ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten."(s.62)
Zweig Dostoyevski’nin iyi bir çocukluk geçirmediğini söyler. Hatta onun hayatında çocukluk diye bir şey yoktur. Zaten kendisi de hiçbir zaman çocukluğundan söz etmemiştir. Susması, utançtan veya başkasında acıma duygusu uyandırmaktan ürken bir gururdan ileri gelmektedir. Yeraltı’nın kahramanı da çocukluğu ve okul hayatı hakkında iyi anılara sahip değildir. Onun şu sözleri bu durumu ifade eder:
"Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka...Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Fakat artık sevgilerini istemiyordum. İstediğim tek şey onları küçültmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim. Böylece en iyi öğrenciler arasına katıldım. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı. Hepsi de yavaş yavaş, okuyamadıkları kitapları okuduğumu, özel kurslarımızda gösterilmeyen, hiç bilmedikleri konuların yabancısı olmadığımı anlıyorlardı. Bana yabaninin biri gibi baktıkları halde manevi üstünlüğümü kabul etmişlerdi."(s. 75)
Zweig’a göre Dostoyevski’nin kahramanlarının sevgisi de diğer roman kahramanlarınınkilerden farklıdır. Öteki yazarlar için sevgi sihirli bir değnek gibi insanı çarpan bir duygudur. Seven insan sevdiğini elde ederse mutlu, elde edemezse mutsuzdur. Karşılıklı sevgi bütün şairler için mutluluğun en yüksek noktasını ifade eder. Onlara göre hayatın en güzel anı, bütün karşıtlıkların bir ahenk içerisinde eriyip gittiği andır ve bu an, ancak iki cinsin birleştiği sırada, ruhun ve ten hazlarının birleşmesi ile gerçekleşir. Dostoyevski’nin kahramanları ise, karşılık gören bir sevgiyle birbirlerini sevdikleri zaman huzur duymazlar; iç çatışmalarının en şiddetli oludğu an, sevgilerinin karşılık gördüğü andır. İtildikleri, alay edildikleri, hor görüldükleri zaman da mutluluktan sarhoş hale gelirler, çünkü artık verenler ve verdikleri şeyin karşılığında hiçbir şey beklemeyenler grubuna girmişlerdir. Dostoyevski’de kin her zaman aşka benzer, aşk da kine.(s.188-189) Yeraltı’nın kahramanı da aşk hakkında söylediği şu sözlerle adeta Zweig’ın bu değerlendirmesini doğrular gibidir:
“Yeraltı hayallerimde aşkı mücadeleden başka şekilde gözönüne getiremedim. Aşkı daima nefretle başlayıp manevi zaferle bitiriyor, sonra dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı bilemiyordum.”(s.142)
Zweig’a göre, Dostoyevski’nin kahramanlarının mutluluk anlayışları da diğer yazarların kahramanlarından farklıdır. Dickens’ta mutluluk, içinde neşeli çocukların koşup oynadığı bir kır eviyken; Balzac’ta zenginliğin timsali bir şatodur. Dostoyevski’nin kahramanlarının ise böyle dertleri, özlemleri yoktur. Onlar hiçbir yerde durmazlar, kendi kendilerine eziyet eden bir ruhları vardır. Zenginliği, refahı hor görürler, bütün insanlığın arzu ettiği şeyleri istemezler. Yeraltı’nın kahramanının insan ve gayesi üzerine söylediği şu sözler bunu doğrular niteliktedir:
"İnsan hercai, dalda durmaz yaratıktır. Belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir, belki de insanların tek gayreti, bu gayeye ulaşmak için , daimi, kesilmeyen bir çalışmadan ibarettir; daha doğrusu, hayatın kendisidir... İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever; fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan doğuştan gülünç bir yaratıktır... Belki de insan yalnız refahı sevmiyor; ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyor. Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür. İnsanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir... Şahsi kanaatime göre, yalnız refahı sevmek biraz ayıptır bile." (s.36-37)
Zweig’a göre Dostoyevski, sıkı bir Rus milliyetçisidir. Onun ortadan kaldırdığı ilk sınır, okuyucusuna açıkladığı ilk uzak dünya, Rusya’dır. Bütün dünya Rusya’yı onun sayesinde keşfetmiştir. Rus ruhunun, evrensel ruhun en değerli unsurlarından biri olduğunu ilk defa o göstermiştir. Rusya onun sığınağı ve kurtarıcısıdır. “Tanrı’ya inanır mısınız?” sorusunu hayatının en samimi itirafı ile cevaplandıracaktır: “Rusya’ya inanıyorum.”(s.182-199)
Yeraltının kahramanının Ruslarla Alman ve Fransızları mukayese eden ve Ruslara mutlak bir üstünlük bağışlayan şu sözleri Dostoyevski’nin görüşleriyle paralellik arz eder:
"Biz Ruslarda genel olarak şu manasız başı gökte Fransız veya Alman romantiklerine rastlayamazsınız. Hele Fransızlar; bütün Fransa barikatlarda can vermek üzere olsa, nezaket için olsun değişmez, ömürlerinin sonuna kadar aptal aptal yıldızların türküsünü çağırmaya devam ederler. Bizde, Rus toprağında aptal bulunmadığını biliyoruz. Alman diyarlarından bizi ayırdeden budur." (s.49)
Dostoyevski, hayatı boyunca ıstırap çekmiş, ancak hayatı sevmeyi acı çekerek öğrenmiş bir adamdır. Onun eserleri de hayatı boyunca çektiği ıstırapların acı tatlı meyveleridir. Bütün büyük adamlar gibi o da, acıların verdiği tecrübeden hakkıyla yararlanmayı ve bu tecrübeden doğan eserleri insanlık alemine hediye etmeyi başarmıştır.

Vildan Eyüpoğlu 
31 May 10:17 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 9/10 puan

Okunması gereken bir kitap. Özellikle Dostoyevski bölümü insanı derinden etkiliyor.Acısıyla hayat bulan bir yazar ismi sorarsanız sanırım ilk cevabım Dostoyevski olur. Karamazov Kardeşler'i , Suç ve Ceza 'yı ne şartlar altında yazmış olduğunu öğrenince donup kaldım açıkcası. Karamazov Kardeşler'i tekrar okuma kararı aldım bu biyografiden sonra.Tavsiye ederim ..

Meltem Parlak 
03 Tem 14:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Zweig bu kitabında üç muhteşem yazarın yaşam öyküleri üzerinden biz okurlarını edebiyat tarihine, edebi dehanın sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor... Toplumun romanını yazan Balzac, Ailenin romanını yazan Dickens, Bireyin romanını yazan Dostoyevski.

Bu üç yazar hakkında detaylı bilgim yoktu ve bu kitabı okuyarak epey bir bilgi sahibi oldum. Muhteşem bir eser. Zweig zaten başlı başına muhteşem ve Üç Büyük Usta adından da anlaşılacağı üzere usta yazarlar.. Bölüm bölüm kaleme alınmış ve yer yer de üçünün özellikleri, kitaplarındaki karakterleri karşılaştırmalı olarak anlatılmış. BALZAC
Yaşam öyküsü ve eserleri hakkında bilgi verilmiş ve okurken "keşke bitmese" dedim çünkü 40 sayfalık bir bölümdü. Balzac dünyayı fethetmek istiyor ama kaleminin gücü ile.. Bu düşüncesi o kadar hoşuma gitti ki.. ki zaten Napolyon'un resminin altına "onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." yazmıştır. Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi Balzac'la başlar taa ki Dostoyevski gelene kadar.. DICKENS
İngiliz geleneği dünyanın en güçlü, en başarılı gelenegidir, ama aynı zamanda sanat için de en tehlikelisidir. İngiliz edebiyatını pek sevemiyorum ama Dickens'in eserlerini merak ettim açıkçası. Ve yaşamış olduğu hayat cidden zormus. DOSTOYEVSKI

Bu bölüm epey uzun tutulmuş zaten kısacık anlatılması da zor. Koskoca DOSTOYEVSKI yani.. Hayat onu üç kez havaya fırlatır, üç kez yere serer. Hapis hayatı yaşayan yazarlardan biri de ne yazık ki Dostoyevski'dir.. Bunun yanında sanatının 30 yıl gibi bir süresinde Sara hastalığı ile mücadele veren bir yazarmış.. Ve hiçbir zaman hastalığını dile getirmemiş. Öyle zorlu şartlar altında eserlerini yazmış ki. Yoksullar evinde doğmuş ve işçi mahallesinde bir binanın dördüncü katında ölmüştür.. Daha yazsam yazarım yani.. Kitabın her bir satırı, cümlesi, kelimesi, harfi, noktası vs.. Hepsi müthişti.. Böyle büyük yazarların dünyasını okurken sanki o dönemde onlarlaymışcasına yaşadım, hissettim.. Üçünün de bazı kitapları mevcuttu ve eksik olanları da tamamlayacağım.. Özellikle de Dostoyevski..

Yalçın Yaşar 
23 Nis 2015 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Kitabın biyografi olduğu düşünülmemeli, daha çok üç büyük yazarın çevreleri ve yaşantılarıyla, yaratmış oldukları kahramanlarının ve yazarların kendilerinin kişilik çözümlemelerinin edebi bir dille yazılmasıdır.

Selma Mertel 
16 May 16:29 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Okuyacağım kitabın bir biyografi kitabı olduğunu düşünerek okumaya başladığım ve tarih sırasına göre bu üç ustanın hayat hikayelerini okuyacağımı düşündüğüm için önce biraz yadırgadım. Ama okudukça, aslında tam da Zweig tarzı bir kitapla karşı karşıya olduğumu anladım.
Bu üç büyük ustanın karakter özelliklerini ve yaşamlarının zorluk / kolaylık unsurlarını ve dönemlerinin ustalarıyla ve birbirleriyle olan benzerliklerini / farklılıklarını ince ince dantel gibi işleyerek aktarmayı yine ancak Zweig yapardı ve yapmış. Büyük keyif alarak okudum ve kesinlikle tavsiye ediyorum.
Keyifli okumalar

Emre PETEK 
21 Haz 01:51 · Kitabı okudu · 30 günde · Beğendi · 10/10 puan

Stefan Zweig bu yapıtında Dostoyevski yi o kadar mükemmel anlatmıştır ki...
Suç ve Ceza ile başlayan Dostoyevski hayranlığımı çok çok ileri taşıyan ve diğer bütün Dostoyevski romanlarını kronolojik sıraya göre okumamı sağlayan eserdir. İnsancıklardan Karamazov Kardeşlere kadar uzanan mükemmel değişken yolculuk. Böylece Dostoyevskinin Zirve - Sıfır iniş çıkışlarını tamamen anlayabiliyor ve damarlarınıza kadar hissedebiliyorsunuz.
Dostoyevski hayranlığımı (sapkınlığımı) zirveye taşıyan şahane eser....
Teşeklürler..

Ali Haydar Özcan 
05 Nis 13:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Stefan in en büyük eserlerinden. Böyle bi karakter incelemesi yapabilen ve bunu yazıya ustaca dökebilen nadir yazarlardan. Dosteyevski yi tanımak istiyorsak bu kitap kesinlikle okunmalı

ahmet Karakuzulu 
15 Kas 2016 · Kitabı okudu · 15 günde · Beğendi · 9/10 puan

Stefan Zweig, bu kitabında üç usta yazarın; öncelikle kendi toplumlarında sonrasında dünya edebiyat çevrelerinde nasıl tanınır hale geldiğini, eserlerinde öncelikli olarak ele aldıkları sosyolojik-psikolojik kuramı, etkilendikleri ve savunucusu oldukları önceki düşünür ve yazarları yine etkili anlatımıyla okurlarına ulaştırıyor. Kitapta, tahmin edileceği gibi en uzun bölümü Dostoyevski' ye ayırmış.
Kitaptan seçmeler:
"Durgun insanlar Balzac'ı ilgilendirmez, sadece kendini bir şeye verenler, bütün sinirleriyle, bütün kaslarıyla, , bütün düşünceleriyle hayatın bir illüzyonuna takılanlar ilgilendirir; neye olursa olsun, aşka, sanata, cimriliğe, fedakarlığa, cesarete,tembelliğe, politikaya, dostluğa. Rasgele, herhangi bir sembole, ama bütünüyle verenler"

"Shakespeare kahraman ingiltere'nin yeniden doğuşuydu, Dickens ise sadece burjuvazinin sembolü. Shakspeare nasıl hırslı ingiltere 'nin cesaretiyse Dickens da tok ingiltere'nin tedbiridir."

"Dostoyevski'nin insanlarının derinliklerine girerken kullandığı enstrüman sözdür. Goethe her şeyi bakış yoluyla gösterir. O bir göz insanıdır, Dostoyevski ise kulak insanı."

"Tolstoy'da gördüğümüz için işitiriz, Dostoyevski'de ise işittiğimiz için görürüz."

"Dostoyevski sadece destanını birlikte duyumsayacak, gerilmiş, taşkın insanlar istiyor, tıpkı kahramanlarının seçiminde yaptığı gibi. Kütüphane müşterileri, rahat okumalar isteyen aylaklar, kullanıla kullanıla aşınmış problemlerin kaldırımlarında gezintiye çıkanlar ondan, Dostoyevski'de onlardan vazgeçmek zorundadır. Sadece ateşler içinde yanan insan, tutkular içinde kavrulan insan onun hakiki dünyasına dalabilir."

Yukarıda örneklemeye çalıştığım, yazarın benzeri daha bir çok tespitinin altını çizerek okuduğum bu kitabını tüm edebiyat severlere mutlaka öneriyorum.

2 /

Kitaptan 72 Alıntı

Yasemin Bektaş 
17 Oca 16:33 · İnceledi · Puan vermedi

Dostoyevski
Dostoyevski'nin hayatında genellikle başlangıç melodramdır, ama sonunda her zaman trajediye dönüşür.

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 97)Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 97)
mehmet pak 
05 May 13:10 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Dostoyevski
" Benim için gerçeklikten daha fantastik ne olabilir " ?

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 151 - Can Yayınları)Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 151 - Can Yayınları)
Muzaffer Akar 
28 May 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hiçbir şey küçük yaşta kurulan bir hayalin gerçekleşmesinden daha güçlü olamaz.

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 32)Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 32)

Oliver Twist yayımlandığı zaman çocuklara sokaklarda daha fazla sadaka verilmeğe başlanmıştır; hükümet düşkünler evlerini düzeltmiş ve özel okullar denetlenmiştir. Dickens'ın sayesinde İngiltere'de merhamet ve iyilik daha çok artmış ve birçok zavallı insanın kaderi daha yumuşak bir hal almıştır.

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 98 - DoğuBatı Yayınları)Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 98 - DoğuBatı Yayınları)
Vildan Eyüpoğlu 
29 May 09:05 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Dostoyevski
Ve tedirginlik ıstıraptır.Bu yüzden Dostoyevski'nin bütün kahramanları en büyük acı çekenlerdir.

Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 136 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 15. Baskı)Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Stefan Zweig (Sayfa 136 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 15. Baskı)