Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, DostoyevskiStefan Zweig

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.662
Gösterim
Adı:
Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
217
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754586152
Orijinal adı:
Drei Meister: Balzac, Dickens, Dostoyevski
Çeviri:
Nafer Ermiş
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Roman yazarı aslında kimdir? Stefan Zweig, Üç Usta'da bu soruya cevap arıyor ve yarattıkları unutulmaz figürler evreniyle epik dünyalar kuran üç edebiyat dehasının eserlerinde dolaştırıyor bizi. Zweig'ın "Dünyanın Mimarları" adını verdiği dizinin ilk kitabı olan Üç Usta, bireyin hayata tutunma çabası ve direnç sınırları üzerinden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'nin eserlerindeki evren modellerini serimliyor. Üç Usta sadece bu üç büyük yazarın evreninde dolaşmak için değil, modern zamanlarımızın modern insanını anlamak için de gözden kaçırılmaması gereken bir kitap. Dünya edebiyatının bir başka usta kaleminden, Stefan ZweIg'ın gözünden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'ye yakından bakmak için eşsiz BİR dilsel lezzet, benzersiz bir edebî deneme.
(Tanıtım Bülteninden)
Honore De Balzac

Napolyon'la birlikte doğdu. Biri kılıcı, diğeri kalemi seçti. Dünyayı fethetmenin yolunun silahtan değil, sanattan geçtiğini biliyordu Balzac. "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." der. Azla yetinmez, mükemmeli arar, bu yolda yorulmaz; yükseldiği yerden alçalır, alçaldığı yerden tekrar yükselir. Günde dört saat uyur, bütün vaktini çalışma koltuğunda geçirir. Yalnız onun hayatında bir plan yoktur. Anı yaşar. Durgun insanlar onu ilgilendirmez, kendini bir konuda; aşkta, sanatta, cimrilikte, fedakarlıkta, cesarette, tembellikte, politikada, dostlukta uzmanlaştıranlar onun betimleme dünyasına çekilirler. Betimlemeler ki bir cümlesi bir sayfa tuttuğu olur bazen. Rahatsız etmez ama akar gider, hatta nefesinizin ritmini bile düzenler. Rastignac ve Vautrin gibi karakterleri birçok eserinde çıkar karşınıza. Çünkü tek bir kitapla anlatmaz meramını, tek bir kitapla tanıyamazsınız onu. Hayatı bir ansiklopedi niteliğindeki "İnsanlık Komedyası"dır. "Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar —eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği söylenebilirdi." der Zweig.

Charles Dickens

Hayattan fazla bir şey istemeyen bir adam, maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan şeyleri sevmez, alışılmış olanı, ortalama olanı sever tüm kalbiyle. Karakterleri de öyledir. İnsanlarının hepsi sıradan, alçakgönüllüdür. İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. Onun sayesinde toplumun çürük olan yapıları onarılmıştır. Sokak çocuklarının, düşkünler evinin gözardı edilmesinin önüne geçilmiştir, zenginleri merhamete getirmiştir. Ülkesinde çağının dehasıdır ve yıldızıdır. Işığıyla yüksek ahlakçı! Victoria döneminin karanlığını aydınlatmıştır. O hem doğanın parçasıdır, hem de düşüncenin. "Üzerimdeki yıldızlı gök ve içerimdeki ahlak yasası" diyen Königsbergli'ye şehadet eder. Herkesin göremediği küçük ayrıntıların adamıdır, stenograf sanatçısıdır çünkü. Balzac gibi uzun uzun betimlemeye gerek duymadan küçük bir noktayı göstermesiyle büyük resmi görüntüler. Ancak İki Şehrin Hikayesi ve Kasvetli Ev'i kayıp olarak niteler Zweig. Çünkü sınırlarını zorlamıştır Dickens. Halbuki onda vahşet ve trajik olana ulaşma cesareti biraz eksiktir. Onda eksik olan aşağıdaki adamda bir bütündür.

Dostoyevski

Bir gece yarısı kapısını çalan şair Nekrasov değil, şöhretti. Bir insancıktı, Tanrıcık oldu. Hayat hikayesini ezberletti tüm sevenlerine. O acıyla kavrulur, işkenceyle yoğrulur. Anlamsız bir zulüm, gözü dönmüş bir düşmanlık besler kader ona. "Geriye bakıldığında anlaşılır ancak onun sert bir çekiçle dövüldüğü, ondan ebedi bir eser meydana getirilmek istendiği." Tanrı tarafından hiç gevşek bırakılmaz, sorunlarının biri bittiğinde diğeri başlar. O seçilmiş bir insandır, yazarların peygamberidir çünkü. "Kriz gelmeden önceki 1 sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi." diye söyletirken Prens Mışkin'e, aslında konuşan saralı olan kendisinden başkası değildir. O bir saniyeyi tüm hayatına yayar. Çünkü duyguları uyarılmadan zihni çalışmaz. Eğer içerden yaşamazsa o bir hiçtir. Başarısını hastalığına borçludur, Tolstoy gibi sağlığına değil.

Zıtlıklarıyla yaşamaya devam eder. Hem Tanrı'nın hizmetinde, hem inkarındadır. Hem Alyoşa, hem Ivan'dır. Baba Karamazov şehvetli bir şeytan, oğul Alyoşa saf bir melektir. Hepsi de aynı kandan kendi kanındandır. Gerçekçidir ama kendine özgüdür bu. "İnsanlar, onun gerçekçiliğinde görünür olmak için kor gibi yanmalı, ses çıkarabilmek için sinirleri kopacak kadar gerilmiş olmalıdır." Ancak bu uçurum insanlarının çıkardığı seslerle görebiliriz Dostoyevski'nin gerçeğini. "Onun insanlarının arasında hedefine ulaşıp da huzur bulanı yoktur."

Tolstoy ve Turgenyev gibi malikanesinin çalışma masasında keyfi gıcır olarak değil, tepesinde sallanan kılıçtan keskin bir sözleşme silahının gerginliğiyle yazar. Zaten ilhamını bu gerginlikten alır. Kusurlarının da farkındadır: "Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." diye isyan eder. Sonra da verdiği sıkıntılar için gider yine de Tanrı'sına şükreder. İşte böyledir onun felsefesi. Doruğa çıkmıştır Karamazov'larında. Diyeceği her şeyi söylemiş, insanlığa vasiyetini bırakıp, göç eylemiştir bu diyardan.

"Balzac'ın kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister. Dostoyevski'nin kahramanı ise onu alt etmek. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır." S.Zweig
#spoiler #

Istanbul okuma için "yeraltindan notlar " a başlamadan önce biraz Dostoyevski için ne düşünüyor lar araştırması yapıyordum ..bu kitabı da aslında o vesileyle almış bulundum ..
ZWEIG'in kelime dağarcığına hayran olmamak mümkün değil şiir gibi anlatıyor sevdiği karakterleri ...
Onu okurken ... kelimeleri yüksek sesle yazan bir yazar olarak düşünürüm.... bunu en cok "mecburiyet"i okuduğumda hissetmiştim .
Bu kitap zaten anlaşıldığı gibi üç büyük yazarın edebî seruvenlerindeki yerlerinden bahseden bir inceleme denilebilir ..zaman zaman üç yazarı birbiriyle kıyaslıyor hangisinin hangisine baskın geldiğini görmemizi sağlıyor .
Kitapta en uzun bölüm Dostoyevski 'ye ayırmış ki zaten öve öve bitiremiyor..
Hatta neredeyse bir dini lider ....rus edebiyatı için bir peygamberdir dediği bölümler var .. ki kendince hakkı bence abartı :)
Dip not :
Dostoyevski ile aramı düzeltme turlarına devam ediyorum :) üç büyük usta da bu etkinliğin bir adımıydı okundu bitti kütüphanede yerini aldı ...zaman zaman tekrar yardımına ihtiyaç duyarsam göz atmak için

Iyi okumalar / sevgiyle kalın

PS ...Acıdan kimseye fayda gelmez :)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (13.234 Oy)16.460 beğeni36.770 okunma1.647 alıntı154.883 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.344 Oy)7.678 beğeni24.090 okunma514 alıntı118.812 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.342 Oy)6.824 beğeni18.883 okunma507 alıntı73.296 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.397 Oy)11.777 beğeni29.614 okunma2.118 alıntı124.915 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (6.713 Oy)7.595 beğeni22.304 okunma1.232 alıntı94.935 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (5.800 Oy)6.980 beğeni18.875 okunma2.364 alıntı111.046 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.655 Oy)3.208 beğeni10.738 okunma890 alıntı44.060 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.119 Oy)5.370 beğeni13.990 okunma1.541 alıntı72.692 gösterim
  • Yeraltından Notlar
    8.7/10 (2.790 Oy)2.811 beğeni8.613 okunma3.005 alıntı78.109 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (4.902 Oy)5.053 beğeni17.012 okunma577 alıntı84.148 gösterim
Zweig üç büyük ustayı ''ustaca'' anlatırken o kadar hayran kaldım ki. Fazlaca hissettirdi bana üç ismi de usta olarak gördüğünü. Bu kitap bir biyografi kitabıdır deyip kenara koyamayacağım, nitekim öyle şairane anlatmış ki, belki bambaşka birilerini de anlatsa yine böyle hisseder, meraklanır ve hayranlık duymaya başlayabilirdim.
Balzac, Dickens ve Dostoyevski'ye sihirli bir kalemle dokunmuş gibi. Onları mı yüceltmiş kendi anlatımını mı, işte o noktada ikileme düşebilir insan. Övgü dolu, yalın fakat süslemelerinin nereden beslendiğini anlayamadığınız o güzel cümleler. ''Onlarla'' o acıları mı çekti yoksa geçmişe gidip hayali bir şekilde yanlarında mıydı, bilinmez... Açıkçası şurada doğdu, burada okudu, falanca yıl şu kitabını yazdı... gibi bir biyografi beklemiyordum zaten ama okuyucuyu bu kadar Balzac'ın odasında hissettirebilecek, onunla parasızlık çekecek, hiç okumayan birine Dickens'ı sevdirebilecek yahut izbe bir yerde size de durup Dostoyevski'yi düşündürebilecek kadar bütünleştirebileceğini sanmamıştım.
Onların ruh halleri, özleri, insandan kaçışları, ne yaşadılar bunun sonucunda ne hissettiler de o karakterler bir bir mürekkeplerinin ucundan süzülüverdi. Tamamen sizi o kitaplara sevk edebilecek cümleler mevcut kitapta... Balzac'ın çok önceleri sadece Vadideki Zambak'ını okumuştum, Goriot Baba ise hep aklımdaydı. Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi'ni kısaltılmış haliyle okumuştum. Bilirsiniz bunlar kırpıla kırpıla yüz, yüz elli sayfaya indirilmiş neredeyse tamamen aslından uzak kalmış tat vermeyen kitaplardır. O yüzden kayda değer bilmesem bile Balzac ve Dickens'a ayrılan bölümleri zevkle okudum. Zweig kitapta büyük bir kısmı Dostoyevski'ye ayırmış. Benim de en beğendiğim kısım oldu diyebilirim. Eserler hakkında tat kaçıracak ipuçları yok elbet ama Karamazov Kardeşler yazan satırları atladım çünkü diğer kitaplarının bir kısmını geçmiş zamanda tam metin ya da kısaltılmış haliyle okuduğum için sorun olmadı. Sonuç olarak kendi adıma Dostoyevski'den okuduklarımı tekrar okumayı, ve okumadıklarımı okunacaklar arasına koyma kararı aldım.
Kitabı, bu üç büyük ustadan birini dahi seven, okumuş ya da okumamış fakat ilgi duyan, merak eden herkese önerebilirim. Zweig'ı okumayı sevmek bile, bu kitabı okumak için başlı başına bir sebep bence.
Stefan Zweig'ın "Dünya Fikir Mimarları" üçlemesinin ilk kitabı olan, Balzac, Dickens ve Dostoyevski'nin biyografilerinin yer aldığı "Üç Büyük Usta" adlı kitap bugüne kadar okuduğum en etkileyici biyografi kitabı. Zweig, eserinde üç yazarı da birer roman kahramanı gibi adeta bir roman kurgusu içinde işliyor. Bilhassa Dostoyevski'nin anlatıldığı bölüm bence kitabın zirve noktası. Serinin bir diğer kitabi da "Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar" adını taşıyor ve bu kitapta da Casanova Stendhal ve Tolstoy'un biyografilerine yer veriliyor. Bu kitabın Tolstoy bölümü de çok etkileyici. Bu yazarlara ilgisi olan olmayan herkes mutlaka okumalı.
Bir yazarın başka yazarları bu kadar şairane anlatması, tamamıyla içselleştirerek yazması başarıdır. Hayatlarını sadece sonuçlarıyla değil, süreçleriyle de ilgilenerek ve bunu zihninde kurgulayarak kaleme almış. Onların iç psikolojik dünyasına dokunmaya, iç dünyalarını betimlemeye ve öykülemeye çalışmış ve kesinlikle de bunu hakkını vererek yapmış. Stefan Zweig gibi insan psikolojinin derinlerine inmeyi bilen bir yazardan diğer yazarları okumak, onların hakkında bilgi almak ve en önemlisi yazım tekniklerini tahlil etmek çok büyük bir zevkti. Son olarak Zweig'ın Önsöz kısmında yaptığı yazar tanımı çok hoşuma gitti;

''... benim bir roman yazarı ile romancı arasında gördüğüm içsel ve sarsılmaz farkı bu yüzden burada bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Romancı en son, en yüksek anlamıyla sadece ansiklopedik bir deha, evrensel bir sanatçı ve eserin genişliğiyle içindeki figürlerin zenginliği göz önünde bulundurulduğunda, bir evren yaratan, kendi kişileriyle, kendi yer çekimi kanunlarıyla kendine ait bir dünya kuran ve yanına da kendine ait yıldızlı bir gökyüzü koyan kişidir.''
Öncelikle bu üç yazarın, daha doğrusu romancının geniş bir çerçevede, neyi, nasıl anlattıklarını bilmenin ve bunu göz önünde bulundurarak okumanın önemine değinmek istiyorum.

Zweig'ın kitabın ön sözünde de belirttiği gibi, Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski ise, bireyin ve insanlığın dünyasını ele alıyor.
ve sonra bu yazarların neden bunlar üzerine yazdıklarını bilmek gerekiyor.
Yazarların doğdukları dönem, içinde bulundukları ortam ve yaşayış biçimleri, hayata ve insanlara karşı bakış açısını oluşturuyor. Buna göre Balzac'ın hayatında Napolyon'un etkisi göz ardı edilemeyecek bir biçimde öne çıkıyor. Dickens ise romancı olmadan önce stenografiklik yapmış ve bu onun sanatında büyük bir etki yapmıştı...

- Balzac

Balzac, delikanlılık çağında dünyaları fetheden Napolyon'un hayranı olarak onun ordusunda asker olma arzusuyla yanıp tutuşuyor. O da Napolyon gibi dünyayı fethetme hayaliyle yaşamış hatta ondan daha büyük bir biri olmayı hedeflemiş ve onun kılıçla sona erdiremediğini, Ben kalemimle tamamlayacağım, demiş.
"Dünyanın silahlarla fethedilemeyeceği anlaşıldığında geriye tek bir şey kalıyor, zirveye ulaşmak için sanat!" Yazmaya başlıyor; farklı bakış açılarıyla, derin gözlem gücüyle; çıkarım da bulunarak yahut toplayarak, öze indirgeyerek ve biçim vererek yeni bir dünya yaratma çabası içine giriyor.
Öyle ki bu fethetme arzusu bütün kahramanlarına yansıyor.
Balzac, çok büyük bir gözlem gücüne sahip. Gençlik yıllarında çeşitli işlerde çalışması ona baktığında bir nesnenin görünmeyen tarafını, en ufak ayrıntısını dahi, görmesini sağlıyor. Kendi dünyasının inanılmaz derecedeki yoğunluğunu karekterleri aracılığıyla ve büyük bir başarıyla sanatına dökmüş.
Zweig, yarım kalan eserlerini tamamlaması sonucunda onun, kavranılamayacak bir noktaya erişeceğini ve bambaşka bir boyut kazanacağını da söylüyor Balzac için son söz olarak.
"Ve sonunda Balzac muzaffer konsül Bonaparte gibi ordularını bütün ülkelere salar."

- Charles Dickens

Charles Dickens ile (ingiliz) halkı, okuyucuları arasında samimi bir bağı var. Dickens, İngiliz geleneğinin bir resmidir, tanımlaması onun için uygun olur, diyebiliriz.
Sanatsal ve ahlaki anlamda tam bir ingiliz örneğini gösteriyor. Bununla birlikte ingiliz sanatının en iyi ifadesidir, denilebilir.
Bir İngiliz olarak Shakespeare ile karşılaştırıldığında, "Shakespeare kahraman İngiltere'nin yeniden doğuşuydu, Dickens ise sadece burjuvazinin sembolü."
Onların sanatını ayıran şey dehadan ziyade, sanata karşı tutumlarıydı. "Shakespeare nasıl hırslı İngiltere'nin cesareti ise Dickens da tok İngiltere'nin tedbiridir."
Yani Dickens her ne kadar İngiltere'nin - doymuş İngiltere'nin- isteği yönünde eser ortaya koymuşsa da, Shakespeare de ona karşı, daha tutkulu ve cesaretle onun üzerine çıkmayı çabalamış ve başarmıştı. Bu yüzden Shakespeare İngiltere'nin yeniden doğuşuydu.
Dickens ayrıca alt tabakadan yetişmiş biri olarak, yoksullara karşı duyarlı biri olmuş. Buna karşın zenginlere ve ayrılacalıklı olanlara daima hoşgörüsüz kalmış.
Bu -ona itici gelen- insanları eserlerindeki karakterleri de yansıtmış.
Dickens görsel hafızası çok kuvvetli olan bir yazar. Karakterlerinin psikolojik tahlillerini iyi yapar ve yansıtır; ama bu içsel olarak değil dışsal bir belirtiyle, yani bunu görüntü üzerinden sağlıyor. Resmin en ince ayrıntılarını görerek, görüntünün içini ve derinliğini bu görüş açısıyla veriyor.
Zweig şöyle der: " Pickwick dediğimizde bir görüntü gelir, üzerinde parlak düğmeli bir yelek olan, neşeli, oldukça şişman bir şeydir bu. Burada şunu hissederiz Dickens'ın kahramanları oluşturulmuş bir tablo gibi düşünülür, Dostoyevski ve Balzac'ınkiler ise müzik gibi. çünkü onlarınki sezgisel, zihinsel bir yaratımdır; Dickens ise reprodüktif olarak, bir anlamda bedensel gözle yaratır."

- DOSTOYEVSKİ

Belirtildiği gibi üç başlık altında ele alınıyor Dostoyevski; yüzü, kaderi ve eseri.
Yazar, özellikle Dostoyevski'yi ayrıntılı olarak anlatıyor. Hatta yüzünün en küçük noktasının dahi tasvirini yapıyor...

Yoksulluk ve acı; onu en iyi tanımlayan iki sözcük, iki kavram, hayatını çepeçevre saran iki duvar. Nitekim 24 yaşındayken yazdığı ilk eseri insancıkları şaşırtan, büyülü bir serüvenin kapılarını açan bu eserde, bu iki kavramın doğrultusunda ortaya konuluyor.
Değenilmesi gereken bir konu da Dostoyevski'nin sara hastası olduğu. Zira bütün trajik yaşamının yanında bir de oldukça bu tehlikeli hastalıkla mücadele veriyor.
Henüz ünü yakalamış ve hızla zirveye çıkıyorken, beklenmeyen bir olayla adı bir suikaste karışmış ve ardından idam cezasına çarptırılmıştı, ancak idam edilmek üzereyken cezası Sibirya'da hapishane yatmaya çevirilir. Orada çok zor bir dönem geçirir. Kitap okuyamaz- İncil dışında- ve hiçbir yazısının yayımlanmasına izin verilmez. Daha sonra bu sürgün hayatından- tam anlamıyla bir zindan hayatı-kurtulduktan sonra evlenir. Ancak bu da mutsuzluk getirir. Ve daha sonra bu trajik durum Ezilenler kitabına da yansır. Ölüler evinden Anılar kitabı Rusya'yı derinden sarsar, kendine getirir. Böylece Dostoyevski'nin ünü daha sağlam bir şekilde artar. Bundan sonra yazılarını tek başına yazdığı bir dergi çıkarır( Sanırım bu yazılar Bir Yazarın Günlüğü adıyla kitaba çevrilir.)

Onun kahramanları zamanın dışında, sınırların ötesinde, belirli bir düzeni ve sonunda ulaşacakları hedefi olmadan varoşlarını sürdürürler.
"Hepsi birer Cortez' dir; arkalarında yanmış köprüler, önlerinde bilinmeyen bir dünya."
Özellikle şu dikkatimi çekti, Zweig'ın da dediği gibi, Onlar mutlu olmayı istemezler, aksine acı isterler. O bu acıyla beslenip güçlü olmayı. Dostoyevski'nin hayatında da ve kahramanlarında da bu açıkça görülür. "Dostoyevski'nin bütün trajik dünyası da bir tımarhane gibi."
Bu alıntı Dostoyevski'nin kahramanları için iyi bir örnek olabilir."İçerler, kumar oynarlar, zevk ve sefaya dalarlar ve bütün bunlar (aksi halde Dostoyevski kahramanı olmazlardı) fanatikçe son raddeye vardırılır. Onları bu kusurlara yönelten acıdır, herhangi bir heves değil. Bu içki içme rahatlamak ve uyumak için değildir. Almanlar gibi uyku şikayeti yüzünden değil, sarhoş olmak, deliliklerini unutmak için içrerler; para kazanmak için değil, zaman öldürmek için kumar oynarlar; sefahat, haz almak için değil, aşırılık içinde hakiki ölçülerini kaybetmek içindir. Kim olduklarını bilmek isterler, bu yüzden sınırları ararlar. "
Onun acı ve yoksul yaşamı, kusursuz bir eser vermesini engeller. Yazı sürecinde hastalığı nüks edip büyük bir sancıyla üretkenliğini çekilmez bir hale getirir. Yazmak bu yüzden onun için bir işkence gibidir...

"Acı çekiyorum, öyleyse varım." Bu "varım" Dostoyevski' de ve yarattığı bütün kişiliklerde yaşamın en büyük zaferidir.
Zweig; Balzac, Dickens ve Dostoyevski’nin harikulade bir incelemesini yapmış bulunmakta. Bir biyografi eseri değil bu, öncelikle bunu bilmek gerek. Bir inceleme metnine inceleme yazmak saçma olacaktır, amacım okuyacaklara küçük bir fikir vermektir ancak.

Bu üç yazarın (usta demek bize düşmez zira çırak olabilmek gerek bunu demek için) eserleri ve hayatları doğrultusunda ruh ve düşünce dünyalarının derinlerine girmek, onların kişisel kaygılarını ve kalemi ellerine almadaki amaçlarını görebilmek, bunu da bu denli yüksek tempoda ve heyecanlı bir dille aktaran bir kitaptan okumak, bu üç yazarın en azından bir kitabını okumuş herkes için son derece zevkli ve düşündürücü olacaktır.

Kitapta Balzac’a 40, Dickens’a 36, ve psikologların psikoloğu Dostoyevski’ye 132 sayfa ayrılmış.

Üçünün de ortak noktası kendi karakter yapılarını ve düşünce dünyalarını olduğu gibi eserlerine yansıtması. Balzac hırslı ve saplantılı, kendisinin başarıya ulaşamamış arzularını karakterlerine yüklemiş. Dickens yaşadığı ve istediği mütevazı ve orta yollu hayatı işlemiş.

Dostoyevski ise aşırı uçlar arasındaki hayatını muhtemelen tam olarak sığdıramamış devasa yapıtlarına. Hayatının ayrıntıları da tam bilinmiyor. Sefaletle, acılarla, sürgünlerle, mahpuslukla ve hastalıkla geçen bir ömür. Geçim kaygısı içinde alelacele yazılan kitaplar… Ama bir o kadar da devasa, içsel dünyaya ait, insanoğlunun çoklu ruhsal kişiliğinin derinliklerini yansıtan büyüleyici eserler…

Zweig’in bu incelemesi belki Balzac veya Dickens’ı daha çok okumanıza sebep olmayabilir ancak Dostoyevski’ye olan saygıyı, onun karşısında duyulacak küçüklük duygusunu iliklerinize kadar hissettireceği kesin.

Son olarak kitabın sonlarından Dosto’ya ait bir alıntıyla bitireyim:
“HAYATI HAYATIN ANLAMINDAN DAHA ÇOK SEVİN.”
Kitap bu üç yazarın yaşamını şu oldu bu oldu diye tarihi bir kurgu içerisinde anlatmaktan ziyade yazarların yazılarının psikolojik analizleri üzerinden ilerlemektedir. Bu da kitabı bildiğimiz biyografi kitaplarından çok farklı bir noktaya taşımakta.
Sevmediğim tek Stefan Zweig kitabı galiba...
Kendisine çok fazla yakışan hikaye anlaticiligindan biyografiye geçen Zweig bence yeteri kadar hissettiremedi bana yazarları. Tamam mesela Dostoyevski yi anlatırken açıp hemen bir kitabını okuma isteğim geldi ama Oğuz Atay bu konuda daha iyiymiş. Neyse kitabı sevmedim ben ama okunabilir.
Herkese iyi okumalar dilerim :)
Ustaları (Balzac, Dickens ve Dostoyevski), bir Ustanın kaleminden okumak.. Bir edebi ziyafet bu kitap.
Tabi öncesinde bu ustalarla ilgili bir kaç kitap okumuş olmak lazım bence, çünkü o zaman kitap daha iyi özümsenebilir, hiç bu yazarları okumamış olan biri bu kitaptan sıkılacaktır, ama yine de çok güzel bilgiler edinecektir. Aslında okuduğum, eserlerini sevdiğim yazarlar hakkında hiçbir şey bilmediğimi farkettim ben.
Zweig'in kitaplarıyla ilgili bir daha yorum yapmayacağım diye karar vermiştim. Ruh tahlilleri, mutsuz sonlar var hemen hemen kitaplarının hepsinde. Bundan dolayı da yorumlarım hep aynı kapıya çıkıyor. Ama Zweig öyle bir kitap yazmış ki hem tür olarak diğer kitaplarından farklı hem de genel olarak tüm biyografik kitaplardan farklı. Hal böyle olunca yorum yapmazsam çok büyük ayıp olur Zweig'ciğime dedim.

Balzac, Dickens ve Dostoyevski'nin biyografilerinden oluşuyor kitap. Biyografi dediysem de aklınıza şu sıkıcı her zaman aynı havayla ilerleyen biyografik kitaplardan değil tabi ki. Zweig yazarları kitaplarındaki karakterlerin ruh tahlilleri üzerinden anlatıyor.Bundan dolayı kitabı okumadan önce bu üç yazarın en az bir eserini okumanızı öneririm. Büyük bir keyifle okuduğum ve anlatılan yazarlara bir kez daha hayran kaldığım Zweig'in bu kitabını gönül rahatlığıyla herkese tavsiye edebilirim. Şimdiden keyifli okumalar. :))
Açıkça söylemek gerekirse derin tahlillerin, betimlemelerin sular seller gibi aktığı bir anlatıyı yorumlamak ya da üzerine bir şeyler yazmak çok da kolay bir durum değildir. Zweig, "büyük usta"ları bize anlatmaya çalışmış, şimdi biz de Zweig'in bize aktardıklarını mı dışarı aktaracağız.
Bu zor bir durum. Öyle birkaç satırla geçiştirilecek bir durum da değil. Uzun soluklu, hatta çoğu yerde satır satır aktarımların yapılıp, bunların bir ortamda
tartışıldığı 'ne demek istemiş' onu, bu şekil de mi anlatmış diyerek saatlerce hatta günlerce tartışma yapılacak kadar derin bir kitap.

Baştan sağma 'çok güzel olmuş' ya da 'bilmiyorum ne desem' veya 'beğenmedim' demek çok basit tanımlama olur diye düşünüyorum. 'Çok güzel olmuş' ne demek?
Sormak lazım 'hangi kısım, yer, konu veya kelime" güzel olmuş. Bunu okuyanların bunu da açıklaması gerekir. O yüzden bir kitap okunmuşsa, bir iki satır da olsa bir şeyler karalanmalı. Ya da ' beğenmedim' derken de aynı sıkıntı ortada.

Kitabı okuyup bitirdim. Peki akılda kalan neler? Ya da tek cümleyle özetlemek gerekirse, ilk akla gelen nedir? Bittiğine sevindiğim bir kitap oldu. Hep okumak istiyordum, en sonunda 1000Kitap'ın da etkisiyle bitirdim.
"Yıldızın Parladığı Anlar" kitabıyla beraber bunu da beğendim. Ama şu novella tabir edilen kitaplarına ısınamadım Zweig'in.

Klasik biyografi kitabı ve o kalıba girmeyecek kadar yoğun roman analizlerinin yapıldığı bir kitap.

Zweig 'Üç Büyük Usta" diyor ama, ona göre sadece tek büyük usta var. O da.....(Bu kısımda bende saklı kalsın)

Kitapta 3 önemli romancının anlatı dünyalarına derinlemesine girilip, gerçek, kurgu, zaman ile iç içe geçen bir roman karakterlerleri sorgulaması yapılıyor.

Zweig, önsözde 'bu en büyük üç roman yazarını' seçmesinin öylesine alınmış bir karar olmayıp, rastlantı olmadığını belirterek, bir çeşit sonradan gelecek tepkilere
karşı bir savunma yapıyor. Bu, 'en büyük üç roman yazarı' Zweig'in kendi dünyasını, kendi bakışının sonucu oluşmuş bir üçlüdür. Bizim de aynı düşüncede olmamız gerekmiyor. Ama neden bu üçü sorusunun cevabını sayfalar içinde iğneyle kuyu kazarmış gibi çıkartmaya çalışıyorsunuz.

Zweig'in belirttiği gibi on dokuzuncu yüzyılın 'bu en büyük üç roman yazarı' olan Balzac, Dickens, Dostoyevski farklı tarzlara sahip olsada, bunları seçmesindeki amacının "kişiliklerindeki karşıtlık" bakımından birbirlerini tamamlayan bir durum olduğunu, ama bunları yazarken de Tolstoy'u, Victor Hugo'yu, Goethe'yi, Flaubert' vb. diğer yazarları da unutmadığını ifade ediyor. Diğer yazarların da büyük ve etkili eserler verdiğini söyledikten sonra ama tercihim "bu üçü" diyor.

Zweig'in üzüldüğü bir konu ise Fransız (Balzac), İngiliz (Dickens) ve Rus (Dostoyevski)'nin kendilerine ait alanları olduğunu yani birinin 'toplum dünyası'nı, diğerinin 'aile dünyası'nı ve sonuncu olarak da Dostoyevski'nin ise 'bireyin ve insanlığın dünyası'nı anlatmaya çalıştığını ama bunların arasına bir Alman yazarını ekleyememesinin burukluğunu yaşadığını ifade ediyor. Maalesef "ne bugün ne de geçmişte bir isim bulamadığını" söylüyor.

Zweig kendi sıralamasını yapmış. İnsanın aklına türlü türlü sorular geliyor mesela, Zweig bu kitaba bir önsöz yazmasaydı ve bizde o önsözü okumasaydık, Zweig'in o yola çıkış sebeplerini ve kullandığı ölçeği bilmeseydik o zaman Zweig'in seçimlerini anlayabilir miydik? O zaman bolca soru sorabilirdik mesela, niçin bu üçü gibi? Neden bir diğeri değil de bunları seçmiş. Niye Fransız, İngiliz, Rus. Acaba Almanlara karşı bir düşmanlığımı var? Kendimize yani biz okurlara o zaman şu soruyu soralım? 19.yüzyıl romancılarını okuduğunda bu 'üç büyük usta'yı sen de seçer miydin veya senin sıralaman ne olurdu?

1799 yılında Balzac'ın doğuşu, imparatorluk kurulması Napolyon'un Mısır'ı fethi ve sonra Bonaparte oluşundan devamla, 19.yüzyıl Fransa'sından küçük kesitler sunuyor bize.
1799 yılında Fransa'nın Toule şehrinde doğan Balzac'ın yaşadığı dönem içinde cereyan eden siyasi, ekonomik, toplumsal olaylar kısa kısa anlatılarak zamanın panoraması çizilmektedir.

1919 yılında kaleme aldığı ama on yıllık bir zaman geçmişine sahip eserde, konuyla ilgili bilgileri toplamış, tasnif etmiş ve sonunda bu okuduğunuz eseri ortaya çıkarmış.
Öyle şıppadak ben yaptım edasıyla değil, yoğun emek isteyen bir durum ortaya koymuş. Kes, kopyala yapıştır olmayan döneme ait bir çalışma.
Anlatılan karakterlerin yapısı ve kitap içindeki işlenişi ve atıfta bulunduğu kişiler özelinde o zamanki Fransa tanıtılıyor.
Eğer Balzac'ın eserlerini daha önce okumuşsanız, bu kitapta geçen roman karakterlerini daha kolay bir şekilde anlayabilir ve yazılan yazıyla okunan karakter arasında bir bağ kurabilirsiniz.

Zweig, Balzac'ın hayatından kesitler sunmuyor size. Sadece Balzac'ın kendi dünyasında oluşturduğu karakterlerin yapısından yola çıkarak gerçek ile kurmaca arasında gidip gelinen noktalara değiniyor. Eğer Balzac'ın kitaplarını okumadıysanız çok da fazla bir şey anlamayabilirsiniz. Çünkü, burada klasik bir biyografi (kısa yaşam öyküsü, eserleri anlatılmıyor) yok. Daha çok ve özellikle "İnsanlık Komedyası" adlı ansiklopedisinden esinlenilerek, o zamanki Fransa ve burada yaşayan zengin, fakir, asker, Napolyon, kendisi ve karakterleri arasında bir ağdan bahsediyor.

Ve şunu ifade edebiliriz. "İnsanlık Komedyası"nda Fransa'nın Paris şehrinin dehlizlerinde, Balzac'ın kahramanları, Zweig'in kaleminde dolaşıyor. Onların içsel dünyalarına kısa bir yolculuk yapmak ister misiniz?


Dickens, 2. bölümü oluşturuyor ve 47.sayfada Zweig şöyle diyor: "Sevgi yalnızca konuşulan sözlerde soluk alır." Bu cümle bile başlı başına belki de sayfalar dolusu
yazı yazılabilecek derin anlamlar çıkarmamıza yol açabilir.

Balzac'a oranla, Dickens karakterleri daha halktan yana. İngiliz kültürü hakkında kısa bilgiler vererek, az da olsa bilgi sahibi oluyoruz bu kültür hakkında. Karakter yapısını iyi bir şekilde sergileyen Dickens'in romancılığı kıyaslandığında çağdaşlarına oranla bir adım öne çıkabildiğini ifade ediyor, Zweig.
Uzun uzadıya yazmadan, kısaltarak şunu diyebiliriz ki, Dickens'in karakterleri bu sefer Zweig'la İngiltere yolculuğuna çıkıyor. İngiliz tarihi, kültürü, kraliçeye duyduğu hayranlık had safhaya ulaşarak, methiyeler düzmesine bile yol açıyor.

Balzac'ın karakterlerin ana unsuru olan hırslı ve iktidar düşkünlüğü, Dostoyevski'de ateşli ve coşkulu insan tipinden, Dickens da ise daha sıradan, daha avam ve mütevazi bir kimliğe bürünüyor. "O kahramanlarını, alın yazılarını başka şairlerin hiç bir şey fark etmeden geçip gittikleri banliyölerin sokaklarında aradı. (s:59)", "Dickens, gündelik hayattan sade işçileri, kahraman yapmaktan çekinmedi.(s:60)" derken Dickens'in romancılığını anlatıyor. Yine eğer Dickens romanlarını okuduysanız bu kitapta anlatılan karakter örgüsünü daha da kolay bir
şekilde anlayabilir ve bazı durumlara daha kolay aşina olabilirsiniz.

Dostoyevski, 3. bölümü oluşturuyor. Kitabın en geniş tutulan yeri ayrıca. Zweig, yazmış da yazmış. Ordan girmiş, burdan çıkmış, üşenmemiş ve 83.sayfa da Zweig şunları söylüyor:"Fyodur Mihailoviç Dostoyevski ve onun iç dünyamız için taşıdığı önemi hakkıyla anlatabilmek zor ve sorumluluk isteyen bir iştir." Eğer Zweig böyle iddialı bir cümle ile Dostoyevski'yi ifade ediyorsa o zaman bizim çok fazla söyleyecek bir şeyimiz yok diye düşünüyorum.

Bu kitap, kendi döneminde bile orta derece okurun çok çok üstünde, bahsedilen eserleri okumamış insanların anlayamayacağı şekilde üst düzey yani
kısaca aristokrat okur kitlesine hitaben yazılmış. İçinden "alıntılacak" onlarca, yüzlerce söz, paragraf, duygu mevcut.


Bugün bile hala bu kitaptan bahsediliyorsa, okunuyorsa, alıntı yapılıyorsa ve çeşitli dillere çevrilip yayımlanıyorsa demek ki, "efsane" olmuş denilebilir. Daha yüzlerce yıl yine en çok basılan, okunan, satılan kitap olmaya devam edecek gibi gözüküyor. Raskolnikov, Alyoşa, Fyodor Karamazov, Miskin,
19.yüzyıldan, 20.yüzyıla akıp geldiler ve yetmedi 21.yüzyıl da bile hala aramızdalar.

Kitap hakkında çok fazla söze gerek yok. Çünkü kitabı anlatmak, yazmak için Zweig kadar bilgimiz olması lazım. Bizim kuru, sığ bilgimizle ancak bu kadar birşeyler karalamaya çalışırken; derin, ayrıntılı, birbirine bağlantılı, yoğun betimlemeli, hem kendi içinde hem konu dışındaki yaptığı kıyaslamalarla edebiyat dünyasının baş köşesinde oturmayı hak ediyor.

Ezcümle: Eğer edebiyat alanıyla ilginiz varsa mutlaka faydalanmanız gereken 'temel' eserlerden biri sayılabilir. Öyle güzel, öyle akıcı, öyle derin, öyle büyük, öyle muhteşem betimlemeler yapmış ki Zweig, şaşırmamak elde değil. Bir kişi ve roman bu kadar dolu ve içten nasıl anlatılabilir. Örneğin Dostoyevski'nin romanlarında "ağır aksak bir akışla kıvrımları ve girdapları geçerek ilerlemeye devam eder olaylar, seller konuşmanın kum havuzunda saatlerce oyalanır, ta ki, yeniden kendi derinliğini ve tutkusunun en coşkulu yerini bulana kadar." der Zweig. Daha da ötesi yoktur diye insan düşünmeden edemiyor.

Akıcı bir dil, akıcı bir çeviri ile kitabın okunurluğu kolaylaşıyor. Edebiyatla haşır neşir, roman, hikaye türleri ağırlıklı okuyan kişilerin çok faydanalacağı ve mutlaka ellerinin altında bulundurması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Karşılaştırmalı edebiyat için ideal bir bilgi kaynağı. Zweig'a göre üç büyük ustanın nasıl üç büyük usta olduğunu adım adım okuyacaksınız.

Notlar:
+ Okuduğum kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yaınları'ndan çıkmış; Mart 2017 16. baskıdır.
+ Türkçesi: Nafer Ermiş. Güzel bir şekilde bize Zweig'i anlatmış. Ona da teşekkürler.
+ Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, baskı kalitesi olarak güzel bir çalışma ortaya konmuş.
+ Bu üç büyük ustadan kendimce en beğendiğim de bana kalsın diyorum.
+ Beğenerek okudum ve tavsiye ederim.
+ 5 - 12 Ocak 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve bugün itibarıyla kısa bir yazı kaleme alınmıştır.
+Yazan: A.B ya da A.K. 04/03/2018)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
Baskı tarihi:
2011
Sayfa sayısı:
217
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754586152
Orijinal adı:
Drei Meister: Balzac, Dickens, Dostoyevski
Çeviri:
Nafer Ermiş
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Roman yazarı aslında kimdir? Stefan Zweig, Üç Usta'da bu soruya cevap arıyor ve yarattıkları unutulmaz figürler evreniyle epik dünyalar kuran üç edebiyat dehasının eserlerinde dolaştırıyor bizi. Zweig'ın "Dünyanın Mimarları" adını verdiği dizinin ilk kitabı olan Üç Usta, bireyin hayata tutunma çabası ve direnç sınırları üzerinden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'nin eserlerindeki evren modellerini serimliyor. Üç Usta sadece bu üç büyük yazarın evreninde dolaşmak için değil, modern zamanlarımızın modern insanını anlamak için de gözden kaçırılmaması gereken bir kitap. Dünya edebiyatının bir başka usta kaleminden, Stefan ZweIg'ın gözünden Balzac, DIckens ve Dostoyevski'ye yakından bakmak için eşsiz BİR dilsel lezzet, benzersiz bir edebî deneme.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 258 okur

  • SihirliFlut
  • M.T
  • Furkan Gündoğan
  • UnutGan Adam
  • Kitaplarca
  • Ramazan Demir
  • Abdullah Gure
  • Selma Kavurmacıoğlu
  • veysel demirkol
  • cengiz bulut

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5
14-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%19.8
25-34 Yaş
%37.2
35-44 Yaş
%24
45-54 Yaş
%9.9
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%50
Erkek
%50

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31 (31)
9
%19 (19)
8
%30 (30)
7
%7 (7)
6
%5 (5)
5
%5 (5)
4
%1 (1)
3
%1 (1)
2
%0
1
%1 (1)

Kitabın sıralamaları