Adı:
Uçurum İnsanları
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
288
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057982308
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Abyss People
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınları
Jack London, bu kitabı geçen yüzyılın başında, “üzerinde güneşin batmadığı” Büyük Britanya İmparatorluğu’nun ihtişam ve gücünün doruğunda olduğu bir dönemde (1902) kaleme almıştır. Emekçilerin, bir yüzyıl boyunca verdikleri mücadelenin sonunda kazandıkları hakların tamamen askıya alındığı, insanların günde iki üç işte çalıştıkları, anne babanın geçim derdine düştükleri, berbat çevre koşullarında bulaşıcı hastalıkların, özellikle de veremin kol gezdiği, evsiz barksızların sokak köşelerini paylaşamadıkları bir cehennem çukuru anlatıyor London bize. “Çukurun” adı dönemin Londra’sının “Doğu Yakası”, Zenginliğin, refahın yoksulluk üretmeden gerçekleşemediği bir dünyada, o günden bu güne neyin değiştiğini anlamak için, bugün metropol dediğimiz büyük kentlere dönüp bakmak bize kalıyor.
222 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Yine "sahaflardan" aldığım ve ağzımdan burnumdan 1500000 volt geçiren bir başka kitapla daha sizlerle beraberiz.. Uzun zaman oldu bu kitabı okuyalı bir türlü fırsatım olmadı kritikleyeyim ..Ancak şimdi fırsat bulabildim..

"ABİ BENİM BÖBREĞİ SÖKÜP YERİNE ETİ-CİN TAKTILAR YAA" KIVAMINDA BİR DRAM...

Kitap , Amerikalı yazar Jack London ' ın bi tarafına rahat batınca memleketinden kalkıp , "yahu bu orayı burayı sömüren ,sınırlarında güneş batmayan imparatorluk İngiltere' de neler oluyor?" diyip , söz konusu ülkenin doğu kısmında hem sosyolojik hem de ekonomik bazlı bir araştırma yapmak üzere 1900 lerin başında İngiltere 'ye gelmesiyle başlıyor..kalkıştığı iş öylesine ütopik ve tehlikeli ki , Amerikan konsolosluğu bile kendisini ilk başta uyarıp vazgeçirmeye uğraşıyor..Kararından dönmeyip giriyor UÇURUMA o dönemin Uğur Dündar'ı ve tek kişilik Arena ekibi misali..

Öncelikle niçin uçurum ? yazar bu tanımı özellikle kullanmış çünkü bu kısımda yaşayan insanların hepsi dibine düşünce kıyma makinesinde çekilip geri-dönüşümü olmaksızın sistem dışına çıkan ,kayık hayatların oluşturduğu ve sonu devlet eliyle asla değişmeyecek ve değişmesi de istenmeyen bir sisteme aitler ..elden ayaktan düşenler için tek bir son var : ÖLÜM! ve anlatılmaz, tarif edilmez bir ölüm .. düşkünlerevinde ölüm süresi uzayanların devlet eliyle kasten ve bilerek nihai sona ulaştırıldıklarını düşünün !! kanınız dondu değil mi? en basit haklardan mahrum olarak yaşayan, yemek aramaktan iş aramaya - iş aramaktan yemek bulmaya vakti ve dermanı kalmayan ,EĞİTİMİN OLASI BİR YILDIZ TİLBE "BENİ" ile HALLEY KUYRUKLU YILDIZI YÖRÜNGESİNDE YERALDIĞI VE BİLMEM KAÇ YÜZ SENEDE BİR SÖZ KONUSU İNSANLARA TEĞET GEÇTİĞİ BİR SİSTEMDEN bahsediyoruz burda.. ve yazarımız 6 ay boyunca bu insanları yakından takip edebilmek , onların yaşamlarını gercekten anlayabilmek için birebir moda mod bu hayatı yaşıyor.. boyalı kuş okuyan arkadaşlarımız varsa bilirler..ordan bir örnek vereyim .. yani ordaki o çocuğu alın star wars'daki Darth Sidious ( ALL HAIL!) misali klonlayıp ( STAR WAAAAAARS!!! ) bir ordu kurun ..bunlarıda simidin üstündeki susamlar misali ingilterenin doğu yakasına serpiştiriverin 1900lerde .. HİÇ- BİR FARK YOK!! ve bu anlattıklarım spoiler değildir...bunu da bilin.. çünkü yazar o derece hissederek etkisinde kalarak yazmış ki tüm partları , açlığı-sefaleti ve soğuğu birebir hissediyorsunuz.. çaresizlik nedir , elden ne gelir tribi nedir anlıyorsunuz.. benim size burda 500 farklı olay anlatmam etkileyiciliğine zerre darbe vurmaz ...tek bir örnek vereyim sadece ve bitireyim ..o dönemlerde uygar (?!?!?!) ingiltere'de gaz saati uygulaması var insanların evinde ki çok şanslı olanlardan bahsediyorum .. ve bu insanlar günde 16 ila 18 saat çalışarak o ocakta bir (!1!) "öğünlük" yemeklerini bırakın pişirmeyi ısıtacak bir pennyi dahi kazanamıyorlar..ısınmayı beslenmeyi varın gelin siz düşünün ..hani ben bunu duyduğumda , rize üzerinden askeri helikopterle geçerken çay tarlalarında çalışan işçilere ekmek arası ercan saatçi cd leri attığım rüyalarıma şaşırdığım kertede şaşırdım ..inanmak istemedim..

işin acı veren tarafı bu kitabın dünya da hiç ses getirmemiş olması..emperyalizmin kendi çıkarı doğrultusunda gelişen gerçeklerin önüne set çekmiş olması ..muhakkak okunası muhakkak kitaplığınıza katılası..

""Başka hiçbir kitabım için yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen Uçurum İnsanları kadar kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim."

- Jack London -
222 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Uçurum İnsanları kitabını yorumladım: https://youtu.be/danHMzhKVrY

"Açın milyon katı toklar
Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

Hadi biraz şehircilik oynayalım. Tuco Herrera hediye etti bu kitabı, ben de onunla birlikte uçurumdayım artık.

Bugün ben Milano'nun alışveriş caddesi Via Montenapoleone, Paris'in zamanında aristokratik amaçlara hizmet eden Champs-Élysées ya da Barcelona'nın La Rambla'sı değilim. Ben bugün devletin İngiliz kömürü ve makarnasıyla iktidarını ayakta tuttuğu Londra'nın, Le Corbusier, Mies van der Rohe ve Louis Sullivan gibi isimlerle başlayan modernizm akımının, Minoru Yamasaki'nin Pruitt Igoe evlerinin ghetto ve suç yüklerinin binaların statik hesabına katılması unutulmak istendiğinden dolayı yıkıldığı ve modern mimarlık akımını öldürdüğü Doğu Yakası'yım.

Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn. Ama Batısı daha çok hoşlarına gitmişti çamurdan yarattıklarına. Çünkü Batı'da yoktu hammaddeleri olan çamur.

Venedik'te gondol turlarına binip gününü gün etmek, Lizbon'da şarap tadım turlarına katılmak ve Amsterdam'da peynir, mantar ve esrar çeşitleri arasında zihinsel tokluk oyunları oynamak varken Jack London manyağın teki miydi Londra'nın Doğu Yakası'na uğrayacak kadar?

Modernizm icat edildi; ghetto, suçlar ve evsizlerdi katalizörü,
Fıtrat icat edildi; işçi kazaları, başarısızlıklar ve devletin kendi yönetimindeki ölü piksellerdi bahaneleri,
Jack London icat edildi; soyadını hakkıyla tanıması gerektiğini düşündü, çünkü hiç kimsenin ismi onun gibi Oğuz İzmit, Necip İstanbul, Tuco Ankara ya da Metin Moscow değildi.

Derdi Londra'nın vitrini değildi. Onun derdi öne çıkarılan güzel ve hatasız kıyafetlerin altında onları yukarıda tutan defolu kıyafetler, manav tezgahlarında öne çıkarılan parlak ve harika domateslerin altında onları halka daha yakın tutmaya yarayan ilaçsız ve çürümüş domatesler, halkın onayını kazanmak için duvarların estetik gözükmesini sağlayan boyaların altında gelişigüzel yapılmış kaba karışık alçılardı. Modernizm de böyle kuruldu aslında. Afrika'dan siyahi köleler aracılığıyla getirildi Sanayi Devrimi, üzerinde kocaman bir "İTHALDİR." yazısı, Londra halkına sunuldu. Batı Yakası bunu beğendi, Doğu Yakası'nın bundan haberi bile olmadı. Aynı Afrika'da kakao üretimi yapan işçilerin kendilerine çikolata uzatıldığında hayatlarında çikolatayı ilk kez tatmaları gibiydi.

Aslında her ülkenin ortasından geçen bir ayna orijin oluyordu ve bu aynanın bir tarafındaki insanların kalçalarını devletlerine emanet etmeleri orijine göre simetrikleri alındığında da durumu pek değiştirmiyordu. Vergiler arttığında, işsizlik yükseldiğinde, ekmeğin, mazotun fiyatı zamlandığında Kuzey Denizi manzaralı düşkünhanesinde karnı zil çalan adam da, Kuzey Atlantik Okyanusu manzaralı villasından dışarıyı tok karnıyla seyreden insan da devletin kendilerini tecavüz ettikten sonra edindikleri orgazma karşı koyamıyordu. Ama işin ilginci de nedense taç her zaman en çok bu zevkin kaynağına yakışıyordu. Politik bir pornoydu bu.

İnsanlar yemeklerini her gün "Son Akşam Yemeği" gibi bir algıda, yarın yemek bulamayıp da ölecekmişçesine yemeyi arzularken, İngilizlerin London'ın anlattığı sefalet tablosunda renklerin hepsi sanki Bob Ross'un kıvırcık saçlarına kaçışmıştı. Gri, siyah ve kahverenginin tonları bile bir renk olabiliyorken renksizliğin ve sefaletin içinde gününü bile kurtarmaya mecali kalmamış insanları hangi renk sahiplenirdi ki? Bir de İngiltere'nin zor zamanları değilmiş ya, burada ağza alınmayacak küfürlerin olduğunu varsayabilirsiniz. Ben ağzıma burada küfürleri alamazken İngiltere'nin Doğu Yakası taş gibi ekmekleri, bulamaç gibi yulaf çorbalarını ve pislik içinde üretilmiş yiyecekleri ağızlarına almaya çabalıyordu.

Ortaçağ'ın işkence aletlerinden dikenli ve çivili koltuklar, her türlü böcek ve fareye ev sahipliği yapan işkence çeşidi Yakın Çağ'ın İngilteresinde kendine sosyolojik bir reenkarnasyon imkanı bulmuştu. Düşkünhanelerde, evsiz yurtlarında, duvarların insanın üstüne geldiği her mekanda suçun tanımı ne bu mekanların tasarlanması emrini alan mimarlarda ne de insanların birbirlerinin kaburgalarını kırıp, kadınlara ve ihtiyarlara saldırmasıydı. Birkaç armut, ekmek ya da baklava çalıp, atıştırıp, açlığını yatıştırmak ne Snickers'ın ne de kadınlara, ihtiyarlara saldıranlara hiçbir ceza vermeyen mahkemelerin hoşuna giderdi.

Her gün uçuruma daha çok kişi yuvarlanıyor, etrafına sarılmış mumyalarının üzerinde İngiliz malı, Türk malı vs., yapıştırıcıları ülkelerin ortasından geçen aynanın iki tarafındaki sahnenin rutin sonucu, mutlulukları ise bitmek bilmeyen ödünç makarnaları. Uçurum, cesetlerin yükselmesiyle uçurum özelliğini tam kaybediyor derken, uçurumun kıyısındaki ekonomik dağ ne yapıp ediyor yükselip bir yolunu bulup o cesetlerin hayatın Batı Yakası'nı görmesini engelliyor. Oysa ki paranın yenmiyor olduğunu son ağaç kesildikten, son balık yakalandıktan ve son nehir zehirlendikten sonra anlayabileceğimiz güne doğru şafak sayıyoruz.

" Gel bir çılgınlık yapalım. Doğu Yakası'nı ziyaret edelim, maceralara atılalım. " Jack London
"O yasak bu yasak
Ekmek yasak su yasak
Yürümek yasak uçmak yasak
Çiçeklere basmak yasak
Kalburüstü olsak da yaşasak
Fikir yasak zikir yasak
Horlamak yasak tıklamak yasak
Kadınlara zaten yasak" Halk

"Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
Kendi ellerimizle harap ve bîtap düştük uçurumun içine.

"Anadolu'da umut ölmüş. Umut yok, umut! Göster bana, bir tane söylesene umut. Umut ver bana, bir şey için umut ver. 20 yıl sonraya, 30 yıl sonraya bir umut ver diyoruz."
https://www.youtube.com/watch?v=WNWQO70amq4
271 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Baştan söyleyeyim alışveriş sepetlerinize hemen bu kitabı ekleyin. Okuyun , okutturun!

Jack London Amerika’dan İngiltere’nin Londra kentine kentin de Doğu Yakası’na sosyolojik bir araştırma için gelir ,gözlem yapar ve gözlemlerini aktarır. Kitabın ana çerçevesi bu yönde ilerler. Ama London burada tahmin ettiğinden daha fazla sefaletle karşılaşacak ve şu sözleri aktaracaktır kitabına : “Benim başka hiçbir kitabım genç kalbimi yoksulluğun böylesi kadar burkmadı.”
İngiltere…
Üzerinde güneş batmayan krallık…
Albion …
Bu şatavatlı , bu güçlü ülkenin doğusunda bir uçurum var ve insanlar bu uçurumdan yuvarlanıp kendilerini tatlı bir ölüm uykusuna bırakıyorlar. Bakın “tatlı” kelimesinin altını çizerim , çünkü Doğu Yakası’nda ölüm sabırsızlıkla beklenen bir sevgili gibidir.
Ne yapar bu Doğu Yakası halkı ?
İşin , iş gücünden daha az olduğu , binlerce insanın aynı iş için kapıştığı bir rekabet ortamında haftada – iyi şartlarda- beş dolar gibi bir rakamla ailelerini geçindirmek, barınacak bir yer bulmak adına köle gibi çalışırlar ve hiçbir zaman gerçek anlamda tokluğun ne demek olduğunu bilmeyen çocuklar dünyaya getirirler. Hiç işi olmayan insanlar da vardır. Bunlar ya sağlıklarını kaybedip işsiz kalmışlardır ya da rekabetin büyüklüğünden dolayı verimsiz işçi sınıfına girmişlerdir. Her gün yeni umutlarla iş aramaya koyulurlar , sabahtan akşama kadar belki bir yardım kuruluşunun dağıttığı kartondan hallice bir parça ekmek görmüş ya da en az üç gündür hiçbir şey yememiş midelerini ve yorgun bacaklarını sürüklerler sokakta. Umudu olmayan gruplarda vardır. Bunların çoğunu yaşlılar ve kadınlar oluşturur. Düşkünler evine gitmektense kendini soğuk nehrin sularına atmayı tercih ederler ve gözlerini bile kırpmadan yaparlar bunu.
Burada insanlar kendi cehennemlerini yaşamaktadır ve ruh, Tanrı gibi soyut şeyler bu bölgeyi terk etmiştir. Burada tek bir gerçek vardır: yatacak bir yer , yiyecek ekmek. Hepsi bu kadar.
Bölgede yoğun bir şekilde pansiyonculuk yarışı vardır. Bir büyük odadan tutunda , yatağın altını bile kiraya veren bakın altını çiziyorum “yatak altı” nı bile kiraya verenler ve kiracı bulanlar vardır. Sokaklarda uyuyamazsınız. Polis anına ensenizde biter. Belirli sosyal tesisler vardır ancak bunlara belirli bir miktarda kişi alımı yapılır ve size verdikleri yemek karşılığı –iyi niyetimden bu ismi veriyorum yoksa domuzlar bile yemez verilenleri- sizden iş isterler, yaptıkları dini ayinlere katılımı şart tutarlar. Sanki dine çok ihtiyaçları varmış gibi. Ama devlet yaptığı en aşağılık iyiliği bile çıkarsız yapmaz. İngiltere de yaşayan varlıklı kesim ise önlerinden geçtikleri sefalete büyük bir rahatlıkla baş çevirip ardından yardıma muhtaç ülkelere ayda cüzi bir miktar para yardımı yaparak insanlık karşısında vicdanlarını temizlerler ve yatağa rahat yatarlar. Bir babanın çocuklarını ve karısını doyuramadığı için ailedeki herkesin gırtlağını kesmesi umurlarında bile değildir. Onlar yardımlarını göndermişlerdir bir kere, gerisi teferruattır.
Uzadıkça uzar bu yazı , Doğu Yakası böyle bir cehennemdir ve bunlar London’un kağıda geçirebildiklerinin ve benim de size aktarabildiklerimin bir kısmı sadece.
Güneş Doğu’dan doğuyor ama Doğu Yakası için güneş hiçbir zaman bir önem arz etmedi. Burada bulabileceğiniz şey yalnızca sefalet ve hükümetin yaptığı toplu bir cinayetten ibaret.
222 syf.
·Beğendi
Spoiler#

Ezilen, sefalet çeken, hergün açlık, horlanma ve aşağılanma ile karşı karşıya kalan insanlara hayat ne kadar anlamlı görünebilirse 20 yy. başlarında Londra'nın doğusunda yaşayan insanlar için de hayat o kadar anlamlıydı.

Hayattan tek beklentileri tok bir karın ve başlarını sokabilecekleri bir yerdi ama geceleri banklarda ya da köprü altlarında yatmaları bile otorite sahiplerince yasaklanmıştı. Yağmurdan korunmak için geceyi bir köprü altında geçirmek isteyen bir adamla polis arasında geçen diyalog okurken insanın kanını donduracak cinstendi. #45941764


Jack London bu kitabında, 1902 yılında kılık değiştirerek gittiği Londra'nın doğu yakasındaki sefaleti bir araştırmacı edasıyla bizzat yaşayarak kaleme almış. Şehrin batı yakasındaki insanlar zengin ve rahat bir yaşam sürerken doğu yakasındaki insanların yaşadığı sefil hayat okurken bizi rahatsız etse de dönemin insanlarının çektiği dramı gözler önüne sermesi sebebiyle değerli bir eserdir.

Bugünün hayat kalitesi yüksek İngiltere'sinde fakirlik bir sorun olmaktan çıkmışsa da bir zamanlar onlarında bu tarz sorunlarla boğuştuğunu okumak benim açımdan hem ilginç hem de farklı bir deneyimdi.

Son olarak Jack London Okuma etkinliği sebebiyle okuduğum bu eser ile beni buluşturan NietzschEmin ve Aslı Z. A.'ya buradan teşekkürlerimi iletiyorum.

Keyifli okumalar. :)
251 syf.
·4 günde·8/10
Jack London'un bizzat kendi gözlemleri ile yazmış olduğu kitabı Uçurum İnsanları birçok gerçeği gözler önüne seriyor. 1900'lü yılların Londra'sını "uçuruma inerek" anlatan London yine ustalığını sergiliyor. Gerek yazılış amacıyla, gerekse de korkusuz kalemiyle. Öncelikle nedir bu Uçurum İnsanları, diyerek başlayalım.

Uçurum İnsanları, 1900'lü yılların Londra'sındaki fakir ve 'görünmez' olan halktır. İki bölgeden oluşur o yıllarda Londra; Batı Yakası ve Doğu Yakası. Batı Yakası zengin kesimin yaşadığı bölge iken Doğu Yakası da tam aksine, sefalet içinde yaşamaya çalışan evsiz, fakir, yardıma muhtaç, ağır işlerde çalıştırılan ve toplumca 'yararsız' damgası yemiş insanların hayata tutunmaya çalıştıkları, yazarın "uçurum" olarak tanımladığı bölgedir. Jack London başta da söylediğim gibi bir şekilde bu toplum yapısına kamufle olmuş şekilde o halkın arasına karışır. Amacı hem gözlem yapmaktır hem de bunları tüm dünyaya duyurmak, açıklamaktır (Belki de bu eserinin diğer eserleri kadar yankı bulamamasının sebebi de budur; doğruları açıklamak). Üzerine eski denizci kıyafetleri bulup "uçurum"a iner ve çoğu şey hakkında tecrübe sahibi olur.

Doğu Yakası'nda yaşayan (buna ne kadar yaşamak denir?) insanlar neler çekmiyor ki. Sefalet içinde 'bırakılmış' insanların hayatları gerçekten çok acı. İnanın okurken insanın içi burkuluyor. Uçurum insanlarının hayata boşvermişliği anlatılıyor örneğin: Hayatlarının amacı yalnızca "o gün hayatta kalmak" olunca insanların, büyük bir boşluğa düşüyorlar. Dolayısıyla bir gün bu sefillik içinden kurtulacaklarına dair inançları kalmıyor. Çoğu en sonunda ya düşkünler evinde ölüp gideceğini, ya da delireceğini düşünüyor bu insanların. İstemli ya da istemsiz.

Üstelik toplumun ve toplumun belirli kuruluşlarının da kendi sorumluluklarını yine onların üstüne atmaları da ayrı bir acı verici durum. Şöyle ki, eğer biri sefaletten ya da yokluktan öldüyse bunu ölen kişinin üstüne atarlar. "Çalışıp kazansaydı" derler. Üstelik bu suçlama durumunda da yaşanılan 'rahatlamaya' mahkumdur toplum. Oysa ki suç tüm toplumda aranmalıdır. Suç sistemde, yönetimde aranmalıdır. İnsanları makine yerine koyup, sağlığını hiçe sayıp sadece para denilen kavram için çalıştıran kişilerde aranmalıdır suç. Kitapta anlatılan sistem öylesine çarpıcıdır ki parasız insanlara yine para cezaları vermeleri, tüm bu sefalete dayanamayıp kendini öldürmeye teşebbüs edip de başarılı olamayanlara da ceza vermesi ayrı bir ironidir. Öyle ki, hayatlarını 'kendilerini öldürmesine izin vermeyecek kadar önemseyen' devlet bu sefer de onların hayatlarını kendi sömürmekte, söndürmektedir.

Kitapta beni etkileyen birkaç bölümü paylaşmak istiyorum, bunun kitap hakkında da bir tanıtım olacağı kanaatindeyim: O zamanlar havagazı saati denilen sistemler mevcuttu; fatura yatırılması karşılığında evlere belirli miktar gaz veren cihazlar. Fatura ödeyemeyen bir uçurum ailesi anlatılıyor örneğin. Havagazı saatine cihaz yerleştiren bir aile. Hayır kaçak olarak kullanmıyorlar, bu cihaz gazı, belirli bir miktar para atılması karşılığında veriyor. O cihaza dahi kimi zamanlar para atamayacak durumda olan aile, şanslı oldukları zamanlar o cihaza birkaç peni atıp yemeklerini ısıtabiliyor. Ama bu işlem bile yarım yamalak oluyor; bir peni karşılığında verilen gaz çok az olduğundan yemeklerin çoğu yarı pişmiş yeniliyor evde. Buradan neye varabiliriz? Uçurum insanlarının dürüstlüğüne. Onu sömüren devlete karşı yine de hile yapmıyor, onlar o aileye karşı her türlü hileye başvurur iken.

Günün kimi saatleri sokakta yatmalarına dahi izin verilmeyen uçurum insanlarının çoğu da fazla zorluk çekmemek adına yaşlanmadan ölmeyi isteyecek kadar umutsuz haldeler. Düşünebiliyor musunuz, zorluk çekmemek için yaşamayı istemeyecek kadar sefil halde bulunan insanlar... Öyle aileler, insanlar anlatılıyor ki okurken zorluk çekiyorsunuz. Yağmur yağdığı için bir köprünün altına sığınıp orada uyumak isteyen bir uçurum insanını kovalıyor oradaki polis. O da polise şöyle diyor "Ne o? Yoksa Tanrı'nın belası köprüyü çalacağımı mı sandın?"

Kitaptaki tek kötü yön çok fazla rakamsal bilgi ve gazete haberi verilmesi bana göre. Ama orada yaşananlar bu gibi somut gerçekler olmadan da nasıl anlatılabilirdi ki, diye de sormuyor değilim kendi kendime. Her dört yetişkinden birinin halkın yardımına muhtaç halde öldüğünü söylüyor London. Düşkünler evinde, hastanede ya da tımarhanede meydana geliyor bu ölümler. Aslında, kitap hakkında saatlerce konuşulabilir fakat çok uzatmak istemiyorum. Daha birçok şey anlatılıyor, para uğruna verilemeyecek fedakarlıklar vermek zorunda kalan insanlar; kadın veya erkek. İşçi olarak girdiği fabrikada bacaklarını kaybettikten sonra 'susma' parası alan insanlar. Zor iş koşulları nedeniyle on yedi - on sekiz yaşlarında ölen kızlar, çalmanın anlamını bilmeden, hayatta kalmak uğruna çalmak zorunda kalan ve sonra yakalanan oğlanlar. Bir kesim tarafından unutulunca rahatlanılan insanlar; uçurum insanları.

Okunası bir eser Uçurum İnsanları. Bazı gerçekleri insanın gözleri önünde açıklayan korkusuz bir kitap. Yazarı gibi kitabı da öyle. Son olarak bir alıntı ile incelememe son veriyorum. Uçurumda olmayışımız, onları görmemizi engelleyemez zannımca, onları unutmayalım.

"Çaldığı parayı ne şeker, ne kek almak ne de eğlenmek için harcamıştı; sadece yiyecek almıştı.
'Peki neden kadından yiyecek istemedin?' diye sordu hakim, ses tonunda burukluk vardı. 'Eminim ki sana yiyecek bir şeyler verirdi.'
Çocuğun cevabı, 'Eğer kadından yiyecek isteseydim, beni dilencilikten içeri atarlardı.' oldu."
222 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
'Uçurum İnsanları' Jack London'ın büyük bir yazar oluşunun kanıtı. Sadece hissederek değil yaşayarak yazdığı bir eser.
1902 yılında dönemin altın çağını yaşayan Londra'nın, Doğu yakası diye adlandırılan semtinde aç, evsiz, yoksul ve işçi sınıfının arasına onlardan biri gibi karışan yazar, deneyimlerini ve gördüklerini kaleme almış ve kitap 1903 yılında basılmıştır.
Kitapta yazar tek göz odalarda yaşam mücadelesi veren aileler, sokaklarda yaşamaya çalışan ve gece uyumanın yasak olduğu parklarda banklarda sabahlayan evsizler, iş bulacak kadar şanslı olup da ailesine bakmaya çalışan insanların hayatları mücadeleleri anlatıyor. London bu insanların hayatlarını irdeliyor, mahkemelere giderek davaları inceliyor, gazetelerden araştırma yaparak yaşanan insanlık ayıbını, yüksek kesimin ve yerel gazetelerin yokmuş gibi gösterdiği sorunları gözler önüne seriyor.
Jack London'ın 26 yaşında yazdığı bu kitapta beni ağlatan bölümlerden birini paylaşmak istiyorum:

"Size son anlatacağım bu savaşa umutsuzca katılan on yedi yaşındaki Harriet olacak Harriet A. Walker. Bir emaye fabrikasında çalışırken hastalanmış, babası ve kardeşi aç olduğundan hastalığını saklamış ve her gün altı kilometre yürüyerek işine gidip gelmiştir. Ölümüyse on yedi yaşını bitirmeden olmuştur."
198 syf.
·2 günde·9/10
Kapitalistler sırf kendi çıkarları için insanları ahırlarda yaşatmaktan bir an bile geri durmazlar. Kapitalistler kendilerinden olmayanları köle yapmaktan, onların yaşam standartlarını düşürmekten, onları ahlaki bunalımlara sürüklemekten pek bir zevk alırlar. Kâr hırsı öyle bir sarmıştır ki nefislerini, kendilerinden olmayan insanları birer vampir gibi sömürmekten asla vazgeçemezler.

Jack London bu eserinde, 1900'lü yılların başındaki burjuvazi ile palazlanmış İngiltere’yi anlatıyor. Hani bugün bir çoğumuzun gıpta ile baktığı medeniyetler diyarını. Bu sevgili medeniyet diyarı olan Batı dünyasının, şu an İnsan Hakları diye yırtınan batılıların kirli geçmişlerini göz önüne seriyor. Batı sevicilerin hoşuna gitmeyen bir tarzda anlatıyor Londra'nın doğusunu .

Bu kitabı okuduğunuzda , kişilerin değiştiğine ancak anlayışın değişmediğine şahit olacaksınız. Bu kitabı okuduğunuzda Filistin, Suriye, Afrika ve nicelerinde yapılanların benzerlerini bulacaksınız. Ölmeyi dileyip ölemeyen insanların hikayelerini okuyacaksınız.

Eğer batılı ülkelere sempatiniz var ise bu kitaba çok kızacaksınız. Sempatiniz yok ise daha çok...

Saygılarımla...
256 syf.
·Beğendi·10/10
"Tamamen materyalistik bir düzen üzerine kurulmuş olan uygarlıklarda, mülkiyetin önemi ruhtan çok önce gelmektedir. Ve bu gibi düzenlerde mülkiyete karşı işlenmiş suçlar, insanlara karşı işlenmiş suçlardan daha ağır cezalara çarptırılır."
222 syf.
·3 günde·7/10
Bu kitapta sevgili yazarımız Jack, kendi pamuklara sarınmış hayatını sürdürmeye devam ederken yoksul semtlerdeki hayatın nasıl olduğunu merak eder ve kalkıp Londra'nın Doğu Yakası'na gider.

Buraya Uçurum demiştir çünkü Doğu Yakası halkın en en en yoksul, en alçakça biçimde yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların yaşadığı yerdir.

Nasıl bir sefalet nasıl bir çaresizlik, hani yaşamak diyoruz da olmaz olsun böyle yaşamak diyorsunuz anlatılan yaşantıları okudukça. Tek göz odada kalan kalabalık aileler, tek göz odayı çoklu kullanan aileler(20li sayılardan bahsediyoruz) insan kılığı kalmamış insanlar.

Parasızlık, açlıktan ölen çocuklar/yaşlılar, iş kazası geçirdiği için çalışamayıp dilenmekten beter olan insanlar. Günlerce süren açlık, parasızlıktan yiyecek bulamama sonucu çöpten toplanan yiyecekler, lokantalarda daha iyi durumda olan insanların tabaklarında bıraktıkları artıklarla beslenme, çürüyerek açlıktan ölmüş kuru kabuk haline dönmüş,GÜNLER SONRA bulunmuş cesetler. Ve yönetimin, suçu sistemde değil de yine bu sömürülen insanlarda bulması. Örneğin insanların parasızlıktan başlarını sokacakları bir ev tutamamaları, bu yüzden bütün geceyi soğuk, yağmur, çamur fark etmeksizin sokaklarda dolaşarak geçirmesi, hatta bu insanların parklarda, sokaklarda uyumalarına izin verilmemesi gibi zalimlikler. Sonra bu insanların "TUZU KURU “olan erk sahipleri tarafından SERSERİLİKLE ve KENDİNİ İHMAL ETMEyle suçlanması.

Şimdi bunları yazdım kitabı çok beğendim gibi bir izlenim çıktı değil mi? Maalesef ki benim için tam olmamışlık hissi uyandıran kitaplardan birisi. Sebeplerine gelince;
- Sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor olması insanların emeği sömürülüyor, emeklerinin karşılığında hak ettiklerinden çok az para veriliyor gibi örneklerin biz gerizekalıymışız gibi sürekli vurgulanması. Bu hissin aynısını Beyaz Diş’te de yaşamıştım. Jack London okuyucusunun zekâsından şüphe ediyor sanırım.

- Anlatımdaki yavanlık… Yani tamam çok aciz bu insanlar anladık, sürekli örneklerle de açıkladı ama duygular nerde?? Ben evinde ölen yaşlı teyze için üzüntüyü alamadım, sıkış tepiş o evlerde yaşayan insanların daralmışlığını hissedemedim, soğuktan tir tir titreyemedim sabaha kadar sokakta duran insanlarla. Jack London’un genel bir kusuru bu bence, çok fazla akıl mantık çerçevesinde anlatıyor, yani tam tabir aklıyla düşünüyor ama kalbinde hissetmiyor anlattıklarını olur sanırım. (Martin Eden’i ayrı tutuyorum.)

- Sefaleti kenarından yaşayıp bu insanları anladığını düşünmesi de biraz üst sınıf şımarıklığı gibiydi bence, hayatlarını anlamak istiyor ama sabah olunca soğuk ve uykusuzluk dayanılmaz oluyor ipek çarşaflarına geri dönüyor koşa koşa. Sanki başka insanların sefil halde yaşamasını anlatan bir tiyatro oyununu izlemeye gidermiş gibi. Sevmedim bunu!

- Sürekli “İngiltere pis, kaka, iyyrenç amma bizim Amarika böyle mi? Cennet cennet !!” kafasında takılıp sürekli de bunu vurgulaması. He canım Amerika çok güzel gelsene!!

- Son olarak da bu kesimdeki insanlara dair(kendi gözleriyle görüp, deneyimlemesine rağmen) bunlar ne anlarlar, zarafetten, hayal gücünden yoksunlar, çocuklaştıklarında bile gülünç duruma düşüyorlar şeklinde çıkarımlarda bulunması. Aşağılayıcı buldum, sanki o insanlardan tiksinmiş gibi ama bunun yanında ayıp olmasın diye duyar kasıyormuş gibi.

Samimi bulmadığım bir kitap oldu, pek çok veriyle durumun ne kadar içler acısı olduğunu anlatmaya çalışmış ama bence o insanları anlayamamış, empati yapamamış. Evet anlatılan tablo gerçekten korkunç fakat okurken o umutsuzluğu, çaresizliği, dehşeti hissedemiyorsunuz.
En çok etkilendiğim kısım sonlara doğru anlatılan ölme ve gömme süreci arasındaki kısım oldu.

“Aile çok fakirse, ceset toprağa verilebilene kadar bir süre odada kalır. Gün boyunca yatakta bekler, geceleyin aile yatacağı zaman masaya konur; sabah olunca aile kahvaltısını edebilsin diye, ölü tekrar yatağa alınır.”

Bu derecede bir sefalet hala günümüzde var mıdır bilemem belki de vardır, ama bizler yumuşak yataklarımızda, sıcak evlerimizde uyurken sokaklarda sabahlayan, yiyecek bulmak için dağılan pazar yeri tezgâhlarının arasında dolaşan, çöp toplayan insanlar olduğunu biliyorum. Bizler her gün hayatın keşmekeşinin içinde yanlarından geçip gidip görmüyoruz bu insanları bunu da biliyorum. Sömürülen işçiler, "Çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insanın elbisesiz kalması." durumu, kendi cepleri dolduktan sonra emek veren işçileri sayesinde cebinin dolduğunu unutup ahkâm kesen patronlar hala var. Yükselen binalar yüzünden evsiz kalan insanlar, artan kiralar, düşen hayat standartları hala var.

Yani 1402’den bugüne yaşanılan değişim oranı çok da büyük değil. 2017’de dünyada hala; 1402’nin Londra’sında Doğu Yakası’ndaki insanları anlatan bu romanın tekrarını yaşayan insanlar olmadığından emin miyiz?
222 syf.
·21 günde
İlk defa bir kitabında sıkıldım. Sonlara doğru kendimi zorlayarak tamamladım. O zamanın şartlarını, insanların sefaletini olduğu gibi anlatmış. Aslında çok zengin insanlar veya ülkeler, refah içinde yaşıyor, sandığımız birçok gerçek bambaşka olabiliyormuş. Benim sıkılmış olmam sizinde sıkılacağınız anlamına gelmez. Bu yüzden, okuyun derim. :)
198 syf.
·Beğendi·8/10
Jack London’ın “Başka hiçbir kitabım için yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen Uçurum İnsanları kadar kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim.” diye bahsettiği;üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinde ülkenin göbeği Londra’nın Doğu yakasında yaşayan insanların çektiği sefaleti,açlığı ve yaşam mücadelesini anlatan;özellikle Avrupa hayranlığı duyan ülkemiz insanlarının mutlaka ama mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm çok önemli bir eser.Doğu yakasındaki yaşamı yakından görmek isteyen Jack London’ın en sefil mahallelerin birinde ev tutup;yaşanan insanlık dışı durumu bölgenin insanlarıyla aç kalarak,iş arayarak,sokaklarda uyuyarak birebir yaşadıklarından oluşturduğu anı kategorisinde yer alan kitabı diyebilirim..Bunun yanı sıra o dönemde meydana gelen çocuk ölümlerinden tutunda bölgedeki ölüm nedenlerinin dahi istatistiksel verilerle sunulduğu büyük bir araştırma sonucu yazılan bir eser olduğu aşikar..Kitap tavsiye listemde ilk sıralar da yerini aldı bile.
İnsan ruhen pek yalnızdır, (...) gelip geçici insanlara da kapılar açık olduğunda, söz konusu yalnızlık katmerlenir herhalde.
Jack London
Sayfa 26 - İletişim Yayınları
Kadın, kendi haline bırakmayı öğrendiğim bir şey. (...) Anam mesela, ihtiyarı sefil ediyorlar diye çocuklarını döverdi. Adam o kadar az uğrardı ki eve. Niye peki? Anam yüzünden! Yuvasını mutlu bir yer kılmamıştı ki, buydu sebebi.
Ya öteki kadınlar? Cebinde üç kuruşla gezen fakir bir ateşçiyi ne yapsınlar ki? Sarhoş bir adamın değeri, cebindeki parası kadardır; daha bir bardak içkiyi bitirmeden kadınlar onu soyup soğana çevirirler.
Jack London
Sayfa 28 - İletişim Yayınları
Herkes büyük bir memnuniyetsizlikle, “Orada yaşamak istemezsin!” diyordu, “insan hayatının beş paralık değeri yokmuş o yerlerde.”
Jack London
Sayfa 9 - İletişim Yayınları
Eti kanı çekilmiş altmış, yetmiş, seksen yaşındaki ihtiyarlar için şafak vaktini hiç dinlenemeden karşılamak, bütün gün bir lokma kuru ekmek arayarak dolaşmak, sonra gecenin tekrar insafsızca çökmesi ve beş gün beş gece aynı şeyi yaşamak...
- Ah sevgili, yumuşak, karnı tok sırtı pek insanlar, bunu nasıl anlayacaksınız ki?
Jack London
Sayfa 50 - İletişim Yayınları
Adamlar evsiz kalmalarını ülkenin göç almasına, düşük ücretlerle onların yerine geçen ve ağır çalışma koşulları sistemini kuran Polonyalı ve Rus Yahudilere bağlıyorlar.
Jack London
Sayfa 68 - İletişim Yayınları
Medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi?
Bunun bir tek yanıtı olabilir: Kötü Yönetim.
Jack London
Sayfa 195 - İletişim Yayınları
Ülkeyi hoyratça, suç sayılacak tarzda idare eden bu yönetimin silinip gitmesi kaçınılmazdır. Müsrif ve verimsiz davranmakla kalmamış, mali kaynakları da zimmetine geçirmiştir. (...)
Yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.
Jack London
Sayfa 196 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uçurum İnsanları
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
288
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057982308
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Abyss People
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bordo Siyah Yayınları
Jack London, bu kitabı geçen yüzyılın başında, “üzerinde güneşin batmadığı” Büyük Britanya İmparatorluğu’nun ihtişam ve gücünün doruğunda olduğu bir dönemde (1902) kaleme almıştır. Emekçilerin, bir yüzyıl boyunca verdikleri mücadelenin sonunda kazandıkları hakların tamamen askıya alındığı, insanların günde iki üç işte çalıştıkları, anne babanın geçim derdine düştükleri, berbat çevre koşullarında bulaşıcı hastalıkların, özellikle de veremin kol gezdiği, evsiz barksızların sokak köşelerini paylaşamadıkları bir cehennem çukuru anlatıyor London bize. “Çukurun” adı dönemin Londra’sının “Doğu Yakası”, Zenginliğin, refahın yoksulluk üretmeden gerçekleşemediği bir dünyada, o günden bu güne neyin değiştiğini anlamak için, bugün metropol dediğimiz büyük kentlere dönüp bakmak bize kalıyor.

Kitabı okuyanlar 591 okur

  • Rıdvan Alkan
  • Cansu Ayaz
  • Zeynel harmancı
  • Ahmet ALADAĞ
  • Barış Büyük
  • elif
  • Oğuz Akçay
  • Gülben
  • sdtks
  • Tuba

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%1.1 (2)
8
%0
7
%0.5 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları