Unutulmaz Öpücük Fairleigh Sisters Serisi 1

8,8/10  (6 Oy) · 
21 okunma  · 
5 beğeni  · 
830 gösterim
Masum bir öpücük şeytanı meleğe çevirebilir mi?

Laura Fairleigh, kardeşlerinin bir evi olabilmesi için yirmi bir yaşına basmadan önce koca bulmalıdır. Ormanda baygın yatan, melek yüzlü, muhteşem vücutlu ve hafızasını kaybetmiş bir yabancı bulunca onu sahiplenmeye karar verir. Ancak cennetten düşmüş gibi görünen bu meleğin tam bir şeytan olduğundan habersizdir.

"Devonbrooke Şeytanı" olarak tanınan çapkın Sterling Harlow onun, uzun zamandır kayıp nişanlısı olduğunu iddia eden genç kızın büyülü öpücüğüyle uyanır. Kız onun bir beyefendi olduğu konusunda güvence verirken Sterling hafızasıyla birlikte aklını da kaybettiğinden şüphelenmeye başlar, zira bu kadar çekici bir genç kızın ufak öpücükleriyle yetinecek biri olmadığından emindir!

Genç adam düğün gecelerinden önce gerçeği açığa çıkarmaya uğraşırken, unutulmaz bir öpücük ikisinin de aklından çıkmayacak bir tutkuyu ateşleyecektir...

"Medeiros, karşı konulması imkânsız bir başka romantik masal kaleme almış."
-Booklist-

"Komik ve yer yer dokunaklı... Teresa Medeiros'un okuma deneyimini katıksız bir zevke dönüştüren akıcı ve süslü tarzına hayranım."
-All About Romance-
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2013
  • Sayfa Sayısı:
    376
  • ISBN:
    9786053431619
  • Orijinal Adı:
    A Kiss to Remember
  • Çeviri:
    Zeynep Alparslan Gül
  • Yayınevi:
    Pegasus Yayınları
  • Kitabın Türü:
Özlem Ekiz 
 21 May 20:25 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Aman Allahım bu nasıl bir kitaptı! Bayıldım, bayıldım, bayıldım! Bu kitabı önceden görmüş olmama rağmen zamanında okumuş olduğum Güllerin Fısıltısı kitabı yüzünden almayı düşünmüyordum çünkü bence o kitap cidden kötüydü. Bu kitabı da bildiğimiz historical tarzında yazılmış olduğunu düşünüyordum. Ama kitap beni öyle bir ters köşe yaptı ki ne siz sorun ne ben söyleyim. Julia Quinn'in Şahane Bir Kadının Gizli Günlüğü kitabından sonra bu kitap beni çok derinden etkiledi ve ağlattı.

Öncelikle kurgudan başlamak istiyorum. Karakterler arasındaki kimi zaman eğlenceli, kimi zaman hüzünlü diyaloglar çok zekice ve içten yazılmış. Sterling'in, annesinin son mektubunu ve Laura'nın mektubunu okurken karakterin neler hissettiğini resmen yaşadım ve içim parçalandı; böylece benim çeşmeler akmaya başladı. Sanırım o mektuplar aklıma geldikçe bir süre böyle ağladım ağlayacağım modunda olacağım.

Karakterlerin hepsine ama hepsine bayıldım ben. Yazar onların duygu ve düşüncelerini öylesine güzel aktarmış ki onların hissettiklerini çok iyi anlıyorsunuz ve onlarla dolu dolu yaşıyorsunuz.

Laura, ailesiyle yaşadıkların evin ve onların sorumluluklarını üstüne almış, ciddi gibi duran ama içinde tam bir romantik barındıran şirin mi şirin bir hanımefendi.

Sterling ise küçüklüğünde ailesinden koparıldığı ve amcası tarafından duygusuz biri olarak yetiştirilmiş olmasından dolayı sevgi denen kavramı bilmeyen, yaptığı onca şeyden dolayı insanların Devonbrooke Şeytanı olarak andığı ancak kendisi farkında olmasa da çocukluğunda her gün pencere önünde annesini bekleyip onu bir gün buralardan almasını dileyen, birinden sevgi görmeyi umutsuzca isteyen, yaşına ve yaptıklarına rağmen bence içinde hala saf bir çocuk barından muhteşem bir karakter. Ve kehribar gözlü. Bu göz renginde olan karakterlere ayrı bir sempati duyuyorum ben çünkü mavi gözden bile bulunması zor bir renk bence ve ortaya çıkan manzara inanın beni cezbediyor. Ben resmen Sterling'e aşık oldum. Kitap boyunca ona hep sarılmak ve sevgimi vermek istedim. Aklıma yaşadıkları geldikçe -mutlu veya hüzünlü- gözyaşlarımı durduramıyorum.

Laura'nın kardeşleri Lottie ve George da ayrı bir hayran kaldım. George, aklı başında ve karşılaştığı durumlarda ne yapması gerektiğini bilen ancak ben sorumluluk sahibiyim diyerek kendini kasmayan, içindeki çocuğu göstermekten de çekinmeyen tatlı biri.

Lottie ise ben bu kıza ne desem az olur şimdi. Dıştan tam melek ama içinde bir psikopat barındıran delinin teki :D . Bilmiyorum ben birçok kişinin aksine Lottie'ye bayıldım.

Diğer karakterler de ayrı eğlenceli, ayrı sevilesiydi.

Ama ben yazarın yerinde olsaydım Diana-Thane arasında geçenleri ayrı bir kitap olarak yazardım. Bir oralarda elektrik aldım alamadım havası oluşu bende. Aralarındaki aşkı hissettim ancak biraz yarım kaldı be.

Teresa bence yazdıklarıyla Julia Quinn'e en yakın olan kişi. İkisi de sizi gülmekten krizlere sokacak zekice diyaloglar buluyorlar, aile kavramını inanılmaz güzel işliyorlar. Kalemleri çok akıcı. Aralarındaki fark ise bence Julia aşk kavramını güzel işiyor ama Teresa'nın kitaplarında aşkı daha fazla hissediyorsunuz.