Adı:
Ütopya
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059530705
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Salon Yayınları
Thomas More günümüzden yaklaşık beşyüz yıl önce yazdığı bu eserde, bir taraftan o dönem ki devlet yönetimini, toplumu, siyasal ve sosyal yapıyı eleştirirken, diğer taraftan da Ütopya Adasında yaşayan Ütopyalılar üzerinden örnekler vererek yanlışlıkların nasıl düzeltilebileceği konusunda çözüm önerileri sunmaktadır. More’un böyle bir yol izlemesinin sebebi ise o dönemde görmüş olduğu yanlışlıkları doğrudan, açık bir şekilde anlatması halinde cezaya çarptırılma ihtimalidir. Dile getirmiş olduğu sorunlara karşılık çözüm önerileri eleştiriye oldukça açıktır.
217 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

İKİ İSİM , İKİ SİSTEM , TEK DÜNYA ...

Bir başka incelemeden daha selamlar ola kikirikler.. Hemen uyarayım ki bu inceleme ister istemez uzun olacak .. Aslında her ne kadar bu kitabı hiç okumamışlar ve okumayı düşünmeyenler dahi olsa , bu eser hepimizi , biz bilmesek de ilgilendiriyor .. Nasıl mı ? Başlayalım öyleyse ..
Okuyacak olduğunuz hikaye, bir isim ile beraber bir ülkede start alıyor .. Avrupanın yükselişi..Güçlü krallar yeni yeni meydana iniyor .. Ateşli silahlar egemenliği ele almış ,şıkır şıkır zırhlarının içinde halen daha at koşturan ÇİKİ ÇİKİ süvariler var ama eli silahlı piyadeler onların son kullanım tarihlerini belirlemek üzereler .. Çekik gözlü gavur Çinliler odun kömürü , kükürt ve güherçileyi "bahçelerde börülce oynar gelin görümce" diyerek bir araya getirmiş , barutu icat etmişler .. Nerede miyiz ? İlerleyen dönemlerde Kutsal Roma' nın bir zamanlar hüküm sürdüğü topraklarda hak iddaa edecek olan Mussolini' nin memleketi İtalya' da.. Sene 1500 ler .. Bahsedeceğim şahıs aslen bir siyaset kuramcısı .. Çocukluğu Michalengelo ' nun çamura ve kağıtlara can verdiği dönemlere rastlıyor ( sözde ciddi olacaktı bu inceleme ama Mikelanj diyince sizin de aklınıza Öztürk Serengil gelmedi mi? dayanamadım valla napam ? =)) )..O sıralarda Floransa ' da borusu öten aile Mediciler..Hani şu banker aile ..Para bunlarda , canlı bunlarda anlıyacağınız o zamanlar.. Bu arkadaşımız da yanlış hatırlamıyorsam on dört, on beş hadi taş çatlasın on altı sene bu aileye karşı katı bir duruş sergileyen bir hükümetin sözcülüğünü , sekreterliğini yürütüyor .. Bir GS vs FB sendromu işte sen anla! Gün geliyor devran dönüyor, horoz dönüyor tavuk öpüyor ve bizimki işini kaybediyor .. İktidarda Mediciler ..Bunu alıp hapse atıyorlar komplo kurdun sen diyerek ..Bir süre işkence görüyor , uzun müddet hapiste yatırıyorlar ama adalet gereği kanıt yetersizliğinden kız kaçıran edasıyla serbest kalıyor arkadaşımız .. Tabi öncesinde Papanın oğlu Cesare Borgia 'nın kendisine karşı gelenlerin ümüğüne nasıl çöküp boğdurduğunu bir bir görüyor .. Kanın ve diktanın tadını alıyor .. İşte bu serbest kaldığı sıralarda hemencik iki kitap yazıyor bizimki..Birini millet sallamıyor o zamanlar ama konusu eskiye özlem ve eski Roma ile alakalı .. Diğeri ise Il Prince (Prens işte =) ). Bu , dini kendi çıkarları için kullanmaktan geri kalmayacak din simsarı ve otorite özlemiyle yanıp tutuşan güzide kardeşimiz İtalya ' da cumhuriyet kavramına KÖKÜNDEN karşı o dönemde..İtalya' yı ancak ve ancak bir despot bir araya getirebilir ona göre . Bu despotu da şöyle tanımlıyor : Papa kadar yalancı , oğlu kadar acımasız .. Şunlar da kendisine ait cümleler : HİÇ KİMSE PAPA KADAR AĞIRBAŞLI BİR BİÇİMDE ŞEREF SÖZÜ VERİP , VERDİĞİ SÖZDEN BÖYLESİNE ÇABUK DÖNEMEZ...1527 ' de öldüğünde İtalya' nın onun sözünü ettiği türden bir hükümdara sahip olamayacağı çok açıktı (en azından o dönemler)..Kim mi idi bu arkadaşımız ? Az sabır... =)))

Thomas More ise onun Prens ' i yazdığından tam 3 sene sonra , şu an incelemesini yaptığım bu kitabı yazdı .. Bildiğim kadarıyla hiç karşılaşmadılar ve hiç tanışmadılar da .. İkisi de Avrupa ' nın yükselişe geçtiği dönemlerde bu emekleyen ulusların zayıf ve güçlü yanlarını gayet iyi analiz ettiler .. More çok parlak bir kariyere ve parlak biz zekaya sahipti..Yirmisinde başarılı bir avukat iken , yirmilerinin ortasında parlamentoya girdi..Burada bir yasa tasarısı tartışılırken VII. Henry ' ye öyle bir ayar verdi ki , kral More ' un babasına hatırı sayılır bir para cezası vermek zorunda kaldı.. Sonrasında gelen VIII. Henry ise kendisini gayet seviyordu ve onu Adalet Bakanı olarak atadı..Gel zaman git zaman sonra More yukarda da belirttiğim gibi Ütopya' yı kaleme aldı .

Yunanca bir kelime ..Olmayan yer , olmayan ülke demek katharevousada (eski yunanca.. bkz : yunan dili okumuş olmanın yararları=) ).. Biz YALANYA da diyebiliriz =)) Bu kitapta , Thomas abimiz dönemin krallıklarının ardına düştüğü sonu gelmez askeri şöhret ve budalalıkları hicvediyor Portekizli bir gezginle sohbet ediyorum diyerek..Kralın yanındaki şakşakcıları topa tutuyor.. Diyor ki ; bırak artık savaşmayı ey eşşek Fransa kralı !! Elindekilerle yetin , halihazırda elinde olan topraklara bak ..Onlar sana zaten yeter!! Savaşla uğraşana kadar halkınla ilgilen , onların refahını sağla ..Ve ekliyor hemen "Tabi hiçbir kral buna yanaşmayacaktır!" Peki nasıl bir yerdir bu Yalanya pardon Utopia? Ne var orada ? Nasıl bir zihniyet egemen?
* Utopya' da kral yok .. Bir seçilmişler meclisi var .. Dolayısıyla çoğunluğun rızası ile alınan kararlar söz konusu ..
* Savaştan nefret ediliyor .. Savaş ancak meşru müdafa söz konusu olduğunda bir seçenek onlar için.. Mutlaka savaşmak gerekirse de komşuları PARAYATAPANLAR ' a para vererek kendileri adına savaştırıyorlar (sanırım o dönem , dış borçlarını savaşarak kapayan İsviçrelilere bir kapak yapmış More amcamız burada =) )
* Meclisin en büyük görevi sağlık , eğitim ve su işleri (su diyince garibine gitmesin emmoğlu..o dönemler din-tarım toplumu ortamlar =) )
* Aslen komunizm benzeri bir sistem bu ve herşey ortak..Herkes aynı şeyleri giyiyor ve on senede bir evini değiştiriyor..
* Üretici ve çiftçinin ensesinde boza pişirip vergi alan feodal beyler , lordlar falan yok..
* İş paylaşımı söz konusu lakin ağır işleri mahkumlar yapıyorlar.
* Kimse paraya değer vermiyor , örneğin mücevher takmıyor..
* Buraya çok dikkat !! Avukatları yok çünkü ONLARI ,ASIL İŞLERİ SORUNLARI GİZLEMEK OLAN İNSANLAR olarak görüyorlar ..

Bu kitabı ilginç kılan aslında bahsettiklerinin keskinliği veya tartışılabilirliği değil , zihinde yarattığı KUŞKULAR.. Thomas More yaşadığı dönemde , BİZİM İTALYALI ESAS OĞLANIN AKSİNE , gücün tek bir elde toplanmasından kaynaklanacak sorunları gayet iyi analiz etmiş .. Olası savaşları önceden görmüş baba - oğul Henryleri yakından tanıdığı için..
Esas oğlanımız ise yeni yeni serpilen ve kaba kuvvetle hükmedecek ulusları betimlemiş ve İtalya' nın bu uluslardan biri olacağını ummuş idi.. Thomas More ise bunun tam karşısındaydı ..O belirginleşen , gücü tek elde toplayan ulusların yaratacağı tehlikelere karşı uyardı.. Veeee tahmin edileceği üzere More ' un bahsettiği sistemi pek azı uyguladı..Avrupalılar, Il Prince 'in yolundan gitmeyi seçtiler ..Dünyayı keşfedenler , sömürecek olanlar şiddet yanlısı ve açgözlü MACHIAVELLI taraftarıydılar : Tüccarlar - Askerler ve Hükümdarlar..Sonrası mı ? Dünyanın neresinde olursanız olun .. Kafanızı kaldırıp alıcı gözüyle bir bakın çevrenize .. Tv den medyaya ,eğitim öğretim birimlerinden tutunda sağlık sistemlerine dek bu sistemin izlerini göreceksiniz..

NOT : bir kaç kelam daha edicem ama "Mazot ikmali" yapmam lazım =)) Bakkala gidip gelem az sürtem dışarlarda ayazı ağzıma yüzüme yiyip =))
250 syf.
Fazlasıyla Spoiler İçerir!!

Felsefe öğrencisi olarak, Mina Urgan incelemesini okumadan, değerlendirdiğimde evet, Platon sonrası devlet ve düzen konusunda yazılan nadir iyi eserlerden birisi. Yine Platon gibi, More da kendi düşüncelerini karakterlere söyletiyor, sanki bir başkası demiş More aktarıyor gibi. Felsefe kitaplarının çoğunda bu durum var, dönem şartları sebebiyle.

Sezgi olarak değerlendirdiğimde ise, direkt olarak olmasa da Sokrates öldükten sonra Platon’un sergilediği tavırlar var bence More’da. O sebeple çoğu yerde ‘’Vay arkadaş ne orijinal fikir, sen mi düşündün bunu?’’ mizahına girmeden edemedim.:D

Platon-More karşılaştırmasını okurken zaten yapıyorsunuz da eleştirilerde ‘’Platon devleti faşisttir’’ söylemi o kadar güldürdü ki beni ne desem bilemedim. Kendilerinden olmayan her şeyi faşist ilan etmek maalesef felsefeye de bulaştı. Neyse ki Platon savaşçı ve realist bir toplum peşinde, fikirleri yıllarca hüküm sürmüş ve çoğu zaman gerçekleşmiş büyük bir filozoftur.

Gelelim More’a. Yaşamıyla fikirleri çelişkili ilerliyor. Söylediği gibi hak savunucusu falan kesilmiyor görev alınca. Kralın dibindeyken de dini özgürlük savunması yapmıyor. Tabii ki More neden Katoliksin diye eleştirmeyeceğiz, madem Katoliksin ve diğerlerini kafir görüyorsun ne diye kitabında din özgürlüğünden bahsediyorsun diyeceğiz ^_^ Kitapta aşırı güzel bir şekilde açıklıyor aslında bunu: ‘’Ve belki de More’un dramı, birbiriyle çarpışan bu güçlerin her ikisine de candan bağlılık duyması; hem geleceğe umutla bakan bir Rönesans adamı, hem de geçmişten kopamayan bir Hristiyan olmasındaydı.’’

Evlilik yaşantısının feraha kavuşması için kadınların kocalarının önünde diz çöküp suçlarının bağışlanmasını dilemelerini söyler. Hımm. Erkeklerin de aynı şeyi yapmalarından bahsetmiyor yalnız.
Damadı onun kamçılarla düğümlü iğlerle bedenini zaman zaman
cezalandırdığını söyler. More, günahtan yeterince korkuyor.

Mina Urgan çevirisi gerçekten güzel, anlaşılır. İncelemesi çok yerinde olmuş. Konuya hakim olduğu çok belli. Dürüst olmak gerekirse incelemesini Ütopya’nın kendisinden daha çok beğendim.
Bölümlere de ufaktan değineceğim.
I.Bölüm genel itibariyle temiz Katolik öğretilerine dayanıyor diyebiliriz. Erdem, ahlak, toplum. İkinci bölüme hazırlık olmuş.
Kendisi mülkiyet konusunda doğru bir çözüm yapmış. Ama Rousseau ve Locke’u tercih ederdim bu konuda.
II.Bölüm'e bakınca Ütopya’da zevkli hiçbir şey yok. Düz, monoton ve sıkıcı geldi bu bakımdan bana. Çocuklarını başkalarına evlatlık vermeleri de duygusuz olduklarını düşündürdü. Eleştirilerde Platon’la tamamen ayrılar diyordu. Bu konuda aynı çizgide devleti düşünüyorlar. ‘’Bütün aşağılık, zahmetli ve ağır işleri köleler görürler.’’ İnsan temelli olduğunu söylediği toplumda bu yapılan anlamsız. ‘’Suçlu oldukları için, topluma kazandırmak amaçlı’’ söylemler olabilir. Yine yanlış. Yine. Çok özgürlükçü köleli ve minnak eşit toplum. ^^ Nasıl diyorlar: Thank you Jesus!

Hele bir savaş konusu var ki sormayın gitsin. Kendileri ölmüyorlar başkalarını öne atıyorlar. Bir de pişkin pişkin diyor ki: ''parayla tuttukları bu adamlar çoğu zaman geri dönmez.'' Yani para ödemezler ama adamlar ölür. Çok onurlu bir davranış More’cum. Katolik Kilisesi Onur Belgesi kazandın. Bana ne Platon’un Devleti’ndekiler ölsün, benim Ütopya’mdakiler değil der gibi gibi :D

İnsani her değerden maddiyattan, zevklerden kısacası 7 ölümcül günahtan uzak ideal toplum. Bunun olacağına inanmamakla birlikte bütün dünya Sufi olsa, Eren olsa, Gandi olsa yine olmaz. Gerçekten ismi gibi Ütopya.

Hayvan kesmiyorlar, güzel. Kurban hemen her dinde olmasına rağmen kendilerine uyarlamışlar. Bunda ters bir taraf yok. Avcı kan dökmek için hayvan öldürüyor diyerek avcıya yükleniyor da, avcı da et yemek için öldürüyor, Ütopya’nın kasabı da. Döküldü yine kan. Ni yapacağuk hacı abi?

İlgimi tamamen kitaba yöneltmeme sebep olan kısımsa Ötenazi. Çoğu kişinin söylemekten çekindiği bir şeyi More rahatça söylemiş burada. Takdir ettim. Bugün de çok önemli bir sorun olan Ötenazi’ye acılara son vermek olarak bakmış. Evlilik konusunda da fikirlerinin -yukarıda belirttiğim dışında- çoğunu beğendim.

Bağlayacak olursak, İngiltere Kralı Ütopya’ya girer ve artık bir Ütopya yoktur. ^^
  • Devlet
    8.4/10 (1.094 Oy)1.272 beğeni4.501 okunma2.123 alıntı29.299 gösterim
  • Sokrates'in Savunması
    8.5/10 (1.928 Oy)1.941 beğeni7.349 okunma2.478 alıntı48.045 gösterim
  • Böyle Söyledi Zerdüşt
    8.5/10 (1.827 Oy)2.223 beğeni6.744 okunma11.287 alıntı84.540 gösterim
  • Bulantı
    8.4/10 (1.101 Oy)1.270 beğeni3.817 okunma3.252 alıntı34.497 gösterim
  • Dorian Gray'in Portresi
    8.8/10 (1.907 Oy)1.879 beğeni5.169 okunma6.473 alıntı47.932 gösterim
  • Savaş ve Barış
    8.7/10 (1.070 Oy)1.276 beğeni4.522 okunma2.806 alıntı42.140 gösterim
  • Veba
    8.4/10 (891 Oy)979 beğeni2.964 okunma1.281 alıntı19.324 gösterim
  • Budala
    8.5/10 (1.043 Oy)1.200 beğeni4.018 okunma4.074 alıntı40.139 gösterim
  • Hamlet
    8.9/10 (1.501 Oy)1.543 beğeni5.373 okunma2.540 alıntı49.225 gösterim
  • Ölü Canlar
    7.8/10 (1.060 Oy)1.057 beğeni4.489 okunma1.668 alıntı26.432 gösterim
250 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Kitaptan uzaklaşmış bir inceleme:
Bu kitabı okurken aklımdan geçen şey şuydu"Ne kadar ileri düşünülebilir? Ne kadar eşit olmayı planlıyor?" O dönem için muazzam bir kitap olduğu kesin. İnsan hakları ders kitabında okurken dikkatimi çeken en net şey: Eşit olunabilir deseler de köleden vazgeçememeleriydi. Yıllar yıllar önce de ev işleri yapmak için birilerine ihtiyaç duyuluyordu şimdi de. Ancak şunu düşünmek lazım sadece yaptıran kişi bazında düşünmek taraflılık gibi geliyor. Dul kalmış bir kadın sanırsam geçmişte sadece bu hizmet sayesinde çocuklarının karnını doyurabiliyordu. İzlediğim filmlerden ve kitaplardan çıkardığım sonuç. Herkes kendi işini yapsın demek bana inandırıcı gelmiyor. İnsanoğlu tarım devrimiyle birlikte çalışmaya başladı ve bunun sonucunda zaman ve bilgi yetersiz gelmeye başladı. Şuan bir fizik profesörü bütün fizikle alakalı bilgileri bildiğini iddia edemez. Zamanı da şöyle özetleyeyim: Bir doktorun saat 12ye kadar 100 hastaya baktığı için eleştirebiliriz ama 101 hasta kendine bakmadığı için sinirlenecek ve doktora saydıracaktır. Peki o kişiden birde ev işleriyle zaman kaybetmesi mantıklı mıdır?
Tuhaf gelebilir ama eşitlik kavramı bana hiç de eşit gelmiyor. Çok sevdiğim bir cümledir: Herkese eşit davranmak her zaman adil değildir. Ama hak, emeğin karşılığı, adelet(hukukki) anlamda tabi ki eşitlik istiyorum. Kadın ve erkeğin sırf fiziksel koşullardan eşit olamayacağını düşünüyorum. Ancak bu eşitsizliği bir de insan elliyle desteklemelerine çok öfkeleniyorum. Kadına yakışmıyor cümlesini duymaktan nefret ediyorum( erkeğin sırf erkek olduğu için yanlış yapmasının kabul edilebilirliği bana iğrenç geliyor). Halterci bir kadın değilse kadına ağır taşıtılması bana saçma geliyor( Fiziksel yapı derken bunu kastediyorum). Ama kadının da sırf bu fiziksel özellikten askerlikten alı konması da bir o kadar saçma geliyor(Birebir aynı değiliz; doğal olarak bazı kadınlar en az erkekler kadar güçlü;o yüzden genelleme yapmanın sıkıntısıyla, eşitsizlikleri uçurumlara dönüştürüyoruz.). Eşit doğmadık. Eğer Tanrı eşit yaratmak isteseydi herkesi aynı görünüşlü aynı zekada aynı güçte yaratırdı. Doğuştan bir eşitsizliğimiz var. Ancak sonrasında oluşturulan eşitsizlik asıl problemimiz bu. Aslında herkesin eşitlik kavramı birbirine uymadığını gördüğümden bireysel eşitlik istememden kaynaklı tutarsız göründüğümün de farkındayım.
Konudan çok kaydım kabul ediyorum, kitaba dönüyorum. Kölelerin olabilirliğini kabul etmeleri bana "insanın hala insandan üstün tutulabilirliğini atlatamadığını" gösterdi. Suçluların işe koşulması bunu çok sevdim. Her zaman böyle bir sistemimiz olsun istemişimdir(yapacak bir şeyleri olanların suçtan uzaklaştırılarak topluma da kazandırılabileceğine inanıyorum. Birde çocuğu öldürülmüş bir anne, katili yatarak görmediğinden huzura da kavuşabilir).
Ama kadın kitapta ne kadar eşit gibi gösterilse de erkek merkezinden kurtulamamış bir sistem var. Kitapta erkeğin elini öptürtmek,erkeğe yalvartmak... Ne kadar mükemmel bir sistem düşünülse de hak eşitliğinin ne kadar zor kurulacağını gösteriyor. 21. yüzyılımız düşünelim. Hala Bir kadın evlenmeden önce yaptığı yatırımlara, şu cümleleri söyleyenlerimiz var "Elinoğlu yiyecek ne gerek var" Biz hala kızın değil erkeğin nasıl yaşadığını önemsiyorlar. Onun kadın değil erkek yiyecek diye düşünülüyor. Mirası erkeğe bırakırken kızlara evet şu kadar verdiğim diyerek verdiği küçük bir payı modernlik zannedenler var.
Konuya geri dönersek. Bu Ütopia bugün bile imkansız bugün için bile eşitsiz.
158 syf.
·1 günde·10/10
Huzur.. Hayat boyu aradığımız peşinden koştuğumuz huzur. Bu uğurda bazen içimize kapandığımız bazen kendimizi bağımlılıklara bıraktığımız bazen eşimize dostumuza sarıldığımız bazen de kendimizi kalabalıklara vurduğumuz huzur.. Deniz manzaralarında, doğada, köşklerde, lüks yatlarda, barlarda, pavyonlarda, bir insanın sıcaklığında aradığımız huzur. Peki neredeydi bunca zaman, biz kendimizi yerken için için bitirirken köşe bucak ararken neredeydi? Onu bulmak için Nilgün Marmara’nın dediği gibi, Kafatasımızın içini, bir küçük huzur adına aynalarla mı kaplatmalıydık yoksa Sait Faik gibi kendimizi doğaya mı bırakmalıydık? Onlar bulabildiler mi acaba?

Sürekli yalnızlıklardan bahsettik belki de huzur toplu olarak yaşamayı bilmekteydi, toplumdaydı, geleceğe güven ile bakabilmekteydi, can güvenliğimizin olmasıydı, zamanımızın çoğunu başkalarının hesabına çalışarak geçirmemekteydi, dini inanışlara saygıdaydı, bilimdeydi, eğitimdeydi, felsefedeydi, sanattaydı.. Toplum olarak bireylerin huzurunu kaçırmak, çatışmak yerine insana ve insanlığa değer vermekteydi..

Thomas More’de 1516 yılında yayınlanmış Ütopya isimli kitabında huzuru aramış. Yönetenlerden ziyade yönetilenlerin huzurunu refahını. Tarih ne kadar da esik değil mi? Yaklaşık 500 yıl önce.. Üzerinden yüzyıllar geçse de insanlığın sorunları hala aynı. Kitabı iki kısma ayırmış, ilk bölümde dönemin İngiltere ve Fransa’sının sorunlarına yer vermiş. İkinci kısımda ise; zihninde yeni bir ülke yaratmış “Ütopya”. Ne kadar da manidar bir isim değil mi?

Ütopya isimli ülkede insanlar huzur, refah içinde. Bu mükemmel ülkeden çağına göndermelerde bulunmuş. Bunların en çarpıcılarından bir tanesi; insanların hayvanlar gibi çalıştırılması, çalışan bu insanların tüm insanlık adına üreten tek kesim olması, gördükleri muamele ve bu insanlar bu şekilde çalışıp yaşarken efendi, yöneten konumunda olanların hiçbir iş yapmadıkları halde en lüks hayatı yaşayıp çılgınca tüketmeleri.

Yazarın değindiği diğer konular ise; dini hoşgörü, mülkiyet kavramı, savaş ve devlet yönetimi. Bu konuların hepsi zaten iç içe günlük hayatta da. İnsanlığın baş düşmanı. Tüm sorunların kaynağı. Yazar savaş için diyorki, en şerefli zafer bile onur kırıcıdır, insan kanı döktüğü için. Ayrıca yarattığı ülkedeki hiçbir bireyi de savaşa göndermiyor, kimseyi öldürtmüyor çok zor da kalmadığı sürece.

Burada kitaptan koparak mülkiyet kavramı üzerin birkaç cümle de ben kurmak isterim. Herkesin bu kavrama yüklediği farklı anlamlar vardır. Hatta bu kavrama yüklenen anlamlar üzerinden kişilerin ideolojileri hakkında yorumlar da yapılır. Burada bahsettiklerim kesinlikle ideolojik değil kavram ile alakalıdır. Mülkiyet bana göre ahlaksızlıktır, bencilliktir. Dünyadaki suçların %80’inin kaynağı insanlığın baş düşmanıdır. Temel olarak sahip olma iç güdüsünden gelir. Yeri gelir insanın öyle bir gözünü döndürür ki her şeyi yaptırır. Hırsızlık, cinayet, gasp, rüşvet vs. Aklınıza ne kadar pislik geliyorsa. Yahu üç günlük dünya hepimiz kiracıyız, nedir bu alıp veremediğiniz, benim olsa ne senin olsa ne..

Her zaman pislikte değil, iyi niyetli insanlarda bunun kurbanı.. Bir ev için ömrünü feda eden, bir telefon, araba için türlü sıkıntılara giren insanlarla dolu sokaklar.. BEN İNSAN HAYATININ BU KADAR KIYMETSİZ OLMADIĞINI DAHA BÜYÜK AMAÇLAR PEŞİNDE KOŞMAMIZ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM.

Kitap güzel ben sevdim. Okumak isteyenlere de tavsiye ederim. Bu arada şu mülkiyet meselesini de bir düşünün.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
250 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu eser gerçekten övüldüğü kadar varmış. Kitap anlatması gerekeni dolandırmadan doğrudan ve kısa öz şekilde aktarmış. Utopia dünyanın kirli ve çarpık düzenini gözler önüne sererken bir yandan da olması gerekenin ne olduğunu gösteren bir dünya portresi çizmeyi başarabilen muntazam bir eser. Bu olan-olması gereken karşılaştırmasını okurken zaman zaman çok haklı bulduğunuz ve şu anki dünyamızda tasvip etmediğiniz birçok noktaya parmak basılıyor, zaman zamansa daha güzel bir dünyaya adım atma umutlarının kapısı aralanıyor.

Kitabı çok spoiler vermeden kısaca anlatacak olursam, birçok devletten oluşan dünyamızda birçok devlet kirliliğin, rüşvetin, iktidar ve güç düşkünlüğünün, eşitsizlik ve adaletsizliğin pençesinde hüküm sürerken öyle bir devlet var ki onların kurmuş olduğu düzen ağız sulandırıyor. Öyle bir devlet ki bu para ve şöhret en önem verilmeyen ve insanların bu gibi dünyevi değerler için birbirini öldürmediği veya hırs içinde mücadele ettiği değerler olarak görülmüyor. Hatta bu gibi değerlere sahip olmak ve bunlar ile gösteriş yapmak bu devletin fertlerinin gözünde kalitesizlik ve ahlaksızlığın bir göstergesi kabul ediliyor. Din anlayışı hoşgörü içinde ve ortak bir kardeşlik çerçevesinde meydana gelirken, herkesin ihtiyacı kadarını alıp ihtiyaçtan fazlasına kimsenin gerek duymadığı eşitlik ve refahın hüküm sürdüğü bir devletten bahsediyoruz. Savaşı, kanı, halkı ezmeyi, isyan etmeyi bulamayacağınız sıcacık ve halkın tüm fertlerinin birbirine sımsıkı bağlı olduğu bir devlet. Kitabı okuduktan sonra eğer gerçekten böyle bir devlet düzeni olabilse dünyanın şuan ki halinden bambaşka olacağını düşünmeden duramayacaksınız. Sürekli bu kitapta oluşturulan ütopya ile mevcut dünya düzenini kıyaslayıp günümüzde insanın insanın kurdu olduğu ve dünyamızın kötü bir sona doğru gittiğini fark ediyorsunuz. Dünyamızdaki hükümetlerin halktan kopmuş bencil politikaları, insanların birbirine olan kin ve nefreti kitapta gözler önüne serilirken böyle olmak yerine nasıl olması gerektiği vurgulanıyor. Her okuduğunuz satırda keşke böyle bir düzen yerine diğeri olsaydı da insanlar barış içerisinde adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hakkını vererek yaşayabilseydi derken buluyorsunuz kendinizi.

Kitap duru bir dil ile yazılmış. Karakterlerden çok olaylar ve yaratılan dünya ön planda olmakla birlikte kitapta bir kurgu oluşturmak amacı ile birkaç karakter konuşturulmuş. Kitap bittikten sonra kitapta anlatılanları özetleyip vurgulanmak istenenleri özetleyen bir inceleme yazısı da ortalama 150 sayfa olarak yer alıyor ve onu da okuyup Thomas More’un eserini daha iyi özümsemiş ve pekiştirmiş oluyoruz. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser. Herkese bol kitaplı günler. :)
250 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Thomas MORE – UTOPIA

Muazzam... İlk defa bir kitabı kendimce tanıtırken bu kelimeyi kullanma gereği hissettim, “Muazzam”.

1516 yılında yazılmış bir eser, Utopia. Tarihi tekrar etmek istiyorum, 1516. Günümüze geldiğimizde hala her şeyin anlatıldığı gibi acımasız, kötü, berbat ve içler acısı olması canımı çok yaktı. Kısa süreli de olsa bu muazzam kitabı okurken o, bahsi geçen “UTOPIA” da buldum, bulmak istedim kendimi. Biraz mutlu yaşamak adına.

Utopia= Yok-Ülke demek. Olmayan yer. Ama olsa mutlu insanların olacağı bir yer. Adaletin, başarının, hukukun, eğitimin, sağlığın, paylaşımların, insanlığın, devletin, huzurun, barışın tam da olması gerektiği gibi en üst düzeyde yaşandığı yer Utopia. HADİ, HEP BERABER GİDELİM ORAYA, UTOPIA’YA...

Umarım herkes okur bu kitabı. Keşke herkes okusa bu kitabı. Yüreğim kabararak okudum, her satırı.
Orada, Utopia'da sınıf farkı yok, herkes eşit, herkes insan. Ve şunu da biliyorsunuz ki, Utopia'da gelecek korkusu yok. Sende, çocuğunda, torunlarında mutlu ve barış dolu, huzurla yaşayacak. Para her şey demek değil orada, hatta para hiçbir şey orada...

Thomas More, aykırı insan!!! Yazarın hayatı da yazıyor kitapta. Okunulası. Doğruyu söyleyen her insan gibi o tarihte de yaşama hakkı elinden alınmış. Yalancı şahitler ile “Vatana ihanet suçu ile!!!” yargılanmış ve idama mahkum edilmiş.

Celladının önünde, eğer tavrından, hareketlerinden vazgeçerse affedileceği söylendiği halde başını celladının önüne koymuş ve tavrını değiştirmemiş.
Thomas More’un ölmeden önceki son sözleri ise “Krala gönlüm borçlu kaldı. Bu berbat dünyanın acılarından beni böyle çabuk kurtarma yüceliğini gösterdiği için. O'na her iki dünyada da dua edeceğim.”

Tıkandım. Yutkundum. İşte hepsi bu...

“Dünyada kaygısız, huzurla, sevinçle yaşamaktan daha büyük zenginlik olabilir mi?”

“Alışkanlıklarımız dışında her şey bize inanılmaz gelir.”

“Kötü düşünceleri kafalardan bir anda söküp atamıyorsanız, haksızlıkları bir vuruşta ortadan kaldıramıyorsunuz diye halka hizmet etmekten vazgeçmek doğru mudur? Bir fırtınada kaptan, rüzgara söz geçiremiyorum diye gemiyi bırakır mı?”

“Çağımızın yeni yeni anlamaya başladığı bir gerçeği, yani eğitimin altı yaşlarında başlayıp yirmi beş yaşına doğru biten bir süreç olmadığını, ardı hiç kesilmeden ölünceye dek sürdüğünü, sürmesi de gerektiğini, More daha o zamanlar anlamıştı.”

“Bir adam sakat diye ya da eli kolu yok diye, onunla alay etmek çok büyük bir suç sayılır. Kendi elinde olmadan sakatlanan değil, bunu bir kusur sayıp da ona akılsızca çatan adamdır çünkü asıl ayıplanması gereken.”

Herkese keyifli okumalar kitapsever güzel insanlar.
217 syf.
·1 günde·6/10
Ütopya bilindiği üzere, bugün gerçekleşmesi imkânsız toplum tasarımlarıdır veya bir başka ifadeyle; tasarlayıcısı için bir ideal ya da karşı ideali temsil eden, düşünsel ve tutarlı bir toplum tasarısı anlamına gelmektedir. Yazarımızın bin beş yüzlü yıllarda kaleme aldığı bu eser aynı zamanda dönemin İngiltere'sine eleştiri niteliğindedir. İngiltere'nin ve Kral'ın yönetimini benimsemeyen More, anlatımı sıkıcı bir kitap oluşturmuştur. Evet, bana oldukça sıkıcı gelen bir anlatımı vardı kitabın, kaldı ki bir ütopya oluşturulmuşsa eğer bu şekilde diyaloglar şeklinde mi ifade edilmeliydi? Orwell gibi hikayesi de olan bir ütopya eserini kesinlikle tercih ederim. Hoş yazıldığı dönem itibariyle Avrupa'da bilginin henüz olgunlaşmamış olmasının yanı sıra kaynakların sınırlı, bilimin ve edebiyatın da oldukça geri kaldığı düşünülürse kitabın anlatımı bir nebze olsun kabul edilebilir nitelikte.

Zannediyorum ki benim gibi kitabı okuyan okurlar da, tasarlanan toplumun kabul dahi edilemeyecek düzenlemelerinin ve yönetim kanunlarının mevcut olduğunu fark edeceklerdir. Yazımımı oluşturmadan önce kitabın incelemelerine biraz göz gezdirdim ve bazı arkadaşlar; "İnanılmaz bir yönetim, inanılmaz bir toplum tasarısı, bende bu toplum tasarısında var olmak isterdim." gibi talihsiz yorumlarda bulunmuşlar. Açıkçası bu yorumları okuyunca kendimi üzülmekten alıkoyamadığımı da belirtmek isterim. Nasıl bir insan bir başka insandan kendisini üstün görür de kölelik sistemini kabul edebilir aklım almıyor. Burada ki köleler arasında suç işleyenleri de var, dışarıdan gelen yabancıları da var. Bu esnada dikkatimi çeken bir diğer nokta ise kölelere altın, gümüş gibi zamanın ve günümüzün değerli sayılabilecek ürünlerini, kölelere takılıyor olmasıydı. Sözüm ona altınlara, gümüşlere değer vermeyen bu ütopik toplumumuz, değer vermedikleri aynı yaradılışa sahip kölelere takarak Altın ve Kölelerin değersizliklerini perçinlemiş olduklarını düşünüyorlar.

Tasarlanan toplumun bazı kanunları, şehrin planlaması ve (bazı)düzenlemeleri adaletsizliği ortadan yok etme amaçlı olsa da genel itibari ile benim hoşuma gitmeyen bir kurguydu. Hoşuma gitmeyen bu kurgu belki de zamanına göre değerlendiremediğim içindir bilemiyorum ama en başta da söylediğim gibi inanılmaz sıkıcı bir kitap. Yine de okumak isteyen olursa buyursunlar.

Kitabı hediye eden Uğur Abiye teşekkür ederim. Umarım bu eleştirilerime bakarak bana kızmaz. Asıl incelemeyi diğer hediyesi olan "Bülbülü Öldürmek" ile yapacağım. :) Sevgiler, saygılar...
250 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Thomas More'un Utopia'sı uzun zamandır okumak istediğim bi kitaptı ve beklentilerimi karşıladı diyebilirim. More, okuyucuya kendi düşüncelerini Raphael adlı karakter ile aktarıyor. Bunun nedeni de yaşadığı zamanın toplum yapısından kaynaklı olsa gerek. Kitap, hırsızlık ve ölüm cezasıyla ilgili bir konuşma ile başlıyor. Bu şekilde Raphael, çok beğendiği ve övdüğü Utopia'yı anlatmaya koyuluyor.
Utopia çok düzenli ve biraz düşününce insanın sınırlarını zorlayan bir ada. Herkes üretici. Bekar erkek ve kadınlar haricinde herkes aynı kıyafeti giyiyor. Kıyafetler gösterişsiz. Kıyafet konusunda insanlar tek tipleştirilmeye çalışılmış gibi. Özel mülkiyet yok ve bundan kaynaklı olarak altın, elmas, para zenginlik ölçütü değil. Aslında şu an yaşadığımız toplumun yapısını düşünürsek Utopia'da özel mülkiyetin olmaması hakkında "hiçbir şeyin yokken zengin olabilirsin" diyebiliriz. İnsanların ihtiyaçları gerekli ölçüde karşılandığı için kimse fazlasına göz dikmiyor.
Kitabı okurken bazı kısımlar saçma gelmedi değil. More toplumsal sınıfların olmadığını söylüyor fakat kölelerin olması bu düşünceyle çelişiyor. Ayrıca dini inanışlarda herkesin serbest olduğunu, kimsenin bu konu hakkında toplum tarafından zorlanmadığını söylerken bi taraftan da dini inanışı olmayan insanların toplum tarafından dışlandığını söylüyor. Evet sorarım sana More, neden?
Kadın erkek eşitliğinin olması, özel mülkiyetin olmaması beni mutlu etti.
Kitap okunmaya değer. Şu an yaşadığımız toplum yapısına çok ters. Okumuş olanlar bir kez de olsa "beni de al Utopia" diye düşünmüştür diye tahmin ediyorum.
*Bu arada Mina Urgan'ın incelemesini de okuyun daha iyi kavrıyorsunuz bazı şeyleri.
250 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Thoma More, 7 Şubat 1478'de Londra'da doğar. İdeali önceleri rahip olmak iken daha sonra babası gibi yargıç olmuş ve bu sırada Erasmus'un da deyimiyle "Hiçbir yargıç,bu kadar çok sayıda davayı karara bağlamamış, onunkiler kadar doğru karar vermemiştir." der.
*
Thomas More'un 1516'da kaleme aldığı Utopia'a, Raphael Hytloday üzerinden kendi düşüncelerini aktardığı ve özel mülkiyete karşı olduğunu vurguladığı harika bir eser. Tespit ettiği sorunların çağımız devletlerinin hala en büyük hırsları ve sorunları olması yazarın felsefi füşüncesinin güncelliğini hala koruduğunu göstermesi bakımından da çok önemlidir ki zaten "klasik" olmasını da buna borçludur.
*
I.Bölüm de çok bilgili olan Raphael'in mevcut kraliyet sistemlerine sıcak bakmaması üzerine açılan sohbet yerini II.Bölüm de bir dönem kendisinin de yaşadığı sosyalist bir bakış açısının hakim olduğu ve hiçbir fitnenin, fesatın olmadığı, özel mülk kavramının kaldırıldığı, paranın ve değerli madenlerin değerinin olmadığı, bütün mal ve mülkün herkesçe ortak kullanıldığı, toplumsal mutluluğun doruk noktasına çıktığı Utopia devletinin işleyişi ile sistemi hakkında sohbete bırakır.
*
III.Bölüm de ise More'u yaşamı, kişiliği, ailevi ve toplumsal ilişkileri, fikir yapısının gelişmesi ve onu ölğme götüren sebebleri içerisinde bulunulan dönem itibari ile ayrıca kitabın bölümlerini de ayrı başlıklar altında değerlendiren Mina Urgan'ın başarılı analizlerini okuyacaksınız.
*
Bazen hayalini bile kurmayacağınız yerler olur yada dalıp gidersiniz uçsuz bucaksız düşlere. İşte bu hayal ve düşlerin gerçekleştiği yer "hiçbir yer" olan Utopia'da bu dünyadan uzaklaşmak isteyen okurunu bekliyor ...
250 syf.
·6/10
Kitabı toplasan 100 sayfa aslında, gerisi değerlendirme. Thomas More'lu kısmı çok akıcı ve çok güzel ama değerlendirmeye geçtiğinde aşırı derecede sıkıyor. Sanki sayfa sayısını çoğaltmak için yazılmış gibi. Biyografi, değerlendirme içinde yorumlama. Ben kitabın topu topuna 100 sayfa olduğunu düşünüyorum. Diğer kısımları okumaya başlayınca kitabı okuma sürem uzadı.

Thomas More'un Utopia'sına bakalım en iyisi:
Aslında Utopia'yı 56. sayfa özetliyor: "Utopia'da bir tek aile, bir tek ev gibidir." Thomas More, Utopia'da örnek aile düzenini anlatıyor binevi. Baktığımızda ülkeden çıkarken izin alma, genel ahlak yapısından bahsetme gibi kavramlar geçiyor. Kölelik de geçiyor, mâlum 16. yüzyıl olunca. Paranın savaş için kullanılması gerektiğini, paralı askerlerin tutulmasını ve o askerlerin bu sayede ölmesi gerektiği yazıyordu. Paralı askerlik mevzusunun olumlu tarafından bakıyordu. Altının ve paranın ne kadar değersiz olduğunu belirtiyordu, ki bu son derecede doğru bir yaklaşım. Aylaklığı sevmiyordu, ki günümüzde bile aylaklığın kol gezdiğini düşünürsek çok doğru bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Tembellikten nefret ediyordu, halkta tembel istemiyordu. "Herkes eşittir" düşüncesini haykırıyordu.

Thomas More, birçok konuda haklı düşünceleriyle Utopia'sını kurgulamış. O dönemlerde altının ve paranın değerli olduğu anlarda değersiz olarak görmek başarıdır. Herkesi eşit olarak görmek de başarıdır. Şu paranın har vurulup harman savrulmadan ücretli askerlere harcanması düşüncesi de başarıdır. Tam bir "ütopya" düşüncesi yani, gerçekleşmesi imkansız olan, gerçekleşse bile devamının gelmeyeceği bir düzen.
164 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Alıntılar: #28056936 #28065490 #28065588 #28065705 #28065877 #28086384 #28086623 #28086797 #28086894 #28086986 #28087171 #28087401

"Ütopya" kelimesinin genel olarak kabul gördüğü,hayali ve olmayan ülkeleri, yönetimleri karşılayan ifade olarak kullandırmaya başlatan kitap.Thomas More'un hayali ülkesi:Ütopya.
1516 yılında yazılmış olan bu roman,o dönemin İngiltere politikasına taşlama olarak yazılmış ve kendi düşünceleriyle olması gerekenleri yazmış.Ancak aynı zamanda gerçekte de kabul edilemeyecek,saçma olacak olanları da belirtiyor.Zaten olması gereken olsaydı,olanları eleştiriyor olmazdık.Gerçi olması gerekenler kişiye göre de değişir,orası ayrı bir konu.
Bütün ütopik romanlarda -yöneticilerin küçük farkları hariç- o yönetimde yaşayanların her konuda eşit olduğu işlenir. Campenalla'nın daha sonra yazdığı ütopyası "Güneş Ülkesi"nde, bu kitapta olan bir çok konu mevcut. Örneğin; herkes belirli sürelerde yaşadığı evden başka bir eve taşınıyor. Ama evlerin hepsi aynı zaten.
Ütopyalar,insanların yaşaması için değil,fikirlerin yaşaması için.İnsanın olduğu yerde kibir, savaş,sorun,sıkıntı...her zaman vardı ve her zaman olacaktır.Çünkü iyi ya da kötü duyguları olan canlılar, insanlardır. Duygularından arındırılan insan da zaten artık insan değildir.
Herkes kendi zihninde oluşturduğu ütopyasında yaşamak ister.Ama zihnimizi bilgisayar kasasına aktaramadığımız sürece,bu dünyada yaşamaya mecburuz.
İyi okumalar...
250 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Kitap fazlaca karışık ve kopuktu. Ütopya denen yerin yaşayış sistemini, din, kültür, dünyaya bakış açılarını gösteren yer yer güzel yer yer de günümüz şehirlerine uydurulmasının imkansız olduğu düşündüğüm güzel bir eser. Bazı kısım çelişkilerde görmedim değil. Örneğin sosyalizm üzerine kurulu bir sistemden söz ediliyor ama kölelik var, kölelik varsa eşitlik yok demektir eşitlik yoksa da sosyalizm yok demektir. Demek ki sosyalizm temelli bir yer değil. Aslında komünizm sistemli sosyalist bir yer anlatılıyor demek daha doğru olur. Mülkiyet kavramının ortadan kaldırıldığında ve kişilerin üstlerine düşen görevleri layığıyla yerine getirdiklerinde insanların nasıl da mutlu, huzurlu ve refah içerisinde yaşadığı aktarılmaktadır.

Ütopya'yı Thomas more kendi ağzıyla anlatıyor olduğunu sanıyodum ama değilmiş more bunu sözde oraya gitmiş oralarda kalıp herşeylerini öğrenmiş olan Raphael Hythloday'nın ağzında dinleyip yazıyormuş. Pek önemli değil ama kendi azıyla yazsaymış olsa daha bir beklentim karşılanırdı. O kısma çok şaşırdım ve hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim.

Son olarak yayınevinden de sözetmek istiyorum. 'Alter yayınevi' tam bir rezalet. Bir kitap anca bu kadar özensiz ve kötü basılabilir. Hiç mi açıp bakmadınız kelimelerin yanlışlığı sayfa sayılarının yanlış düzeltilmesi ve daha neler neler neyse okuyacaklara sesleniyorum Alter Yayınevinden uzak durun farklı yayın evinden okuyun.
“Utopia'da evlenmeye niyetlenen çiftler, Raphael Hythloday'ın dediği gibi, bizim çok "acayip" bulacağımız bir iş yaparlar: Yaşlı başlı, saygıdeğer bir kadın denetimi altında, kız, oğlana; gene yaşlı başlı, saygıdeğer bir erkeğin denetimi altında da, oğlan kıza, çırılçıplak gösterilir. Bunu ilk duyduğunda, Raphael gülmeye başlamış; Utopia'lılar ise, bu geleneğin gülünecek bir yanı olmadığını anlatmışlardır: Onlara asıl gülünç gelen, evlilik konusunda öteki ülkelerin davranışıdır. Çünkü beş on kuruş verip birkaç yıl kullanacağımız bir atı satın alırken bile, eğerini kaldırıp hayvanın her bir yanını özenle gözden geçiririz. Gel gelelim ömür boyunca birlikte yaşayacağımız eşimizin, göre göre yüzünü görebiliriz ancak. Oysa onun bedeninde öyle bir kusur ya da bir çirkinlik olabilir ki, ne yaparsanız yapın, ona ısınamazsınız bir türlü.”
Thomas More
Sayfa 178 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ulusal dillere verilen önemle birlikte, Avrupa'da ulus kavramı da gelişti. Ortaçağ insanları, kendilerini İngiliz ya da Fransız olarak değil, Hristiyan olarak görürlerdi ancak. Doğup büyüdükleri ülkelerden fazla Hristiyanlığa bağlıydılar. O kadar ki, sırasında Batı Avrupa'nın tüm Hristiyanları, Müslümanlara karşı savaşıyorlardı. Haçlı Seferleri'nde görüldüğü gibi. Gel gelelim Rönesans'ın başlamasıyla, dinsel duygular yoğunluğunu yitirdi; Avrupa ülkeleriyle Katolik Kilisesi arasındaki bağlar gevşemeye yüz tuttu ve ulusal duyguların gelişmesi, Reformasyon akımına hız verdi. Çünkü artık kendilerini yalnız Hristiyan olarak değil, İngiliz Hristiyanı ya da Alman Hristiyan olarak görenler, Katolik Kilisesi'nin egemenliği altında yaşamaktan hoşlanmıyorlar. Papa'nın, yani bir İtalyan papazının, İngilizler'in ya da Almanlar'ın ulusal sorunlarına karışmasını istemiyorlardı.
Ütopya halkının, gökyüzünde yıldızlar ve güneşin kendisi dururken, bir insanın herhangi bir mücevher ya da taşın pırıltısına kendini bu kadar kaptırmasına akılları ermiyordu. Aynı şekilde, bir insanın üzerindeki giysinin daha kaliteli bir yünden dikilmiş olmasıyla gurur duymasını da anlamıyorlardı. Zira ne kadar kaliteli olursa olsun, bu da herhangi bir koyunun yününden fazlası değildi. Ayrıca kendi başına hiçbir şeye yaramayan altının bu kadar değerli olmasını, hatta altını kullanan ve ona değerini veren insandan bile daha değerli görülüyor olmasını hiç anlayamıyorlardı. Birçok bilge ve iyi adamın, herhangi bir kütükten farkı olmayan ve kötü olduğu kadar da budala olan birine, sırf adamın çuvallar dolusu altını var diye hizmet etmesi de Ütopyalıların anlayamadığı şeylerden biriydi.
Savaş oldu mu, bütün paralarını bir araya toplayıp, beklenmedik tehlikelere, sıkıntılara karşı bir kalkan gibi kullanırlar. Tuttukları yabancı askerlere bu paraları bol bol verirler. Çünkü, Utopia'lılar kendi yurttaşından çok yabancıları ölüm tehlikesine atar. Şunu da bilirler: En azgın düşman bile, çok zaman büyük paralarla satın alınabilir, ve yine bilirler ki, ihanetleri sağlamak için olsun, açıkça dövüşmek için olsun, para savaşın can damarıdır. Utopia'lıların bu uğurda harcanacak sınırsız hazineleri vardır. Ama, bu zenginlikleri başka uluslar gibi kutsal sayıp tapınağımsı yerlerde saklamazlar ve öyle işlerde kullanırlar ki, size bunları anlatmaya dilim varmıyor. Belki de inanmazsınız anlatacaklarıma, çünkü, görmesem ben de inanmazdım.
Ütopyalılar, orduları kanlı bir zafer kazanınca üzülür, hatta utanırlar; çünkü parlak kazançları insan kanı pahasına elde etmeyi büyük bir çılgınlık sayarlar. Onlar için en şanlı zafer, düşmanı oyun düzen gücüyle yenmektir. İşte yalnız o zaman büyük bayramlar yapar; yiğitlikleriyle övünür, anıtlar dikerler. Onlar için yiğitlik düşmanını akıl yoluyla yenmektir. Böyle bir zaferi hayvanlar kazanamaz, yalnız insan kazanır. Derler ki, aslanlar, ayılar, yaban domuzları, kurtlar, köpekler yalnız beden güçleriyle dövüşmesini bilirler. Atılganlık, güçlülük bakımından bu hayvanların çoğu insandan üstündür. Ama hepsi, akıl ve zekanın karşısında boyun eğerler.
İşte, bunun için Utopia'lılar avı özgür insanlara yasak etmişler, onlara
yaraşır görmedikleri bu işi sadece kasaplara bırakmışlardır ve daha önce
söylediğimiz gibi, kasaplık da yalnız kölelerin işidir. Hatta, onlara av, hayvanları öldürmenin en aşağılık yoludur. Av dışındaki hayvan öldürme
yolları daha dürüst sayılır. Çünkü hayvanları belli bir yarar için öldürmek
başka, avcı gibi sadece kan dökme zevki için öldürmek başkadır. Öldürme zevki sadece hayvanları öldürmekte kalsa bile, ancak bir zorbalık eğiliminden gelebilir ve bu eğilim zamanla zorbalığın ta kendisi olabilir.
Gerçi, her gün savaş talimleri yaparlar, hem de yalnız erkekler değil, kimi günler kadınlar da bu talime katılırlar ama bunu gerekince elleri silah tutabilsin diye yaparlar; savaşa yalnız yurtlarını savunmak, dostlarının topraklarını düşmanlardan ya da zorbaların boyunduruğu altında ezilen bir ulusu kölelikten kurtarmak, kendi güçleriyle kurtarmak için girerler. Bunu da, sadece acıma duygusuyla yaparlar. Dostlarının yardımına sadece onları savunmak için koşmazlar, zaman zaman da onlara daha önce yapılmış kötülüklerin öcünü almaya giderler.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ütopya
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059530705
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Salon Yayınları
Thomas More günümüzden yaklaşık beşyüz yıl önce yazdığı bu eserde, bir taraftan o dönem ki devlet yönetimini, toplumu, siyasal ve sosyal yapıyı eleştirirken, diğer taraftan da Ütopya Adasında yaşayan Ütopyalılar üzerinden örnekler vererek yanlışlıkların nasıl düzeltilebileceği konusunda çözüm önerileri sunmaktadır. More’un böyle bir yol izlemesinin sebebi ise o dönemde görmüş olduğu yanlışlıkları doğrudan, açık bir şekilde anlatması halinde cezaya çarptırılma ihtimalidir. Dile getirmiş olduğu sorunlara karşılık çözüm önerileri eleştiriye oldukça açıktır.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 3 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları