Adı:
Uykuların Doğusu
Baskı tarihi:
Temmuz 2005
Sayfa sayısı:
243
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850016
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Uykuların Doğusu
Uykuların Doğusu
Uykuların Doğusu
2005 Orhan Kemal Roman Armağanı

"Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum."

İlk yayımlandığında Uykuların Doğusu, dairevî yapısıyla okurların başını döndürmüştü. Yazdığı her romanıyla "roman sanatını yeniden tanımlama"nın peşinde olan Hasan Ali Toptaş, bu kez sınırları zorluyor, alanı genişletiyor.

"Yeryüzüne haykırmak istediğim sözler peşimdeydi artık, duvarlara çarptıkça yankılanıyor, yankılandıkça da bana eskisinden daha anlamlı görünüyorlardı." Uykuların Doğusu, roman sanatının ufkuna doğru hareket ediyor; pervane gibi, döne döne, durmadan.

"Tıpkı Binbir Gece Masalları gibi bitmeyen bir anlatıdır Uykuların Doğusu. Sonsuza kadar başa dönmeye mahkûmsunuzdur."
-Ethem Baran-
(Tanıtım Bülteninden)
194 syf.
·20 günde·Beğendi·10/10
Sıkıldım. Bu kadar uzamasa kesinlikle on üzerinden on verilecek bir kitaptı. Öyle muhteşem ifadeler vardı ki bazı zaman şaşkınlıktan ağzım pamuk şeker kadar açıldı da kopacak sandım. Bir insan kalemi nasıl böyle kullanabilir? Gerçekten bu konuda hakkını teslim etmek gerek. Fakat dediğim gibi her şeyin fazlası zarar. Bir yerden sonra sayfalar birer ele dönüştü sanki ve kalbimi sıkmaya başladı. Evet, bu içinde geçen olaylar değil anlatımı için okunacak bir kitap, biliyorum. Fakat bir çizgi vardı, orayı aşmasa mükemmel olacaktı. Yoruldum yahu.

Dedim, son birkaç bölüm kala. Fakat…

Kitap son cümlesi yarım olan ve cümlenin devamı kitabın ilk cümlesi olan, tuhaf mı tuhaf bir kitap. Gandalf gibi bir adamın asasını yere vura vura ‘’hadi gelin size bir masal anlatayım’’ dediğini düşünün. Ama yerli : ) Yerli masallarımızın başında ne var? Tekerleme. Bir başlıyor, kulaklarınız davşan gibi dikilir, gözleriniz misket gibi parlarken alıyor sizi vuhhhuuuuu.

Zaman zaman ‘’Aaa yetti beee’’ dedim. Hatta bu yüzden 3 puan kıracağım dedim. Sıktı dedim. Ama kıyamadım. O kadar çok altı çizili satır var ki. E-kitap olarak okudum, basılı olsaydı bir de artık kitap perişan olurdu herhalde. (Olmazdı, çünkü altı çizili satırlarım ve bazen yazdığım küçük notlar olmasa, hiç kimse kitabımın okunduğuna inanmaz.)

Sanat için yazılmış bir kitap. Birçok cümlesi öyle benzetmelerle işlenmiş ki ‘’Bunu, buna benzetmek nerden aklına geldi?’’ dediğim çok oldu. O cümleleri o kadar beğenmesem, gerçekten puan kırardım ama çarpılırım diye korktum. Ben dürüst insanım. Bilenler bilir, okuduğum ilk kitabında kendisi ile baya hasım olmuştuk. Hala da barışık değiliz :) Yazarın kalemi çok ama çok başarılı. Sadece beni sıkan bir yanı var. Ben kitaptan puan kırmaya kıyamadım ama ciddi anlamda içindeki uzatmalardan ötürü ‘’Bal, yiyen baldan bıkar’’ bir kitap. Eğer bir tık daha kısa tutsa idi yıldızlı on verirdim öyle bir kalem.

Bence Hasan Ali Toptaş kendi hayatında kesin çok sessiz bir tip. Ama kalemi kesinlikle geveze. Bunu zaten burdan çıkardım :) Satırlarda şöyle bir hava var: ‘’Bak bak bak, şimdi neyi neye benzeteceğim, gözlerin aha bele açılacak!’’ (Dedi ve yaptı.) Tamam benzettin, hadi artık diğer konuya geç. Olmaz bak şimdi aynı şeyi alacağım nasıl başka bir şeye benzeteceğim. (Benzetti.) Tabi okurken bizi de bezdirdi, pes yahu dedirtti. Ama Gandalf yani, sıkıyorsa arkanızı dönün, yarım bırakın da göreyim. :)

Bazı ifadelerine yazımda yer vermek istiyorum. Mıhsıçtı diye bir kelime öğrendim, cimri demekmiş. İlahi :)

‘’Görünce de, inan bana, vicdanım elvermiyor. İşi gücü bırakıp bu yaşta sıçtığım bokların peşine düşüyorum senin anlayacağın.’’ :) :) Bu ifadenin kullanıldığına denk geldim birkaç kere, özellikle köylerde. Eskiden çocuklara değer vermezlermiş pek. Hatta yukarda görüldüğü üzre o ifade ile bunun altı çizilmiş. Manyak çok. Nerden aklınıza gelir ki bu :D

‘’Süt kokulu ninniler.’’ Yaa… Ne güzel değil mi?
Peki şu: ‘’Bir çift kaplumbağa yavrusuna benzeyen o tombul elleriyle.’’ O eli gözünün önüne getiremeyen var mı?
‘’Issız bir kelime gibi duran kemiklerin.’’ Pes doğrusu!
‘Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor.’’
‘’Çıkardığı sesler havada uçuşan odun parçacıklarından başka hiçbir şeye benzemediği için’’ O ses kulağımda varlığını hissettirdi. Nasıl hissetmem ki…
‘’Curk diye yutkunmak’’ :) ‘’Sonra o böyle yutkununca, zaman yırtılmış sanki. Başka bir deyişle, zamanın yüzünde, curk sesine benzeyen bir delik açılmış.’’ Çok iyi değil mi?

Kitapta bir sel sahnesi var. Yemin ediyorum Hollywood sahnelerini aratmaz. Şemsiyeli yüzen cesetler, aniden açılan kapılardan fırlayan başka cesetler var. Ve: ‘’Sonra, efendime söyleyeyim, işte dedem sandalın içinde bunları düşünerek öteki adamın duyamayacağı kadar alçak bir sesle üst üste salavat getirirken, arkalarındaki ceset birazcık uzaklaşır gibi olmuş onlardan. Varlığında alevlenip duran duygular tek tek ölmeye başlamış da, giderek hantallaşmış sanki. Hatta, bir zaman gelmiş, artık elindeki şemsiyeyi bile doğru dürüst sallayamaz olmuş.’’ Hollywood sahnesinde salavat der susarım. :) :)

Bir de Metin T. Amcamın söylediği birkaç cümle vardı, ilk kitabında fark etmemiştim ki zaten bu kitapta daha baskın. Teşekkürler üstat, sayenizde farkındalıkla okuyoruz artık eserleri. Bunu en iyi şu iki ifade anlatır: ''Sarı bir titreyiş ve ıslandıkça ağırlaşan kıpkırmızı bir sesle.'' Bazen sesi kemik tozuna benzetmiş misal. Yani, duyuları duygularla çapraz eşleştirmiş, aktarmış, oldukça farklı bir kalemi var.

Hasılı; dövüş kavga, yorula dinlene, güle ağlaya, yüzümüzdeki gülümseyiş çivilerle suratımıza çakıla çakıla, ağız burun kan revan içinde ama hoşnut kitabı bitirdik. Bu kitabı, herkesin beğenmeyebileceğini ve hatta bitiremeyedebileceğini düşünüyorum, haklısınız, olabilir. Okunulacak en tuhaf kitaplardan biri çünkü. Bu yüzden herkese önermem. Ama tercih edip okuyacaklara keyifli okumalar dilerim. :)
243 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Cümle mühendisi bir yazar ve rüya içinde rüya... Çok katmanlısından.
Rüya ile yüzümüze çarpılan buz gibi hayatın, buzdan daha soğuk gerçekleri... Açlıktan çığrışan çocuklar, şehirden ve onun debdebesinden kaçan biçare insanlar, geçim zorluğu... Köy hayatının ve tezek kokularının insanların omuzlarına yüklediği, sayısız ağır roman...
Çok gerçekçi bir yazar Toptaş amca. Aslında bunun için de bayılıyor olabilirim kalemine. Bir paragraf yazıyor, aşk ediyor tokadı suratına. "Haydi, gelsene kendine!" diyor. Gelemiyorsun... Kabulleniyorsun yüreğine üflediği gerçekleri sessizce... Adı üstünde "gerçek" işte. Kim kaçabildi ki? Söylesene...

Hasan amca bu sefer diğer kitaplarına nazaran daha çok konunun içinde kalmış bu kitapta. Nerede başladığınızın, nereye gittiğinizin, ve nereye vardığınızın farkındasınız. Zira diğer kitaplarında, "Bir dakika ben az önce neredeydim?"- "Hobaa, nereye geldik şimdi?" falan oluyordunuz sürekli. Zaman mefhumu ortadan kalkıyordu. Ama Uykuların Doğusu'nda en azından kimi konuştuğumuz, hikayeyi kimin üzerinden yürüttüğümüz belli.
Bu yazdığım konuya istinaden diğer kitaplarından farklı bir özellik daha zikretmek istiyorum aslında: "Toptaş seninle konuşuyor."
"Sen" diye hitap ediyor sana. Çok değişik hissettim okudukça. Sanki Hasan amca ile oturup konuşuyoruz, o bana bir şeyler anlatıyor ve ben onun anlattığı hikayeler arasında kendimi aramaya çıkıyorum...
Çok güzel bir deneyimdi. Bunu daha sık yapmalısın Hasan Amcacığım...

Kitabın akışı içerisinde çok kısa bir bölümde bir hokkabaz vardı, çok büyük değer arz etmiyordu belki bu küçük konu, sayfalarcaa yazılan bu kitap için belki ama, benim aşırı şekilde dikkatimi celp etti. Şöyle bir durdum, düşündüm, beynimden vurulmuşa döndüm o an.
Bahsettiğim hokkabaz, çocukların kulaklarının arkasından, göz açıp kapama hızından daha hızlı bir hız birimiyle yumurtaları alıp cebine atıyordu. Aç insanların iştahı kabarıyordu o sıra. Çıkıp biri haksızlığa isyan ediyordu: "Versene şu sabilerin hakkını!" Çok küçük bir bölüm, belki okuyup geçtiğinizde kitabın o hengamesi içerisinde tekrar dönüp geriye baktığınızda aklınızın ucuna bile gelmeyecek bir pasaj bu. Sizin aklınıza ne geldi bilmiyorum ama, benim aklıma bir "devlet" geldi.Her devlet insanını sömürürdü. Her devlet insanının hakkını yerdi. Alır cebine atardı sizden "tırtıkladıklarını."
"Versene şu sabilerin hakkını!" diye bağıra bağıra ortadan ikiye de ayrılsanız, umurunda dahi olmazdınız hiç kimsenin. Elimde tuttuğum bu kitap resmen ülkenin gerçeklerini barındırıyor içinde. Katiller, fukaralar, fahişeler, aç çocuklar, virane evler, savaşlar, devlet eli uzatılmayan Anadolu köyleri, efkarlı türküler, davullar-zurnalar, yırtık pırtık elbiseli kadınlar...
Ve diğer tarafta da bunlara sesini çıkarmayan, hayatı okumasını bilmeyen, koyun ruhlu insanlar... Onlara bakınca insanın derhal uykusu gelirdi sanki, durduk yere topraklara yatıp ölesi, durduk yerde çıldırası, ya da ne bileyim, bir şeyleri kırıp dökerek bu umursamazlığı haykırası gelirdi insanın...

Yine yapacağını yapmış "matruşka Toptaş..." Hayran kaldım... Kitaptaki gerçeklerle sarsıldım, uzun uzun düşündüm, üzüldüm, bazen kendi kendime haykırdım, bütünüyle ses oluvermiş bir bedenle... Peki ne yapabildim, neyi değiştirebildim? "Önemli olan istikamet'tir," saçmalığını mı söyleyeceksin sen de. Ya da, "madem öyle, bütün bunları neden yazdın," diyeceksin belki. Doğrusu, neden yazdığımı ben de bilmiyorum. Demek, yorganı omuzlarıma doğru çekip, bu yatak beni öldürecek dedikten sonra yazının içinde uyuyakalmışım....

Kesinlikle tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim...
261 syf.
Her bitiş bir başlangıçtır diyerek başlıyorum incelememe.

Çünkü kitabın son satırlarını okuduğunuzda sizde bu düşüncelere kapılacaksınız. Aslında bitiş var mı, durmadan dönen bir çemberin içindemiyiz bu sorular beliriyor aklımızda.
Zaten yazar da bu romanı için ““Uykuların Doğusu’nu tamamlarken, romanın yapısı biraz da dünyanın hareketine benzesin ve roman tıpkı dünya gibi dönüp dursun istedim. Bu yüzden, Uykuların Doğusu başladığı yerde bitiyor, bittiği yerde başlıyor.” diyor ve siz bu söyleneni kitap bittiğinde anlıyorsuuz. (Tabii ben de )

Anlatıcımız asıl olarak Dayısını anlatıyor ancak bunu anlatırken , Dedeleri (Anne ve Baba tarafından) Babası, Annesi, “Radyoevindeki Adam” , “Badem Bıyıklı Adam” karakterinin ayrı ayrı hikayelerini bize tüm gerçekliğiyle yansıtıyor.


SPOİLER İÇERİR…


Taşradan kente ataması yapılan “Radyoevindeki Adam” şehirdeki radyoevine iş için gelir ancak bir türlü ona göre bir iş bulunamaz. Oradakiler sürekli bir bahane bularak adamı eli boş gönderir. Bu böyle sürüp gittikçe adam da yalnızlaşır kalır. Bundan sonra bu yalnızlaşan adamın hikayesi günden güne daha da derinleşir. Burada taşradan kente gelen insanların nasıl zor durumlarda kaldıklarını bizlere sunuyor aslında.
Daha sonra şehirde sel felaketi olur ve radyoevindeki bu adam anons için görevlendirilir. İnsanların sokaklara çıkmaması için anonslar eder ve yanındaki “Afat-ı Temmuz” adlı bir kitabın içinden eskiden sel felaketinde yaşanan kötü olaylardan da bölümler aktarıyor.
Aslında böyle bir kitap var mı orasını bilmiyorum.

Diğer yandan da anlatıcının dedesinin yine taşradan kente gelme hikayesi anlatılıyor ve şehire gelirken sele yakalanıyor. “Radyoevindeki Adam” selden Cebrail dedeyi kurtarmaya çalışır ancak başarılı olamaz ve diğer bir karakterimiz “Badem Bıyıklı Adam” dedemizin imdadına yetişir.
Burada bir iki konu var onları yazmak istiyorum. “Badem Bıyıklı Adam” şehirde şeker satıcısı varlıklı bir adamdır. Çuvallarını sele kaptırmıştır. "Çuvallarım gitti" diye yakınırken Cebrail dede bu sözü “çocuklarım gitti” diye anlar ve sandaldan atlayıp çocukları kurtarmak ister ancak kendisi bu sefer tehlikededir ve “Badem Bıyıklı Adam” onu kurtarır. Daha sonrasında yanına alır ve iş verir. Cebrail dede de köyden eşini ve çocuğunu da yanına alarak şehirde yaşamaya başlar. Adam öldükten sonra bütün malı mülkü Cebrail dedeye kalır.

Ve asıl karakter Dayı…

Dayının mutlu bir kişilikten nasıl tek parça haline geldiğini yavaş yavaş , hissettire hissettire bize anlatıyor.

Daha fazla spoiler yazmıyım :) En sonunda bu karakterleri bir şekilde harmanlayıp muazzam bir iş çıkarıyor yazar. Zaten kitabın bitmemesi de sanırım bundan dolayı. Aslında hepimiz birbirimize bir şekilde bağlı değil miyiz? Bir yörüngenin içinde dönüp duruyoruz.
Kitabın sonun geldiğinizde aslında başına gelmiş oluyorsunuz.

Aslında çok detaylı inceleme olmadı, belki eksik yerleri var , belki yarım ama ufak da olsa bir şeyler karalamak istedim. Keyifli okumalar.
243 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Dönerli merdiven.
En tepedesiniz. Baktığınızda bitiş noktasını görüyorsunuz. Başlıyorsunuz döne döne inmeye. Başta her şey çok normal. Birinci sarmal bitti, ikinci sarmal, üç, dört derken başınız dönmeye başlıyor. Döndükçe yolunuzu kaybediyorsunuz. Bir anda bu merdivenleri yeniden tırmanmaya başladığınızı fark ediyorsunuz. Tekrar yön değiştiriyorsunuz, tekrar, tekrar... böyle başınız döne döne, ine çıka sona ya da başa ulaşmaya çalışıyorsunuz. İşte hissettirdiği bu. Sersem bir halde, uykudan yeni uyanmış gibi dengesiz bir dengeyle sonu bulurum sanıyorsunuz.

Hasan Ali Toptas denemelerinde " bazı sesler, bazı sahneler, bazı cümleler insanın aklına mıh gibi çakılıp kalıyor." Der.Öyle haklı ki, şu cümleler nasıl unutulsun:
" Bu dünyadan böyle parça parça taşınıyorum Hasanım Ali, dedi bir ara. Ardından da gözlerini yavaşça kapatarak, aslında herkes taşınıyor da görünen benim, diye mırıldandı." Ya da " bir insanın elleri bu kadar mı çaresiz görünür, söyleyin bu kadar mı..." Okuyan dilimi, aklımı, gören gözlerimi yaktı, deler geçer, ezer geçer duygular bıraktı zihnimde.

Aslında her kitabın kendine göre bir okuma klavuzu var, kelimelerin yönünden, yöneliminden anlıyoruz bunu. Bu kitabın da var böyle bir klavuzu ama hemen vermiyor kendini ele, az biraz süründürüyor döne döne. Şimdi, size okurken benim yaptığım gereksizlikleri yapmayın diye öğütler vermek istiyorum:) ama siz yine de " bir musibet bin nasihatten yeğdir" atasözünün ipini belinize bağlayıp yazdıklarıma kulak asmayın diye böyle bir yola girmek istemiyorum.
Kesik kesik, dönerli bitmeyen bir yağmurun sürüklediği bir sandal olun sözgelimi, okurken üzerinde ölü kelebek figürü olan mızıka olun, bazen şekerci dükkanında çalışın, bazen radyo istasyonunda akşam programcısı olun, tutunun bir kuyruğa siz de savrulup gidin bu girdapta. Olay örgüsü oluşturmaya çalışmadan tadını ala ala döne dolana okuyun, kasmadan yormadan birbirinizi...

Parça parça yazılan cümleleri ayrı bir yere yazarak sonunu saf saf aradığım bölüm 6
Favori bölümüm 7
Günlerin, haftaların, ayların içinde sürüklendiğim, ne gerek var bunlara dediğim (anlamlandırma çabamın zirvesinde olan ) bölüm 14

Sözün özü, kelimelerin nasıl inşa edildiğine odaklanın ve bu kitap bizim dilimizde yazıldı diye gururlanın ( bakınız 13600 farklı kelimeden oluşan bir roman tutuyorsunuz elinizde:) )
Ve tabii uzunca bir süre " tabii böyle olmuş mudur bilinmez, ama olmuşsa da onu bilmiyorum, sözgelimi, efendime söyleyeyim" gibi gibi nice kelime ve cümle öbekleriyle konuşacaksınız.
Hazır olun.
Mutlaka okuyun.
İyi ki var...
243 syf.
·Beğendi·8/10
Hasan Ali Toptaş çok uzun zamandır dikkatimi çeken, okuma isteği beynimde dönüp duran , kütüphaneye adım attığımda mutlaka elimi kitaplarında gezdirdiğim bir yazardı. Neden bugüne kadar bu kadar aklımdayken okumadım inanın bilmiyorum, tıpkı neden bu kitabıyla başladığımı bilmediğim gibi.. Burada yazılanlar ve arkadaşlarımdan öğrendiğim bilgiler dahilinde yazara ve kitaplarına dair öğrenebildiğim tek şey farklı oluşuydu. Ha bir de sevenin tam sevdiği, sevmeyenin ise hep uzak kaldığı bir yazarmış kendisi , böyle de bir yorum almıştım.
Neyse gelelim kitabımıza. Kesinlikle benim tarzım bir kitaptı. Okurken çok zevk aldım, tadı damağımda kaldı türünden bir şey. Bir kitabın tadı damakta kalır mı demeyin! Kitabı okursanız bu tabir size çok da şaşırtıcı gelmeyecek. Zira yazar kitap boyunca duyuları birbiri yerine kullanmış. Göreceği şeyi duymuş, dokunacağı şeyi tatmış, koklayacağı şeye dokunmuş adeta. Bu yönden farklı olduğu kesin.
Kitapta kahramanın asıl yazmak istediği şey dayısının öyküsü. Ancak dayıya ulaşabilmek için önce babasına ulaşıyor öykü. Babasını anlatmak içindeki elbetteki annesi, babaannesi ve dedesi giriyor hikayeye. İki dedenin de aslında çok çok eski bir hikaye de yer almaları durumu karmaşıklaştırıyor. Çünkü hem annesinin babasının hikayesini, hem de babasının babasının hikayesini anlatırken ikisinden de dedem diye bahsediyor. Bu dedem kelimesinde aslında iki farklı insanın gizli olduğunu siz sonradan fark ediyorsunuz. Araya bir de az önce bahsettiğim duyuların yer değiştirmesi girdiğinde, söz oyunları eklendiğinde, yan karakterler de hikayeye serpiştirilip , zaman zaman da kitabı yazan kişinin tam karşısındaki gerçek dünyaya geri dönüldüğünde baya kafanız dönüyor. Ancak kitap bittiğinde , denizin ortasında birden fırtınaya tutulmuş, ordan buraya savrularak geçirdiğiniz uzun bir yolculuğun ardından gözünüzü açmış ve sakin, güneşli bir günde ışıl ışıl bir denize bakıyorsunuz hissi alıyor içinizi.
Kitap kesinlikle ara vermeden mümkün olan en kısa zamanda okunmalı. Ara verdiğinizde olayların karışması ve yazarın yazış şekline tam alıştığınız anda kitaptan kopmanız çok muhtemel.
Kitaba dair tek eleştirim anne tarafından olan dedede anlattığı şu kuyruk meselesi. Dedesine ait uzadıkça uzayan o kuyruk. Neden bilmiyorum bana gereksiz ve rahatsız edici geldi.

( Bir de buraya not olarak ekleyeyim. Yazarın yazıp yazıp böyle mi olmuş biz bilemiyoruz tabi, bizim tek bildiğimiz şu ki diye devam eden bu ve buna benzer cümleler ayrı bir renk katmış kitaba :) )
Keyifli okumalar..
280 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Konusuna dair bir fikrim olmadan başladım kitaba; çünkü Hasan Ali Toptaş'ın evreninde asıl tadını çıkarmam gereken şeyin dil olduğunu düşünüyorum. Daha önce yapılmış incelemeleri de okumadım haliyle ve gerçekten de iyi ki kitabı bitirdikten sonra okumuşum dedim. Çünkü kitabın sonuna kadar bir sonraki sayfanın ne getireceğini bilemedim hiç. Benim için güzel kılan da buydu sanırım kitap diyip durduğum kitabı çünkü gerçekten tahmin edemezdim. Bu yüzden de henüz kitabı okumadan bu inceleme ile karşılaşan olursa, incelemeleri okumadan başlayın kitaba derim. Dilin tadını çıkarın sözgelimi. Bilinmezliğin tadını çıkarın. Masalla gerçeği ayırt edemediğiniz; 'kanatlanıp bir hikâyeden diğerine geçişin' tadını çıkarın.

Sevgili Hasan Ali Toptaş beni yine öyle güzel ağırladı ki evinde; bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlamak geldi içimden, bir yandan ortalığı dolduracak kahkahalarla gülmek... Öyle çok şey oldu ki bir anda 'ya da, bütün bunlar bana bir an için olmuş gibi göründü.' Ne düşüneceğimi bilemedim. Ya da öyle çok sey düşündüm ki, peşini ben bile yakalayamadım. Son sayfaya gelene kadar neler düşündüm, neler kurdum, 'insan birkaç hikâyeyi bir arada görünce ister istemez kafasında bu hikâyelerden oluşan başka bir hikâye yaratıyor' olmasından olsa gerek. Kitabı okurken öyle dalıp gidiyorum ki, nerede olduğumun hiç önemi yok 'o an orada var olan seslerin hepsi bir çeşit sessizlik gibi görünüyor' bana.

Diyor ki; 'bilirsin ne kadar çırpınırsa çırpınsın, kendine ulaşamayan bir hikâye başka noktalara da ulaşamaz.' Bu yüzden bütün o dairevî yapısı; başını döndürmeler; hikâyenin hangi cümleden başlayacağını, neresinde olduğunu bilememeler...

Hasan Ali Toptaş kitaplarının incelemelerini yine kendisi yazdırıyor aslında: 'oradaki ağaçlardan biri bilinmeyen bir nedenle kuruyuverir de biz ağacı yazacağız diye tutar ovayı yazarız.' Bu noktada aydınlanıyor her şey. Tamam diyorsun, şimdi oldu. Açık açık söylemeyip ima etmesi, gerisini okurun dikkatine bırakması da onu okumanın en keyifli yanlarından biri sanırım.

Kitabı bitirdikten sonra uzun süre bağrıma basmak istiyorum. Dönüp dönüp altını çizdiğim satırları yeniden okumak istiyorum. Keşke okumasaydım sıfırdan başlayıp aynı tadı alabilmek için diyorum.
261 syf.
·Beğendi
Bazı kitaplar ve yazarlar vardır, cümleleriyle içinizde öyle yerlere dokunurlar ki ilk okuduğunuzda geç kalmışlık hissi uyanır içinizde. Uykuların Doğusu’nu bitirdiğimde bu geç kalmışlık hissini ben de yaşadım ve “Niye daha önce okumadım?” diye hayıflandım. Öncelikle şunu en baştan belirteyim ki “Uykuların Doğusu” konusu için okunabilecek, sürükleyici bir roman değil. Böyle bir bakış açısıyla kitaba yaklaşırsak hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Bu tür romanlar bambaşka bir yaklaşım gerektiriyor, daha yoğun bir dikkatle kitaba nüfûz etmeniz gerekiyor, ancak o zaman kitap kapılarını size açıyor. Toptaş’ın şiirsel, zengin, nitelikli kendine mahsus bir dili var. Masalla gerçek eserde birbirine karışıyor. Görünüşte anlatılan olay çok sıradan, belki birkaç sayfada özetlenebilecek bir içerikte. Ancak yazar bu olayı üslûbuyla zenginleştirerek, altı çizilecek cümlelerle dolu bir romana dönüştürüyor. Romanda dikkatimi çeken bir başka husus da ilk cümlenin küçük harfle başlamış olmasıydı. Sonrasında kitap bittiğinde fark ettim ki son cümle de yarım bırakılmış. Yazar bu şekilde bizi tekrar en başa döndürüp cümleyi tamamlatıyor. Roman, arka kapakta da belirtildiği gibi dairevî bir yapı kazanıyor bu şekilde. Ve belki de yazar bu şekilde okuruna romanı en baştan tekrar okumasını îma etmiş oluyor. Zaten böylesi romanlar her okumada okura yeni bir keşif yaptırırlar. Romanın içeriğinden bahsetmeyeceğim, dediğim gibi içerikten ziyade kurduğu dil ile iz bırakacak bir metin "Uykuların Doğusu". Sitede zaman zaman Toptaş’ın başka eserlerinden yapılan alıntılara ya da incelemelere rastlıyorum ve benim hissettiklerime benzer hislerin paylaşıldığını görüyorum. "Uykuların Doğusu" Toptaş'tan okuduğum ilk roman, ama son olmayacak. Listemdeki kitaplarla okumaya devam edeceğim.
243 syf.
·10 günde·8/10
Kitaptan bahsetmeden önce Eflatun' dan bahsedeyim, bilenler bilir: İhsan Oktay Anar'ın kalpleri fetheden eseri Suskunlar'da kahramanımız Eflatun bir ıslık sesinin peşine düşüp, kaynağını bulmak amacıyla gider, gider, gider ve bir Mevlevihane'de yolculuğu son bulur. Ama okuyanlar yıllar boyunca sürüyor gibi hissetmiştir sanırım bu arayışı anlatım ve dilden ötürü.

İşte Uykuların Doğusu da öyle, bir arayış yok, bir yere varış yok, sözgelimi bir olay da yok:) küçük harfle başlayan yarım bir cümlenin taa kitabın sonunda mükemmel bir biçimde tamamlanması var, dil var, hikaye anlatma sanatı var, altı çizilecek binlerce cümle var, ustalık var, emek var, roman yazma sanatı var, masallar/gerçekler/susuşlar/sessizlikler/şehirler/efsunlar/büyüler/ hokkabazlar/deliler/çocuklar/dedeler/dayılar var ama nasıl desem ilk 200 sayfada sürükleyen, meraklandıran, okuru saran bir konu yok.

Altta yatan anlamları bulacağım, bu neyi simgeliyor şimdi diye diye okurken zaten allak bullak oldum. Küçücükken öğretilen 'yazar burada ne anlatmak istemiş?' sorusuna cevap verme zorunluluğu şartlandırmasını yaşadım biraz da galiba.

Bu tür okumayı sevenler için muazzam bir eser.
243 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Öncelikle Hasan Ali Toptaş ismini sıklıkla duymuş olmama rağmen ilk okumuş olduğum kitabıdır. Kitapla ilgili olarak ilk dikkatimi çeken yazarın, dili ustaca kullanması ve Türkçe'nin imkanlarını zorlayarak kendine özgü bir dil ortaya çıkarması olmuştur. Bu yönüyle kitabı bitirdiğinizde yazarın ne anlattığından ziyade nasıl anlattığı aklınızda kalan son şey olacaktır.
Kitapta ne anlatıldığını söylemek açıkçası zor olacaktır fakat Toptaş'ın dediği gibi "İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır." sözü ile romanda genel anlamda bir uykulu hal söz konusudur. Kitapta bir ana hikaye bu hikaye bağlı kesik kesik hikayeler bulunması sebebiyle anlatıcı, nesneler, kişiler, olaylar, bu uyku halini anlatıyor...
Açıkçası kitabı okurken zorlandığımı söyleyebilirim akıcı bir havası yok ve iyi konsantre olunmadığı takdirde kitaptan sıkılmanız kaçınılmaz olacaktır. Hatta kitabı tam olarak anlayabilmeniz için ikinci kez okunması gerektiğini düşünenlerdenim...
243 syf.
·Beğendi·10/10
Hasan Ali Toptaş'ın kendine has büyüleyici bir düş zengini dünyası var. Yazdıklarının içine sizi hapsediyor ama çıkışı da bir şekilde anlatıyor. Uykuların Doğusu ayrıntı bolluğu ve betimleme cömertliğinin en güzel hali. O kadar uzun devrilen cümlelerin, insanı bunaltmaması yazarın başarısı. Kitabın hikayesine gelirsek, birden çok karakter var ve hepsinin hikayeleri birbiri içine geçmiş durumda. Radyoda unutulan bir adam, her şeye rağmen yazan bir yazar, olmadık zamanlarda ortaya çıkan bir Haydar, bir baba var, bir dayı var. Hikaye aslında tek bir kişide toplanıyor ama siz bunu çözünceye kadar zaten kitabın hepsini okumuş oluyorsunuz :) Eser, 2006 Orhan Kemal Roman Ödülü almış. Kendi adıma benim için hoş bir deneyim oldu Hasan Ali Toptaş. Diğer kitaplarını da okumaya karar verdim!
243 syf.
·9/10
Bence Türk edebiyatında yaşayan en büyük romancılardan birisi Orhan Pamuk ile birlikte.
Özellikle Uykuların Doğusu kitabında Türkçe'nin ne kadar güzel bir dil olduğunu anlayıp, yazarla aynı dili konuştuğunuz için şükür ediyorsunuz. Muhteşem betimlemeler, kullanılan imgelemlerin derinliği sizi içine doğru çekiyor romanın. Tek kelime ile muhteşem. Başı ve sonu olmayan bir roman ve bu yokluğun içinde sizinde sürüklenmeniz yağan yağmur ile sizin de yağmurdan nasibini almanızı sağlıyor. Kitabı bitirip sonu olmayan cümleyi de okuduktan sonra kitabı hiç okumamışım gibi tekrar başlayıp, okuma isteği doğdu içimde.
243 syf.
·Puan vermedi
Toptaş'ın bu romanında dilinin bütün taşları yerine oturmuş görünüyor. Olay kurgusu zor izlenen hayal ve gerçeğin içiçe geçtiği, birbirinde kaybolduğu ve okuyucuyu sıklıkla yanılttığı bir roman. Dolayısıyla dil bakımından beklentileri olan edebiyat okurunu doyuran lakin olay örgüsü üzerine odaklanmayı seven okuyucuları sıkması muhtemel bir yapıt ortaya çıkmış. Çok lezzetli çok harika bir dili var. Türkçe yazıyor olması ne büyük şans... Bin yaşasın nice eserler yazsın...
“İlkin, insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından korkuyorum, dedim sözgelimi. Sonra, kendini çocukların varlığında yenileyen hayatın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden ve kapı kilitlerinden korkuyorum, dedim. Sonra, canlı olmanın aczinden, aczin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardan, sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı kuyularla bu kuyuların karanlığından korkuyorum, dedim. Sonra hızımı alamadım ve insanların varlığını eksilterek onları tamammış gibi gösteren şehrin abuk sabuk görüntülerinden korkuyorum, dedim. Sonra hızlandıkça hızlandım ve patronların diliyle konuştuklarını fark edemeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçakgönüllülükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum, dedim. Sonra artık kendimi frenleyemedim ve hayatımızın içinde gezinip duran tanklardan, helikopterlerden ve uçaklardan korkuyorum, dedim. Sonra aniden hatırladım ve bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum, dedim.”
Çoğu kez, insan herhalde uykudan kalkınca hemen uyanamıyor da, bir şeyleri gördükçe, o gördüğü şeyler kadar parça parça uyanıyor, diye düşünüyordum. Masayı görmüşse masa, kitapları görmüşse kitaplar, giysileri görmüşse giysiler, duvarları görmüşse duvarlar kadar uyanıyor, diyordum söz gelimi. Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. Ardından da, olaya bu açıdan bakıldığından, var olan her şeyi asla aynı anda göremeyeceğimize göre, demek ki uyanmanın hiç, ama hiç mi hiç sonu yok, diyordum.
Sonra, işte hikayenin burasında adamcağız şıp diye susmuş da, onun yerine derdi konuşmaya başlamış artık. Bilirsin, insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip un ufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemailini alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar.
Zaten dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır.
Sonra , acaba bu tanklar Ortadoğu'nun karanlığında yüzen, açlığın ve salgın hastalıkların kol gezdiği o ilacı kesilmiş yoksul şehirlere doğru mu gidiyor, dedim. Sonra gidince kimbilir kaç evi yerle bir edip çığlık çığlığa kaç mahalleyi yıkacaklar ve o sırada yeryüzünden yükselen sesler kim bilir gökteki yıldızları nasıl sarsacak dedim. Sonra, gacur gucur öten koca dişli paletleriyle kimbilir bu tank sürüleri yere kapaklanıp kalan pembe yanaklı kaç çocuğun üzerinden geçecek, dedim. Sonra, vagonların tepesinde uslu uslu duran bu kamyonlarla cipler de kim bilir tank ateşiyle yanıp kavrulan kaç rüyanın külleri arasında gezinecek, dedim. Sonra, acaba vagonlardaki bu askerlerden kaçı sağ salim geri dönecek ve döndüklerinde acaba tank paletlerine yapışıp kalan kanlı pürçüklerle küçücük ellerin görüntüsünü gözkapaklarının içinden nasıl silecekler, dedim.
Bilirsin, insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip un ufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemailini alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 28 - Everest Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uykuların Doğusu
Baskı tarihi:
Temmuz 2005
Sayfa sayısı:
243
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850016
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Uykuların Doğusu
Uykuların Doğusu
Uykuların Doğusu
2005 Orhan Kemal Roman Armağanı

"Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum."

İlk yayımlandığında Uykuların Doğusu, dairevî yapısıyla okurların başını döndürmüştü. Yazdığı her romanıyla "roman sanatını yeniden tanımlama"nın peşinde olan Hasan Ali Toptaş, bu kez sınırları zorluyor, alanı genişletiyor.

"Yeryüzüne haykırmak istediğim sözler peşimdeydi artık, duvarlara çarptıkça yankılanıyor, yankılandıkça da bana eskisinden daha anlamlı görünüyorlardı." Uykuların Doğusu, roman sanatının ufkuna doğru hareket ediyor; pervane gibi, döne döne, durmadan.

"Tıpkı Binbir Gece Masalları gibi bitmeyen bir anlatıdır Uykuların Doğusu. Sonsuza kadar başa dönmeye mahkûmsunuzdur."
-Ethem Baran-
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 435 okur

  • İlknur
  • Eski
  • piktobet
  • Fâ
  • Çiğdem
  • adem
  • mahsus mahal
  • Nihan Turgut
  • sude
  • Ösa

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%16.9
25-34 Yaş
%42.7
35-44 Yaş
%25.8
45-54 Yaş
%4.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%1.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61.5
Erkek
%38.5

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29 (36)
9
%22.6 (28)
8
%21.8 (27)
7
%10.5 (13)
6
%1.6 (2)
5
%4.8 (6)
4
%0.8 (1)
3
%0.8 (1)
2
%0
1
%0.8 (1)

Kitabın sıralamaları