Geri Bildirim
Adı:
Uzun Hikaye
Baskı tarihi:
Eylül 2000
Sayfa sayısı:
115
ISBN:
9789759953331
Kitabın türü:
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin" diyordu.
Keşke...

Annemin lepiska gibi yumuşacık, sarı saçları vardı. En çok o mavi gözlerini özlüyorum. "Benim oğlum okuyacak yüksek bir memur olacak" der, sonra da göz ucuyla babama bakardı. Sanki anlaşmışlar gibi babam da ona bakar, dudaklarında muzip bir gülümseme:
"Hıh... Biz okuduk bir şey olduk sanki" diye omuz silkerdi.
(Kitabın İçinden)
Lirik bir inceleme olsun bari. Şahsen benim ihtiyacım varmış.

Musil’in Niteliksiz Adam’ını okuyorum bu aralar. Nasıl bir zorlanma, anlatamam. Ama okuyacağım. Çünkü ben Musil’i çok seviyorum. Darlandım ya, nefes almak için araya Mustafa Kutlu’yu soktum. Onun Uzun hikaye’sini. Ah ne iyi etmişim. Bu bir masal ki! Ne kadar da bir masala ihtiyacım varmış meğer, başlamamla bitirmem bir oldu.

Bence yok ama, bir kazaya kurban gitmemek için,

"===== Spoiler =======" işaretimizi de koyalım.


Yazar, tıpkı bir film yönetmeni gibi, yazar ya hani, tıpkı daha yeni konuşmaya başlayan bir çocuğun kandırıkcılığıyla aşk masalının ismine “Uzun Hikaye” yi uygun görmüş. Masal olduğu daha başlangıç cümlelerindeki buharlı trenden de belli zaten. Bu devirde buharlı tren mi kalmış? Varmış demek ki. Belki de zihnimizde. Varmış işte. Bir de, nerelisiniz sorusuna “Sevda köylüyüm” demiş ya, masal ya işte, yoksa ilk gördüğü, yeni tanıştığı istasyon şefine “Ama çoook iyi adam” der mi insan. Demiş işte.

Masal işte. İyi mi kötü mü, diye sormaya hacet bırakmadan cevabını vermiş. Çok iyi adam demiş işte. Daha ilk tasvirlerden sonra, masalımızın olmazsa olmazı kötü adamları da boy göstermeye başlıyorlar. Kötüler hayatın her yerinde varlar. Bırakalım sebep sonuç saçmalığını bir kenara, ama yine de takılalım artlarına. Bakalım nerelerine hayatın taşıyacaklar bizi? Bunlar bir dudağı gökte, bir dudağı yerde canavarlar değil, devletin okul müdürü, belediye zabıtası, cumhuriyet savcısı gibi statükodan yana bürokratları değil midir? Öyledirler elbette. Kurdukları düzeni, düzen de düzen deyip, dümeni düzene kırmamak lazım geldiğine inanan, bunun için de en iyisinin hiç konuşmamak, susup oturmak olduğuna kanaatli, en azından inanmış gibi görünenler, işte bu kötü adamlar. Bunlar onlar.

Bir hurda vagon böylemi derlenip toparlanır, böyle mi bir aşk yuvasına çevrilir? Ama bu bir masal ki işte. Masallarda da mı rahat yok? Oğluna, annesiyle nasıl kaçtığını anlattığı bir bölüm var ki, zevkten kıkır kıkır gülmezseniz eğer, masalı yarım bıraksanız hakkınızdır. Bırakamazsınız işte. Çünkü bu bir masal. Ve her yeni başlangıca, ardına aldığı devlet gücüyle engel olan kötüler var hep. Kötüler olmazsaydı eğer, iyiler olur muydu acep? Olmazsaydı kötüler, acı da olmazdı. Acısız hayat yavan mı olurdu yoksa? Galiba öyle. Annenin ikinci doğumda ölümü de, yerleşilen ikinci yerden kaçış da hep onların yüzünden. Allah kötülerin, o kötülerin, onların ellerine düşürmesin. Sağcısı var, solcusu var. Kötü, kötüdür işte.

Tam nefes alamaz hale gelecekken, içimizde söylemeye başladığımız güzel şarkılar eşliğinde aşk yetişiyor imdadımıza. Şarkıların kaynağının aşk olduğunu unutmayın ama. Hem onların hem de biz okurların imdadına aşk yetişiyor. Masalımız başladığı gibi trenle, hem de buharlısıyla devam ediyor yoluna ve eski bir vagonun aşk yuvasına çevrilmesiyle son buluyor. Eskiyen pembe manto ve ayakkabıdan çok güzel bir aşk metaforu var, kaçırmayın derim. Yeşilçam filmi izlemek gibi bir şeydi. Beni çok duygulandırdı.

Her şey gibi sevdanın da bir kanunu var. Ve orada şöyle deniyor, “Sevenleri hiçbir kuvvet ayıramaz.”

Öyle işte. Mustafa Kutlu’nun hiç aşırılığa kaçmadan ama suya sabuna da dokunarak ortaya koyduğu bu aşk masalını sevdim ben.

Ve dostlarım, söylemenin dışında hiç bir zor tarafı olmayan onca yakın yıl sonra, hayatın kimilerine “off ne zor” dedirten hengamesini de atlatıp, üstelik, her bir aşın, “Ben bunların ellerinden çıktım” diyen dört başı mamur bir kahvaltı sofrasında buluşup kalplerindeki gülümseme yüzlerine yansımış bu değerli site arkadaşlarıma yüksek telden bir “Afiyet olsun” demeden geçersem “Yuh bunu da mı görmedin” derler, ya da en azından “Edebiyat ve 1000 Kitap” muhtarlığıma şerh koyarlar. Haklı da olurlar.
Küçük kasabalar, tren istasyonları ve yollarda geçen, hiçbir yere tutunamayan kısa ama aslında upuzun bir hikâye bu…

Bugün film izlemek için film arayışına girmiştim. Karşıma Uzun Hikâye çıktı. Tam izlemeye başlıyordum ki geçen gün kardeşimin elinde bu isimde ki kitabı görmüştüm. Sonra filmi kapatıp kitabı elime aldım başladım okumaya.

Bu kitap "Sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin destanı." nı ve sonrasını anlatır. Anlatıcımızın babası Bulgaryalı Ali; haktan, eşitlikten bahseden ve gördüğü haksızlık karşısında susmayan biriydi. Ne eşi Münire’nin dayak yemesini ailesinin yanına bırakmış, ne de kendi emeğiyle kurduğu o bahçeyi o müdüre. Yeri gelmiş sosyalist Ali olmuş. Ama kimseye pabuç bırakmamış. Eşini üzmeyen, her işi ona yüklemeyen. Kendi işleri yanında eşine de yardım eden iyi kalpli Adam gibi adam... Eşini de düşünmek lazım. Her şeye rağmen onu bırakmayan, onun yanında olan bir kadın. Bulgaryalı Ali nasıl bir insanmış öyle. Ben çok sevdim. Zorlu geçen yaşamlarını o pozitifliliği ile mutluluğa çevirmişler. Aralarında ki aşk öyle kuvvetli ki her zorluktan sonra biraz daha artmış. Bütün o sürgünler, yolculuklar ve yoksulluk karşısında pes etmemişler. Ye'se, ümitsizliğe kapılmamışlar. Hep bir çıkar yol bulmuşlar. Kendi karamsarlığıma bakınca bu hikâyelerde ki kahramanlara imreniyorum. Kendimce ders de çıkarıyorum. Bana faydası dokunan, böyle olan her kitabı ayrı ayrı seviyorum.
Lakin hikâyemiz böyle mutlu bir seyirde devam etmiyor. Bir olay oluyor. Bulgaryalı Ali ağlıyordu. Ama önlerinde oğluyla yollarda geçecek hareketli günler vardı.

Tek hikâyemiz, tek karakterimiz Ali değil. Bu kısa kitapta daha birçok kişi ve hikâyesini göreceksiniz. Anlatıcının Adı Rıza mı Remzi mi tam hatırlayamadığı istasyon şefi ve acıklı hikâyesi var. Sonra Çerçi Abdullah var. Ardından Arkadaşı Celal'in hastalığı ve onun Ayla'ya olan sevdasının hikâyesi var.

Kitabın içinde particilik kavramı 1 sayfa da mükemmel bir şekilde anlatılmış. O sayfayı not almak lazım. Kitabımız içinde başka kitap isimlerine de rastlıyoruz. Küçük Prens, İlk Aşk, Beyaz Geceler, Şahika, Yeşil yıllar, Çehov hikâyeleri gibi kitap isimlerini gördüm. Hepsi de birbirinden güzel kitaplar. Tıpkı bu güzel kitap gibi… Neşet Ertaş türküsüne dahi rastlıyoruz. Kitapta Saka kuşu ile küpe çiçeğinin yanında karakterlerin bir kısmı jilet gibi takım elbise giyen tipler olması da dikkatime çeken taraflarından

Duygusal bulduğum tarafları var. İlk yaşanan kötü olay beni en çok duygulandıran olay olmuştu. Kitabı bitti. Sıra filminde…

Benzer kitaplar

Uzun hikaye ...Bulgaryali Ali'nin hikayesi ...Eşi Münire ve oğlu Mustafa ile nereye gittikleri belli olmayan ,nerede tutunabilirlerse orada ikame edecekleri istasyon istasyon bitmek bilmeyen yolculukları ...Haksızlığa tahammül etmeyen ,en olumsuz durumda bile mücadeleyi elden bırakmayan ,dünyası bir bavuldan ibaret olan ,düşüncelerini cesurca savunabilen fakir ama yigit Sosyalist lakabli bir babanın onurlu hikayesi ...

Mustafa Kutlu sen nasıl naif bir yazarsın...Insanın gönlünü açan,yüreğine su serpen,yüreğindeki yükü beraberce omuzlayip hafiflik veren,insana dert ortaklığı yapan cinsten ...Kalemini çok sevdim . Kitabı bitirdim ama hala etkisindeyim ...Sanki Ali'nin o saka kusu yüreğime tutunmuş ,hüzünlü nagmeleriyle kalbimi mesken edip ayrılmak bilmeksizin şakiyip duruyor ,susturamiyorum bir türlü ..Bu da beni yaralıyor ...Hepimizin hikayesi "Uzun hikaye"cinsinden ...Hatta deriz ya anlatsam roman olur türünden yasamlarimiz,çocukluklarimiz,acılarımız ,asklarımız,yoksullugumuz ...

Geride bıraktığımız her bir adım bazen hüzünlendirir,yaralar bizi ..Mehmet Deveci'nin dediği gibi :
İnsanın kendine ait olan tek şeyi yaralarıdır.
Dizlerinin yarası, gönlünün yarası, ömrünün yarası…
Büyüdükçe kendileriyle büyür, kimselerin göremeyeceği yerlerde saklanır.
Görünür yerlerindeyse yaraları, yıllar geçse de sorduğunuz da şöyle derler;

- Bu yara, uzun hikâye…

Anlatamam arkadaşım,anlatırsam bu yara tekrardan kanayacak,zaten hiç dinmedi yüreğimde kabuk bağladı sadece anlatırsam o kan gözümde yaş olup acıta acıta yüreğime akacak , hiçbir zaman dinmeyecek ...Anlatsam da anlayamazsın beni yaşadıklarım,hissettiklerim sende benim bünyemde yarattığı ölçüde bir sarsıntı olusturmayacak bu bir gerçek ... boşu boşuna ne sen beni yor, ne de ben seni yorayım...

Bazen de anilariniza,
cocuklugunuza,pismanliklariniza ,keşke'lerinize hayiflanip bir özlem duyarsınız ,düşünüp de yapamadığımız ,erteledigimiz veya kıymetini bilmediğimiz elimizden kayıp giden bir sürü şeyin yükü aniden , omuzlarimizda birikir,yük olur ...Hasret olur,kırgınlık olur,özlem olur ,bogazimizda düğüm olur ...

İçin için burnunuzda tüte tüte dersiniz ki ;
Sobanın üzerine kolonya döküp alevleri seyreden,
Mandalina kabuklarını sobanın üzerine atıp oda kokusu yapan,
Sonra gece yattığında tavana vuran ateşin dansında hayal kurup uykuya dalan çocuklardık biz…
Ne ara büyüdük biz?
Ne ara kederlendi gönüllerimiz?
Çocuksu sevinçlerimiz ne ara terketti bizi?

Artık yolculuk zamanınız gelmiştir...Gozyaslarinizi heybenize doldurarak başka istasyonda bekleme zamanı ...Yazarın dediği gibi hayat dediğin nedir ki?Anlaşılmaz bir sır ...Kurduğumuz düzen hep böyle gidecek sanırız.Birden ip kopar,ışık soner,hersey darmadağın olur .

https://m.youtube.com/watch?v=L10HiYyEwO4

Güzel hikayelerimiz olması dileğiyle ....

Keyifli okumalar :))
Seninle doğan güldür bu gönül Ah bu gönül şarkıları
Dilimdeki bülbüldür bu gönül Ah bu gönül şarkıları
Dolu sevgi tasında gönül bir gençlik masasında
İkimiz arasında bu gönül Ah bu gönül şarkıları

Yukarıdaki sözler kitabın filmine ait bir soundtrack’ın bir kıtasıdır. Tesadüf o ki filmi kitaptan önce keşfetmişim. Ezbere bildiğim bir senaryo idi. Hep derdim bir daha izlerim bir daha izlerim ama bizim filmlerimiz de iki saatten aşağı değil ki. Öyle sözde kaldı bizim izleme işi. Kitaptan haberim yoktu. Ta ki bir gün “Can Dostum” bana bir okuma listesi hazırlayana kadar.

30 Nisan 2018 Tayfun için okuma listesi. 1- Mustafa Kutlu – “Uzun Hikâye” ve “Ya Tahammül Ya Sefer.” Aynı gün içerisinde satın aldım okumak bu güne nasip oldu. Biraz da okumamamın nedeni bildiğim bir hikâye idi. Keza öyle de devam etti. Artık hem izlediğim hem de okuduğum bir hikâye oldu.

Kitabın konusu Ali Bey ile Münire’nin aşkının anlatılmasıdır. Lakin hikâye öyle ki aşk arasında aşk dağıtıyorlar. Ali’nin aşkı, velinin aşkı, delinin aşkı diye diye diye kitap bitiyor. Geneli acıklı hikâyeler. Lakin yazarın akışı ve konuların ardı ardına birbirini bozmadan sıralanışı okuyucu sıkmıyor adeta onlarla iç içe yaşatıyor bizleri.

Hele ki filmden bir replik var ki sormayın; “Ayakkabılar eskir be Ali'm, her şey eskir. Bak, sen hâlâ sevdiğim adamsın. Sen eskime.” Yok, böyle aşklar artık dedirten cinsten bir replik. Bir de aynı “Can Dost’un” yolladığı kitap arasındaki notuna ilişti gözüm. Deniz Gezmiş’ten bir alıntı yapmış. Der ki; “Aşırı solcudur aşk. Bu yüzden insanların sol yanını hedef alır ve aşk bu kadar solcuyken içinden sağ çıkmak imkânsız…”

Sözün özü “Mustafa Kutlu” kalemi sağlam bir abimiz. “Uzun hikâye ’sini” çok ama çok manalı yazmış ve okunması gereken bir masal olarak bizlere sunmuştur. Okumanızı, sevgiye aşka değer vermenizi canı gönülden isterim….

Bahsettiğim sountrack aşağıdaki video linkinden ulaşabilirsiniz.
https://www.youtube.com/...p;list=RDziUKW1ND2gs

Filmi izlemek isterseniz de
https://www.youtube.com/...L8C3Q5AJg&t=268s

Sevgi ile kalın…
Kelimeler kifayetsiz kaldığında susar ya insan, "Uzun Hikaye"de onun gibi birşey işte. Ciltlere sığacak bir hikayeyi 114 sayfada anlatıp, adına da "Uzun Hikaye" demek her yazarın harcı olmasa gerek. Yine sonunda kavuşmak olmayan, kitap sayfaları arasında başlayıp ahirete kalan yarım bir sevda, hüzzam bir hikaye... "Tirende Bir Keman" hikayesinde olduğu gibi baba ile oğulun benzer sonu...Acılar, aşklar, yolculuklarla yoğrulan göçebe bir hayat, bir yere ait olmadan geçen bir ömür...Olur olmadık yerde boşalan kaderin kurulu yayı... Aşkların ve samimiyetin naylonlaşmadığı zamanlar...Kısacık uzun bir hikaye... Bu kitap hakkında daha bir sürü şey yazarım ama uzun hikaye... Okuyun işte...
Adı uzun hikaye, içeriği, olay örgüsü de öyle ama nasıl 110 sayfaya sığmış anlamadım. Bir solukta okunacak güzel, sıcak bir hikaye.
Ben de çoğunuz gibi Osman Sınav'ın filmini izledikten sonra öğrendim böyle bir kitap olduğunu okumakta şimdi nasip oldu.
Pelvan Sülüman'ın torunu Ali'nin ve oğlunun yollarda, kasabalarda, tren istasyonlarında geçen hayatını yine anlatıcı olarak Ali'nin oğlundan dinliyoruz.
Uzun hikayenin filmini de izlemiştim ama sanırım kitap kadar etkilenmemiştim.
ALINTI "Ben o zamanlar onaltı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu."
Böyle başlıyor uzun hikaye..
Hani derler ya hayatımı anlatsam roman olur, bu kirpi saçlı çocuk anlatmış, upuzun bir hikaye olmuş :)

Tavsiyemdir. Özellikle sonu çok çok güzel. Keyifli okumalar :)
Bir yazar her cümlesi, her noktası ve virgülüyle nasıl içimizden biri olabilir, nasıl bu kadar sade ve derin bir üslupla anlatır Anadolu'nun hikayelerini? Mustafa Kutlu dönemimizin en iyi öykü yazarıdır bana göre. Her kitabında okuyucusuna olan samimiyetini görmek, kendimden bir şeyler bulmak ve o muazzam kalemi beni etkiliyor. Kesinlikle daha fazla Mustafa Kutlu okumam gerektiğini anlıyorum.

Hepimizin bir Uzun Hikaye'si var şüphesiz. Mustafa Kutlu da Sosyalist Ali Bey'in hikayesini anlatıyor. "Sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin destanı" nı anlatıyor. Bulgar muhaciri, haksızlığa tahammül edemeyen bu yüzden de sürekli başı belaya girdiği için şehir şehir gezen, her işten anlayan, yakışıklı, karizmatik, ağzı laf yapan bir adamdır Ali Bey. Daha çocukluktan başlayan göçebe hayat Ali Bey ve ailesi için hiç son bulmuyor. Münire'yi kaçırıp bir tren vagonuna yerleşmeleriyle de yoksulluklar, zorluklar içinde de olsa sevgi dolu kimine göre uzun kimine göre kısa hikayeleri başlıyor. Hikaye Ali Bey'in oğlu tarafından anlatılıyor. Babasıyla aynı kaderi paylaşıp paylaşmadığı ise bir muamma. Her şey çok gerçek. Ali ve Münire'nin aşkı da hepimizi kıskandıracak, imrendirecek cinsten. Ve keşke adı gibi uzun olsa dediğim bir Mustafa Kutlu kitabı daha. Emin olun kitap bitmeden elinizden bırakamayacaksınız :) iyi okumalar.
Mustafa Kutlu...
Yazdığı kitaplar insanın içine işliyor. Tekrar tekrar okumak istiyorsunuz. Uzun Hikaye yazarın okuduğum dördüncü kitabı ve sanırım en beğendiğim de buydu. Diğerlerini de çok beğendim ama Uzun Hikaye de farklı bi tat var sanki... Eğer Mustafa Kutlu'dan hâlâ okumadıysanız fazla zaman kaybetmeyin derim :)
“Ama solunan hava,yüzülen su,oturup-kalktığın insan, yürüdüğün yol seni değiştirir...” Bulgaristan göçmeni Ali ile oğlunun başından geçen olayların anlatıldığı 115 sayfalık bir uzun hikaye.Çok samimi,akıcı ve abartıdan uzak.Okurken yazarın karşısında oturmuşumda birebir ondan dinliyormuşum hissi verdi bana.Sonuna geldiğimde birşeyler eksik kaldı diye düşündüm nedense.Kitabı okuyanlar az çok tahmin eder neden böyle düşündüğümü...Bu benim okuduğum ilk Mustafa Kutlu eseri.Ve ben çok beğendim.Bence bu kitaba vakit ayırmalısınız. Özellikle dönem hikayelerini sevenlerin beğeneceğine eminim.Keyifli okumalar olsun :)
Bizim sevdamız artık ahirete kalmıştır, böyle bilsin..
“Ayakkabılar eskir be Ali’m.

Her şey eskir.

Bak sen hâlâ sevdiğim adamsın, sen eskime.”

Filminden alınmıştır.
Bizim sevdamız ahirete kalmıştır...
Mustafa Kutlu
Sayfa 108 - Dergah Yayınları
Babam yine de hemen her gün kitabevine uğrar, gazetesini de orda okur, on defa baktığı kitap raflarına on birinci defa bakmakdan sıkılmaz..
Mustafa Kutlu
Sayfa 62 - Dergah Yayınları 46. Baskı Ağustos 2017
Annemle babamın birbirlerine duyduğu aşk, gün geçtikçe azalacağına artmış, bütün o yolculukları, sürgünleri, yoksulluğu, çaresizliği birlikte göğüslemişlerdi.
Mustafa Kutlu
Sayfa 28 - Dergah Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uzun Hikaye
Baskı tarihi:
Eylül 2000
Sayfa sayısı:
115
ISBN:
9789759953331
Kitabın türü:
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin" diyordu.
Keşke...

Annemin lepiska gibi yumuşacık, sarı saçları vardı. En çok o mavi gözlerini özlüyorum. "Benim oğlum okuyacak yüksek bir memur olacak" der, sonra da göz ucuyla babama bakardı. Sanki anlaşmışlar gibi babam da ona bakar, dudaklarında muzip bir gülümseme:
"Hıh... Biz okuduk bir şey olduk sanki" diye omuz silkerdi.
(Kitabın İçinden)

Kitabı okuyanlar 2.199 okur

  • Gül
  • Esra
  • Asude Neva KANDEMİR
  • Selin Mutlu
  • Hanife KADİR
  • SU
  • Melisa Ekinci
  • Arzu Torun
  • Ilânihâye
  • Hilal Oruç

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.7
14-17 Yaş
%13.8
18-24 Yaş
%29.9
25-34 Yaş
%29.1
35-44 Yaş
%13.5
45-54 Yaş
%3.6
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%1.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%72.2
Erkek
%27.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.5 (182)
9
%24.3 (145)
8
%24.5 (146)
7
%12.4 (74)
6
%4.4 (26)
5
%2 (12)
4
%1 (6)
3
%0.5 (3)
2
%0.3 (2)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları