Adı:
Uzun Yürüyüş
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753429986
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
"Nedir bu, dedi kendi kendine, tüm bu olup bitenler nedir, niçin buradayım, niçin hâlâ yaşıyorum?

"Belki, diye düşündü, bir kazazedeyim, batan bir gemiden kurtulan son kişiyim. Ama bu dağlarda deniz yok. O zaman, dedi, belki gemisi batmış Nuh'um ben. Gemim selde dağlara çarpıp parçalandı, eşim, çocuklarım, kardeşlerim, hayvanlarım, hepsi öldü gitti. Felaketten bir işaret kalsın diye geride bir tek ben kaldım."

Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanan ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlayan, katılaşan bir kahraman. İnsan sesinin olmadığı, işitilmediği bir yere ulaşmak için ülkeyi bir uçtan diğerine kat ediyor. Hiçbir şey arzu etmiyor sanki, hiçbir şey talep etmiyor. Böyle bir varoluş mümkün olabilir mi? Uzun Yürüyüş Ayhan Geçgin'in dördüncü romanı.
(Tanıtım Bülteninden)
160 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
“İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

“Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

“Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

“İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
“Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

“Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

“Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

“”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
“Değil mi? Nedir o zaman?”
“Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
“Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.
160 syf.
·7 günde
Elinizde çayınızla, zevksizliğin betona resmedilmiş soğukluğuyla döşenmiş evinizin yüksek(!) balkonunda, uzaklara dalmışsınız ve o dalgınlıkla yumuşakça elinizden kayıp yere düşmüş bardağınız... işte bu kitap o dalgınlığın, o önemsizce elinizden kayıp düşen bardağın tuzla buz olmuşluğun eseri. Neyi neden yaptığınızı sorgulamaksızın gerçekleştirdiğiniz eylemleriniz bir yerlerde birilerinin eylemlerinin eylemsizliğe dönüşmesine neden oluyor... hiç oluyor demeye dilim varmıyor. Bir hayat ararken bir hayat yitiriyoruz. Bazıları bu arayışa özgürlük diyor bazıları kaçış. Bu arayış/yürüyüş ne olarak tanımlanırsa tanımlansın, sonunda bilinçli bir bilinçsizliğe dönüşüyor. Kıyıya vuran onlarca denizyıldızının yanından birini bile suya atmadan, başımız dik(!), burnumuz kiribrimizle büyümüş, geçip gidiyoruz. Baksanız bizimki de bir yürüyüş. Ancak bilinçli olduğunu iddia edemeyeceğimiz kadar kayıp bir yürüyüş. Belki sadece emekliyor, kocaman sandığımız dünyamızda 1 adıma ancak denk gelecek bir sürü adım atıyoruz. Tuzla buz ettiğimiz hayatlar sanıyoruz ki bize hiç dokunmayacak hiç kesmeyecek etimizi. Karnımız tok, sırtımız pek yaşayıp gitmiyoruz, olsa olsa yaşayıp yitmek olur böylesi bir yaşam. Sanıyoruz ki yalnızca yaptıklarımızdan sorumluyuz. Asıl meselenin yapmadıklarımız yüzünden olduğunu hep unutuyoruz. Bu yürüyüş bana sık sık Oblomov'u düşündürdü. Karnım tokken okuduğum satırlardan utandım. Sonra oturduğumdan utandım. En sonunda her şey adına, herkes adına bu sistemden utandım. En kötüsü de bu sistemin bir şekilde bir parçası olmaktan...
#alıntı
"Sen şimdi diyorsun İstanbul'dan buraya, bu mağaraya kadar öylesine geldim, öyle mıdır?"
Kafasını salladı. Öteki de ona uyarak birkaç kez kafasını salladı, ardından, "Peki neden?" diye sordu.
"Bir düşünce," diye mırıldandı, "galiba hastalıklı bir düşünce yüzünden."
"Düşünce mi? Ne düşüncesi?"
"Dümdüz bir çizgiyi izle diyen bir düşünce, her şeyi geride bırak diyen bir düşünce."
160 syf.
·2 günde·8/10
ilk Ayhan Geçgin kitabım Uzun Yürüyüş fazla bir atraksiyonu olmayan fakat konu olarak beni pek cezbeden bir roman. Hayatını değiştirerek hayatta kalma sınırlarını keşfetmek için İstanbul'daki evini terkeden 29 yaşındaki bir adamın yine İstanbul'da evsiz barksız, parasız pulsuz, kimsesiz bir biçimde yaşama savaşını anlatan bir kitap. Konusunu ve anlatımını o kadar beğendim ki ara ara kendi kendime tepki verdiğim oldu kahramana. Kimi okurlar kitabı okuyamadığını, çok yavaş ilerlediğini söylemiş fakat kitabın içine girebildiğiniz vakit her kitap okunabilirdir. Bana göre zor kitap yoktur yanlış zamanlama vardır.
160 syf.
·3 günde·4/10
"Bu değişmek değildi, başka bir hayat da değildi, bu daha çok sönüp gitmeye benziyordu."
Uzun Yürüyüş'ü sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Okurken cok yoruldum. Altı çizili cümlelerim var ama yine de karakterin bir yere varamayışı ve içindeki kalabalık nedeniyle önce insanlardan ve en sonunda taşlardan dahi kaçışını sevmedim. Zaman zaman kaçmak ve saklanmak isteriz ama bu kaçışın veya saklanışın sonunda kendimizi yeniden, yeni bir şekilde şekillendiririz. Oysa kitabın karakteri sadece sönüp gitmiş. Ben sanırım bir yere varmayan yolculukları çok sevmiyorum. Ayrıca son bölümünü sırf zorunluluktan ve kitabı yarım bırakmamak için okudum. Açıkçası bu kitap beni tatmin etmedi.
160 syf.
·Beğendi·10/10
AYHAN GEÇGİNUZUN YÜRÜYÜŞ

️Şehrin dışına çıkmak,geniş bir ova,sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan yürümek.Sonunda diye düşündü,herşeyi unutmak,insan olduğumu bile unutmak istiyorum.Kendimi parça parça,ip ip geriye doğru sökeceğim.s.15

Alıp başını ıssız bir dağa çıkıp,maddesel olandan vazgeçip hatta bir adım daha ileri gidip benliğinden,beyninden gelen seslerden dahi kaçan bir genç adamın,hezeyanlarını,terkedişini, okudum.İnsan başkalarından kaçar da kendinden de kaçabilir mi?
️Saf güç diye mırıldandı,insanın yalnızca kendi gücüyle,bu dünyada var olması olanaklı değil mi?Çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil,onaylamalar,sevgiler ya da nefretle değil,kendi içinden doğan gücüyle var olması olanaklı değil mi?s.20
Kendi gücüyle varolmaya ya da aslında yok olmaya çalışırken,etrafındaki hiçbir şeyden soyutlamamanın yakıcı hüznü vardı kitap boyunca.Çünkü karşısına çıkan insanlar onu hiç anlamadılar.Düşkün oldu,dilenci muamelesi gördü,bazıları elinden tuttu yarım ekmeğini verdi,bazıları tekme tokat dövdü,bazıları suça ortak etti,bazıları onun adına hareket etti.Soyutlanmak yerine uzun yürüşünde tam merkeze oturdu.Yağmurdan Kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.Neden üstü başı yerinde olmayan, saçı sakalı birbirine karışmış,hijyen olmayan insanları ya da bizden olmayan insanları ötekileştiririz ki?Bir ara uzanan elleri geri çevirmezsen kabullenişini,çoğu zaman da uyumsuzluğuyla yoluna devam eden,kararlı bir portre çizmiş yazar.
Kolay kolay hiç bir insan iradesinin,bu kadar zor şartlara dayanmasını beklemezsen kararlılığı,onurlu ve dik duruşuyla müthiş bir örnekti,hiç pes etmedi ilerledi uzun yürüdü...O dağına kavuştu ama dağın arkasını gördü mü?
️Yola çıkarken bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı,ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış,katılaşmıştı.Bu beden galiba fazla doluydu,fazla ağırdı,üst üste bir sürü şeyle istiflenmişti.S.88/89
Okuduğum dördüncü Ayhan Geçgin romanıydı.Felsefe,psikoloji ve ideoloji hepsi birlikte yol almıştı bu romanında da.
160 syf.
·4 günde·5/10
Kısa bir kitap olmasına rağmen elimde çok kaldı. Belki bu yüzden kitaptan koptum ama beni bir türlü içine almadı. Bir insanın herseyden kaçma isteğini,yok olma isteğini anlatıyor. Bu istediğini gerçekleştirmek içinde sokaklarda aç susuz kimsesiz perişan bir halde yaşamayı tercih eden karakterin sokaklarda yaşadığı ve yaşamın kodlarını bulmaya çalışması anlatılıyor.
160 syf.
·7 günde·5/10
Kısa bir roman olmasına rağmen, çok hızlı ilerlemiyor ve konu örgüsü sıkıcı bir şekilde maalesef. Beklentilerimin uzağında olduğu için bu roman bir hayal kırıklığı oldu.
160 syf.
·3 günde·Beğendi·6/10
İlk Ayhan Geçgin Kitabımdı. Yazarın farklı üslupla anlattığı gerçek içi bir roman. Bazı yerlerin de sıkılabilirsiniz ama kitap kendini okutuyor. Tavsiye ederim.
İnsan sesinin olmadığı bir yere gitmek, durmak, sadece boşluğu dinlemek istiyorum. İnsan sesi, dinlemem gereken şeyi işitmemi engelliyor.
"Yok" dedi zayıf, kopuk kopuk sesiyle, "hepsi öldüler." Hemşireye sorduğu soruyu ona da sordu, "herkesin bir kimsesi olmak zorunda mı?"
Saf güç, diye mırıldandı, insanın yalnızca kendi gücüyle , bu dünyada var olması olanaklı değil mi ? Çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil , onaylamalar, sevgiler ya da nefretlerle değil , kendi içinden doğan gücüyle var olması olanaklı değil mi ?
Makineler uyumaz, insanlar gibi değil. Belki insanlara görünmemek olasıydı, ama bu aletlerden, algılayıcılardan, kameralardan kaçmak olanıklı mıydı?
"İnsan sesleri bana acı veriyor. İnsan seslerinin olmadığı bir yere gitmek, durmak sadece boşluğu dinlemek istiyorum."
Ayhan Geçgin
Sayfa 68 - Metis Yay.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Uzun Yürüyüş
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753429986
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayıncılık
"Nedir bu, dedi kendi kendine, tüm bu olup bitenler nedir, niçin buradayım, niçin hâlâ yaşıyorum?

"Belki, diye düşündü, bir kazazedeyim, batan bir gemiden kurtulan son kişiyim. Ama bu dağlarda deniz yok. O zaman, dedi, belki gemisi batmış Nuh'um ben. Gemim selde dağlara çarpıp parçalandı, eşim, çocuklarım, kardeşlerim, hayvanlarım, hepsi öldü gitti. Felaketten bir işaret kalsın diye geride bir tek ben kaldım."

Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanan ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlayan, katılaşan bir kahraman. İnsan sesinin olmadığı, işitilmediği bir yere ulaşmak için ülkeyi bir uçtan diğerine kat ediyor. Hiçbir şey arzu etmiyor sanki, hiçbir şey talep etmiyor. Böyle bir varoluş mümkün olabilir mi? Uzun Yürüyüş Ayhan Geçgin'in dördüncü romanı.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 37 okur

  • Buse Güliz Özdemir
  • Bülent
  • Merve Gelir
  • Mustafa Büyüksoy
  • Emine Şalcı
  • Ceren oz
  • Ali İPEK
  • Feridun Öncel
  • Hkmt
  • ismail

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20 (4)
9
%25 (5)
8
%5 (1)
7
%5 (1)
6
%10 (2)
5
%20 (4)
4
%10 (2)
3
%5 (1)
2
%0
1
%0