·
Okunma
·
Beğeni
·
23.746
Gösterim
Adı:
Vahşetin Çağrısı
Baskı tarihi:
Temmuz 2015
Sayfa sayısı:
103
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759099251
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İskele Yayıncılık
Buck gazeteleri okumazdı. Okusaydı yalnızca kendisinin değil, Puget Sound'dan San Diego'ya dek, güçlü, uzun ve sık tüylü tüm kıyı köpeklerinin başında dolanan belâdan haberi olurdu. Bütün gemi ve nakliyat şirketlerinin yeni buluşunu dünyanın dört bir yanına avaz avaz duyurduklarını bilirdi. Çünkü Kuzey Kutup Bölgesi'nin karanlığında körü körüne dolaşan insanlar sarı bir maden bulmuşlardı. Binlerce kişi bu sarı maden için kuzeye akın ediyordu. Bu insanların köpeğe ihtiyacı vardı. Ağır ve yorucu işlerin üstesinden gelebilecek, kara kışa dayanabilecek, uzun tüylü, iri ve kuvvetli köpeklere...
Buck güneşin kucakladığı Santa Clara vadisindeki büyük bir evde yaşıyordu. Yargıç Miller'ın yeri denirdi buraya. Yoldan içerde, ağaçların arasına gizlenmiş; ancak dört bir yanını dolanan geniş verandanın, sık dallar arasından leke leke göründüğü bir evdi bu. Geniş çimenlikler arasından ve uzun kavak ağaçlarının birbirine dolanmış dalları altından kıvrılarak uzanan çakıllı araba yoluyla ulaşılırdı eve.
112 syf.
·4 günde·7/10
Fatih Terim gibi 'Nerede kalmıştık?' diyerek başlamam gerekiyor bu incelemeye sanırım. Neden böyle başlamam gerektiğini anlatacağım birazdan. Çünkü benim için zor bir inceleme olacak... Zor, çünkü peş peşe yaptığım hatalar zinciri yüzünden bir yandan kapana kısıldım, diğer yandan, yani olumlu tarafından bakarsak, iyi de bir okuma deneyimi kazandım.

Şimdi biraz ayrıntıya inersek, size durumu şöyle özetleyebilirim; Jack London, zamanında birbirine çok benzeyen iki kitap yazmış. Biri incelememize konu olan Vahşetin Çağrısı , diğeri ise bu ayın başlarında okuduğum Beyaz Diş adlı eseri. London hayranları darılmasın ama, bana sorarsanız iki kitap birbirinin tekrarı... Yani ikisi de bir köpeğin hikayesini anlatıyor. İkisi de yazıldığı zaman itibariyle 'Gold Rush' (Altın Avı, Altına Hücum) adı verilen dönemden besleniyor ve o dönemde henüz çok yeni bir buluş olan evrim teorisinin ağır etkisi altında kaleme alınmış. Durun daha bitmedi, iki kitabın da konusu aynı coğrafi bölgede geçiyor. İki kitapta da kötü karakterler ve iyi karakterler aynı kalıptan çıkmış. Yani birindeki iyi veya kötü karakterleri diğer kitaba taşısanız, ya da köpeklerin hikayelerini değişseniz anlam olarak çok fazla bir kayıp yaşamazsınız. Kurguları neredeyse tıpa tıp aynı. Tek farkı, iki köpeğin kitap başlangıcı ve sonundaki konumlarının birbirinin tersi olması. (Spoiler vermemek için biraz dolaylı anlatmak zorunda kalıyorum, kusuruma bakmayın) Daha farklı ortak özellikler de sayabilirim ama bence yeterli bu kadar. Kısacası iki farklı köpek, iki farklı hikayede ama sanki birbirlerinin kokusunu alacak kadar yakın bir şekilde kendi geleceklerine doğru yol alıyorlar.

Gelelim benim hatalar zincirime... Öncelikle yeterli ön araştırmayı yapmadığım için bu kitapları bu kadar kısa zamanda peş peşe okumam bence ilk hatam. Çünkü her iki kitap da zihnimde bu kadar taze bir şekilde dururken ister istemez yukarıdaki paragrafta olduğu gibi negatif bir başlangıca yönelmek durumunda kalıyorum... İkincisi, yazıldığı tarihler dikkate alındığında kronolojik olarak sonra yazılan kitabı önce, önce yazılan kitabı da sonra okumam başka bir hata. Gerçi bu kadar benzer iki kitap için ne fark eder ki diye düşünebilirsiniz. Ama bence yine de sıralı gitmek, daha doğru bir okuma olacaktı. İşte böyle kendi kişisel hatalarım yüzünden maalesef Jack London'la arama bir soğukluk girdi desem yanlış olmaz... Bir sonraki buluşmamız için araya baya bir mesafe girmesi gerekecek...

Giriş bölümünü biraz uzun tuttum ama bunu bir okuma deneyimi olarak gördüğüm için sizinle de paylaşmak istedim. Peki bu kıssadan nasıl bir hisse çıkar derseniz, benim vardığım sonuç şu olur: Eğer aynı yazar üzerinden seri bir okuma planlıyorsak, mutlaka önden bir hazırlık yapmamız çok önemli. 1000Kitap bu konuda çok yardımcı olabilir. Çünkü bazı yazarları yakından takip eden, tüm kitaplarını okuyan okur arkadaşlar var. O yazara başlamadan önce onlardan bir okuma önerisi almak, işimizi hayli kolaylaştırabilir.

Ve artık kitaba geçelim... İncelemenin girişinde değindiğim 'Nerede kalmıştık?' mevzusunun nedenini az çok anlattım. Yani Beyaz Diş'in bıraktığı yerden St. Bernard-Çoban köpeği kırması Buck alıyor bu kez... Tabii bu durum benim ters seçimim yüzünden böyle. Önce bu kitabı okusaydım o zaman bayrağı Buck'un elinden Beyaz Diş alacaktı...

Kitap boyunca altın peşinde umutla koşan insanların, bu uğurda hayvanları nasıl kullandığı, başka bir ifadeyle 'altına giden yolda her şeyin mübah olduğu'nu tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Zaten günümüzde de değişen bir şey yok. Beyaz adamlar ki, sadece ten rengi olarak ifade etmiyorum bunu, yani egemenler diyelim, her dönem kendi amaçları uğruna başka canlıları göz kırpmadan, soğukkanlılıkla feda edebilmişler... Hangi çağda olursa olsun, bu bitmek tükenmek bilmeyen altın, gümüş, para, hisse, mülk, bitcoin vs hırsı, yeri gelmiş köpekleri, yeri gelmiş ormanları, yeri gelmiş insanları taşkın bir sel gibi önüne katıp yok etmiş, etmeye de devam ediyor.

Kitapta ayrıca, sevgi, öfke, sadakat, bağlılık, içgüdü gibi baskın duygu ve kavramlar, köpekler ve insanlar üzerinden anlatılarak, bunların yeryüzünde yaşayan tüm canlı varlıkların hayatını nasıl şekillendirdiği evrensel ve zamansız bir dil yardımıyla ortaya konulmuş.

Kitapta açık bir mesaj olarak verilmeyen ama benim okuduklarımdan kendime çıkarmış olduğum bir konu da kendi yaşantımıza karşı acizliğimiz ve seçimsizliğimizin bir yaratılış ya da bir varoluş meselesi olarak sürekli karşımıza çıkmasının kaçınılmazlığı oldu.

Yani hayata nerede, ne şartlarda ve kim olarak başladığımız bizim seçimimiz değil, ancak kartlar dağıtıldıktan sonra devreye girebiliyoruz. Hayatımızın kontrolünü hiçbir zaman tam anlamıyla ele geçiremesek de akıl, irade, vicdan, inanç, sezgi gibi değerler üzerinden az da olsa müdahale şansımız oluyor. Mikro dünyada kendi seçimlerimiz, makro dünyada ise başkalarının seçimleri, bizi o yandan bu yana sürükleyip götürüyor. İşte Buck'la, Beyaz Dişle ve diğer pek çok canlıyla buluştuğumuz noktalardan biri bu. Özgürleştikçe kendi hayatımıza müdahale şansımızın artması, nerede, ne şekilde, kim olarak doğarsak doğalım, bizi kendimize yakınlaştıran, mevcut şartlar içinde kendimizi daha iyi hissedeceğimiz bir ölçü. Bunu inanç esası üzerinden düşünürsek, İslam'ın neden insanları özgürleşmeye ve kendini tanımaya ısrarla çağrı yaptığını da daha iyi kavrayabiliriz. Felsefe de sık sık bu konuya yoğunlaşır.

İşte bu noktada tıpkı Buck gibi, bir kulağımızın içimizden seslenen o çağrıda olması, ayaklarımızın da çağrının geldiği sese göre hareket etmesi gerekiyor. Buck'a seslenen çağrı, Vahşetin Çağrısı... Eğer o çağrı dışarıdan geliyorsa genelde vahşete uğrayan Buck, çağrı kendi içinden geldiğinde bizzat vahşetin kendisi olabiliyor. Vahşetin kendisi olmak, Buck'ın kodlarında yazılı olan, ona varlık nedenini hatırlatan bir gerçek. Peki bizim kodlarımıza yazılı olan gerçek ne? Hangi ses bize kendi varlık nedenimizi hatırlatır?

İşte onun tek bir cevabı yok... Herkes, bir radyo istasyonunu arar gibi kendi sesinin frekansını bulmak ve ona göre hareket etmek zorunda...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
112 syf.
·10/10
Bazı kitap karakterleri sayfalar boyu çıkılan yolculukta birer kitap karakteri olmanın ötesine geçer. Okur ve karakter arasında öylesine derin bir bağ kurulur ki, yılların acımasızlığı bile bu derin bağı koparamaz; hayat boyu ne belleklerden ne de yüreklerden izi silinir. Öyle ki okumanın üstünden kaç yıl geçmiş olursa olsun bazı karakterler tüm sıcaklığıyla yanı başınızda durur, sizin için özel olur. Belki kanlı canlı bir dost gibi değillerdir ama hayal dünyamızda alabildiğine tazeliğiyle ete kemiğe bürünürler ve bir sır vermek gerekirse kimsenin gözle göremediği bu dostları ancak onların dünyalarına açılan kapıdan geçebilenler görürler.
Ah, ne muazzam bir tattır değil mi yüreğe dokunan görünmez dostlar edinen kitap dostlarıyla konuşmak? Yıllar boyu çeşitli kitaplardan edindiğimiz gönül kitaplığımızın değerlilerini yad etmek? Ne doyumsuzdur değil mi Zézé'yi anmak mesela, Küçük Prens'in diyarından söz açmak yahut martı Jonathan'ın kanadında özgürlüğe uçmak?

Geçtiğimiz günlerde Vahşetin Çağrısı vesilesiyle gönül kitaplığıma yıllar boyunca ne yüreğimden ne de belleğimden izi silinmeyecek olan yeni bir dost ekledim: Buck. İnsan kollarını koskocaman açıp bir kitap karakterine sarılmak ister mi hiç? Meğer nasıl da istermiş bir bilseniz. Öyle ki kitaba her baktığımda, her elime aldığımda içimdeki merhamet ve sevgi pınarı taşıyor ve Buck'a sarılamasam da kitabıma koskocaman sarılmayı, şefkatle bakmayı ihmal etmiyorum. Ah, yazarcığım ah! Bu kadar güzel, bu kadar derin bir kitap yazılır mı, bir kitap yüreğe bu kadar dokunur mu?

Vahşetin Çağrısı, Jack London'ın yazarlığın o büyük kapısından geçtiği, dünya klasikleri arasında kendisine sarsılmaz bir yer edinen romanı ve benim tabirimle incecik hacminin aksine devleşen eserlerden biridir. 1897 yılında altın aramak isteyen binlerce insanın Kanada'ya doğru yollara döküldüğü dönemde o binlerce kişinin arasında Jack London da vardı. Bu yolculuk yazara altın kazandırmadı ama altından, maddi kazançtan çok daha öte manevi bir değer kazandırdı, zira London, bir yıl kaldığı Klondike'da birçok eser kaleme alarak yazarlığa adım attı. O çetin coğrafyada geçirdiği süre zarfında kaleme aldığı eserlerden biri olan Vahşetin Çağrısı, yazarın 1903 yılında yayınlanan ve onun dünya edebiyatında kendine sağlam bir yer edinmesini sağlayan eseri oldu.
107 sayfalık bu kısa fakat içine sığdırdığı hayat dersiyle incecik hacminin aksine devleşen bu değerli roman, yazarın bir yıl kaldığı coğrafyanın zorlayıcı yanını, insanların acımasız yüzünü kızağa koşan Buck isimli bir köpeğin gözünden çarpıcı bir biçimde okuruna sunuyor.

Evcil bir kızak köpeğinin bir anda kendisini vahşi doğanın pençesinde hayat mücadelesi verirken bulmasıyla başlayıp, çağrıya kulak vererek kendi özgür seçimini yapmasına kadar geçen süreyi okuruna yalın fakat bir o kadar da çarpıcı şekilde aktaran bu değerli esere şans vermenizi şiddetle tavsiye ediyor, altın öneri olarak buraya iliştiriyorum. Şunu samimiyetle dile getirmeliyim ki Vahşetin Çağrısı ve biricik karakteri Buck, benim hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Gün geçtikçe köpek fobimi Vahşetin Çağrısı vesilesiyle yavaş yavaş yenmeye başladığımı ve her sevimli dostla karşılaştığımda Buck'ı hatırlamaktan kendimi alamadığımı fark ediyorum. Bu nedenle içinizdeki hayvansever yana ince ince işleyecek bu değerli eserin her kitaplıkta bulunması gerektiğini düşünüyorum.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Henüz 40 yaşında hayata gözlerini yuman ve ardında bıraktığı birçok eserle dünya edebiyatında kendine önemli bir yer edinen Jack London'la nihayet tanışabildim. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Modern Klasikler Dizisi çalışması ile basılan ve oldukça güzel bir kapak tasarımı ile çevireye sahip olan Vahşetin Çağrısı ilk Jack London kitabım oldu. İnce bir kitap olan Vahşetin Çağrısı çok kısa sürede bitirilebilecek ve bu kısa sürede okuyucusunun beğenisini kazanıp, bir taraftan okuma zevki verirken bir taraftan da kişiyi çeşitli konular üzerinde düşünmeye sevk edebilecek bir kitap.  Aynı zamanda anlaşılır ve akıcı bir dilin kullanıldığı bu kitapta kısa bir sürede olayların içine girebileceksiniz.

Artık bir çoğumuzun bildiği üzere, kitapta yer alan ana karakterimiz bir köpek, yaklaşık yetmiş kilo ağırlığı ile miskin, rahata alışmış, zengin Yargıç Miller'ın evinde gününü gün eden Buck isimli bir köpek. Kitapta çeşitli nedenlerle bu rahat hayatından koparılan Buck'ın vahşi doğada başından geçen maceraları okuyoruz. Kuzey Amerika'nın buz ve karla kaplı coğrafyasında, çıkarılan madenlerin kilometrelerce taşınması için gerekli olan köpeklerden biri olan kahramanımız Buck bir yandan doğanın, bir yandan da insanların vahşiliğiyle uğraşmak zorunda kalıyor.

Vahşetin Çağrısı benim için gayet güzel bir deneyim oldu. Kitabı okuyup bitirdiğinizde aklınıza gelen ilk şey şu oluyor: İnsan ya da hayvan, hangi türe ait olduğu fark etmeksizin uyum sağladığı normal bir ortamdan uzaklaştırılan canlı, daha sonra bırakıldığı, çetin şartların hüküm sürdüğü ortamda derinlerine gizlenmiş ilkel dürtülerini açığa çıkarıyor. Kitapta Buck üzerinden anlatılan bu durum aslında insanlar için de geçerli. Bulunduğu ortamdan uzaklaştırılan insan, ahlak kurallarının olmadığı, çeşitli yasaların olmadığı bir ortamda hayatta kalmak için insani yönlerini terk edip, merhamet gibi vicdani yönlerini  bastıracak ve vahşi hayatın şartlarına ilkel davranışlar ile uyum sağlamaya çalışacaktır. Tıpkı Buck'ın yaptığı gibi.

Altın aramak için Kuzey Amerika'ya giden binlerce kişiden biri olan London, kitabın da bu olay üzerine kurulu olmasıyla bir anlamda hayatından kesitler sunuyor bizlere. Kitapta kurgulanarak anlatılanların yazarın başından geçen yolculuktan esinlenerek yazılmış olması ihtimali, okuru kitaba daha fazla yakınlaştırıyor. Ayrıca bir köpeğin başından geçenleri, köpeğin gözünden dünyayı, köpeğin hissettiklerini aktarırken ortaya koyulan ustalık takdire değer. Acaba bir köpek oturmuş, Jack London'a yaşadıklarını, hissettiklerini anlatmış mıdır diye düşünmeniz olası. :) İnsan dışında bir canlıyı bu şekilde yazıya aktarmak kolay bir şey olmayacağı gibi, bu durum London'ın ustalığının bir başka göstergesi.

Diğer kitaplarını da okumak istediğim Jack London'a Vahşetin Çağrısı ile başlamak doğru bir tercih oldu. Çünkü birçoğumuzun hemfikir olduğu gibi seri olmasalar da, bazı yazarların kitaplarını belli bir sıraya göre okumak daha sağlıklı olacaktır. Bir sonraki Jack London kitabım Beyaz Diş olacak. Ardından Denizin Çağrısı, Deniz Kurdu, Yıldız Gezgini, Katıksız Sevgi gibi eserlerini de okuyup Martin Eden ile final yapmak istiyorum. Jack London ve Buck ile tanıştığım için mutlu hissediyorum. Buck'ın maceraları kısa ancak kesinlikle etkileyiciydi. Keyifli pazarlar...
112 syf.
Öncelikle kitabın adı yanlış çevrilmiş. Doğanın çağrısı olarak çevrilmesi gerekiyordu. Doğa burada metafor. Yani başkahraman köpek Buck’un doğasının çağrısı.

Hikaye bir iki cümleyle evinde konforlu bir şekilde yaşayan Buck’un altına hücum çağının başlamasıyla kaçırılması ve sopa ve diş yasasının hüküm sürdüğü zorlu doğa şartlarında yaşama tutunması ve adapte olmasını konu alıyor. Buck burada elbette metafor. Yazarımız Buck ve romanda ki karakterler üzerinden insanlığı betimlemiş. Şunu belirtelim ki biz insanlar olarak “medeni” adını verdiğimiz bir yaşam sürüyor olsak da (ki hepimiz süremiyoruz) bu “medeniyetin” bizim özümüz yani doğamız olduğu anlamına gelmiyor. Bizim doğamız aslında sopa ve diş kanunlarının geçerli olduğu acımasız ve vahşi bir yer. Bu ürkütücü ama bir o kadar da gerçek. Köpek Buck satıldıktan sonra vahşi yaşamda hayatta kalabilmek için çalmayı ve öldürmeyi öğreniyor. Yani yaşamda kalabilmek için ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor. Tıpkı bizler gibi. Şu an yaşadığımız hayat çok alt tabakada ki insanlara göre daha konforlu bir hayat olabilir fakat elimizde ki konfor kaçınca yani alt tabakaya düşünce bizler de vahşi doğanın içine daha da dalmak zorunda kalacağız. Bu söylediklerim şu an vahşi doğanın içinde olmadığınız anlamına gelmesin. Hayır şu an da vahşi doğanın tam olarak içindesiniz. Fakat alt tabakaya doğru indikçe mücadelemiz daha da artmak zorunda kalacak. Anlamak için kısaca betimlemek gerekirse İş hayatı vahşi doğamıza en güzel örneklerden biri. Sürekli yükselmek kaygısı, özellikle bizim gibi tek değer yargısı makam olan ülkelerde insanları arenanın tam içine sokuyor. Çirkefliklere bulaşabiliyor, yalan söyleyebiliyor, iftira atabiliyor, her türlü pisliğin içine bulanabiliyorsunuz. Çünkü kazanmanız gereken bir makam var. Vahşiliğin, sopa ve diş yasalarının tam olarak içindesiniz. Düşünün insanların (kendinizi de katın içine) hırslarını, aç gözlüklülerini. Gün içinde ne kadar mücadele verdiğinizi düşünün. Bunlar hep vahşiliğin belirtileri. Bizim doğamız bu. Hayatta kalmak için öldürmek zorundayız. Öldürmek burada çift anlamlı. Gerçek anlamının dışında aynı zaman da metafor da. Fakat doğamızın bu olması diğer üstün duyguların olmadığı anlamına gelmesin. Mesela Buck’u hayata geri döndüren adama Buck’un nasıl sadakatle bağlı kaldığını kitabı okuyan hepimiz biliyoruz. Buradan şunu da çıkarabileceğimizi düşünüyorum ki sevgi bizim medeniyetle aramızda ki en güçlü bağımız. Eğer sevgiyi de elimizden kaçırırsak tıpkı Buck’u çağırdığı gibi doğamız bizi de çağıracak ve bu sese kulak vererek vahşi doğanın derinliklerine doğru koşar adım ilerleyeceğiz.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bu kitap benim için sanki beyaz dişin devamı gibi oldu. Peş peşe okuduğum için çok keyif aldım.
yazarın 3 romanını da böylelikle bitirmiş oldum.
beyaz dişin aksine kahramanımız buck evcil ortamından rahat yaşantısından çalınarak uzaklaştırılıyor.
hiçte alışık olmadığı şartlarda yolculuk ederek satın alana adama ulaşıyor. burada buck ı şiddet ve alışık olmadığı kötü muamele bekliyor.
kızak çeksin diye satılıyor ve yine buck ı kötü zamanlar bekliyor.
öldürmeyen her acının güçlendirdiği gerçeğine burada da rastlıyoruz..
buck kendini her ortama alıştırıp uyum sağlamayı başarıyor. hatta çektiği kızaklarda liderlik etmeye başlıyor.
hep daha zorun altından kalkıyor ve daha da güçleniyor.
buck el değiştirdikçe daha kötü şarlar da çalıştırılmaya başlanıyor. beceriksiz insanların elinden john tarafından kurtarılıp sahipleniliyor. buck asil ve kendine has bir köpek. jonh a sadık çalışkan akıllı bir dost oluyor. aralarındaki bağ her an daha da güçleniyor. sahibine çok bağlı buck john un hayatını kurtarıyor.
john buck a o kadar güveniyor ki hiç tereddütsüz yüklü donmuş bir kızağı çakabileceği üzerine bahse giriyor ve kazanıyor. buck çevresinde ünlü çalışkan akıllı bir köpek olarak anılıyor.
bahis i kazandıktan sonra yeni bir macera için yola çıkıyor.
buck yeni macerasında içinden gelen seslere kulak veriyor. orman onda bir şeyleri çağırıştırıyor. iç sesi vahşi yaşamı istiyor. atalarının genlerinden gelen bu duygu
her defasında bastırıyor.
ormana dalıp gittiği bir gün buck vahşi bir kurtla arkadaş oluyor ama john u bırakıp iç sesini dinlemiyor ve kamp bölgesine gidip john a geri dönüyor.
günün birinde kızıl derililer kamp a saldırıyor. ve her canlıyı öldürüyorlar. ölenlerin içinde sahibi john da var. buck tek başına kızıl derilileri alt ediyor ve onlarda bu durum büyük etki yaratıyor.
yalnız kalan buck içindeki çağrıyı dinliyor. kampı basan kurtlara kendini kabul ettiriyor. artık ataları gibi buck da vahşi yaşama devam ediyor. buck ve ondan üreyen nesil efsane olarak kalıyor.
112 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Coelho'nun Simyacı adlı romanındaki Santiago karakteri kişisel menkıbesinin peşinden giderken,Buck adlı köpeğinde aynı şekilde varoluşunun ilkelliğine doğru sürüklendiğini görüyoruz.Mecburi olarak bir parçası olduğu serüven boyunca,Buck'ın içgüdüsel değişimleri ile karşı karşıya kalıyoruz ve aslında kitabın başından beri bir imge olarak ortaya koyulan ''vahşet'',Buck'ın atalarından ona miras kalan ilkel ve vahşi yaşamdan başka bir şey değil.

''İşte o aynı kendinden geçme hali,sürünün başında,ayışığının altında,kaslarını sonuna kadar zorlayarak,önünde hızla kaçan canlı yiyeceği kadim kurt çığlıkları içinde kovalayan Buck'ı da etkisine aldı.Benliğinin derinliklerinin sesi,benliğinin kendinden de derin olan ve zamanın dölyatağına kadar giden parçasının sesiydi;haykırdığı.Onu etkisi altına alan şey, içinde sonuna kadar yükselen hayattı,varoluşun o büyük dalgasıydı.''

Buck'ın hikayedeki son sahibi Thornton ile olan ilişkisi de üzerinde durulması gereken noktalardan.Çünkü karşılaştıkları ve beraber yaşamaya başladıkları dönem,vahşetin Buck'ı daha çok çağırdığı ve içine çektiği zamanlara denk düşüyor.Savaşmanın,bir canlıyı öldürmenin ve genel olarak zaferin tadını en çok aldığı günlerde,sahibine olan sadakat ve sevgisi Buck'ı diğer köpeklerden hemen ayırıyor.

''Spitz için hiç umut kalmamıştı.Buck amansızdı.Merhamet,daha nazik iklimlere has bir şeydi.'' İçindeki merhameti ve evcilliği tamamen kaybeden Buck,Thornton'a olan güçlü duygusal bağı yüzünden aslında hep bir ikilemde kalıyor.Doğa onu çağırırken Buck,çadırın içinde uyuyan sahibinin nefes alışlarını dinliyor.Bir kere çekip gitmeye çalıştıysa da,insana duyduğu şefkat onu geri çeviriyor.Bir köpeğin içinde bulunduğu bu ikircimli durumu London oldukça başarılı bir şekilde anlatıyor.Yani bir yandan vahşet çağırıyor,bir yandan ise şefkat.
112 syf.
Öncelikle konu muhteşem işlenmiş. Jack London'a hayran kaldım. Zaten sürekli okumam için öneriliyordu. Martin Eden'i çok önerdiler ancak bu kitabın kısa olması yazarı daha iyi anlayıp sonra o muhteşem eserini okumayı daha faydalı gördüm. Sırada diğer eserleri var.

SPOİLER İÇEREBİLİR...

Bu kitaba gelecek olursak bir köpeğin üzerinden insanların yaşamını, doğasını, duygularını aktarmaya çalışmış. Buck'un satıldıktan sonra bulunduğu yeri yadırgaması, sahibinin eziyetleri karşısında hayatta kalmak için oraya alışması, diğerleri gibi vahşi olmayı kabullenişi. Çok çalıştı çabaladı ve kendini öyle güzel geliştirdi ki sahibinin ve diğerler köpeklerin dikkatini çekti. Sürünün lideri bundan hiç hoşnut olmadı tabi ve çekişme, yok etme, aşağı çekme uğraşları.

Bizim insanımızda da çok vardır bu durum. Kimsenin başarılı olmasını istemeyiz. Başarılı olanları nasıl aşağı çekeriz diye uğraşırız. Başkalarının başarısızlığından mutluluk duyar kendimizi başarılı olarak görürüz. Sonuç olarak hiçbir şey olmaz.

Sonrasında sevginin gücü devreye giriyor. Kendisinin hayatını kurtaran Thornton'a karşı büyük bir sevgi besliyor tabi karşılıklı bir sevgi bu. Hep beraber istedikleri gibi yaşayıp istedikleri yerlere gidiyorlardı.

Sonrasını ben yazmıyım siz okuyun :)
151 syf.
Büyük balık küçük balığı yer.
Bir zenginin evinden kaçırılarak satılan ve kızak köpeği olmak zorunda kalan şehirli Buck'un soğuk, acımasız ve çok sert olan vahşi dünyamız karşısındaki yaşam mücadelesini anlatan, Darwinizm ve Naturalizm Akımlarından izler bulacağımız bir kitap.
Orta diye bir şey yok, ya efendi olacaksın ya da yönetileceksin.
Buck zamanla evcil olan ve yumuşak içgüdülerinin esaretinden kurtularak vahşiliğe uyum sağlar. ilkel doğa kanunları ve eli sopalı yasa koyucular karşısında vermiş olduğu yaşam savaşında koşulların daha sert bir görünüm almasıyla nasıl vahşileştiğini, güçlüler karşısında değişmenin, boyun eğmenin, mütemadiyen temkinli davranmanın, haksız bir üstünlük sağlayan boyunlarındaki iplerin, acımasızlıklar karşısında alınan derslerin, itaat edilmesi gereken efendilerin, ne uzlaşan ne de boyun eğen ve sonunda ölenlerin, dayak yiyip kırılmamanın, rekabetin şart olduğu ve gerçek hayat koşulları karşısında yırtıcı bir şekilde savaşmaya itilmenin hüküm sürdüğü, yaşadığın hayat şartlarına ve iklimine göre şekillendiğin bir yaşam.
Yasa; öl ya da öldür, ye ya da başkası tarafından yen idi. Affetmek ise daha yumuşak iklimlere özgüydü.
Buck’un kulağındaki hiç durmayan uğultularla vahşet onu çağırmaktadır.
112 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Baş karakterimiz bir kurt köpeği idi. Yazarımız bu kitapta yaradılış ve canlıların özünün değişmeyeceği gerçeğine vurgu yapıyordu. Bir tarafta sevgi ve huzur, sükunet, rahatlık hüküm sürerken diğer tarafta mücadelenin, açlığın, liderlik ve hayatta kalma savaşının hüküm sürdüğü iki farklı dünya düşünün. Hangisini seçerdiniz? Çoğunuz belki mücadele ve yorulmak yerine rahatı ve huzuru seçerdi. Kitapta bu seçimleri sizin ve beyninizin değil aslında içinizde bir yerlerde çok derinlerdeki özünüzün yaptığını, bunun yaradılış ile ilgili bir seçim olduğunu vurguluyordu. Bir kurdun başından geçenler kısacık bir kitaba öylesine sığdırılmış ki kitapta yedi iklim, dört mevsim, bencilinden acımalısına, hayvan severinden, cimrisine, vahşisinden, merhametlisine binlerce çeşit insan karakteri, birçok mücadele yer alıyor. Üstelik bunlar son derece hayatın içinden ve gerçekçi bir bakış açısı ile hayatın acı tatlı bütün yönleri ile aktarılıyor.

Jack London gerçekten çok kaliteli bir yazar. Tüm kitapları mesajlar ve akılda kalacak olaylar ile dolu.

Bir hayvanın gözünden, böylesine sevilesi ve mesajlarla dolu kitabı herkesin okumasını öneririm. Detaylı kitap yorumları için: http://yorumatolyesi.blogspot.com/...si-kitap-yorumu.html
112 syf.
·Beğendi·10/10
"Acımak, merhamet etmek, zayıflıktı. Vahşi hayatta merhamet diye bir şey yoktu. Merhamet, korku sanılırdı ve bu yanlış anlama, ölüm getirirdi. Ya sen öldürürsün ya da seni öldürürler, ya sen yersin ya da seni yerler; yasa buydu ve zamanın derinliklerinden gelen bu buyruğa uydu Buck."

Bir köpeğin gözünden dünyayı izlemek ve hayata dair çokça mesajlar alabilirsiniz.
İşte bir kısmını alıntıladığım bu muhteşem kitabı kesinlikle okumanızı öneririm, aynı şekilde çocuklarınıza da okutabilirsiniz. Hayal güçlerinin gelişimi için çok faydalı olacaktır. Çünkü Jack London'ın anlatımı tek kelimeyle muhteşem ve bütün Kuzey Toprakları'nı sanki siz de geziyorsunuz Buck ile birlikte. Kitabın kısaca konusu şöyle: Güney Topraklarında ve medeni dünyada bir evde yaşayan kendi halinde bir köpek iken, bir oyun sonucu tuzağa düşürülüp Kuzey'in o soğuk topraklarına gönderilen Buck'ın içindeki vahşi doğasının ortaya çıkışına ve geçirdiği evrime tanık olacaksınız. Alaska'da gittiği yerler ve her seferinde değişen sahipleriyle başına gelen maceraların destansı anlatımında duygulanacaksınız.

Jack London bir köpeğin dünyasına girip onu o kadar güzel anlatmış ki eğer sizde bir hayvan sever veya köpek besliyorsanız mutlaka bu kitabı okumalısınız.
120 syf.
Buck adında bir köpeğin başından geçenlerin konu alındığı kitapta, kurgu ve anlatım gerçekten çok iyi, çok dokunaklı.

Ülkemizdeki tüm büyük yayınevleri tarafından, ne yazık ki senelerden beri, hatalı çevrilmiş bir adla yayınlanması beni çok rahatsız ediyor: "Vahşetin Çağrısı". Hayır! Öyküde, doğasından uzaklaştırılarak insan tarafından köleleştirilmek istenen Buck'ın içinde, onu olması gereken yaşantıya çağıran bir ses olduğuna değiniliyor. Bu ses, doğanın sesi, yabanın sesi, evcilleşmemişliğin sesi. "Vahşet" kelimesi ise bambaşka bir anlam iletiyor, "vahşilik"ten de farklı. Ve bu öyküde "vahşetin çağrısı"na uyan tek bir şey varsa, o da insanoğlu.

Son zamanlarda farklı adlandırmalarla çeşitli baskıların yapıldığını da gördüm: yabanil-doganin-cagrisi, doganin-cagrisi, vahsi-doganin-cagrisi, vahsi-dunyanin-cagrisi, vahsi-dogaya-donus gibi... En kısa zamanda, ülkemizdeki tüm yayınevlerinin bu duygusal ve kahramanca hikayeyi, "Yabanın Çağrısı" ya da buna benzer bir adla ("vahşet" gibi bir çeviri hatası yapmadan) yayımlamalarını rica ediyorum.
Adam, mey­ha­ne­ci­nin ka­fes­le için­de­ki­nin gön­de­ril­di­­ği­ni bil­di­ren mek­tu­bu­nu oku­yup, ken­di ken­di­ne, “Buck
di­ye ça­ğı­rı­lın­ca gelir,” di­ye tek­rar­la­dı.“Evet, oğ­lum Buck,” dost­ça bir ses­le de­vam et­ti:“Şöy­le ufak­tan hır­laş­tık. Şimdi en iyi­si bü­tün olan­la­rı unut­mak. Bun­dan böy­le sen sen ol, ye­ri­ni öğ­ren, ben de ken­di­min­ki­ni bi­li­yo­rum. Akıl­lı us­lu bir kö­pek olur­san her şey dü­ze­lir, iş­ler yo­lun­da gi­der.
Yok eğer kö­tü bir kö­pek olur­san, da­yak­tan ca­nı­nı çı­ka­rı­rım. An­la­dın mı?”­
Ko­nu­şur­ken, az ön­ce ala­bil­di­ği­ne gad­dar­ca vur­du­ğu ka­fa­yı kor­ku­suz­ca ok­şu­yor­du. Elin do­ku­nu­şuy­la is­ter iste­mez tüy­le­ri­nin di­ken di­ken ol­ma­sı­na kar­şın, Buck buna ses çı­kar­ma­dan da­yan­dı. Adam su ge­tir­di­ği za­man, bü­yük bir is­tek­le iç­ti, son­ra da ada­mın elin­den lok­ma lok­ma doğ­ran­mış, ko­ca bir par­ça çiğ eti çiğ­ne­me­den yuta­rak ye­di.

Dö­vül­müş­tü (bi­li­yor­du bu­nu); ama ye­nil­me­miş­ti. Öm­rün­de ilk ve son ola­rak eli so­pa­lı bir ada­ma kar­şı elinden hiç­bir şey gel­me­di­ği­ni gör­müş, öğ­re­ne­ce­ği­ni öğ­renmiş­ti. Ve bun­dan böy­le bü­tün ha­ya­tı bo­yun­ca bu­nu hiç unut­ma­dı. So­pa, o gü­ne ka­dar giz­li kal­mış bir şe­yi or­ta­ya çı­kar­mış­tı; or­man ya­sa­sı­nın ege­men­li­ğiy­le ta­nış­ma­sıy­dı bu; üs­te­lik ta­nış­ma­nın an­cak ya­rı­sıy­dı gör­dü­ğü.
Ya­şa­mında­ki ger­çek­ler gi­de­rek da­ha da sert bir gö­rü­nüş al­dı ve Buck bu sert gö­rü­nü­şe, hiç yıl­ma­dan, do­ğa­sın­da ye­ni yeni uya­nan, o gü­ne dek giz­li kal­mış bir us­ta­lık­la gö­ğüs ger­di.
Bakışı Buck’ın üzerine takılan adam, gözleri parlayarak, “Aman Tanrım!” diye haykırdı. “Şu Allahın belası güzel köpek! Ha? Kaça?”
“Üç yüz, hem de büyük kelepir,” diye duraksamadan cevap verdi kırmızı kazaklı adam.
“Devletin kesesinden vereceğine göre, itiraz etmezsin zaten, ha Perrault?”
Perrault sırıttı. Beklenmedik orandaki istek artışı karşısında köpek fiyatlarının göklere fırladığı düşünülürse, böylesine mükemmel bir hayvan için istenilen para, hiç de çok sayılmazdı.
Bundan ne Kanada hükümeti zarar ederdi ne de kuryeler daha yavaş yolculuk etmek zorunda kalırdı. Perrault köpekten anlardı, Buck’a bakar bakmaz, onun binde bir rastlanılan köpeklerden olduğunu anlamıştı.
“Binde değil on binde bir gelir böylesi,” diye geçirdi içinden.
... Diğer köpekler gibi Buck da bunu hissetti ve bir değişim yaşayacaklarını anladı. François tasmalarını takıp onları üst güverteye çıkardı. Soğuk yüzeye ilk adımında Buck'ın ayağı, çamura çok benzeyen beyaz ve lapa gibi bir şeyin içine battı. Hemen pıskırarak havaya sıçradı. Üstelik bu beyaz şey neyse, havadan da aşağı düşüyordu. Silkelendi ama daha fazlası tekrar üzerine kondu. Merakla kokladı ve yaladı. Ateş gibi yakıyor ve bir an sonra yok oluyordu. Bu urum Buck'ı hayrete düşürdü. Tekrar denedi ve tekrar aynı sonucu aldı. Seyredenler şamatayla güldüler ve Buck utandı ama neden utandı, bilmiyordu; çünkü bu onun gördüğü ilk kardı...
" Vahşetin, sonsuz saatler boyunca örümceği ağında, yılanı büklümlerinde, panteri pususunda tutan bir sabrı vardır. Yaşamın kendisi kadar azimli, yorulmak bilmeyen, inatçı olan bu sabır, özellikle canlı yiyeceğini avlarken yaşamda görülür. Ve sürünün peşini bırakmaz, yürüyüşünü geciktirir, genç erkek geyikleri sinirlendirir, daha büyümemiş yavrularının yanındaki dişileri endişelendirir ve yaralı geyiği umutsuz bir öfkeyle deliye döndürürken, Buck'ta da bu sabır vardı. "
" Hayatın zirvesini imleyen ve ondan sonra yaşamın daha ötesine yükselemeyeceği bir esriklik anı vardır. Yaşamın çelişkisi öyledir ki, birisi en canlı halindeyken bu esriklik gelir ve canlı olduğunu tamamen unutturur ona. Bu esriklik, yaşamın bu unutuluşu, alevlerle kaplanarak dalıp giden, kendinden geçen sanatçılarda, cehenneme dönmüş bir savaş alanında savaş çılgınlığına kapılarak, düşmanına aman vermeyen askerlerde olur. "
" Ya sahip olacak ya da sahiplenilecekti, affetmek zayıflıktı, ilkel yaşamda affetmeye yer yoktu. Yanlış anlaşılıyor, korku olduğu sanılıyordu ve bu tür yanlış anlamalar ölümle sonuçlanıyordu. Öldür ya da öl, ye ya da yem ol, kanun buydu ve Buck da zamanın derinliklerinden gelen bu emre itaat ediyordu. "
" Ölümü, hareketin kesilmesi, canlıların hayatından öteye, uzağa gidiş olarak biliyordu ve John Thornton'm ölmüş olduğunu biliyordu. Bu içinde büyük bir boşluk bıraktı, bir parça açlığa benziyordu; ama bu boşluk ona bitmek bilmeyen bir acı veriyor ve yemekle de doldurulamıyordu. "

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Vahşetin Çağrısı
Baskı tarihi:
Temmuz 2015
Sayfa sayısı:
103
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759099251
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İskele Yayıncılık
Buck gazeteleri okumazdı. Okusaydı yalnızca kendisinin değil, Puget Sound'dan San Diego'ya dek, güçlü, uzun ve sık tüylü tüm kıyı köpeklerinin başında dolanan belâdan haberi olurdu. Bütün gemi ve nakliyat şirketlerinin yeni buluşunu dünyanın dört bir yanına avaz avaz duyurduklarını bilirdi. Çünkü Kuzey Kutup Bölgesi'nin karanlığında körü körüne dolaşan insanlar sarı bir maden bulmuşlardı. Binlerce kişi bu sarı maden için kuzeye akın ediyordu. Bu insanların köpeğe ihtiyacı vardı. Ağır ve yorucu işlerin üstesinden gelebilecek, kara kışa dayanabilecek, uzun tüylü, iri ve kuvvetli köpeklere...
Buck güneşin kucakladığı Santa Clara vadisindeki büyük bir evde yaşıyordu. Yargıç Miller'ın yeri denirdi buraya. Yoldan içerde, ağaçların arasına gizlenmiş; ancak dört bir yanını dolanan geniş verandanın, sık dallar arasından leke leke göründüğü bir evdi bu. Geniş çimenlikler arasından ve uzun kavak ağaçlarının birbirine dolanmış dalları altından kıvrılarak uzanan çakıllı araba yoluyla ulaşılırdı eve.

Kitabı okuyanlar 4.171 okur

  • Hevi
  • Oğuzhan BAYGÜL
  • Wander
  • Dilara
  • Derya
  • Cemre Nur Kaya
  • funda ergin
  • Cavit
  • İsmail
  • Harun AYDOĞDU

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.2 (3)
8
%0.2 (3)
7
%0.1 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları