ve Kırar Göğsüne Bastırırken

7,6/10  (24 Oy) · 
84 okunma  · 
17 beğeni  · 
1.021 gösterim
"Sevdiğimiz her şeyi göğsümüze bastırırken kırıyoruz. Vatanı seviyoruz ve sevgiyle bastırırken göğsümüze vatanı, onu parçalara ayırıyoruz; vatanseverler yapıyoruz parçalardan, hainler yapıyoruz, düşmanlar yapıyoruz, kuşkular ve korkular yapıyoruz, sevgimizle bir kezzaba dönüp delik deşik ediyoruz sevdiğimiz şeyi.

"Göğsümüze bastırırken kırdığımız vatan sevgisinden hayatla aramıza duvarlar örüyoruz, özgür olamıyoruz, rahat olamıyoruz, düşüncelerimizi söyleyemiyoruz, kendi ülkemizde ferah fuhur dolaşamıyoruz, hayatın içine giremiyoruz bir türlü.

Kadınları seviyoruz ve sevgiyle parçalıyoruz onları, evlere kapatıyor, yasaklarla kuşatıyor, sokaklarda gezmelerine izin vermiyor, dövüyor, bıçaklıyor, öldürüyoruz; ne kendimiz yaşayabiliyor, ne kadınları yaşatıyoruz; kadınlara duyduğumuz parçalanmış sevgiler hayatın bize sunmaya hazır beklediği her türlü mutlulukla, zevkle, keyifle aramızda büyük bir duvar gibi yükseliyor."
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2013
  • Sayfa Sayısı:
    152
  • ISBN:
    9786051416250
  • Yayınevi:
    Everest Yayınları
  • Kitabın Türü:
Emine Polat 
 11 Şub 19:17 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

AHMET ALTAN
Türkiye'de yazıya layık olan tek yazar.
Türkiye'de düşündüren tek yazar.

SORUYORUM!
‘Biz nerede koptuk bu dünyadan?’ diye soruyorum mesela.
Bu diyarlarda yaşayan insanlar, tarihin hangi noktasında, başka topraklardaki gelişmekte olan kalabalıklardan ayrılıp bugün sonuna yaklaştığımız görülen o zavallı maceraya yuvarlandı.


Şeyh Bedrettin’i astığımızda mı,
‎Piri Reis’i öldürdüğümüzde mi,
‎Nefi’yi boğdurduğumuzda mı,
‎Alevilerimizi kılıçtan geçirdiğimizde mi?
‎Nerede ayrıldı yollarımız?
‎Matbaayı reddettiğimizde mi?
‎Kendi Protestanlarımızı yaratamadığımızda mı?
‎Müslümanlığı kabul ettiğimizde, dinin yalnızca ibadetten ibaret olmayan bir ahlaki bütün olduğunu görmezden geldiğimizde mi?


‎Biz nerede, tarihin hangi noktasında koptuk dünyadan da bu hallere geldik?
Tarihin bir yerinde koptuk biz diğer insanlardan. Ayrı ayrı yollardan yürümeye başladık.

‎Onlar rönesansları , reformları, Protestanları, matbaaları, Cervantes’leri, Moliere’leri , Shakespeare’leri , Goethe’leri, Spinoza’ları , Kant’ları, Descartes’ları , buharlı makineleri ile bir başka kadere yürüdüler.
‎ Biz felsefesiz, romansız, tiyatrosuz, senfonisiz, matbaasız, muhalefetsiz bir çürümenin içinde kaldık. Aramızdaki mesafe gittikçe açıldı.
‎Ve,biz başımıza her gelenden, kendimizden başka birini, kaderi, talihi, düşmanları, hainleri sorumlu tuttuk.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki artık suçlayacak kimse kalmadı.

‎Biz, felsefeyi, sanatı, bilimi reddeden bir hırsızlar kalabalığı haline ne zaman geldik, tarihin hangi noktasında koptuk diğerlerinden?

‎Ve niye böyle yapmışız?

Şimdi felsefesiz, sanatsız, bilimsiz, herkesin ‘hak ettiğinden daha fazlasını kapmaya’ uğraştığı bir köylü toplumu olduğumuz gerçeği artık reddedilmez bir biçimde karşımıza çıktığında, niye bunun nedenini merak etmiyoruz?

‎Niye biz dünyanın yabancısıyız?
‎ Nerede ayrıldık biz dünyadan?
‎Tarihin hangi noktasında koptuk?
‎Ve,şimdi biz böylesine çoraklaşmış bir toplum olarak ne yapacağız?
‎Kendimizin gerçek durumunu açıkça görmek acaba yeni bir başlangıç olabilir mi?
‎Kendi gerçeklerimizi kabul edebilecek miyiz?

‎Az sordum biraz daha soracağım size


‎Düşmanlar ülkemizi işgal edip halkımızı baskı altına alsa nasıl yaşardık, neler yaparlardı bize, ne tür cehennemlerde yaşatırlardı insanlarımızı? İşgal altında yaşarken biz ne yapardık peki? Alkışlar mıydık işgalcileri, korktuğumuz için hayatımızı ve onurumuzu satar mıydık?
‎Ne yapardık işgal altında?
‎Ne yapardık ‎
‎Böyle tuhaf bir tarihsel şaka nasıl gerçekleşti?

Hâlâ insan bizim için önemli değil. Hâlâ kendimizi ve hayatımızı, bu hayatın sanattaki yansımalarını görmek isteyecek kadar ciddiye almıyoruz. Başımıza gelenleri hâlâ kaderin buyruğuna’ bağlarken, bu buyrukların niye bizim topraklarımızda böyle tezahür ettiğini, neden hep kaybettiğimizi, neden hep acılar çektiğimizi, neden duygularımızın sığlaştığını sorgulamıyoruz.
Belki de insanla hiç ilgilenmediğimiz için duygularımız böyle sığlaştı.
‎Peki neden biz kendi gözümüzde bu kadar önemsizleştik?

‎Niye, karşılaştığımız çıkmazlarda, ‘bu kaderin buyruğu mu, yoksa bizim hatalarımızdan mı kaynaklandı’ sorusunu soramadık.

Yine soruyorum size böyle sorular sorduran, düşündüren kaç yazar oldu bu zavallı ülkede?

Bilmiyorum gördüğünüz bu yüzlerden ve şu ülkenin yaşadıklarından memnun musunuz?
Ben değilim...
Bu ülkenin artık değişmesini istiyorum.

Şöyle diyor Ahmet Altan; “Ben, ülkemin, kimsenin faili meçhul cinayetlerle öldürülmediği, kimsenin ortadan yok olmadığı, hukukun ciddiye alındığı bir ülke olmasını istiyorum.”

Bunu istemek suç mu gerçekten bu ülkede?

Yine soruyor Ahmet Altan

BU TOPLUM NİYE KENDİNE SORULAR SORMUYOR?