ve Kırar Göğsüne Bastırırken

·
Okunma
·
Beğeni
·
1901
Gösterim
Adı:
ve Kırar Göğsüne Bastırırken
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051416250
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
ve Kırar Göğsüne Bastırırken
Ve Kırar Göğsüne Bastırırken
"Sevdiğimiz her şeyi göğsümüze bastırırken kırıyoruz. Vatanı seviyoruz ve sevgiyle bastırırken göğsümüze vatanı, onu parçalara ayırıyoruz; vatanseverler yapıyoruz parçalardan, hainler yapıyoruz, düşmanlar yapıyoruz, kuşkular ve korkular yapıyoruz, sevgimizle bir kezzaba dönüp delik deşik ediyoruz sevdiğimiz şeyi.

"Göğsümüze bastırırken kırdığımız vatan sevgisinden hayatla aramıza duvarlar örüyoruz, özgür olamıyoruz, rahat olamıyoruz, düşüncelerimizi söyleyemiyoruz, kendi ülkemizde ferah fuhur dolaşamıyoruz, hayatın içine giremiyoruz bir türlü.

Kadınları seviyoruz ve sevgiyle parçalıyoruz onları, evlere kapatıyor, yasaklarla kuşatıyor, sokaklarda gezmelerine izin vermiyor, dövüyor, bıçaklıyor, öldürüyoruz; ne kendimiz yaşayabiliyor, ne kadınları yaşatıyoruz; kadınlara duyduğumuz parçalanmış sevgiler hayatın bize sunmaya hazır beklediği her türlü mutlulukla, zevkle, keyifle aramızda büyük bir duvar gibi yükseliyor."
152 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Aydın insan; bilinmeyeni söyleyen değil, söylenemeyenleri söyleyebilen insandır.

O, hayatını darağaçlarının gölgesinde sürdürür. Maviliklerden süzülerek indiği yeri kızıl seylaba çeviren giyotin bıçağının havada süzülürken çıkardığı ıslık sesine aşina olandır aydın insan. Ömrü mahkemelerde, hapishanelerde, sürgünlerde geçendir.
İçinden çıktığı topluma borçludur. Vefası gereği konuşur. Korkak mıdır? Evet korkabilir. Ancak gücü elinde bulunduranlardan korktuğundan daha çok mesleğinin, vicdanının ve onurunun gereğini yerine getirememekten korkar.
Televizyon programlarında her gün demeçler veren politikacılar, tarihçiler, profesörler, gazeteciler entelektüel olabilirler ancak asla aydın değildir onlar. Aydın insan popülizme esir olmaz. İnsanların duymak istediğini söylemez, inandığı hakikati söyler. Gerekirse halkıyla sürtüşür. Bu yüzden genellikle güç odaklarının gazabına, kalabalıkların da lanetine hedef olur.
Faiz kendisine yarar sağlarken haram değildir fetvası veren; pedofiliye, tecavüze, hırsızlığa göz yuman dinbazlara düşmandır. Onların peşinde savrulan muhafazakarlara, mukaddes bulduklarını gerçekten muhafaza etmedikçe asla dindar olamayacaklarını hatırlattığı için sevilmezler. Milliyetçiliğin her vatandaşın hak ve hukukunu üstün tutmak, her bireyinin hayat standartlarını yükseltmek olduğunu; şovenizme veya etnosentrizme kurban edilmemesi gerektiğini söylediği için sevilmezler. Tüm ötekileştirilenlere ve ezilenlere destek olduğu için; adalet, eşitlik ve özgürlüğün ne olduğunu kalabalıklara hatırlattığı için bu kavramları tekelinde tutan 'memur zihniyetler'ce de sevilmezler.
Toplum onları sapkın olarak yaftalayabilir. Evet, egemen normlara aykırı tavır sergilerler ancak yaptıkları olumlu sapmadır. Yani Sokrates'in yada Malcolm X'inki gibi bir sapmadır.
Bu yüzden devamlı kalabalıklarla sürtüşürler. Ancak geleceğe açılan yolu göstermekten, var olan değerleri sorgularken bazı yerleşik yargıları eleştirmekten ve yeni fikirlerin sözcülüğünü yapmaktan da geri durmazlar.
Belki yaşadıkları çağda anlaşılmayabilirler; ancak yıllar, yüzyıllar sonra çıkacak olan kahramanların düşüncelerinin mebdei onların yıllar evvel haykırmış olduklarındadır.

Türkiye'de yaşayan aydın insanlar denince aklıma gelen ilk isimdir Ahmet Altan. Çile çekmeyen popülist entelektüelleri bu kategoride değerlendiremeyeceğim için de bu listeyi çok uzatamıyorum. Böyle kıymetli bir kalemin bu kadar az okunmasını da ülkem adına kayıp olarak görüyorum. Platon ya da Jean-Jacques Rousseau bu kadar ilgi odağı yapılırken onunla aynı değerleri savunan, benzer şeyleri söyleyen kendi yazarlarımıza kulak tıkamak fazla trajik geliyor. Galiba bizim erdemliğimiz ve değerlerimiz zamana, mekana ve kişilere göre değişen şeyler.

Farklı zamanlarda yazılmış yazılarından ve mahkemelerde yaptığı bazı savunmalardan derlenmiş bir kitap. Anlattıkların için teşekkürler Sayın Altan. Bilhassa kitap okumanın ve (gerektiğinde hızlı koşabilmek için) atletizmin önemine dikkat çektiğini için :)
152 syf.
·2 günde·Beğendi
Ve Kırar Göğsüne Bastırırken adlı kitapta denemelerini bir araya getirmiş Ahmet Altan. 35 farklı denemeyi, yalnızca duygularıyla, tutkularıyla değil, düşünceleriyle de karşı tarafa aktarmaya çalışıyor ve bana kalırsa başarmış da. toplumun söylenmesi yasaklanmış acılarına, bastırılmış sevinçlerine, gölgede bırakılmış sırlarına eğiliyor.
152 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Öncelikle belirtmeliyim ki deneme türü pek okumam. Fazlaca eleştirme yetkinliğine de sahip olmadığımı düşünüyorum bu nedenle.. Yazar kitapta fazlaca özeleştiri yapıyor fakat bu özeleştirisi sadece kendine yönelik değil, kendinden başlayarak ülkemize ve sonra da diğer ülkelerle tüm insanlığa. Öldürmek yerine yaşatmanın savunulması gerektiğini, bunun için de entellektüellerin büyük bir rol üstlenmesi gerektiğini, susmamalarını, fakat konuştuklarında da insanların öfkesine maruz kalacaklarını söylüyor. Kendisi de bir çok kez yargılamalar geçirmiş, hatta şuan da hapiste olan biri. Atatürk'ü sevmiyor ve bunu açıkça belirtirken Atatürk'ün haklı olduğunu düşündüğü bir sözüne atıf yapıyor, Enver paşayı çok ciddi topa tutuyor, Osmanlı padişahlarını eleştiriyor, Avrupa'daki adaletsizlikleri, Nazizmi eleştiriyor ve bunların hepsini ilginç bir şekilde çocuklara masal anlatıyormuş edasıyla yapıyor. Herkesin kendi vicdanında tartması gereken bir kitap.
152 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
bu zamana kadar okuduğum en güzel deneme kitaplarından biriydi gerçekten. insanlara, insanlığa dair ne varsa bu kitapta bulabilirsiniz. duygular, tutkular, bastırılmış düşünceler, bastırılamayan düşünceler, toplumsal düşünüş biçimleri ve daha nicesi... mutlaka okumanızı öneririm.
152 syf.
·1 günde·Puan vermedi
İçinde yaşadığımız ,havasını soluduğumuz , yasını çektiğimiz, sevincine boğulduğumuz topraklarda bilinmeyen bir çok gerçeğin açık yüreklilikle ortaya konması yanlışların kabul edilip doğruya güzele inanılması gerekir. Her yazardan ,politikacidan ,generalden ,şarkıcıdan şairden beklenen budur ama çok azı bunu yapar .
Ahmet Altan bu kitabı ile yaşadıklarını bildiklerini sevdiklerini sevmediklerini ortaya koymuştur. Kendimizi birkez daha eleştirmeye varız diyenlere okunması gereken bir kitap diyebilirim.
152 syf.
·7 günde·Beğendi·7/10
Yayınlanmış bütün kitaplarını okumuş bir kişi olarak Sayın Altan'ın "deneme" tarzındaki bu son kitabını öncekilere nazaran daha nitelikli bulduğumu söylemeliyim.Bu kitabın konusu olan sosyal çarpıklıkları,toplumsal düşünce hayatındaki sancıları ve oldukça cesur sistem eleştirilerini okuduğunuzda ayaklarınız bu topraklara daha sağlam basacak.
152 syf.
·2 günde
Hayatla aramızda kalın, yüksek ve dikenli bir duvar yükseliyor sanki, bulunduğumuz dar ve sıkışık alandan sıyrılıp hayatın duygularla ve düşüncelerle genişleyip, sonsuzluğa doğru açılan vadilerine yayılamıyoruz, bir duvarın dibinde her türlü duyguyu ve düşünceyi, içine sıkıştığımız alanın küçüklüğüne indirgeyerek, panik içinde birbirimizi çiğneyip duruyoruz.

 

 Hayatla aramızdaki duvar ise sevgilerle örülüyor.

 

 Vatan sevgisi, kadın sevgisi, namus sevgisi, dürüstlük sevgisi hayatla aramıza giriyor.

 

 Sevdiğimiz her şeyi sevgiyle parçalayıp, o parçalardan duvarlar yapıyoruz.

 

 Vatan sevgiyle parçalanıyor, kadınlar sevgiyle öldürülüyor, namus sevgiyle saldırganlığa dönüştürülüyor, dürüstlük sevgiyle bir sahtekârlık haline getiriliyor.


 Hepimiz Aragon’un anlattığı insanlara benziyoruz.

 

 “Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü, ne zayıf yanları, ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi.”

 

 Sevdiğimiz her şeyi göğsümüze bastırırken kırıyoruz.

 

 Vatanı seviyoruz ve sevgiyle bastırırken göğsümüze vatanı, onu parçalara ayırıyoruz; vatanseverler yapıyoruz parçalardan, hainler yapıyoruz, düşmanlar yapıyoruz, kuşkular ve korkular yapıyoruz, sevgimizle bir kezzaba dönüp delik deşik ediyoruz sevdiğimiz şeyi.

 

 Göğsümüze bastırırken kırdığımız vatan sevgisinden hayatla aramıza duvarlar örüyoruz, özgür olamıyoruz, rahat olamıyoruz, düşüncelerimizi söyleyemiyoruz, kendi ülkemizde ferah fuhur dolaşamıyoruz, hayatın içine giremiyoruz bir türlü.

 

 Kadınları seviyoruz ve sevgiyle parçalıyoruz onları, evlere kapatıyor, yasaklarla kuşatıyor, sokaklarda gezmelerine izin vermiyor, dövüyor, bıçaklıyor, öldürüyoruz; ne kendimiz yaşayabiliyor, ne kadınları yaşatıyoruz; kadınlara duyduğumuz parçalanmış sevgiler hayatın bize sunmaya hazır beklediği her türlü mutlulukla, zevkle, keyifle aramızda büyük bir duvar gibi yükseliyor.

 

 Hele namus sevgimizle dürüstlük sevgimiz.

 

 “Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları.”

 

 Namusu seviyoruz ve sevgiyle aşağılık bir silaha çeviriyoruz namusu; kendi namusumuz değil bir başkasının namussuzluğu ilgilendiriyor bizi, kendimiz için değil başkasını suçlamak için istiyoruz onu, yaşamak namussuzluğun giriş kapısı oluyor bizim için, ‘namuslu olan keyifle yaşamaz’ deyip, hayatla aramıza dikiyoruz parça parça edilmiş namusu.

 

 Dürüstlüğü seviyoruz ve sevgiyle bir sahtekârlığa çeviriyoruz dürüstlüğü, işimizi iyi yapmak değil dürüstlük bize göre, gerçekleri korkusuzca söylemek değil, tabuların altında ezilmemek için verilen bir mücadele değil, egemenlere karşı başını dik tutmak değil, dürüstlüğü bir yemek parasına, bir uçak biletine satılabilir bir zavallı, bir meta haline getirip, yemediğimiz her yemek, binmediğimiz her uçakla kendi dürüstlüğümüzü kanıtlayarak, kötü yaptığımız işleri, korkularımızı, ezilmişliklerimizi, boyun eğikliğimizi, parçalanmış dürüstlüklerden imal edilmiş sahtekârlıklarımızın arkasına saklıyoruz ve kırık dürüstlüklerden bir duvar yapıyoruz hayatla aramıza.

 

 Ve kırıyoruz göğsümüze bastırırken sevdiğimiz her şeyi.

 

 Ve kırdığımız sevgilerden duvarlar örüyoruz hayatla aramıza.

 

 ‘Sabahlan o yazgı için uyanmış olsak da, tükenmiş ve kararsız oluyoruz akşamları.’

 

 Kararsız ve tükenmiş, paramparça ettiğimiz sevgilerle yaptığımız bir duvarın dibinde korkmuş atlar gibi birbirimize çarpıyoruz.

 

 Bir türlü açılamıyoruz hayata.
152 syf.
AHMET ALTAN
Türkiye'de yazıya layık olan tek yazar.
Türkiye'de düşündüren tek yazar.

SORUYORUM!
‘Biz nerede koptuk bu dünyadan?’ diye soruyorum mesela.
Bu diyarlarda yaşayan insanlar, tarihin hangi noktasında, başka topraklardaki gelişmekte olan kalabalıklardan ayrılıp bugün sonuna yaklaştığımız görülen o zavallı maceraya yuvarlandı.


Şeyh Bedrettin’i astığımızda mı,
‎Piri Reis’i öldürdüğümüzde mi,
‎Nefi’yi boğdurduğumuzda mı,
‎Alevilerimizi kılıçtan geçirdiğimizde mi?
‎Nerede ayrıldı yollarımız?
‎Matbaayı reddettiğimizde mi?
‎Kendi Protestanlarımızı yaratamadığımızda mı?
‎Müslümanlığı kabul ettiğimizde, dinin yalnızca ibadetten ibaret olmayan bir ahlaki bütün olduğunu görmezden geldiğimizde mi?


‎Biz nerede, tarihin hangi noktasında koptuk dünyadan da bu hallere geldik?
Tarihin bir yerinde koptuk biz diğer insanlardan. Ayrı ayrı yollardan yürümeye başladık.

‎Onlar rönesansları , reformları, Protestanları, matbaaları, Cervantes’leri, Moliere’leri , Shakespeare’leri , Goethe’leri, Spinoza’ları , Kant’ları, Descartes’ları , buharlı makineleri ile bir başka kadere yürüdüler.
‎ Biz felsefesiz, romansız, tiyatrosuz, senfonisiz, matbaasız, muhalefetsiz bir çürümenin içinde kaldık. Aramızdaki mesafe gittikçe açıldı.
‎Ve,biz başımıza her gelenden, kendimizden başka birini, kaderi, talihi, düşmanları, hainleri sorumlu tuttuk.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki artık suçlayacak kimse kalmadı.

‎Biz, felsefeyi, sanatı, bilimi reddeden bir hırsızlar kalabalığı haline ne zaman geldik, tarihin hangi noktasında koptuk diğerlerinden?

‎Ve niye böyle yapmışız?

Şimdi felsefesiz, sanatsız, bilimsiz, herkesin ‘hak ettiğinden daha fazlasını kapmaya’ uğraştığı bir köylü toplumu olduğumuz gerçeği artık reddedilmez bir biçimde karşımıza çıktığında, niye bunun nedenini merak etmiyoruz?

‎Niye biz dünyanın yabancısıyız?
‎ Nerede ayrıldık biz dünyadan?
‎Tarihin hangi noktasında koptuk?
‎Ve,şimdi biz böylesine çoraklaşmış bir toplum olarak ne yapacağız?
‎Kendimizin gerçek durumunu açıkça görmek acaba yeni bir başlangıç olabilir mi?
‎Kendi gerçeklerimizi kabul edebilecek miyiz?

‎Az sordum biraz daha soracağım size


‎Düşmanlar ülkemizi işgal edip halkımızı baskı altına alsa nasıl yaşardık, neler yaparlardı bize, ne tür cehennemlerde yaşatırlardı insanlarımızı? İşgal altında yaşarken biz ne yapardık peki? Alkışlar mıydık işgalcileri, korktuğumuz için hayatımızı ve onurumuzu satar mıydık?
‎Ne yapardık işgal altında?
‎Ne yapardık ‎
‎Böyle tuhaf bir tarihsel şaka nasıl gerçekleşti?

Hâlâ insan bizim için önemli değil. Hâlâ kendimizi ve hayatımızı, bu hayatın sanattaki yansımalarını görmek isteyecek kadar ciddiye almıyoruz. Başımıza gelenleri hâlâ kaderin buyruğuna’ bağlarken, bu buyrukların niye bizim topraklarımızda böyle tezahür ettiğini, neden hep kaybettiğimizi, neden hep acılar çektiğimizi, neden duygularımızın sığlaştığını sorgulamıyoruz.
Belki de insanla hiç ilgilenmediğimiz için duygularımız böyle sığlaştı.
‎Peki neden biz kendi gözümüzde bu kadar önemsizleştik?

‎Niye, karşılaştığımız çıkmazlarda, ‘bu kaderin buyruğu mu, yoksa bizim hatalarımızdan mı kaynaklandı’ sorusunu soramadık.

Yine soruyorum size böyle sorular sorduran, düşündüren kaç yazar oldu bu zavallı ülkede?

Bilmiyorum gördüğünüz bu yüzlerden ve şu ülkenin yaşadıklarından memnun musunuz?
Ben değilim...
Bu ülkenin artık değişmesini istiyorum.

Şöyle diyor Ahmet Altan; “Ben, ülkemin, kimsenin faili meçhul cinayetlerle öldürülmediği, kimsenin ortadan yok olmadığı, hukukun ciddiye alındığı bir ülke olmasını istiyorum.”

Bunu istemek suç mu gerçekten bu ülkede?

Yine soruyor Ahmet Altan

BU TOPLUM NİYE KENDİNE SORULAR SORMUYOR?
152 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Üslup sahibi bir yazardan nitelikli denemeler. Düşüncelerinin bazılarına katılır, bazılarına katılmazsınız belki ama Ahmet Altan’ın iyi bir yazar olduğunu reddedemezsiniz. “Alışveriş listesi yazsa okutacak az sayıdaki yazardan biri olan” Ahmet Altan’ın yeni yazılarını da okumak isterim.
152 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Ahmet Altanın muhteşem anlatımı ile günümüz Türkiyesini özetleyen başarılı bir sentez diyebilirim hatta dünyaya bakış açısıda denebilir cezaevine girmesini insan daha iyi anlıyor
152 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Ahmet Altan'ın ilk okuduğum kitabı. Gerçekten kitabın basım yılından itibaren aradan 16 yıl geçmesine rağmen Türkiye'de değişmeyen şeylerin olduğunu görmek üzücü. Kitapları okurken önyargınızı bir kenara bırakmak gerek.
Tabi ki her okuyucu gibi tenkit ettiğim yerler oldu fakat genel olarak çok beğendim.
152 syf.
·3 günde·8/10
Kafka'nın romanlarını okur gibi yaşıyoruz! demişti yazar. Yaşadığımız coğrafyada, "bir ilkbahar sabahı güneşle uyanıp, kırlara uzanmak" mümkün değil ne yazık ki...
Ahmet Altan'ın kaleminden incilerle bezeli sayfalar, köşe yazılarından derleme bir kitap. Bir solukta içmelik tatlı, serin şerbet gibi... Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen kalemin etkileyici satırlarını keyifle okudum
Sevgiyle... 🥀
Kaç pusudan geçtik, kaç çatışmadan çıktık.
Ne aşktan selamımızı kestik, ne sevişmelerden vazgeçtik.
Diyorlar ki, yenilmişiz.
Diyorum ki, yenilmedik.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
ve Kırar Göğsüne Bastırırken
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051416250
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
ve Kırar Göğsüne Bastırırken
Ve Kırar Göğsüne Bastırırken
"Sevdiğimiz her şeyi göğsümüze bastırırken kırıyoruz. Vatanı seviyoruz ve sevgiyle bastırırken göğsümüze vatanı, onu parçalara ayırıyoruz; vatanseverler yapıyoruz parçalardan, hainler yapıyoruz, düşmanlar yapıyoruz, kuşkular ve korkular yapıyoruz, sevgimizle bir kezzaba dönüp delik deşik ediyoruz sevdiğimiz şeyi.

"Göğsümüze bastırırken kırdığımız vatan sevgisinden hayatla aramıza duvarlar örüyoruz, özgür olamıyoruz, rahat olamıyoruz, düşüncelerimizi söyleyemiyoruz, kendi ülkemizde ferah fuhur dolaşamıyoruz, hayatın içine giremiyoruz bir türlü.

Kadınları seviyoruz ve sevgiyle parçalıyoruz onları, evlere kapatıyor, yasaklarla kuşatıyor, sokaklarda gezmelerine izin vermiyor, dövüyor, bıçaklıyor, öldürüyoruz; ne kendimiz yaşayabiliyor, ne kadınları yaşatıyoruz; kadınlara duyduğumuz parçalanmış sevgiler hayatın bize sunmaya hazır beklediği her türlü mutlulukla, zevkle, keyifle aramızda büyük bir duvar gibi yükseliyor."

Kitabı okuyanlar 255 okur

  • Taylan Bodur
  • Sibel KAPLAN
  • Yunus ÇİNÇİN
  • Berfin
  • Sultan Çakır
  • Anna K.
  • Eda gökalp
  • Buket
  • Ayşenur Tufan
  • x

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%1.8
14-17 Yaş
%7.3
18-24 Yaş
%9.1
25-34 Yaş
%30.9
35-44 Yaş
%45.5
45-54 Yaş
%3.6
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58
Erkek
%42

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%24.6 (15)
9
%19.7 (12)
8
%19.7 (12)
7
%8.2 (5)
6
%4.9 (3)
5
%3.3 (2)
4
%1.6 (1)
3
%1.6 (1)
2
%1.6 (1)
1
%0