Giriş Yap

Veba

8.210 üzerinden
4.126 Puan · 676 İnceleme
272 syf.
Camus’un Evreni
“Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyler göstermek kadar mantığa uygundur.” Daniel Defoe Camus’un romanının girişi için seçtiği bu alıntı kendi varoluşundaki labirentten çıkış yolu arayan insanın içinde bulunduğu haleti ruhiyeyi, tam bir nokta atışıyla şapka çıkartacak ustalıkla tasvir ediyor; ”Hapsedilmişlik.” Kendi ülkesine, kendi hayatına, sorumluluklarına, zayıflıklarına hatta kısa süre öncesine kadar küresel bir pandemi sürecinde kendi evlerine hapsedilen insanlarız hepimiz.Yaşanların ağırlığı, kendi bunalımlarımız, hepimizin malumu.Bütün bunlara katlanmak için dayanak olabilecek sağlam bir sebep ararken bir meçhule “Neden?” sorusunu yöneltmeden edemiyor iç sesimiz. İşte tam bu sorunun akabinde kendi hapsedilmişliğimizi, çığlık çığlığa kan kusarak ölen farelerin habercisi olduğu bir salgınla mücadele eden Oran’ın hapsedilmişliğinde göstererek bahsi geçen alıntıya bir selam gönderiyor sevgili Camus.Denize sırtını dönmüş, alışkanlıklar şekillenmiş hayatların yeknesak süregeldiği bu dingin ve çirkin şehir, insanlık tarihi kadar eski bir tragedyanın provasına ev sahipliği yapıyor. Jean Tarrou; Kızıl Baykuş’un Avukatı Henüz on yedi yaşındayken savcı yardımcısı babasının isteğiyle katıldığı bir davada, babası tarafından idama mahkum edilen yoksul, talihsiz bir adamın hatırasını kalbinde yaşatan karakterdir kendisi.Hayata karşı boyun eğmeye yazgılı, tüyleri diken diken kızıl bir baykuşa benzeyen bu idam mahkumu, onun hayatındaki kolektif kötülüğün karşısında durmasını sağlayan kişisel aydınlanmanın temelini atmıştır.Toplum nezdinde yalnızlaşmasana sebep olan bu süreç, onu ailesinden gönüllü olarak ayırmış ve gerçek hayatla tanışmasına vesile olmuştur.Hayatı boyunca devam eden bu yüksek ahlaki tutum salgınla mücadelesinde de devam etmiş, Kızıl Baykuş’la olan bitmeyen hesabını kendi canı pahasına kapatmıştır.Özellikle ölüm cezasını sorgulamaya açtığı bölüm, hikayede kalıcı bir yer açıyor kendine. Yarım Kalan Cümleler; Mösyö Grande Duygusal yönümüz, bitmeyen cümlelerimiz, incindiğini halde sevmekten vazgeçmeyen vefalı tarafımız.Oldukça mütevazi bir maaşla hayatını idame ettiren, kalbinde kırık bir aşk hikayesiyle avunan münzevi adam.Öyle naif bir karakter can bulmuş ki Camus sayesinde onu terk eden eşine karşı öfkeli tek bir cümle duyamıyoruz onun ağzından.Zira kendisi içindeki suçluluk duygusuyla yarım kalmış cümlelerinden kendini sorumlu tutmaktadır.Özellikle de eşi Jeanne’e karşı olanlardan.Ona adayacağı tek bir cümleyi bir türlü kuramaz.Hayatı boyunca yarım kalmışlıklarla kuşatılmış bir yürekten bunu beklemek ne kadar adildir?Kendini hiçbir zaman ifade etmeyi bilemeyen bu silik, mahçup ihtiyar, benim için romanın tek ve gerçek kahramanıdır; zira ben hayatta onurlu yenilgiler önünde saygıyla eğilmeyi, vasat başarı hikayelerine yeğ tutarım. Camus’un Sisifos’u; Doktor Bernard Rieux Sabırsız insanların doluştuğu sıkıcı bir bekleme salonunu andıran Oran’daki en müstesna isimdir Doktor Rieux.Bana kalırsa kendisi aynı zamanda Camus’un bütün felsefi algoritmasını yansıtan bir karakter. Salgının başlangıcındaki üst düzey yetkililerin saç baş yolduran başarısız kriz yönetimlerinden tutun da, maddi manevi her türlü olanaksızlığa rağmen hastalık karşısında gardını bir an bir düşürmemiş,üstün ahlaki nitelikleri içinse hiçbir tebrik veya karşılık beklentisine girmeyen dürüst bir insandır her şeyden önce, kendi deyimiyle ‘sadece işini yapar.’ Sonu yıkım olan bir felaketin mahiyetini kabullendiği halde umutsuzluğa asla düşmez.O benim için kayayı her gün tepenin en yüksek noktasına yuvarlayan Sisifos’tur, Camus’un Sisifos’u. Kitap yukarda bahsettiğim üç karakterden ibaret değil asla.Bahsedilenler benim kendinimi uzun süre sorgulamama sebep olanlar, benzer duygular, müşterek acılar.Çok daha zengin, bir kerede anlaşılamayacak kadar da derin bir eser.Üstelik felsefi alt metni de oldukça sağlam, ama tabii bu başka bir incelemenin konusu olacak. Sırtımızdaki kayayı yüksek tepeye taşımaya devam ederken salgınla mücadele eden farklı karakterlerin oluşturduğu bu topluluğu getirelim gözlerimizin önüne. Belki o kadar ağır değildir hayat, durumu kabullendiğimizde. Teşekkürler Albert,
·
5 yorumun tümünü gör
Reklam
304 syf.
·
24 günde
·
Puan vermedi
Albert Camus - "Veba". Yazarın ilk okuduğum kitabı oldu, ama son olmaya bilir. İlk önce 24 günün açıklamasını getireyim :). Başlangıcı çok güzeldi, o kadar akıcı ve aksiyon gibi gidiyordu ki, elimden bırakamıyordum, hatta ilk bölümleri okuduğumda "ya ben bunu 1 güne bitiririm" dedim, DEDİM, AMA gördüğünüz gibi 1 gün 24 güne dönüştü. Çünkü artık ortalara doğru ben Coronanı buldum kitapta. Yani gerçekten Coronadan bir fark yoktu: kapanmalar, aşılar, hastalar, ölenler, her kesin modu düşük.. Ben alayım elime bir kahve, bir de bu kitabı, akşam yelinde okumaya kalkayım, hava bana o kadar boğanak geliyordu ki.. Çünkü tam anlamıyla yazar bu günümüzü, en kötüsüyse geçen yılı anlatmış sanki ve hakikatte olduğumuz o ruh düşkünlüyü bir daha canlandı bende. Ama doktor beyin kendi hayatı kısmına geldikten sonra işler düzelmeye başladı, kitap yine baştaki akıcılığını kazandı, fakat bu kez de sorun, benim bitirmeye acele etmeyişimdi. Üzerinden 3 kitap okumuştum ve alışkanlık yarandı sanki bende, "ne zaman olur bitiririm, kötü mü, en sıkıldığım anda elimi atıp okuduğum bir kitap..". Kitaba karşı bu kadar bağımlılık oluşmuştu. :) Ve bu gün telefonu kapatıp bir kenara bırakarak kitabın üzerine çöktüm, bitirdim, kendimi kutluyorum. Sonu beklediğim gibi, yani yazarın artık düşüncelerini belli bir yerden sonra anladığım için nasıl bir sonluk ola bileceğini tahmin etmiştim ve sağ olsun Albert bey de beni mahçup etmedi, güzel bitirdi, sonda "iyi ki okudum" diye bildim.. Bu kitabı okumama vesile olduğun için, 1000kitap.com/Laperdutagente, sana teşekkür ederim.. Ve izlemek isteyenler için (mutlaka beğeneceyinize eminim) videonun arkadaş tarafından yorumlama linkini de bırakıyorum buraya, kendisi zaten benim söylemediklerim dahil her şeyi güzel ve açık şekilde anlatmış: youtu.be/ISVMourAfLk Okumanızı tavsiye ederim. Bol kitaplı ve huzurlu günler dilerim..
Taun
8.2/10 · 15,8bin okunma
·
4 yorumun tümünü gör
303 syf.
·
8 günde
·
7/10 puan
Günün birinde fareler lağımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp sokaklarda ölmeye başlarlar. Başlangıçta kapıcılardan başka kimsenin ciddiye almadığı bu garip olay, zamanla vahim boyutlara ulaşır. Şehirde korkunç şeyler olmaktadır. Hızla yayılan mikrop nedeniyle ölüm insanlara da sirayet eder. Semptomlar açıkça vebaya işaret etmesine rağmen, 20. yy. da veba olacağına insanlar inanmak istemez. Olsa bile bunun kendi başların gelebileceğine inanamazlar. Veba ile karşı karşıya olduklarını uzun süre hep birlikte reddederler, adını koymazlarsa sonuçlarından da etkilenmeyeceklermiş gibi. Derken kısa sürede ölüm haberleri artar, durum korkunç bir hal alır. Katı önlemler alınır, şehir karantinaya alınır. Bundan sonra ne yaşanacaksa, hem herkesten uzak, hem herkesin gözü önünde yaşanacaktır. Romanın en duyarlı bölümlerinden birinde, roman karakterlerinin kendi aralarında ne çok ölüm gördüklerini konuşurlarken, ölüm görmekten de beterinin, başkalarının ölümüne alışmak, onu sıradanlaştırmak olduğunu fark etmeleridir. Bu dünyadaki asıl veba, hissizleşmektir.
270 syf.
“Hayat hiçbir şey değildir, itina ile yaşayınız.”
“Bir hapsedilmişliği başka bir hapsedilmişlikle göstermek, gerçekte var olan herhangi bir şeyler göstermek kadar mantığa uygundur.” Daniel Defoe Öncelikle size kitapta yer alan tarihin en ölümcül salgınlarından biri olan vebadan daha doğrusu Hıyarcıklı Veba’dan kısaca bahsetmek istiyorum. "Kara ölüm" olarak da bilinen ve Orta Çağ Avrupası’nda on milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine neden olan ve en yaygın görülen veba türüdür. Hastalığa neden olan “Yersinia Pestis” adlı bakteri, genellikle lenf düğümlerinde çoğalmaya başlar. Dolayısıyla, bu veba türünde, kasık, koltuk altı ve boyunda bulunan lenf bezlerinde ağrı ve akabinde şişmeler; ateş, baş ağrısı, yorgunluk, halsizlik hastalığın diğer belirtileridir. Bubonik Veba ilk olarak temmuz ayı başında Moğolistan'ın batısındaki Hovd eyaletinde dağ sıçanı yiyen iki kardeşte görülmüş. (Böyle yenmesi gereken yiyecekler aksine yenmemesi münasip yiyecekler yerseniz diye başlamak istemiyorum ama ne yazıkki öyle işte görünen köyde kılavuz istemiyor, yemeyin abi öyle her önünüze geleni sonra ceremesini bütün dünya çekiyor!) Veba, Yersinia pestis isimli bakteri tarafından meydana getirilen, öncelikle vahşi kemirgenleri etkileyen, insanlara ve diğer hayvanlara pirelerle yayılan, bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Şimdi gelelim Absürdist’imiz Camus’ünün en bilinmeyen ama bilinmesi gereken, en ünlü olmayan ama en ünlü sıfatını da hak eden, ‘yaşamayan bilemez’ diyerek empati kurmaya hayli müsait o esere yani Veba’ya.. 1947 yılında yayımlanan ve onun –Veba’nın- distopik dünyasını keşfetmeye çağıran bir kitap. Cezayir’in Oran kenti, sene 194.. Nedeni bilinmeyen, sürekli artarak devam eden fare ölümleri.. Akabinde insanlarda aniden ortaya çıkan ağrı, ateş, koltuk altı ve kasık bölgelerinde iltihaplı şişlikler ve trajik ölümler.. Kısacası insanları kolay kolay bırakmayacak olan ve uğradığı yerden de eli boş dönmeyen o acımasız salgın. Rahip Paneloux bu salgının insanların işledikleri günahların bedeli olarak görürken Dr. Rieux ise bunun ilahi bir ceza değil tedavisi bulunması gereken ve tedavi edilerek yok olacak bir salgın olarak betimlemesi. Şehir kapanır, karantina süreci başlar. Karantinadan çıkanlar vebayı kurutmak için evlerini ateşe verir, yetkililer sıkıyönetim ilanı ederler. Tabutlar azalmış, kefen bezi, mezarlıklar kimseye yetmez olmuştur. Kadın ve erkek ölüler üst üste konup, derin çukurlara gömülüp üzerlerine kireç dökülüp toprağa gömülmektedir veya ölüler fırınlarda yakılıp denize atılmaktadır. Veba yüzünden dostluk duygusu, vefa, sevgi ve aşk ortadan kalkmıştır. Sonuç olarak bu salgınla savaşan insanlar tedavi yolunu bulmuş ama onlar da yakınlarını kaybetmişlerdir. Bu romanın sert, cesur gerçekçiliği, Camus’nün dürüst tarzının efsanevi ve ayırt edici yanı sıra insan karakterindeki içsel kusurları tasvir etme eğilimindedir. Veba, hem insanlığın yiteceği, söneceği karanlık derinlikleri hem de en kötü durumlara yerleştiğinde ortaya çıkabilecek radyal yüksekleri araştırıyor. Bu roman, Camus’nün “isyan döngüsünün” bir parçası olup, sonu ne kadar kaçınılmaz olursa olsun insanlığın ölümle mücadelesinin asaletini canlandırmaktadır. Veba’nın temalarının evrenselliği, romanın bugün hâlâ canlılığına koruduğuna işarettir. Bu kitabı okumamız lazım sağlık çalışanlarının hele ki kahraman Doktorlarımızın bir nebze olsun empati kurabilmek, onlara saygı göstermek ve zaman zaman da çaresizliklerini hissetmek, işlerinin ne kadar zor, tanı koyup tedavi edebilmelerinin ne kadar güç olduğunu anlayabilmek için, okumamız lazım hastaların acılarına da ortak olabilmemiz için, okumamız lazım birlikte bu günleri de atlatıp rahata, huzura ve en önemlisi sağlığımıza kavuşacağımız o masmavi günlerin geleceğinden şüphe etmeyerek.. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir." KİTAP DOLU GÜNLER..
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
2
69
686 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42