1000Kitap Logosu
Vergilius'un Ölümü

Vergilius'un Ölümü

Okuyacaklarıma Ekle
TAKİP ET
Kitapyurdu.com
75TL ve üzeri tüm siparişlerde Kargo Bedava!

Hakkında

504 sayfa ·
Tahmini okuma süresi: 14 sa. 17 dk.
Adı
Vergilius'un Ölümü
Orijinal adı
Der Tod Des Vergil
Çevirmen
Basım
Türkçe · Türkiye · İthaki Yayınları · Kasım 2012 · Karton kapak · 9786053752394
Diğer baskılar
Vergilius'un Ölümü
Vergilius’un Ölümü
"Broch'un Vergilius'u, bugüne kadar romanın esnek ortamı bağlamında gerçekleştirilmiş en sıradışı ve en temel deneylerden biridir." Thomas Mann Broch, Joyce'tan bu yana Avrupa edebiyatının en büyük romancısıdır ve Vergilius'un Ölümü, Ulysses'ten günümüze kurgunun teknik olarak ne denli ilerlediğinin tek gerçek kanıtıdır… George Steiner "Vergilius'un Ölümü'nde Broch, tıpkı Proust, Joyce ve Musil gibi, şiirden bilgilendirme amacıyla yararlanmak ve felsefeyi sanat boyutuna yükseltmek tutkusundadır. Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı; eylemci; öğretici; artık hiçbir görev yüklenemeyen bir çağın başlıca temsilcisi; Vergilius'un arkasında Hermann Broch vardır." Walter Jens
Fiyatlar
Kitapyurdu.com
75TL ve üzeri tüm siparişlerde Kargo Bedava!
İdefix
idefix.com

Okurlar

Kadın
% 51.9
Erkek
% 48.1
0-12 Yaş
13-17 Yaş
18-24 Yaş
25-34 Yaş
35-44 Yaş
45-54 Yaş
55-64 Yaş
65+ Yaş
9.4
10 üzerinden
59 Puan · 23 İnceleme
479 syf.
·
32 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Bu İnceleme Değil, Bir Yol Hikayesidir
Sıcaktı, bu kadar değil ama, henüz ateşler sarmamıştı dört bir yanı. Sadece ismi korkutucu başka bir kitaba başlıyorduk, başka bir klasiğe. Fazla bilinmeyen ama yine de modern edebiyatın en büyük klasiklerinden biri olduğu söylenen, her incelemede geçen üç cümlenin ikisinin kitabın zorluğu olduğu ve Ahmet Cemal’in 40 yılda çevirdiği, Dante’den sonra Vergillus’un en iyi erkek oyuncuya terfi ettiren ve adıyla sonunu belli eden bir kitaba. Taş mı taşıyacağız dedik ve başladık yürümeye, 3 önemli karakter vardı yukarıda bahsettiğim maceramıza ortak olan. Aeneis’in yazarı, Roma’ya bir köken veren adam Publius Vergilius Maro, Alman edebiyatının ben fazla tanımasam da – şu anda idrak ettiğim gibi en önemli isimlerinden birisi Hermann Broch ve bütün bunları çocuğu gibi gördüğü bu çeviriyle bize anlatan Ahmet Cemal. Bu yolculukta bunların hiçbiri geri planda kalamazdı bence. Suda başladı her iyi şey gibi bizim yolculuğumuz da. O hafif esinti, Vergillius’un bilincinden (ve altından) sakince ayrılarak, kıvrıla kıvrıla bize kadar uzanan, uzun (çok uzun) ahenkli cümleler, o müthiş renk uyumu ve şarkı söyleyen o naif köle adeta Vivaldi’nin dört mevsimindeymiş gibi hissetmemizi sağlıyordu. Her şey güzeldi, Augustus Ceasar’ın doğum günü gelmişti, Brundisium’a geliyorduk, yazılmış en görkemli eser yanımızdaki çantadaydı. Ama insanlar, dalga dalga insanlar, insanın olduğu yerde ne kalabilirdi ki böylesine mükemmel. Vergillius tahtırevanında ilerledikçe halkın arasında daha bir tiksindik insanlardan. Ama biz de insandık haliyle, kendimizi de sorgulamaya başladık büyük şairle birlikte. Her dakika daha fazla büyüleniyorduk yolculuğun bu kısmında; okuyor, duruyor, düşünüyor, sonra tekrar okuyorduk bir nakış gibi dizilen cümleleri. Önümüzde ne olduğunun farkında değildik, sudaydık henüz. Her şeyi anlamaya çalışıyorduk bir şekilde. Evet, sorguluyordu Roma’nın şairi kendisini, şiirini, gerçekten değip değmediğini, o sefalet sokağının basamaklarını çıkarken birer birer. Biz de her basamakta bir parça daha aşık oluyorduk Broch’a su gibi cümleleriyle takdis ettiği için bizi. Sonunda bir şekilde ulaştık yazlık saraya (burada politik bir gönderme yok tabii). Ama değişmişti hava, Vergillius baştan beri sıkıntılıydı evet ama şimdi varoluş sorgulamasına geçiyordu, sanki yaz geliyordu tüm bunaltıcılığıyla konçertoda. Ve biz sudan çıkmış balıklar, yerin altına, ateş ülkesine, Pluton’un toprağına doğru son hızla iniyorduk yokuş aşağı. Ve ateş başladı sonra, biz de metaforlara baş vuruken daha fazla düşünmemiz gerektiğini öğrendik. Evet, taş taşıyorduk bu bölümde Sisifos’vari. O ilk bölümdeki muhteşem Vergillius cümleleri yine vardı, yalnız birkaç sayfa sürüyordu hepsi. Ve olabildiğince saf bir şekilde şairin karanlık dünyasına girerken aynı taktiği uygulamaya çalışıyorduk. Okuyor, duruyor, düşünüyor, tekrar okuyor, tekrar düşünüyor, tekrar okuyor, tekrar düşünüyor, tekrar okuyor ve her sayfada sonsuz döngüsüne kurban ediyorduk kendimizi hayatın. İlk bölümdeki nakışlar burada halıya dönmüştü adeta, yine ilmek ilmek dokuyordu hepsini Vergilius, ama o kadar çok desen vardı ki bu kez, ilerlemek için, yola bir şekilde devam etmek için yıldızlardaki o ince ayrıntıları arıyorduk hep. Kulağımıza gelen tını hala mükemmeldi ama, sırf bunun hatırına, düşe kalka devam ettik yola, ve Vulcan’ın evinden iteledik taşı dağın tepesine kadar. Ama Vergillius’a, o yüce insana dönüp baktığımızda, yok oldu Eurydice gibi Roma’nın gördüğü en büyük sanatçı. Artık yanımızda bambaşka birisi vardı. Bilmiyorum o 3 melanet yüzünden mi ihanetine şahitlik eden, Dante’nin Beatrice’i gibi olan Plotia mı çeldi aklını, yoksa o çocuk, o köle Lysanias mı her şeyin müessibi. Kendisini en düşük zanaatkardan daha alt seviyede görüyordu Aetna’yı Aeneis’i yaratan adam. (Broch burada Etna’nın şairi olarak Vergillius’u gösterse de Wikipedia’da 3 şairin adı geçiyor ve Lucius Junior öne çıkıyor, herhalde daha sonraki yıllarda oluşmuş bu belirsizlik) Yorgun, kanlı gözlerimizle, dehşetle (ama yine de huşu içinde) izledik büyük şairi Aeneis’i, Roma ruhunun sembolünü, kurban etmeye çalışmasını bilgi için. Tepeye çıkarmıştık taşı, güneş doğdu ve toprak geldi sonra (Sonbahar galiba konçertoda da). Bekledik biz de bölümün adı gibi. Dünyevi şeyler dünyevi arkadaşlarla nesnellik kazandı. Önce şairin iki yakın arkadaşı Plotius Tucca ve Lucius Varius uzun uzun ikna etmeye çalıştılar Vergillus’u şiir sanatının gerekli olduğuna. Sonra da Roma topraklarının ve sonsuz barışın koruyucusu, Vergillius’un kadim dostu büyük Augustus Ceasar (Ocatavian , şu Rome dizisindeki sarı oğlan) şereflendirdi hasta şairin odasını. İki büyük eser hakkında konuştu Roma’nın en muteber iki adamı, Roma Devleti ve Aeneis ile ilgili. Güzelliğin on para etmeyeceğini savunan Vergillius ve sanatın devlet için olduğunu anlatan Ceasar. Oh, sanki eski cumhuriyetteki senatolardaydık, ağzımız açık seyrederken tartışmayı bir birinin, bir diğerinin yanına geçiyorduk. İyi oldu ama soluklandık o zorlu tırmanıştan sonra. Her zaman olduğu gibi imparator kazandı bahsi ama Vergillius da istediğini aldı bir şekilde. Aeneis – e hala okuyabiliyoruz zaten. Sonra vasiyet ve eve dönüş. Kış gelmişti konçertoda. Biz de havayla bitiriyorduk yolculuğumuzu . Taş hala vardı elimizin altında ama bu kez hava kadar hafifti nasılsa. Törensel bir şatafat , ilk iki bölümdeki o sanat eseri yine karşımızdaydı, tınılar renkler, hayvanlar bitkiler yıldızlar hepsi birbirinin içine geçip önce Plotius, sonra Lysanias, sonra İlk ve tek aşkımız Plotia ve nihayet annemiz uğurladı bizi yokuş aşağı gökyüzüne. Vergillius gibi bizde de bir tamamlanmışlık, tatmin duygusu hakimdi. Çünkü son kendini başlangıca eklemişti, zamanın halkası kapanmıştı ve her şey bir şekilde yeniden dönecekti sonsuza kadar. Şu an için kaybetmenin verdiği küçük bir burukluk da vardı tabii, ama nasıl olsa yeniden okuyacaktık kitabı biz de, ya da yeniden dinleyecektik bu konçertoyu damağımızda kalan tadı tekrar hatırlamak için. Şu anda bir yere ulaştık mı bilmiyorum kendi adıma, ama önemli değil, çünkü ben zevk aldım bu yolculuk boyunca. Çünkü bazı yollar sırf bunun için var bu hayatta.
Vergilius'un Ölümü
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
Destansı Eser & 40 yıllık Çeviri Serüveni
Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır. Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için. Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex. Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım… Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip… Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205): -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır- Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum. Süha Demirel, 2 Mart 2015, İstanbul. *** Kitabın Künyesi Hermann Broch Vergilius’un Ölümü Özgün adı: Der Tod des Vergil İthaki Yayınları Çevirmen: Ahmet Cemal Yayın Tarihi: Ekim 2012 ISBN: 9786053752394 Baskı Sayısı: 1. Baskı Dil: TÜRKÇE 504 Sayfa Cilt Tipi: Karton Kapak Kitap Edebiyat Roman (çeviri) Kitap Orijinal Dil Almanca
Vergilius'un Ölümü
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Genelde yorum hazırlarken önce yazar hakkında kısa bir bilgilendirme, ardından kitabın içeriği hakkında -ipucu (spoiler yerine ipucu kelimesini kullanmak istedim) içermeyen- çok kısa bir bilgi, varsa kitapla ilişkili ön-okuma veya hazırlık kaynakları ve en sonunda da -tabii ki büyük bir kısmı kapsayacak şekilde- kitabın bende bıraktığı veya oluşturduğu duyguları aktarmaya çalışıyorum. Ama bu kitap için alışılagelmişin dışına çıkarak, doğrudan kitabın bende bıraktığı etki ile başlamak istiyorum; çünkü öyle bir kitap okudum ki, hayatım boyunca etkisinden çıkamayacağım. Muhteşem ötesi idi... Evet! Hatta “Bu bir kitapsa, bugüne kadar okuduklarım ne idi!?” dedirtecek kadar hem de... Geçen sene hemen hemen bu zamanlarda tam 9 gün uğraşarak yaptığım yarı-hassas/yarı-kabaca hesaplamaya göre, bu yaşıma kadar 3500 ile 3800 arasında kitap okumuşum. Bu meblağın tür olarak yoğunluğu sırasıyla; Felsefe, Klasik Türk ve Dünya Edebiyatı, Türk ve Dünya Edebiyatı, Edebiyat Üzerine Araştırma ve İncelemeler, Kanıtlara Dayalı Tarih Araştırmaları ve Mitoloji dahil olmak üzere Dinler Tarihi şeklinde listeleyebilirim. Şu an tüm bu saydıklarımı bir kenara yavaşça kaydırarak, edebiyat-felsefe evreninin tahtına bu kitabı, yani “Vergilius’un Ölümü”nü zerre tereddüt etmeden en üst makama koyuyorum. Ne Immanuel Kant’ın “Arı Usun Eleştirisi” kitabı, ne Hegel’in “Ruhun Fenomenolojisi” kitabı, ne de Sartre’nin “Varlık ve Hiçlik” kitabı beni bu kadar yoğun sorgulamalara itmişti. Saf felsefeden sıyrılıp roman tarzındaki eserlere gelecek olursam; ne Proust’un o büyüleyici, mest edici, edebi hazzı arşa taşıyarak edebiyat ziyafeti yaşatan “Kayıp Zamanın İzinde” serisi, ne de Joyce’un “beyin yakan” bilinç akışı tekniği ile okuru kanatlandıran “Ulysses”i beni bu derece edebiyata doyurmuştu. Sadece Dante’nin “İlahi Komedya”sını kenara itemiyorum; çünkü onda da Vergilius var... Peki neden Vergilius? Neden taa milatta yaşamış bir adamı hem Dante hem de Broch başyapıtlarında kullanmak istemişler? Hayatına dair var olan kısıtlı bilgiler ışığında, Augustus döneminin en büyük şairi olan Lucretius’tan etkilenip, zamanın Roma’sında en prestijli makamlardan sayılan hukuk adamlığını bırakarak, kendini tamamen sanat ve şiire adamış olması başlıca neden midir? Onun başyapıtı olan ve bugün bile kendini hayranlıkla okutan Aeneas gibi muhteşem bir destanı bile beğenmeyerek, onu bir sanat eseri olacak kadar kıymet biçemeyerek yakmaya çalışması ve son anda vazgeçerek ölüm döşeğindeki son saatlerinde İmparator Augustus’a teslim etmesi, benim fikrimce sanata ve şiire ne denli önem verdiğini ispatlamaktadır. Hiçbir zaman net olarak öğrenemeyeceğimiz sebep de budur diye tahmin ediyorum. Geleyim kitaba... Hermann Broch bu kitabında Vergilius’un son 18 saatini ele alıyor. Bu ele alma tamamen bilişsel bir kurgu, iç hesaplaşma, pişmanlıkların dökümü, yaşanmışlık ve yaşanamamışlıkların sorgulanması, yaşam ve ölüm kavramlarının sanat ve sanatçı görüşünü temel alarak irdelenmesi şeklindedir. Teknik ise tamamen “bilinç akışı”dır. Ulysses yorumumda bu teknikten detaylıca bahsetmiştim. Virgül ve noktalı virgüllerle ayrılmış içeriğe sahip sayfalarca süren uzun cümleler okumayı zorlaştırıyor gibi görünse de, kitabı okumayı asıl zorlaştıran etken hemen hemen her cümle veya cümlecikten sonra durup düşünmek, sorgulamak ve hatta tekrar okuma ihtiyacı duymaktı. Öyle oturup serice okuma veya hızlı okuma tekniklerini kullanarak okuma yapamayacak kadar sorgulatıcı, kısacası “Oku-Dur-Düşün-Tekrar Oku-Sorgula” emirlerini sırasıyla beyne fısıldayan bir kitap demek hiç yanlış olmaz. İşte şimdi bunları yazarken bile yine başa dönüp kendime soruyorum: “ Ey Broch! Neden Vergilius? Neden senden yaklaşık 2000 yıl önce yaşamış bir adamın bilinç akışı? Walter Jens burada yardıma koşuyor: “Felsefeyi sanat boyutuna taşıma tutkusu”, “Bilgiye ulaşmak için çaba harcayan sanatçı, eylemci, öğretici ve artık hiçbir görev yüklenmeyen, bir çağın temsilcisi...” İşte Broch-Vergilius ilişkisini en iyi anlatan tanımlamalar... E tabii ki Broch’un bu kitabı yazarken yaşadığı dönem ve yerde bir Yahudi olarak içinde bulunduğu psikolojik ve fiziksel şartları da göz önüne getirirsek, bu kitabın neden bu kadar “içsel, acımasız, çarpıcı, delici” içeriğe sahip olduğuna şaşırmak gerekiyor. Çok uzun oluyor yorum, farkındayım; ancak ne yazsam az, ne konuşsam yetersiz; günlerce ve sayfalarca yazsam da konuşsam da duygularımı anlatmama yetmeyecektir. O yüzden son olarak çeviriden ve Ahmet Cemal’den bahsederek yorumu bitime ulaştıracağım. Ahmet Cemal!!! Tam 40 yılını bu muhteşem kitabı hakkıyla dilimize kazandırmaya çalışan, hayat hikayesinin yanı sıra edebiyata olan saygı ve düşkünlüğü ile hayranlıkların en büyüğünü hak eden, mütevazi şahsiyet... Türk Edebiyatı’nda senin gibi bir değere sahip olmak gurur kaynağı... Nur içinde yat Büyük İnsan!!! Vakit ayırıp okuyan tüm değerli ve gerçek okur dostlarıma sonsuz teşekkürler... Sevgiyle...
Vergilius'un Ölümü
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
·
12 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Sanatın sınırları ve etkisi: Tortusu derin, şiirsel ve nitelikli edebiyat
Yıllardır süregiden okuma serüvenim boyunca, edebiyat sanatında rast geldiğim en iyi eserlerden biri. Romalıların ünlü Aeneas destanının yaratıcısı ve Dante'nin İlahi Komedyası'nda ona cehennemi gezdiren şair Vergilius'un bilincinde üçüncü tekil şahıs anlatımıyla yazılmış ve çevirmeni (takdirleri hak eden) Ahmet Cemal'in 40 yılına mal olmuş, oldukça derin bir Varlık, Hiçlik ve sanat sorgusu şahaseri, ölüm metaforu altında. Önsöz deyişiyle; edebiyatta sanata yöneltilen en acımasız sorgulamalardan biri: Sanat neyi değiştirebilir? Temelinde eser; ağır hasta olan Vergilius'un Brundishum limanına varışından ertesi gün öğleden sonra Sezar'ın sarayındaki ölümüne kadar geçen 18 saati anlatır. Şairin saraya tahtarevanla taşınırken çevresinde gördüğü, zaman zaman iğrendiği halka sanatıyla ne verebildiği sorguları ile halkın burjuvalaşmış bu köylü çocuğuna verdiği küfürlü tepkiler, Sezar'ın doğumgünü şenlikleri ve şatafat, ilk bölümde dile getirilir. Ömrünün sonunda sürü dediği gerçek halkla ve sonrasında kendisiyle yüzyüze geliştir bu. Gecelerini verdiği şiirlerinin gerçek hayata etkisiyle başlayan sorgu, onu bir tür kaçışa, özlem dolu bir ölüme yolculuğa çıkarır, öyle ki, Aeneas destanı dahil tüm eserlerini yakıp yok etmek ister. İkinci bölüm; hastalığına karşın onu arkadan tutan demir bir el (metafor) desteğinde, dil,ses, imgeler arasında kaos, teselli ve güven, güzellik (her şeyi bilmemeye sarınıp aynı zamanda bildirim!), sanatçının görev sınırları, rastlantının adsız yalnızlığı altında Gerçeklik, Ölüm ve Yaradılış'a doğru gider. Ara duraklar ise, derin aşkı Plotia özelinde aşk, yazdığı Aeneas destanı mısralarında umut, kader ve çocukluğu içinde Sılaya Dönüş'tür. İlk 250 sayfayı kapsayan bu iki bölüm, dizinler boyu süren ağır (fakat çok anlamlı) tümceler ve içe işleyen anlatım ile verilir. 3.bölümde; roman kurgusu diyaloglar, mekanlar ile işlemeye başlar ve daha rahat bir okumaya geçilir. Vergilius'un arkadaşları Lucius ve Platius ile oluşan sanat sohbetlerinde, güzellik ve gerçeklik yasaları altında sorgular vardır, Catulus gibi sınırları delen sanattan o günlere gelen, ölüm gibi bir gerçeklik karşısında tükenen. Truva'dan kaçıp Roma'nın temelini atan ve ölümün peşinden yeraltına gidip eli boş dönen Aeneas'ı anlattığı destanını neden yakmak istediğini açıklamaya çalışır. Bu yolda aşkı Plotia ile köle oğlan Lysanias da var düşsel imgelerinde tartıştığı, Sılaya dönüş çağrılarıyla beraber. Ardından eserini yakacağını duyan dostu Sezar Augustus gelir yanına ve başlarlar devlet idaresi, sistem ve yaşam sorunsalında sanatsal tartışmalara: Sanatın elinde sadece eğretilemenin olduğu ve ölümün eğretilemenin elinden kaçtığı, bilgiyi ortaya çıkartacak yerde üstünü örttüğü, büyük Yunan sanatının simgeleri gibi kalıcılığa erişemeyip yüzeysel kaldığı, ölümü hükümsüz kılan yeni bir hakikat doğana kadar görevi kalmadığı gibi. Vergilius'a göre zaman; kaderden daha güçsüz, bilginin değişmesi ile olan ve sürekli akan bir nehirdir. Hayat ise, sanattaki eğretilemeler zincirinden fazlasıdır. Kitabın sonunda; öleceğini hisseden Vergilius eserini yakmaktan vazgeçip Sezar'a teslim eder ve arkadaşlarına vasiyetnamesini yazdırır. Ölmekte olan bir sanatçının sayfalarca betimlenmesi, harika bir edebi şölene götürür sizi ki, aynı zamanda eserin de asıl konusu ve adıdır anlatılan: Ölürken, ölüm hakkında aslında hiç bir şey bilmeyen bir sanat adamının iç monologlarıdır bunlar, umarsız ama pek derin. Her şeyden önce böyle bir eser; benim gibi binlerce kitabı okuduğuyla övünen bir okur için bile ne kadar eksik olduğumu düşündürten, sınırsız sandığım edebiyat sanatının sınırlarını ve etkisini sorgulatan duygulara bürüdü beni. Sanatın medeniyete katkısı ve halkın her katmanına nüfuz edebilmesi, yüzyıllardan gelen günümüzün de sorunu. Ve bu yüzden belki, bu gibi evrensel konular, #broch 'un Nazi Almanya'sının doğuşundan çöküşüne on yılda yazdığı bu eser de dahil, hiç tükenmeden hatta artarak sorgulanabiliyor, arada 20yy farka rağmen. Bu eseri, edebiyatın sınırsız sınırları adına ve sayfalarca süren tümceli paragraflarına bakmadan okuyun; sakin, istekli ve sorgusal zamanlarınızda: Varlığınızı, hiçliğinizi şiirsel anlatımla keşfedin.
Vergilius'un Ölümü
Okuyacaklarıma Ekle
504 syf.
Karanlıktı ruh, zaman nehrinin akıntısına kapıldı, ayrılık limanında kök salan karaağacın köklerine tutundu; geceydi, parıltılı bir yıldızın ışığıydı sislerin üzerinden denize yansıyan, Broch'un zaman ötesi sesi yankılandı kulaklarımda, içinde bulunduğu karanlık çağdan ruhuma uzanan bir haykırıştı. Kendi karanlık çağımda, düşlerimde beklediğim huzurdu. Broch'un ifadesiyle "Yalnızca huzurlu olan, yol göstericilik yapabilir; yalnızca büyük akıntının içinden çıkarılmış, hayır, kurtarılmış bir eşsizlik, kendini sonsuzluğa açar"dı. Celine'in "Gecenin Sonuna Yolculuk", Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" ve Joyce'un "Ulysses"inden sonra kitaplığım yeni bir yıldızla aydınlandı.
Vergilius'un Ölümü
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.