Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer FrauStefan Zweig

·
Okunma
·
Beğeni
·
23.681
Gösterim
Adı:
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Baskı tarihi:
1 Şubat 2017
Sayfa sayısı:
74
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059489263
Orijinal adı:
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Dil:
German
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Karbon Kitaplar
Baskılar:
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
In der kleinen Pension an der Riviera, wo ich damals, zehn Jahre vor dem Kriege, wohnte, war eine heftige Diskussion an unserem Tische ausgebrochen, die unvermutet zu rabiater Auseinandersetzung, ja sogar zu Gehässigkeit und Beleidigung auszuarten drohte. Was sie nicht unmittelbar anrührt, nicht aufdringlich spitzen Keil bis hart an ihre Sinne treibt, vermag sie kaum zu entfachen; geschieht aber einmal knapp vor ihren Augen, in unmittelbarer Tastnähe des Gefühls auch nur ein Geringes, sogleich regt es in ihnen übermäßige Leidenschaft.
Zweig, Zweig, Zweig. 24 saate düşünemeyeceğimiz kadar ruhsal devinim sığdırmayı olağanüstü bir şekilde başarabilen adam. Biz fani insanlar olarak günün yarısını yatmakla geçirdiğimiz sürece Zweig medeniyetleri seviyesine ulaşamayız muhtemelen. Kendisine ait okuduğum 4. kitap ve Zweig'a kendimi bu kadar yakın hissetmemin nedeni, anlattıklarında geçmişime dair parçalar bulmam oluyor. Bu parçalarım, Zweig'ın kitaplarını o kadar iyi anlayabilmemi sağlıyor ki adeta yaşıyorum onları.

Zweig'ın bugüne kadar okuduğum 4 kitabında da kilit karakterlerin isimleri ya tek harfliydi ya da hiç verilmemişti. Dr. B, Mrs. C, R. gibi. Bu olayı vermek istediği mesajı isimlere takılmadan vermek istemesinden dolayıdır diye düşünüyorum. Dava kitabında da K. vardır mesela, isimsiz ve bilinmeyen bir kişilik gibi ruhunu arar ve sorgular durur.

Kitaba geçmek gerekirse; 1920'li yılların sonunda yazılmış olan kitabın bazı kısımlarında siyasi göndermeler yapıldığını düşünüyorum. Mesela yemek masasında çıkan tartışmanın esas sebebi yazarın da belirttiği gibi birbirine düşman dünya görüşlerinin öfke içeren karşıtlıklarını ortaya koyma isteği diye düşünüyorum. Bunu bir Hayvan Çiftliği sonu gibi düşünebiliriz aslında. İnsanları, hayvanları ülkeler gibi düşünüp onların yaptığı tartışmayı ülkeler bazında açıklayabiliriz. Mesela bu kitapta da İngiliz Mrs.C hakkında bahsi geçen, "Varlığı hissedilmese de, hepimiz üzerinde özel bir güce sahipti." söylemi bence çok şey ifade ediyor bu konuda. I. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra yazılmış bu kitabın bu örnekler gibi bazı kısımları İngiltere'nin kozları elinde tuttuğunun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Mesela farklı bir bakış açısı olarak, kumar masasında olanları savaşın tarafları gibi düşünecek olursak, savaşı kimse kazanamıyor. Çünkü her zaman kumarhane kazanıyor ihtimaller kumarhane lehinde olduğu için. İşte belki Zweig da kumar üzerinden savaşmanın saçmalığını böyle bir betimlemeyle bize anlatmış olabilir diye düşünüyorum. Bir krupiyer var, tamamen ruhsuz. Sadece işini yapıyor, ruleti döndürüyor ve savaşı başlatmış oluyor. Bu savaş için de insanlar her şeyini verip sonucunda da yine her şeyini kaybetmiş oluyorlar. Zaten Zweig da Satranç kitabında olduğu gibi insanların psikolojik hegemonyasını siyasi konularla rahatlıkla birleştirebilecek türden bir yazar.

Esas konuya gelecek olursak. Kumar ya da kitapta bahsi geçtiği gibi rulet oynarken insanların ellerinin ve vücutlarının hareketlerinin nasıl olduklarını çok iyi bildiğimden dolayı, Zweig'ın bu kitabını da çok çok iyi bir şekilde özümsedim. 0 sayısı olduğu sürece ihtimalin sadece kırmızı veya siyahla ibaret olmadığı (yani %50-%50 değil) bir oyun olduğu için her zaman kumarhane daha avantajlı. Kitapta geçmişime benzettiğim diğer bir konu ise zamanında yanıma oturmuş bir adamın o masa başında kaybettiği sürece Lehçe bir şeyler söylemesi, sürekli Lehçe kötü sözler ve karışık cümleler kurmasıydı. Ellerini gerçekten de çok kullanırdı, hırslıydı ve masaya da sürekli vururdu. İşte ben bu adam sayesinde bu kitaptaki adamı anlayabiliyorum. Kitaptaki adamın gidip kiliseye Lehçe karışık sözlerle dua etmiş olmasını yanımdaki adamın Lehçe küfürleriyle eşit tutuyorum. Çünkü, kumar öyle bir şeydir ki siz istemeseniz de o sizin peşinizden gelir. Kiliseye gidip böyle bir şey için dua ederseniz o size aynı dilde küfür olarak geri döner. Kitapla ve benim hayatımla bağdaştırdığım gibi. Bu konuda bir garip yön ise Mrs. C'nin Anglikan mezhebinde olması. Bu mezhepte papazla vaftiz değil de insanlara derdini anlatarak ve insanlarla konuşarak gelen bir vicdan vaftizi var. O yüzden kitabın sonunda her şeyini anlatabileceği bir kişi bulduğu için kendi vicdanını bu konuda temize çektiğini düşünüyorum.

Mrs. C'nin yardım etme niyetiyle ileriye doğru yürüme düşüncesi ve herkese öğretildiği gibi kuşaktan kuşağa aktarıldığı kadarıyla sokakta yabancı bir erkekle konuşmanın ayıp olduğu düşüncesi arasında kaldığı ikilem kitabın dönüm noktası. Fakat şöyle garip bir şey var aslında bu iki seçenekten herhangi birisi çıksa da adamın kaderi etkilenmeyecekmiş gibi. Sonuçta olan sadece Mrs. C'ye oluyor ve adam C ile tanışmasaydı da yapacağı şeyi yapıyor. Burada Mrs. C'nin çabası, vicdanı ve fedakarlığı ön planda. Sonucunun olumlu olmayacağı ihtimali bile olsa verilen manevi çaba çok iyi anlatılıyor.

Psikolojinin uç noktalarını da hissettiğim bir kitap oldu yine. Merakın, mistisizmin, fedakarlığın uç noktaları. Zweig'a anılarımı kitaplarda yaşattığı için minnettarım.
Genel yargı şudur ki, herkes kendi cinsinin hissettiklerini, davranışlarını anlamaya daha yatkındır. Yani bir kadın bir başka kadının içinde bulunduğu durumu, yaşadıklarına verdiği tepkileri daha iyi anlayabilecekken bir erkek de hemcinsini kadınlara oranla daha iyi anlayacak, duygu durumunu daha iyi bilecektir. İşte, Stefan Zweig bu noktada önemli bir şey yapıyor. Okuduğum iki kitabında da ana karakterlerini kadınlardan oluşturan Zweig, karşı cinslerinin zihinlerine çıktığı yolculuklarını, bir erkek olarak kadını, kadınların hayatının belirli dönemlerini başarılı bir şekilde ele alıp, yine aynı başarıyla cümlelere döküyor.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'te aynı yaşam alanını paylaşan bir grubun içinde yer alan, aynı zamanda zengin bir fabrikatörün karısı olan Henriette'nin, kocası ve iki küçük kızını geride bırakarak kendisinden oldukça genç bir adamla kaçması olayların başlangıç noktasını oluşturuyor. Pansiyon sakinleri bir araya gelip, bu olayla ilgili fikirlerini beyan ederlerken bir kişi Henriette'yi yargılamak yerine anlamaya çalışıyor. Pansiyonun en özel konuklarından biri olan Mrs. C, bu kişiye yıllar önce 24 saatlik bir sürede yaşadıklarını anlatmaya karar veriyor. Ve evet, işte bu kitapta okuduğumuz o 24 saat, Mrs. C'nin 24 saati.

Kitabı bitirdiğimde aklıma gelen ilk düşünce, pansiyon sakinlerinden biri olsam Henriette'nin yaptığı bu eyleme benim vereceğim tepkinin ne olabileceğiydi. Mrs. C'nin sırlarını açtığı karakterin aksine ben, bazı durumlarda bireyi anlamaya çalışmanın bir süre sonra yanlış olan bu durumu meşrulaştırabileceği görüşündeyim. Kitapta verilen örnek gibi, kocasını aldatan bir kadın veya karısını aldatan bir erkeğin düşüncelerini öğrenmek için dinlemek ayrı ancak bu durumu anlamaya çalışıp, bunu kaçış olarak görmek, nedenlerini sıralamaya çalışmak  bir süre sonra bu eylemleri normalleştirmiş gibi gelecektir. Ve bence bu durum toplumlarımızda en son ihtiyacımız olan şeylerden biri.

Tutkularının esiri olan bir insanın başına gelebileceklerin 71 sayfaya sığdırıldığı Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat yaklaşık 1-1 buçuk saatte bitirebileceğiniz bir kitap. Açıkçası ben kitaba başlarken bir kadının bir gününün ortalama olarak ne şekilde geçtiğiyle ilgili bir hikaye beklerken, içinde olay örgüsü ve anılar olan bir kitapla karşılaştım. Stefan Zweig sıradan bir hayatı olan bir kadının 24 saatini yazıya dökse nasıl olurdu diye düşünmüyorum değil. Şu ana kadar iki kitabını okuduğum Zweig, az sayfa sayısına sahip kitaplarında verdiği mesajlarla beğenimi kazandı. Korku ile "korku" hissi, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ile fiil-yargı ve her zaman duyguların ardından gidilmemesi gerektiği konularında düşünmüş oldum. Tutkularının esiri olan bir kadın ve erkeğin bir gün içinde yaşadıklarını ve 24 saat içinde psikolojilerinde meydana gelen iniş çıkışların akıcı bir anlatımla okuyucuya aktarıldığı bu kitabı sizlere de tavsiye ediyorum. Stefan Zweig okumaya Clarissa, Bir Çöküşün Öyküsü gibi kitaplarıyla devam edeceğim. Keyifli okumalar.
Mrs C. eşini kaybetmiş ve tatile gidiyor. Tatilde kumarbaz bir adamla başından geçen 24 saati yıllar sonra bir başka tatilde yazarımıza anlatıyor. Bugüne kadar kimseye anlatılmamış bir hadise. Mrs C.'nin anlatımını sürükleyici ve sonunu merak edecek şekilde yazmış Stefan Zweig.

Özetle; bir kadının merhametle başlayan , aşk ile devam edip hüsranla sonuçlanan 24 saati.

Zweig'ın betimlemeleri bana geçti, gözümde canlandı. Bazen tasvirler -uzun olduğu için- canımı sıksa da kitap genel anlamda hoşuma gitti. Keyifli okumalar.
Bu kitap bir kadının yirmi dört saati değil ömrünün her bir anını kaplayan aşkı, hayalleri, umutları, nefret ve en derinden yaşadığı pişmanlıklarını bir solukta insanın ruhuna işleyen bir kitaptır şüphesiz.
Bir kadının daha önce hiç tanımadığı bir erkek uğruna tüm hayatını, onurunu hiçe sayıp ' onun için sokaklarda dilenirdim' diyebilecek kadar aşkı doruklarında yaşamasının yanı sıra aynı adamın ölüm haberini aldığında 'hiç etkilenmedim, mutlu bile oldum, çünkü onunla yeniden karşılaşma korkum sonsuza dek yok olmuştu' diyecek kadar pişmanlık, nefret ve hayal kırıklığıyla sarmalanması sanmıyorum ki daha iyi anlatılabilsin!
Mrs. C'nin sevdiği adam tarafından görülmediği o anlardaki hisleri, onu kaybettiğinde yine onun anılarına sığınışı, mekanları sevdiği adamın hatıralarıyla bağdaştırma çabasıyla sıkışan yüreğinin ihanetle karşılaşması... Her biri efendim, her biri ruhumun acıyla kavrulmasına neden oldu. Bilmiyorum belki de bu hisleri Mrs. C'yle birlikte doruğunda yaşamam içinde bulunduğum yoğun ruh halleri dolayısıyladır.
Zira onun gibi tek bir hatıraya tutunabilme çabasıyla Yıldız Parkı'na gitme isteğiyle yanıp tutuşan, reddedilme hissini bir kenara bırakıp İstiklal'de çekilen iki fotoğraf arasında adım sayan hatta ümitli anlarda 'Âh evet bu fotoğrafta iki adım uzaktaymışım ' diye sevinen, kalan diğer tüm anlarda ise 'Sanırım beş adım...' diyerek üzülen bir yüreğe sahiptim.
Ancak elbette bu hisleri derinden yaşamış olmam Zweig'in bir kadının ruhsal tasvirini çıkarmadaki başarısını inkar etmeme değil aksine perçinlemeye çalıştığım tüm o hisleri tekrar tekrar yaşayıp kitabı bitirmemden günler sonra bile hala bu kitap hakkında düşünüp ilk incelememi yazmama sebep oldu.
Zweig, bir kadının ömrüne sığdırdığı yirmi dört saati, hissiyatıyla insanın omuzlarını çökerten 90 sayfalık bir kitapla anlatıyordu ve size sadece bir nefeste okuyup eriyip bitmek kalıyordu.
| Merhaba,
Kitaptan önce belki de en çok dile getirmek istediğim: Stefan Zweig. Hakkında bir şeyler söylemezsem içim rahat etmez biliyorum. Hayranlık uyandıracak yazarlarla tanıştıkça, Edebiyata olan sevgim benim için özel ve derin bir hâl alıyor. Zweig, hayatıma çok taze dahil olan yazarlardan. Şimdilik beş kitabını okudum ve diğerleri için sabırsızlanıyorum. Anlatacağı olayın ya da bir duygunun betimlemelerinden seçtiği sözcüğe kadar gönlümde taht kuruyor. Kitabı elimden bırakamıyorum diye klişe bir söz vardır ya,Zweig bu etkiyi yaratıyor insan üzerinde. Sevdiğim bir klişe. Kitaba gelecek olursak, adı üzerinde olduğu gibi bir kadının yaşamından yirmi dört saati anlatmasını -belki de- itiraf etmesini anlatıyor. Yirmi dört saatte tutku,cesaret ve benim için en çok da bir insana inanma isteği ele alınıyor. Bir çırpıda bitirebileceğiniz kadar sürükleyici öykü de karakterlerin duygusal analizi son derece güzel ele alınmış. Zweig'in hayatın içinden söküp almış olduğu bu güzide hikayeyi okumak çok güzeldi.
Ana düşünce: İnsan, nefsinin sınırlarını keşfetmeden, "asla yapmam" dememeli. Zira bu ihtiraslı sözler, bazen ruhunun derinliklerinden gelen "yapabilirim" çığlığı da olabilir. Ve insan gerçeğinden, korkularından, dürtülerinden, en ilkel davranışlarından tutun da etik ve ahlâki değerlere maruz kalarak sınırlandırılan bir dizi davranışa kadar bunlardan kaçamayabilir.

Zweig, bu kitapta bizlere o bilgin psikolog tavrıyla "yargılamayınız" demektedir. "İnsanları seçimleri, yönelimleri, duyguları ve tepkileri yüzünden üstün körü bildiğiniz durumlar karşısında yargılamayınız. Çünkü bir gün siz de yargılanabilirsiniz demektedir. " "Bu sizin en insanî tepkileriniz. Doğru ya da yanlış diye ayrılan davranışlar bizi biz yapan, aynı zincirin halkalarıdır. "Saphiens" lerin henüz sınırlarını ve davranışlarının nedenlerini tam anlamıyla bilmediğimiz gibi bu davranışları da bir bütün olarak görmenin doğal göründüğüne değinir. Doğru, yanlışın varlığı kadar doğrudur. Tıpkı yanlışların da doğrular kadar yanlış olabileceği gibi...

Konuya değinmeyeyim... Bunu Kari' nin yorumuna bırakmak daha doğru olur sanırım.

~~Keyifli okumalar~~

~Kitapla kalın~
“Kuşkusuz devletin mahkemesi bu tip olayları benden daha sert değerlendiriyor; onun görevi genel ahlak kurallarını ve gelenekleri acımasızca korumaktır; bu da onun insanları affetmesini değil, yargılamasını gerektiriyor. Kaldı ki resmi kimliği olmayan ben, neden bir savcının rolünü üsteleneyim ki? Ben savunmayı tercih ediyorum. İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum.”
"...size tekrar ediyorum hanımefendi, diye fikrimi savunmayı sürdürdüm, bu durumda kimseyi yargılamak ve kınamak istemem. az önce biraz aşırıya kaçtığımı size rahatlıkla itiraf edebilirim; o zavallı bayan henriette bir kahraman değil elbette, serüven peşinde koşan biri de değil, bir büyük aşık ise hiç değil. cesaretle arzusunun peşine takıldığı için ona bir ölçüde saygı duyuyorum, ancak bugün olmasa bile yarın kesinlikle çok mutsuz olacağı için onun adına üzülüyorum. kendisini tanıdığım kadarıyla sıradan, zayıf bir kadınmış gibi geliyor bana. yaptığı belki aptalca, fazlasıyla acele etmiş olduğu da kuşku götürmez, ama asla alçak ve adi biri değil, bu zavallı ve mutsuz kadını küçümseme hakkını kendinde gören herkese her zaman karşı çıkarım."
#kitapyorumu
#birkadınınyaşamından24saat
Bir feminist olarak bu cümlelerle ne kadar da yerinde bir konuya dikkat çekildiğini görüyor ve bundan mutluluk duyuyorum. Kadınların da seçme hakkının olduğunu unutmamak gerekir, bir kadının ilk gün tanıştığı bir erkekle kaçıp gitmesi demek sadece kadının sorgulanması anlamına gelmemektedir.
Stefan Zweig “Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” adlı romanında bu düşünceyi eşitlikçi bir düşünce yapısıyla bize aktardığını görüyoruz. Öyküyü kurgulayış biçimi ve kişilerin analizleri öylesine ustacadır ki sanki olay gözünüzün önünde canlanıyor hissine kapılıyorsunuz.
Mrs. C , yıllarca kimseye anlatamadığı 24 saatlik bir anısını sadece bir süredir tanıdığı birine anlatıyor. Kadın olmayı, aşkı, istekleri, tutkuları, yalanları, mutsuzluğu, parayı, kumarı, toplumsal olarak ahlakçılığı aktarıyor bize.
İki soru beliriyor o an kafamda ?
1- Ahlak nedir ? Sınırları nelerdir ? Kime göre belirlenmiştir ?
2- Aşkta mantık aranmalı mıdır ?
(fikirlerinizi merak ediyorum )
Kim kör kütük aşık olmak ,durup düşünmek zorunda kalmadan sadece istediği için tutkularının peşinden gitmek istemez ?
Kitap bir erkek olarak her yapılanın makul karşılandığı; ama bir kadının arzularını gerçekleştirmek istemesinin kötü algılandığını, ve bu durumun değişmeyeceğini gözler önüne serer.
Belki de bir kadın olduğum için bu öyküden fazlasıyla etkilendim. Her kadının hayatının bir döneminde mantığı ve kalbi arasında sıkışıp kaldığı olmuştur.
Hayatımızın dönüm noktası olmaya aday yaşantılarımız , üzerinden yıllar geçse de sorgulamaya ,farklı bir karar verseydik sonuçları ne olurdu diye düşünmeye devam ettiğimiz,hiçbir anını unutamadığımız olaylar muhakkak vardır.
Stefan Zweig'den okuduğum bu üçüncü kitap, bir yazar nasıl bu kadar mükemmel yazabilir diye şaşırıyorum .Uzun süre etkisinden çıkamayacağım bu eseri okumanızı tavsiye ederim.
Sevgiler
Stefan Zweig vol 2 : Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat...
Açıkcası kitaba başlarken düşündüğüm hikaye daha basit daha değişik bir konuydu. Sayfalar arasında ilerlerken şaşırdım daha sonra asıl karakterinize gelip anlatmaya başladığındaysa daha çok şaşırdım...

Ne kadar kısa bir zaman aslında değil mi baktığımız zaman bir gün/yirmi dört saat. Peki o bir günü aklınızdan çıkaramayacak kadar çok duygu yoğunluğu düşerek geçirdiyseniz, doğru bildiğiniz yanlış, yanlış bildiğiniz doğru çıktıysa en önemlisi ise kıl payı ile koca bir pişmanlıktan döndüyseniz de yine uçup giden yirmi dört saat olabilir miydi sizin için.? İçin için yiyip bitiren o yirmi dört saati avaz avaz susarken nasıl unutabilir ki insan...

Bu kitabında yine Stefan Zweig duyguları okurlara hissettirmek konusunda süper. Bir kadına ait duyguları bu kadar net, bu kadar açık, bu kadar doğru yazabilmek ne kadar güzeldir ...

*Küçük dozda kitap hakkında detaylar*
Bir kadının aklına kazınıp, kurtulamadığı yirmi dört saat anlatmak için uğraştığı ama kendine bile bazen söylemeyediği günü, tanımadan güvendiği ya da onu yargılamayacağına inandığı birine anlatması üzerine geçiyor. Kadının çaresizliği, birilerine güvenme ya da birilerine yardım etme duyguları içinde birden göklere yükselmesi daha sonra ise güvendiği insanın onu yerin dibine sokması...
Stefan Zweig'in kitapları sayfa sayısını gözünde büyüten okuyucular için kolay okunacak ama bir o kadar da dolu dolu geçen, sayfa sayısına rağmen anlatımdaki dolgunluktan bir eksiği kalmayan kitaplardandır...
Keyifli okumalar...
Bir kadının hayatını değiştiren yirmidört saatinin anlatıldığı kısa hikayenin aynı zamanda edebi doyuruculuğundan da bahsetmek gerekir. Biyografi yazarlığında uzmanlaşmış olan Zweig'ın bu eserinde bence yaşanmışlık da var zira bir erkeğin, kadın duygularını bu kadar güzel anlatabileceğini zannetmiyorum. Kaliteli bir kitap.
Zweig'ın kadın ruhunu ve psikolojisini böyle mükemmel bir şekilde ifade etmesi acaba başarı mı yoksa yaşanmışlık mı?

Genel olarak romanlarında kadının iç yaşantısını ve ruhsal devinimlerini işleyen yazar bu konuda oldukça başarılı. 'Korku' kitabında da bunu çok takdir etmiştim. Yirmi dört saatlik kısacık bir zaman diliminde insan hayatının duygusal anlamda nasıl değişebileceğine ve tutkunun insan üzerindeki ezici etkisine tanık olacaksınız.
Merhaba dostlarım...
Aslında ne yazacağımı bilmiyorum ama yine de sen başla gerisi gelir inci küpeli dedim ve buradayım. Öncelikle söylemeliyim ki bu altı çizili bir şekilde bana hediye edilen okuduğum ilk kitap. Hediye edenin adını söylemeyeceğim o kendini biliyor:) Altı çizili ve sizin için değerli birinden hediye gelen bir kitabı okumanın ne hoş bir şey olduğunu tattım. Ruhundan parçalarla size yolluyor, bu güzel bir şey.. Bu yüzden kendisine bolca teşekkür ediyorum:))

Kitabımızda kırk yaşına kadar zengin ve eşiyle güzel bir hayat sürmüş bir kadın var. Eşi vefat ettikten sonra eşinin bir hobisini devam ettiriyor ve kumarhanedeki insanların ellerini izlemeye başlıyor. Ve bir gün daha önce hiç rastlamadığı bir ele ve sahibine rastlıyor. Bu adam yirmi dört yaşından fazla olmayan ve kendini tamamiyle oyuna kaptırmış heyecanlı bir adam. Kadın bu adamın oyunda kaybettiğini ve ölüme, intihara yürüdüğünü görünce onu hayata döndürmek için elinden geleni yapıyor…
Olayın devamında, ki anlatmayacağım korkmayın, kadın içinde hiç hissetmediği bir heyecanla kendini o adama feda etmeye hazır buluyor...

Bazen bazı şeylere ‘hayır’ diyemeyiz. Mantığımız tamamen kapanır, duygu bulutları geçiverir önüne ve kısa bir anda bazı şeylere karar vermek durumunda kalırız. Herkes yaşamıştır bunu ve o anda verdiği kararın kendisini nasıl etkileyeceğini tahmin edemez...
Bizi etkileyecek olan olayı hiç kimse görmemiş, fark etmemiş, kimseyi etkilememiş dahi olsa verdiğimiz kararlar bazen bizi kendimizden utandırır ve kendimizle büyük savaşlar vermeye mecbur eder… Bazen de hayatımızı bu denli güzelleştireceğini ve eskisinden çok farklı hale getireceğini bilemez ve bunu yaşadıkça görürüz ve deriz ki: iyi ki……. :)

Yaşama isteğiyle ilgili olan bu alıntı beni etkiledi ve burada yer vermek istiyorum:
“Acı korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.”
Acı tüm duygularınıza baskın geldiğinde yok olmak, o anda ölmek istersin. Bitsin artık, diye düşünürsün, bu his birden vücuduna hücum eden bir basınç gibi sarar seni… Ama her şeyin bitmesi bu kadar kolay bir işlem değildir. Önce düşünmeye zorlar, kafanı bir yere çarpmak isteyene kadar düşündürür seni… Ve sonunda sana iki seçenek sunar, Matrix’teki mavi ve kırmızı hap gibi ama daha farklı… Bu haplardan biri siyahtır, karanlığı ve acıyı temsil eder. Diğeri de beyaz, aydınlığı ve umudu vadeder. Eğer siyahı seçersen evet istediğin gibi olur ve her şey son bulur,acıyla... Ama bir şeyi, beyaz hapı seçtiğinizde geleceğinin nasıl olduğunu ve umudun tadını öğrenemeyeceksindir...
Beyaz hapı seçtiğinde de içinde kıvılcımları kalmış umudu yeniden harlar ve geleceği yaşayabilmek için ayağa kalkarsın…

İnsan kaç kere ölür ve dirilir yaşarken? Kaç kere tamam artık bittim, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak der? Çok kere değil mi? Güçlü olan ayağa kalkar. Zayıfsa sızlanmaya devam eder ama kimse elini tutup kaldırmaz.
Eğer bir güç varsa bu içinizde, kimseden medet ummayın. Şu beni yalnız bırakmaz, falanca düştüğümde elimi tutar diye kurmayın kafanızda. Eğer biri sizi ayağa kaldıracaksa bu kişi sizsiniz! Başkaları da yardıma gelirse ne ala…
Her ne olursa olsun şunu unutmayın ki ilk hissettiğiniz acı zamanla azalıp küçülecek. Uyuduğunuzda hafiflediğinizi ve nefes almaya devam ettikçe yavaş yavaş o acının kaynağından uzaklaştığınızı göreceksiniz.
Güneş bir daha, bir daha doğacak… Ay her gece şekil değiştirip varlığıyla seni memnun edecek…
Yıldızlar parladıkça yol gösterecek, toprak sen yürüdükçe çiçek tohumlarının büyüyüp çıkmaları için yol açacak. Çiçekler kitabının arasında ömrünü tamamlayacak…
Her şey seni gülümsetmek için var bu dünyada…
Ve bir bakış açınla değişir koskoca dünya…

Stefan Zweig’ın psikolojik tahlillerde ne kadar iyi olduğunu biliyoruz. Kendisi bir erkek olmasına rağmen bir kadının duygularını nasıl bu kadar iyi anladığını, tanıdığını hayranlıkla okuyorum her seferinde… Şöyle hissediyorum, katıksız: sanki bu yazılanlar gerçekten bir kadının dilinden, yüreğinden ve ruhundan dökülmüş gibi...

İncelemenin pürüzlerini gidermemde yardımcı olan ve kafamdaki soruların cevaplarını ararken yol gösteren kutup yıldızım özlem ’e teşekkürlerimi kucak kucak sunuyorum… Sen olmasan eksik kalırdı, boynunu bükerdi bu inceleme:))

Bazı sohbetler vardır ya konu neyle başlar neyle biter. Sonra dersiniz, biz bu konuya nasıl geldik ya hu diye:) Bu inceleme de öyle oldu biraz…
Yanlışım olduysa affola. Sonuna kadar okuduysanız da minnet borçluyum, var olasınız…
https://youtu.be/fEzpsVi1Qd0

Sevgiyle...
Tam anlamıyla büyülendim, evet! Kendimi en iyi "büyülenmek" kelimesi ile açıklayabilirim zira. Yeri geliyor bir kadın bile kendini tam anlamıyla tanıyamaz ve anlayamazken, nasıl olur da bir erkek bunu başarabilir! Hem de ne başarmak ama.. Bu hayal gücümün çok ötesinde bir şey ve Stefan Zweig, sana derin bir saygı duyuyorum. Genel olarak herkesin en sevdigi Zweig eseri Satranç iken benim en sevdiğim Zweig eseri budur! Bu kadar kısacık bir kitapta bir kadının sadece 24 saatinin anlatıldığı bu eserde duygu geçişleri çok yoğun ve etkileyici. Bir de insanın kendi sıradan, sıkıcı bir gününü düşünmesi de cabası!
... ancak hiç ağlamamış bir erkeğin ki kadar şiddetli ve korkunç bir hıçkırık sesi duyuldu .
Stefan Zweig
Sayfa 5 - Türkiye İş Bankası Kültür yayınları , 5.Basım
Gitmek! Gitmek! Gitmek! Bu kentten gitmek, kendimden uzaklaşmak, eve, ait olduğum insanlara, kendi eski yaşantıma dönmek!
Stefan Zweig
Sayfa 68 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Baskı tarihi:
1 Şubat 2017
Sayfa sayısı:
74
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059489263
Orijinal adı:
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Dil:
German
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Karbon Kitaplar
Baskılar:
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
In der kleinen Pension an der Riviera, wo ich damals, zehn Jahre vor dem Kriege, wohnte, war eine heftige Diskussion an unserem Tische ausgebrochen, die unvermutet zu rabiater Auseinandersetzung, ja sogar zu Gehässigkeit und Beleidigung auszuarten drohte. Was sie nicht unmittelbar anrührt, nicht aufdringlich spitzen Keil bis hart an ihre Sinne treibt, vermag sie kaum zu entfachen; geschieht aber einmal knapp vor ihren Augen, in unmittelbarer Tastnähe des Gefühls auch nur ein Geringes, sogleich regt es in ihnen übermäßige Leidenschaft.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 6 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları