Voices from Chernobyl (The Oral History of a Nuclear Disaster)

·
Okunma
·
Beğeni
·
10,9bin
Gösterim
Adı:
Voices from Chernobyl
Alt başlık:
The Oral History of a Nuclear Disaster
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780312425845
Kitabın türü:
Dil:
English
Yayınevi:
Picador
Baskılar:
Çernobil Duası
Çernobil
Voices from Chernobyl
Winner of the National Book Critics Circle Award
On April 26, 1986, the worst nuclear reactor accident in history occurred in Chernobyl and contaminated as much as three quarters of Europe. Voices from Chernobyl is the first book to present personal accounts of the tragedy. Journalist Svetlana Alexievich interviewed hundreds of people affected by the meltdown---from innocent citizens to firefighters to those called in to clean up the disaster---and their stories reveal the fear, anger, and uncertainty with which they still live. Comprised of interviews in monologue form, Voices from Chernobyl is a crucially important work, unforgettable in its emotional power and honesty.
460 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Selamlar civelekler .. Pek zamanınızı almayacağım .. Öncelikle kitabı alıp muhakkak ama muhakkak okuyun ... Bu noktada bir kez anlaşalım .. Ben biraz farklı noktalardan yaklaşacağım kitap içerisinde denk geldiğim olaylara .. O yüzden bu incelemede nükleer santral çalışma prensibi ya da gün gün kronolojik felaket tarihi falan yok .. Zaten kitabı alır da okursanız kitabın bunlarla da bir alakası yok .. Az bahset bari dersen kısaca sadece şu kadarını söyleyeyim sizlere .. İKTİDARIN CEHALETİ İLE ŞAHA KALKAN CEHALETİN İKTİDARI.. İnsan hayatının hiçe sayılması .. Ve bundan , 2020 senesi itibari ile halen ama halen daha insanoğlunun ders almaması...

Hepimiz radyasyon nedir üç aşağı beş yukarı biliyoruz .. Kimimiz röntgen çektirirken öğrendik bunun ne olduğunu .. Kimimiz kitaplardan okuduk .. Kimimiz belgesellerde denk geldik de izledik .. Ben gibi ilkokulda dağatılan Fiskobirlik' in elinde kalan fındıklarını alıp gelip, evde zopa yiyeniniz var mı bilmem =)) Hem radyasyon hem dayak yedik!! Üstüne annem komple ozona bastı bünyeyi =)) İyi mi !??! '80 jenerasyonu iyi bilir bu fındık hadisesini .. Neyse efenim .. Kimimiz ise Çernobil ile duyduk radyasyonu , nükleer santrali ve getirilerini ..

Bakın Çernobil' i falan boşverin .. Zaten dizisi de var .. HBO yapmış ..Oturup izlersin sonra şekerim .. Ben size bambaşka bir felaketten bahsedeyim .. Pek azınız size az sonra bahsedeceğim nükleer felaketi duymuştur .. Pek azınız duymuştur çünkü ÜSTÜ KAPATILDI.

Dün kaleme aldığım tanıtımda da ( #70040618 ) bahsettim .. Çift kutuplu dünya ile gelen nükleer güç ve uzay yarışı .. Japonya' ya iki nükleer bomba atan Amerika ile Rusya karşı karşıyalar .. Ruslar o dönem ,Amerikalılara tokatın hasını atıp Sputnik 'i yörüngeye oturttular ..Tarih 4 Ekim 1957.. Ekim devriminin 40. yılının kutlanmasına iki üç hafta falan var.. Yalnız bu uydunun yörüngeye oturtulmasından yaklaşık bir hafta önce, Amerika' ya karşı atom bombası yapımı için kurdukları Ural Dağları civarındaki Kiştim bölgesinde bulunan Mayak Nükleer Tesisinde bir patlama meydana geldi .. Ruslar, uzay yarışında henüz öne geçtikleri ve yaklaşan Ekim Devrimi'nin yıl dönümü dolayısıyla olası bir skandala dönüşecek olan bu felaketin üzerini örttüler .. Amerikalılar ise CIA vasıtasıyla yakınen takip ettikleri ve bal gibi bildikleri bu felaketi dünyaya ilan etmediler ..
NİYE ?
Niyesi var mı cicim!?!? Kendileri de Manhattan Projesi ile açtıkları uranyum soslu denemelerin yolundan gitmekteydiler .. Dünya kamuoyunda masaya yatırılacak bir nükleer güç tartışması her iki tarafın da işine gelmiyordu .. Bahsettiğim bu felaketi Rusya tamı tamına YİRMİ SENE dünyadan sakladı ..

İçerisinde 80 tonluk sıvı nükleer atık bulunduran tanklardan biri, soğutma sisteminde meydana gelen arızadan ötürü patladı ve hem çevreye hem de atmosfere 160 tona yakın radyoaktif madde salındı .. Kim öldü , kim kaldı ? Çevre ne oranda etkilendi ? Kaç kişi etkilendi , bölgede kaç kişi sakat kaldı , bölgedeki kanser oranı nedir .. Bunların hepsi bugün bir muamma .. Neden ? "Çünkü öyle istediler"...

Kitabı alıp okuduğunuzda sinirinizi en fazla zorlayacak olan şey işte bu vurdumduymazlık .. Olay anında oraya gönderilen itfaiyeciler olsun , sonrasında olaya müdahale için gönderilen askerler olsun , kandırılıp olay bölgesine getirilen bilim adamları olsun .. Bölgeye uzak da olsa cayır cayır öten dozimetrelerden habersiz orada yaşayan ve hiç haberdar edilmeyen halk olsun .. Bu olgu hiç değişmiyor .. Öyle dramlar okuyacaksınız ki , Kemalettin Tuğcu yattığı yerden kalkar da af diler ; ben ne hakla bunları yazdım diyerek .. Bambaşka bir kitap bu ..

Olayda adı geçen enerji türü nükleer olduğunda %0,000001 oranındaki bir risk dahi tölere edilemez .. Olasılığa mahal verilmemelidir ...Ve hepimizin bildiği o ünlü Murphy Kanunları vardır olasılıklarla ilgili .. Hani şu "çokelleli" eppek elinizden düşerse yere mutlaka çikiletalı tarafı denk gelir diye anlatılır ortamlarda.. Şuraya yazayım bir kaç tanesini ..

"Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir."
"Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir."
"Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır."
"Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır."
"Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır."

Şimdi kitapta ellerinde "dozimetrelerle" dolanan ve akıl sahibi olarak addedilen yetkililere rağmen sırra kadem basan arıların ve kuşların hikayesini okumuş biri olarak Eduardo Galeano ' dan bir kısım bırakayım şuraya ..

"Bir 1986 İlkbaharı gecesi Çernobil Nükleer Santrali’nde bir patlama meydana geldi.

Sovyet Hükümeti, konuyla ilgili konuşma yasağı getirdi.

Korkunç sayıda insan ya hayatını kaybetti ya da yürüyen bombalara dönüştü, ama televizyon, radyo ve gazeteler olaydan hiç bahsetmediler. Üçüncü günün sonunda gizliliği ihlal ettiler ama bunu yaşanan radyoaktif patlamanın yeni bir Hiroşima olduğu konusunda insanları uyarmak için değil, meydana gelenin küçük bir kaza olduğu, her şeyin kontrol altında bulunduğu ve paniğe kapılacak bir durum olmadığı konusunda halkı yatıştırmak için yaptılar.

Yakınlarda ya da uzaklardaki topraklarda ve sularda yaşayan köylülerle balıkçılar çok ama çok ciddi bir durumun söz konusu olduğunu anladılar. Kötü haberi iletenler hemen uçmaya başlayıp ufukta gözden kaybolan arılar, eşekarıları ve kuşların yanı sıra yerin bir metre derinliğine kaçıp balıkçıları yemsiz, tavuklarıysa yemeksiz bırakan solucanlar oldular.

Bundan birkaç on yıl sonra Asya’nın güneydoğusunda bir Tsunami meydana geldi ve dev dalgalar çok sayıda insanı yuttu.

Trajedi kuluçka aşamasındayken ve denizin derinliklerinde, toprağın daha yeni çatırdamaya başladığı sırada filler hortumlarıyla umutsuz sızlanma sesleri çıkarttılar, ama hiç kimse anlamadı. Ardından bağlı bulundukları zincirleri kopardılar ve paniğe kapılmış bir halde ormanın içlerine doğru kaçmaya başladılar. Ayrıca flamingolar, leoparlar, kaplanlar, yaban domuzları, geyikler, mandalar, maymunlar ve yılanlar da felaketten önce oradan kaçtılar. Dalgalara yenik düşenler sadece İNSANLARLA kaplumbağalar oldular."

Bir de sıralı tam liste bırakayım şuraya ... Bugüne dek yaşanmış Nükleer felaketlerin ..

Mayak Nükleer Santrali, SSCB, 29 Eylül 1957
Windscale yangını, İngiltere, 7 Ekim 1957
Idaho Ulusal Laboratuvarı (INL) 3 Ocak 1961
Three Mile Island Nükleer Santrali, ABD, 29 Mart 1979
Çernobil Nükleer Santrali, SSCB, 26 Nisan 1986
Tomsk-7 (bugünkü adıyla Seversk), Rusya, 6 Nisan 1993
Tokaimura kazası, Japonya, 30 Eylül 1999
Mihama Nükleer Santrali, Japonya, 9 Ağustos 2004
Fukuşima Nükleer Santrali, Japonya, 11 Mart 2011
Marcoule nükleer kompleksi, Fransa, 12 Eylül 2011

EŞEKLİK İDİ DEĞİL Mİ BAKİ KALAN ?!?!
232 syf.
·3 günde·10/10 puan
Çernobil faciası yaşandığında biz çocuktuk. O güzel Karadeniz şehrinde dik bir tepenin üzerindeki evimizde geceleri hırçın dalgaların kayaları döven sesleriyle uykuya dalarken, başımızı nemli yorganın altına sokar, güvende olduğumuzu hissetmenin rahatlığıyla uykuya dalardık. En büyük derdimiz, sabah olunca o tepeden epeyce aşağıdaki bakkala ekmek almaya kimin gideceğiydi.

O sırada mutfakta demlenen mis gibi çayın ne kadar kıymetli olduğunu bilecek yaşta değildik. Bir de Havva Teyze’nin kocaman tabakta getirdiği fındıkların değerini...

Tabiat karşısında çaresiz olduğumuzu henüz bilmiyorduk. Sonra biz çocuklar bile korkuyu öğrendik. Havadan korktuk, sudan, topraktan, yiyeceklerden... Üstelik Çernobil ve bizi ayıran koskoca bir denizin ötesinde bu kadar çok korktuk. Orada bu felaketi yaşayanların ne halde olduklarını hayal bile edemezdik.

Sonra biz duyduk, dinledik, gazetelerde okuduk, televizyonlarda izledik. Daha çok korktuk. Evlerimizde artık çay demlenmiyordu. Çevremiz balık ve fındıkla doluydu ama biz artık yiyemiyorduk. Ne kadar da mağdurduk! Neyse ki büyük adamlardan biri çıkıp televizyonda çay içti de içimiz rahat etti. Oh, neyse ki korkacak bir şey yoktu!

Sonra yıllar geçti, ailemizde, çevremizde kanser olmaya başladı insanlar. Bir kuzenim doğdu, hiç göremedik, iki hafta içinde öldü. Yıllar geçtiği halde annesi o travmayı hiçbir zaman atlatamadı. Nasıl bir canlı dünyaya getirmişti bilmiyorum ama ailede bizden gizli yapılan yorumlardan korkutucu bir şey olduğunu anlayabiliyorduk.

Net olarak anlayabildiğimiz şey, toprağın, havanın ve suyun yıllarca zehirli kalacağıydı.

Şimdi bu kitabı okurken o zamanlara geri dönmüş gibiyim. Zaten bugün de başka korkularla uğraşıyoruz. Bu defa sadece Çernobil değil, bütün dünya...

Tabiat kafamıza kafamıza vuruyor; haddini bil, sana sunduğum nimetleri kabul et ve benimle uğraşma diyor. Hâl böyleyken bile hırslarımızdan arınamıyoruz. Ormanı yağmalıyor, göllere saldırıyor, denizleri katlediyoruz. Sanırım insanoğluna müstahak.

Çernobil faciası çok uzun bir hikâye. Birkaç yıl değil, nesiller boyu sürecek elim bir hikâye.
Kitap, orada bu faciayı yaşayanların, tanıkların anlattıklarıyla dolu. Reaktör çalışanları, mühendisler, işçiler, ev kadınları, gazeteciler, yaşlılar, gençler... Yaralılar, ölenler, tahliye edilen evler ve köylerin dramıyla dolu.

“Bebekler neden ölüyor?"
“Çünkü onlar bizim çocuklarımız, bizim çocuklarımız yaşamayacak. Doğacaklar, sonra da ölecekler.”
Artyom yedi yaşında; beş yaşında gibi duruyor. Gözlerini kapattığında, uyuyor sanıyorum. Beni görmediği için ağlamaya başlıyorum. Sonra gözlerini açıp, "An­ne, şimdiden öldüm mü?" diye soruyor.

Okuması bile bizlere acı verirken, bunu yaşayanların neler hissettiğini hayal etmek dahi mümkün değil.
Yine de hepsinin vardığı son nokta; nereye gidebiliriz, biz burada yaşamak zorundayız düşüncesi oluyor.

Nükleer enerji günümüzde nasıl da ayağa düştü değil mi? İnsan her şeyin sahibi olmaya çalışıyor. Endüstri devrimi, atom bombası, nükleer başlıklar; her şey bizim kontrolümüzde! Yaşanan faciaları politikalarla örtmeye çalışıyor, sorumluluktan kurtulsak bize yeter diyoruz. Suç kimde?

Sonra, yeni baştan başlıyoruz. Yeni felaketler yaşanana kadar devam ediyoruz.
Kabul et artık, bilim ve doğa senden hoşlanmıyor. Çünkü sürekli karşısına çıkıp çelme takmaya çalışıyorsun. Onlarla beraber uyum içinde yürümeyi öğrenmedikçe, sana daha güzel bir dünya yok!
460 syf.
·7 günde·Beğendi
Çernobil

Çernobil'in Rusça sözlük anlamı 'kara hikaye' demek. Burası kara hatta kapkara başka renk yok.

Facia 26 Nisan 1986 yılı saat 01:23 de Sovyetler Birliğine bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin 4 numaralı reaktöründe gerçekleşen kazadır. Sebebi olarak da elektrik kesilmesi deneyinin ardından reaktörün acil kapatılması sırasında çekirdeğin kazara patlaması olduğu belirtilmektedir. Meydana gelen kazada direkt 31 kişi hayatını kaybetmiştir. Facia bugüne kadar meydana gelmiş en büyük nükleer kazalardan biridir. Ölçeği de 7 olarak belirtilmektedir. Facianın gerçekleşmesi esnasında ölen 31 kişi dışında yapılan araştırmalara göre doğrudan ya da dolaylı olarak 200 bin kişi hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce sakat çocuk dünyaya gelmiş ve kanser vakalarının da arttığı belirtilmiştir.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye'de dahil olmak üzere bir çok ülkeyi etkilemiştir. Özellikle o dönem Hopa da kanser vakalarında artış gözlemlenmiştir. En çok etkilenen ülkeler ise Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna'dır.
Kazadan sonra 500.000 den fazla işçi nükleer faciaya müdahale de bulunmuş, bir çoğu radyasyona maruz kalmıştır. Tahmini yapılan masraf 18 milyar ruble olmuştur.
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda tartışmalar sürmekle birlikte komisyon suçlu bulduğu kişileri 2 ila 10 yıl arası hapis cezasına çarptırmıştır. Kazaya deprem, sabotaj ya da terör eyleminin yol açmış olabileceği yönünde iddialar olsa da buna dair kanıt bulunamamıştır. Sovyet Birliği hükümeti faciayı gizli tutmaya çalıştığı ve kaza ile ilgili hızlı karar almadığı gerekçesiyle suçlanmıştır ki bence asıl suçlu hükümettir.

Svetlana Aleksiyeviç;
Yazar 1941 Ukrayna doğumlu, 1972 yılında Beyaz Rusya Devlet üniversitesi gazetecilik bölümü mezunu. Çernobil duası kitabı ile 2015 yılında Nobel edebiyat ödülüne lâyık görülmüş. Yazar tıpkı bizim yazarlarımız gibi yazdıkları ile otoriteye rahatsızlık vermiş, sürgün yemiş, ülkesini terketmiş ve 10 yıl sonra 2011 yılında ülkesine dönebilmiştir.
Tarihlerinin koca bir mezar ve kan banyosundan ibaret olduğunu belirten yazarın diğer kitaplarını okuduktan sonra ciğerimi kedilere atsanız burun kıvıracaklar eminim.
Kitap uzun bireysel monologlardan oluşuyor ve tarihe ışık tutuyor.

Çernobil Duası

Gelgelelim ben kitapta ne gördüm?
Var mısınız beraber astral bir yolculuk yapalım?
Hadi gelin benimle.
Bahçeli bir eviniz var. Sizden önceki kuşaklar burada oturmuş, sizinde niyetiniz sizden sonrakilere mirası devretmek. Sabahın en erken saatlerinde uyanmışsınız, hani daha gün tam doğmamış, etraf hafif karanlık, birazda serin hava ( benim en sevdiğim zamandır her ne kadar çok yakalayamasam da) biraz dışarı çıkayım diyorsunuz. Doğayı dinleyeyeyim. Evden dışarı adım attınız. Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes aldınız. Kollarınızla kucakladınız doğayı. Tekrar açtınız gözlerinizi ve Bingo. Aslında her şey aynı ama her şey çok farklı. Bir şey var. Tanımlayamıyorsunuz. Dışarda çıt yok. Ne bir arı vızıltısı ne de kuş cıvıltısı.. Üstelik koku da alamıyorsunuz. Hiç koku yok. Daha dün domates topladım ben bu bahçeden diyorsunuz. Neden kokmuyor? Çünkü Çernobil bu, Çernobil ne görünüyor, ne de kokuyor. Ama her yerde hatta içinize kadar sızmış.
Bir iki güne kalmaz o aile yadigarı evinizden de karga tulumda atılacaksınız. Üstelik tek bir çöp alamadan. Eşyalarınızda evinizde yağmalanacak. Sizde maruz kaldığınız radyasyon nedeniyle gittiğiniz her yerde ucube muamelesi göreceksiniz. Hem bedenen hem ruhen acılar içinde yok olup gideceksiniz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... Bizim seyahatimiz bu kadar. Ne kadar korkunç değil mi? Bir de bunu yaşayan insanları düşünün..

Bölgede yaşayan insanların dışında farklı meslek gruplarından binlerce insan gönderilmiş Çernobil'e. İnsanlara kısa vadeli çalışacakları belirtilmiş ancak belirtilen sürelerin belki 10 katı fazla çalıştırılmışlar. Giden sağlıklı insanların çoğunluğu binlerce dozimetre ile ölçülen radyasyon nedeniyle insanlıktan çıkmış, korkunç mutantlara dönmüşler.
Hükümet ise Çernobil'in trajik durumunu saklamaktan başka bir şey yapmamış.İnsanları ölüme terk etmiş. Konuşmak yasak, Çernobil desen telefon hatları kesiliyor, yardım etmek isteyenlere de panik yarattıkları gerekçesiyle izin verilmiyor. Bölgede radyasyona maruz kalan meyve, sebze, eşyalar da farklı yerlerde satışa çıkarılıp başka insanların da zarar görmesine yol açıyor. Anlayacağınız en büyük suç yine Hükümette ve tek yara almayanlar yine en tepedekiler.

Felaket ile alakalı olarak 2019 yılında yapılmış bir dizi mevcut ve dünyada ses getirmiş. E bu fırsatçılardan kaçar mı? Krizi fırsata çevirip bölgeye tur düzenlemeye başlamışlar. Turlara katılanlara da akıl sır erdiremedim. Çünkü kalıntıların daha milyonlarca yıl etkili olacağı belirtiliyor ki son dönemde çıkan ve 2 hafta söndürülemeyen orman yangını da bunun kanıtı. Hani acı çekerek ölmek isterseniz buyrun, ben almayayım.

Kitap çok can yakıcı bir kitap ve ben dilim döndüğünce size anlatmaya çalıştım. Son olarak beni en çok etkileyen tanığı paylaşmak istiyorum sizinle. Biraz uzun oldu biliyorum. Ama inanın bu kitap için kitap boyutunda inceleme yazılırdı. Dayanıklı olanlara tavsiye etmekle birlikte sözü itfaiye erinin eşine bırakıyorum.

Çarşafını her gün değiştirirdim ve her günün gecesinde kan içinde kalırdı o çarşaf. Onu doğrulturken deri parçaları kalırdı elimde, ellerime yapışırlardı. Rica ederdim ondan "Canım! Bana yardımcı ol. Ellerinden, dirseğinden güç alarak biraz doğrul olabildiğince ben de yatak çarşafını düzelteyim. Tek bir kırışıklık, tek bir kat kalmasın." Herhangi bir kırışıklık bile bedeninde yara açıyordu hemen. Tırnaklarımı kanatacak kadar etimin dibinden kesiyordum ki, kazara bir yerini çizmeyeyim.
"Lyudmila İgnatenko"
Ölen itfaiye erlerinden Vasiliy İgnatenko'nun eşi

Artık ne zaman tırnaklarımı kessem bu aklıma gelir...
460 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Qəza, 26 Aprel 1986-cı il, şənbə günü 4 nömrəli reaktorun sınaq testləri zamanı başladı.

Oxuduğum ən təsirli və faciəli kitablardan biri oldu Çernobil duası.
Kitab 26 aprel 1986-cı ildə baş verən Çernobil hadisəsindən ziyan çəkmiş insanların müsahibələrindən ibarətdir.

Kitabda olan ən təsirli 2 hissə:

1. Hastanede yatıyorum... O kadar çok ağrım vardı ki... Annemden rica ettim: "Anneciğim, dayanamıyorum artık. Beni öldürsen daha iyi olacak!"

2. Evlerimize döndük. Üzerimdeki her şeyi çıkardım, orada giydiğim tüm kıyafetleri ve hepsini çöp bacasından aşağı firlattım. Yalnızca kepimi küçük oğluma hediye ettim. Çok istemişti onu. Hemen taktı, bir daha da hiç çıkarmadı. İki yıl sonra oğluma beyin tümörü teşhisi koydular... Gerisini kendiniz yazın. Daha fazla konuşmak istemi- yorum...
460 syf.
·10 günde·10/10 puan
http://blogs.discovermagazine.com/...diation_map_1996.png
(Harita Ukrayna’nın Belarus sınırında bulunan Çernobil’i, patlamadan etkilenen şehir Pripyat’ı, bölgedeki radyasyon miktarını ve dağılımını gösteriyor.)

Çernobil…
Чернобыль (Rusça)
Чорно́биль (Ukraynaca)
Kelime anlamı “kara hikaye” imiş.
(Черный = siyah/kara
быль= gerçek bir hikaye )

Çernobil’de fotoğrafçılık yapan Viktor Latun’a insanlar neden fotoğraflarını renkli filmle çekmediğini sorduğunda cevabı bu oluyor… “Çernobil Rusça’da kara hikaye anlamına geliyor” diyor Latun… “diğer renkler bulunmuyor burada.” (Sayfa 373)

26 Nisan 1986… Pripyat kentinin hemen yakınında bulunan nükleer santraldeki 4. Reaktör, gecenin bir yarısı operatörler tarafından gerçekleştirilen enerji testi sırasında ortaya çıkan arıza nedeniyle aşırı ısınma ve basınç sonucu bilmem kaç tonluk kapağı parçalayarak patlıyor…. Ortaya devasa oranda radyasyon çıkıyor. Bölge hala aşırı radyasyon nedeniyle gözetim altında.

Böyle anlatılıyor Çernobil… Nasıl yaşandığı… arızadan kimin sorumlu olduğu, patlamadan sonra ortaya çıkan devasa radyasyon, radyasyondan haberi olmayan itfaiyecilerin yangını söndürme çabaları… Aşırı radyasyona bağlı ani ölümler… Helikopterler, radyasyonu emmesi için dökülen tonlarca kimyasal… Radyasyondan etkilenen pilotlar… Resmi açıklamaların gecikmesi, bürokratik ihmalkârlık, yönetim kanalındaki suskunluk, sorumsuzluk… Ardından ikinci patlama tehlikesi, seferberlik, santralin altını kazan madenciler… Nükleer atıkları çatıdan temizleyen askerler… Kahramanlar… Ölümler …Aksiyon… Zamana karşı yarış… Karmaşa…

Çernobil ile ilgili izlediğim ve okuduğum şeylerin tümünde neredeyse eksiksiz bir şekilde yer alıyordu bu ayrıntılar. Tabi bir de radyasyondan etkilenmiş insan ve hayvanların geçirdiği genetik mutasyonlar… Fotoğraflar, deneyler, hastalar… Ürperme, korku, üzüntü, kızgınlık, nefret, lanet…

Youtube’a Çernobil yazdığınızda ise yine belgeseller, geziler, ‘burada bilmem kaç gün’ şeklinde vloglar ve Dabbe posteri çakması “korkunç” fotoğraflarla birlikte Çernobil Zombileri başlıklı videolar da bulunmakta…

Fakat sanırım hiçbiri bu kitap kadar gerçek, vurucu, korkutucu ve açıklayıcı değil. Ben kitabı elime ilk aldığımda Nobel Edebiyat Ödülü yazısını gördüğümde, bir roman sanmıştım kitabı. Fakat kitap yazarın 1986’dan 2005’e kadar görüşmüş olduğu Çernobil tanıklarının monologlarından oluşuyor. Ve sizi baştan uyarmak istiyorum bu yazı bir hayli uzun olabilir…

Lyudmila İgnanteko… Ölen itfaiye erlerinden Vasiliy İgnatenko’nun eşi. Kitaba onunla başladım. Lyudmila’nın yaşadıklarını okudukça hissettiklerimi onun kadar net bir şekilde ifade edemeyeceğim sanırım ben. Aşağı yukarı yirmi ya da otuz sayfaydı, o bilmem kaç sayfadan sonra iki gün kitabı elime alamadım ben. Biraz fazla etkilenmiştim. Onun eşiyle hastanede geçirdiği 14 günü herkes farklı bir şekilde anlatabilir belki… Kimisi aşk der, kimisi cesaret der, kimisi ihmalkarlık der, kimisi sevgi der… Gerekli mi peki bu? İlla adlandırmalı mıyız bir şeyleri? Bence hayır. Ki zaten kitabı okurken en çok sorguladığım kısım bizlerin bir şeyleri isimlendirmeye olan zaafımızın sebep oldukları oldu. Buraya geri döneceğim….

Öfke… Sanırım ilk 150 sayfa boyunca en çok hissettiğim büyük bir öfke oldu. Nefret. Siyasete, yönetime, yönetim ve halk arasındaki o ideolojiden bağımsız çıkar dolu ilişkiye… Kurban edilen halk, kandırılan insanlar… “Kahraman” kelimesine nefret duydum okurken ve “madalya”… Bugünlerde “şehit” kelimesine duyduğum nefreti anımsattı bana. Bu kelimelerle kandırılan, çalınan hayatları düşündükçe çıldırdım. Bu kelimeleri öne sürerek alınmayan önlemlere, çöpe atılan hayatlara lanet ettim.

Sonra biraz sakinleştim galiba. Anlamaya çalıştım bir şeyleri.

Sovyetler 1991’de dağıldı. Öyledir ya hani. 20. yy’ı bitiren en önemli olay… Sovyetler’in Dağılışı… Kimileri bir ideolojinin çöküşü der buna, kimisi ideolojinin yanlış uygulanışı, kullanılışı… Ama ben bu kitapta 1991’den çok önce dağılan Sovyetleri okudum sanki. İnsanların kafasında dağılan Sovyet düşüncesinden bahsediyorum. Sadece nükleer santraldeki 4. Reaktör patlamamış o 26 Nisan 1986’da… İnsanlar öylece ölmemiş; inançları sarsılmış aynı zamanda, güvenleri kırılmış, devrimlerle kurduklarına inandıkları o koca komün, birlik beraberlik inancı…O koca Sovyetler… radyasyonun(!) gazabına uğramış.

Bir yer vardı kitapta, radyasyonlu bölgede tehlike olmadığını(!) göstermek için yapılan haberlerin anlatıldığı… Gazeteciler geliyor bölgeye ellerinde radyasyon cihazıyla… Süt sağan yaşlı bir ninenin yanına gelip sütteki radyasyonu ölçüyor. Değerlerin normal olduğunu söylüyor ve tekrarlıyor aynı işlemi… Sonra ise tüm bunların Batılıların panik yaratmak için yaptığı karalama kampanyası olduğunu söylüyor. Panik yapacak bir şey olmadığını… Fakat o cihazların gıda maddelerinde ölçüm yapamadığını kimse söylemiyor…

Bu alıntıyı arkadaşıma anlattığımda, insanlar orada ölürken nasıl böyle davranabildiklerini sordu, bunun hangi insanlığa sığdığını… İnsanın yönetici olduğunda duygularını mı kaybettiğini…

Hani uzun menzilli silahlar çıktığında, savaşlardaki ölüm oranı artmış ya… Sadece silahların gücünden değilmiș bu ama, insanların uzağındaki insanı göremediği ve tanımadığı insanı daha rahat öldürebilmesinden kaynaklanıyormuș. Gözüne baka baka öldürmenin zorluğu yüzünden… Düşünüyorum da sanırım yönetici olduğunda da halktan uzaklaşıyor insan. Menzil uzadıkça bir nebze daha kolaylaşıyor “böyle” kararlar almak…

Düşünsenize bir politikacı olduğu yere gelirken ona en önemli şeyin ekonomi olduğu söyleniyor, sonra belki dış ilişkiler... Teoriler, modeller, politikalar; realizm liberalizm, bloklar, güç, güvenlik…Diğer bir yandan devlet dediğimiz bile yöneticileriyle adlandırılıyor, tanınıyor; Amerika yerine Trump diyoruz Rusya yerine Putin... ya da tam tersi… Başarılı bir devlet böyle yönetilir, devletin çıkarı ve ekonomi her şeyden önce gelir... Șimdi olası bir kriz anını göz önünde bulundurursak bu şartlar altındaki bir yönetici için o insanlar sayıdan başka bir şey ifade edebilir mi?

Aslında baktığımızda tüm bunlar A kişisi veya B kişisi değil bence insanın bakış açısındaki sınırlılıktan kaynaklanıyor. Bu anlamda hepimiz miyopuz aslında ileri derece de astigmat…
Gözlük takmadan göremiyoruz bazı şeyleri –bu bağlamda bu kitabın bana bir şeyleri görmemi sağlayan bir gözlük olduğunu söyleyebilirim aslında… Gösteren ya da anlatan…

İnsanlar anlatıyorlar… Kimisi kendisinden her şey gizlenen, hiçbir şeyden haberi olmayan, ne olduğunu anlamayan halk… Kimisi bilgi verilmesi yasaklanmış personel…

Kimisi anne, kimisi baba, kimisi eşini kaybetmiş bir eş, kimisi “kahraman”, kimisi çocuk… Ama hepsi birer Çernobilli…

Hani biraz önce bahsettiğim o isim koyma zaafı var ya. İşte Çernobil’i yaşayan insanlar o zaafın kurbanı… Bazılarına soruyorlar “neden burada yaşamaya devam ediyorsun, burası radyasyon dolu, çocuklarını da mı düşünmüyorsun?”…Cevap genelde benzer oluyor, kendilerini başka bir yere ait hissedemiyor çünkü o insanlar. Evlenemiyorlar. Onlar “Çernobilli” çünkü isimleri konmuş. Aynı zamanda doğmuş hepsi 26 Nisan 1986… Kadınlar çocuk doğuramaz (doğurmamalıdır da zaten), erkekler ise iktidarsızdır. Öz kardeşinin evine bile yüksek radyasyon taşıdığından alınmayan, çocuğuyla birlikte tren garlarında yatan insanların hayatları var. Hastalıkların nedeninin radyasyon olduğunu kabul etmeyen bir hükümet var, “100 yıldan önce bunun ispatlanması olanaksız” diye insanları Çernobil’le yalnız bırakan bir hükümet, “Benim 100 yılım yok” diyen insanlar var… Bu insanlar işte bu yüzden hala orada yaşıyor, onlara kucak açan tek yer onlara adını veren Çernobil çünkü…

Toprağı toprağa gömdük diyor birçoğu… Toprağı toprağa gömmek… Çoğu bir savaş olarak anlatıyor o dönemi. Ki süreç ve yaşananlar da oldukça benziyor. Fakat işte radyasyon öldürülemiyor, yenilemiyor. Radyasyona karşı zafer olmuyor. Göremediğin, koklayamadığın bir şeye karşı savaş olur mu, diyor kimisi… Anlayamıyorduk bir türlü, diyor… Kimisi de, hatırlıyorum diyor, ya da hiç unutmuyorum… Her şey yolunda gözükürken, güneş tepede, çiçekler açmışken, her şey “normal”ken koku alamadığını hatırlıyor… Kokusuzluğu… Kokularla hatırlanır ya bazı anılar, o kokusuzlukla hatırlıyor… Radyasyonun yan etkisiymiş sonradan öğreniyor…

Çoğu şahit olduklarından sonra okuduğu veya yazılan hiçbir şeye inanamadığını söylüyor. Hep bir şüphe duyuyor “ya bu da yalansa? Ya da bir tür masalsa?”… Bana biraz tanıdık geliyor…

Bazısı Titanik’e benzetiyor… Gemi batmak üzere, her şey bitecek ama insanlar eğlenmeye ve yaşamaya devam ediyor… Titanik…

Özgürleştim diyor kimisi, hatta birçoğu… Patlama sonrası bir mitingte günah çıkarır gibi herkes yaşadıklarını anlatıyor… Hipokrat yeminine rağmen, hastalarından gizlediklerini anlatıyor mesela bir doktor… Mutluyduk, diyor mitingi anlatan Gennadiy Gruşevoy… “O miting, Çernobil halk mahkemesiydi aslında.” diye ekliyor. Sonra tutuklanıyorlar… yasaklı slogan, provokasyon vs. vs… Umurları değil ama. Gruşevoy daha sonra bir vakıf açıyor Çernobil’den etkilenen köylere yardım etmek amacıyla. Gizli saklı. Mutluyduk, diyor ama sürekli ve sorguluyor. Biz kimiz… “Kimiz biz allasen? ”

Biz kimiz?

Kitabın en etkileyici yanlarından biri de sizi böyle etkileyen insanların adını Google’a yazdığınızda görebiliyorsunuz. Mesela Gruşevoy bir felsefe profesörüymüş ve adını yazdığımda Youtube’da verdiği derslerin videolarını gördüm… Bu gerçeklik daha çok etkiliyor tabi insanı…

Suçlu kim peki bu olayda? Bilim mi? İnsan mı?... Kitapta birçok insan hem benzer hem farklı cevaplar vermiş buna. Ama genel kanı “insan” yönünde. Bence bu soru bilim ve insanı ne kadar ayırabileceğimize bağlı... Yani biraz imkansız..

Bir de ben Çernobil’in insanları bir şeylere sorgulamaya ittiğini düşünüyorum. Hani o isim koyma zaafı… Konu yine oraya geliyor ama birileri sürekli bu zaaftan yararlanıyor. Siz “bu”sunuz diyor, “biz” buyuz diyorsunuz, sorgulamadan, düşünmeden, yüce bir prensip ve inanç duygusuyla. Ait hissetme ihtiyacı belki de… Fakat size “biz” diyen, “biz” olmanın bütün imkanlarından yararlananlar, “biz”e ihtiyacınız olduğunda terk ediveriyor “siz”i ve öylece kalıveriyorsunuz. “Biz” denilen şey lafta kalıyor, “kahraman”lıkların içi boşalıyor tek gerçek, ölüm ve yalnızlık oluyor. Karşı tepki alabileceğimi biliyorum ama evet milliyetçilikten bahsediyorum ya da halkın genel “biz” eğilimi neyse ondan…

Kitapta ortak düşünceler olsa da çok farklı bakış açıları var. Olaya çok farklı şekillerde tanık olmuş, farklı zorluklarını yaşamış, birçok yaştan, farklı meslek gruplarından, kadın, erkek… Düşünceler çok farklı olsa da hepsi bir yerlerde haklı. Yazar da bunu gösteriyor bize. Oynamadan, düzeltmeden, anlatanların sözünü kesmeden… Hem onlara hem bize büyük bir fırsat veriyor… Anlatma ve dinleme fırsatı… Bu o kadar değerli ki. Toplumsal psikolojiyi gözlemliyorsunuz 400 küsur sayfalık bir kitapta. Toplumsal bir travmanın bireye etkilerini görüyorsunuz. İster istemez karşılaştırma yapıyorsunuz bolca, bulduğunuz ortak noktalar şaşırtıyor kimi zaman… Bu arada kitabı henüz bitirmedim. Yaklaşık 50-60 sayfam var bitmesine. Aslında sınavıma çalışmak için oturduğum bilgisayarımda en uzun incelememi yazdım şuan. Söylemek, eklemek ve o insanlara dair anlatmak istediğim daha çok şey var aslında, bir de nasıl anlatacağımı bilmediğim, ne desem eksik, hatalı kalacak şeyler…
Ama bence bu kitabı okumalısınız. O insanların yaşamına, evine, anılarına yapacağınız zor, samimi ve gerçek bir yolculuk olacak bu, ama yine de okumalısınız… Yani bence…
460 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
"Çernobil 'i bir felsefe gibi kavrayacagımız günler bekliyor bizi gelecekte.."

https://youtu.be/FlQ-YpGKYXw

Bilmemizi istedikleri dışında, insanların neler yaşadığını öğrenmek isterseniz ..okuyun ...
Kesinlikle zaman kaybı diyemeyeceginiz bir yazar ...bir iç ses..kitabı "Çernobil duası "
Çok şey yazmak isterdim ama susup düşünmek istiyorum ...

Aşk' a veda edemeyen bir kadın'da kaldı aklım....adı Valentina Timofeyevna Ananaseviç... (umarım sağ ve mutludur)
460 syf.
·3 günde·9/10 puan
Çernobil faciasını bir de yasayanlarin ağzindan okumali .
Okumali ki hepimizin onlara borcumuzun olduğunu bir şekilde anlamali.
Borcumuzu ödemek çok ta zor değil, yaşananlardan ders çıkarmak kâfi.
Ama insanoğlu kötülüklerin anası olduğu için ders çıkarmak ne mümkün .

Çernobil faciasindan sonra teknolojisi ve disiplini ile bilinen Japonya'da bile nükleer sızıntı yaşanmışken Türkiye de santral yapılması söz konusunu KORKUNÇ buluyorum.

Çernobil arkasında 3 şey bıraktı :
1. Elepant's Footbl yaratigini
2.Pripyat adında hayalet bir şehri
3. Ölen ,hastalanan milyonlarca insan .
Sadece bir şey bırakmadı, o da :
1.Yasanan faciadan ders çıkaran insan.

Dedim ya :İnsan tüm kötülüklerin anasıdır !

Bugün artik herkesçe unutulmaya yüz tutmuş büyük bir faciyayi bir de yaşayanlardan okumak isteyenlere tavsiyemdir.
232 syf.
·4 günde
Bir nükleer reaktörde elektrik nasıl üretilir? Önce çekirdekte ısı üretilir, çekirdeğe devamlı olarak soğuk su akışı sağlanır, çekirdeğin ısısı suyu buharlaştırır, buhar türbini döndürür ve elektrik üretilir. Aslında bu kadar kolay ve zararsız gözüken bir şey nasıl olur da uluslararası bir felakete yol açabilir?

Yapılması planlanan elektrik kesintisi testi, milyonlarca hatta milyarlarca yıl geçse de etkisi sürecek bir olayın başlangıç noktasıydı. Testin amacı neydi? Olası bir elektrik kesintisinde devreye girmesi planlanan üç tane dizel jeneratör vardı. Jeneratörlerin pompalara güç vermesi için gerekli hıza ulaşana kadar yakıt erimiş oluyordu. Burada üretilen çözüm, güç kaybı olsa dahi türbin durana kadar geçen sürede üretilen elektriği pompalara yönlendirmek ve jeneratörlere gerekli olan zamanı kazandırmak. Bu teoriyi de test etmek için reaktördeki verim önce 1600 megavata, sonra da 700 megavata indirilmişti. Yarı güçte çalıştırılan reaktörde, 10 saat boyunca renksiz, kokusuz ve ağır bir soy gaz olan ksenon birikmişti. Ksenon saatlerdir çekirdeği zehirliyordu, hatta 30 megavatla çalışırken de ksenon çoğalmaya ve çekirdeği zehirlemeye devam ediyordu. Başmühendis yardımcısı Dyatlov, gücün hemen yükseltilmesini istemişti. 200 megavata kadar yükseltilen verimle teste devam edilmesi emrini verdi. Bu sırada güç dalgalanması yaşanmaya başladı. Testi gerçekleştiren mühendisler (Yaygın görüşe göre Aleksandr Akimov) acil kapatma tuşu AZ-5’e basmasına rağmen, güç dalgalanması durmadı. Buraya bir parantez açalım; AZ-5 tuşunun işlevi U-235 ile zenginleştirilmiş uranyum dioksitin fisyon reaksiyonunu yavaşlatmak için çekirdeğe kontrol çubuklarının daldırılmasını ve reaktivitenin durmasını sağlamaktır. Çubuklar bor madeninden üretilmişti, ancak uçları karbon elementinin bir allotropu olan grafitten yapılmaydı. (Allotropi, bir elementin kimyasal özellikleri aynı, fiziksel özellikleri ve molekül geometrileri farklı olan yapılardaki haline denir.) Grafit çekirdekteki reaksiyonu hızla yükseltti, güç 33000 megavata yükseldi ve patlama gerçekleşti.

26 Nisan 1986 tarihinde, Vladimir İlyiç Lenin Nükleer Santrali’nde gece vardiyasına gelen işçilerin hiçbiri bu olacakları tahmin edemezdi. Gerçekleşen patlamayla yayılan radyoaktif tozlar Avrupa’nın büyük kesimini, SSCB’yi ve Türkiye’yi etkiledi. Türkiye ilk başta olayın ciddiyetinin farkında varamadı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, “Radyasyondan, madyasyondan bize bir şey olmaz!” derken, Başbakan Turgut Özal, “Azıcık radyasyonlu çay sağlığa faydalı, lezzetli oluyor!” tarzında espriler yapıyordu. Sanayi ve Ticaret Bakanı kameralar karşısında çay içip şov yapmakla ve demlenince çayın radyasyonunun düştüğünü iddia etmekle meşguldü.

Çernobil’de ise 6 reaktörden oluşması planlanan santralin 5. ve 6. reaktörleri hiçbir zaman tamamlanmadı, 4. reaktör 1986’daki patlamada yok oldu, 1, 2 ve 3 numaralı reaktörler sırasıyla 1996, 1999 ve 2000 yıllarında kapatıldı. 2016 yılında da 1,5 milyar dolara mal olan ve 100 yıl boyunca radyoaktif sızıntının engellenmesini sağlayacak bir çelik kalkan ile örtüldü. Yüzbinlerce insan kirli olarak tanımlanan bölgelerden tahliye edildi. Yine yüzbinlerce insan, canlarını hiçe sayarak bu felakete müdahalede bulundu. Gelecekte de yüzbinlerce insanın kansere yakalanacağı ve büyük bir kısmının bu sebepten hayatını kaybedeceği tahmin edilmektedir.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Svetlana Aleksiyeviç, kitabı üç bölüme ayırmış. İlk bölüm Ölüler Ülkesi, ikinci bölüm Yaşayanların Ülkesi, üçüncü bölüm Üzüntüden Şaşkına Dönenler. Yazar, onlarca insanla konuşmuş, acılarını paylaşmış, felaketin gerçekleştiği günden beri yaşananları da okurların önüne sermiş. Olaya Sovyet-komünizm propagandası veya Anti-Sovyet, anti-komünizm propagandası diye bakmadan, sadece insanların o dönemde ve sonrasında çektikleri acıların, yapılan kahramanlıkların (Bir kısmı öleceğini bile bile bunu yaptı, çünkü verilen sözlerin büyük bir kısmı hiçbir zaman tutulmadı.) anlatıldığı bir kitap. Bu işten anlayan bilim insanlarının sözlerine kulak verilse, halk paniğe sevk edilmeden bilinçlendirilmeye çalışılsa herhalde bu acı bilanço bir nebze de olsa hafiflerdi. Her faciada olduğu gibi yaşananlar yine sıradan insanlara, halka zarar vermişti ve kim bilir belki de Gorbaçov, Sovyetlerin yıkılmasındaki en büyük neden Çernobil’deki facia derken haklıydı.

https://m.youtube.com/watch?v=yVBIDTB6S0M (32. Gün programından)
460 syf.
·4 günde·Beğendi·6/10 puan
Genelde okuduğum kitaplara inceleme yapmam fakat bu kitaba yapmazsam kendimi kötü hissederdim çünkü kitap gerçekten hakkını veriyor. Son zamanlarda okuduğum ve bana katkı sağlayan kitaplar arasında. Kitap çernobil faciasını anlatıyor ve tanıklardan alınmış konuşmalara yer veriyor. Bir de kitap çernobilden sonra insanların hayatının nasıl değiştiğini bir kaç insanın yaşadıklarıyla anlatıyor, ayrıca yazarında çernobil yerlisi olması kitabı daha okunabilir, sürekliyici hale getiriyor. Ben çernobil faciasının dizisini izlemiştim. Geçen de bu kitabı görüp okuyayım dedim ve iyi ki okumuşum dizideki gibi basit değil tabi ki yaşananlar mutlaka ve kesinlikle okuyun.
460 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10 puan
Yazarın diğer iki kitabı kadar bunu da beğendim. Ama iki kitapla kıyaslayacak olursam gene üçüncü sıraya alırım. Belki savaş ve kadın temaları daha çok dikkatimi çektiği içindir.
Çernobil bu zamana kadar merak ettiğim bir yer değildi, kitapla beraber araştırılacak çok konu buldum. Yazarın kitapta belirttiği gibi; birçok veri KGB tarafından yok edilmiş. Şuan insanlar kendi tuttukları verileri yayınlamaya korkuyor ve evlerinde saklıyorlar. Ne kadar yabancı kaynaklardan arasam bile istediğim bilgilere ulaşmam mümkün olmadı. Şuan Çernobil'i bu kitap sayesinde biraz biraz biliyorum.
Eminim kitaptaki sesler bildikleri, gördükleri ve hissettiklerinin hala tamamını anlatmamışlardır. Okurken hala içlerindeki "devlet" korkusunu hissedebiliyorsunuz. Kimisi dile getiriyor, kimisi için bu konudan söz ederken parantez içinde "susuyor." yazıyor.
Çoğu bu felaketi savaşa benzetmiş. Ben dışarıdan bakan biri olarak Çernobil faciasını bir kenara koyuyorum, çünkü onlar radyasyondan önce devletin sus payıyla savaşıyorlar.
Çocuğunuz kucağınızda, eşiniz kollarınızda ölürse neler hissedersiniz? Üstelik bu ölümün sebebini bile bilmiyorsunuz. "Barışçıl atom" diyorlar, sonraları "tedbirsizlik" kelimesi kullanılsa bile taşralı insanlar Sovyet'in hata yapma ihtimali olduğunu düşünmüyor ve Tanrı'nın bizlere verdiği bir ceza diyorlar.
İyotlu suyu içmeyi reddediyorlar, çünkü hala ineklerinin sütünde radyasyonu göremiyorlar. İktidar stokları iyotlu suyu halk şebekesine ilave etmiyor; suyun tadı değişir, insanlar paniğe kapılır diye.
İnsanlar o an olmasa bile yakınlarının çeneleri kaydığı, derilerinin döküldüğü, sindirim ve boşaltım sistemleri iş görmez hale gelip kendileri hastalar yerine yaşamsal faaliyetlerini bizzat yerine getirdiklerinde panik oluyorlar.
İnsanlığı benim aklımın alması mümkün değil. Hiç o kadar kurnaz olamadım. Bu kitabı okuduğumda hayretler içinde kalacak bir durum yoktu aslında ama şaşkınlıktan kaşlarımı indirmeden okuduğum bölümler oldu. Bir kere daha insanlığı anlamamın mümkün olmadığını kendime kanıtlamış oldum.
460 syf.
·6 günde·10/10 puan
Resim ödevi... Yeni bir konu... Hadi yaratıcılığımızı çalıştıralım. Radyasyonu çizelim. Çernobilli küçük bir çocuk radyasyonu, kırmızı akan bir nehir olarak çizmiş, üzerine sarı yağmurların yağdığı şey olarak. Ormanı ziyaret ediyoruz. Yağmur yağmış, çiçekler açmış, pırıl pırıl bir hava ve dehşetle bir şeyin eksikliğinin farkına varıldığı an.. Tüm güzelliği cehenneme çeviren o ayırt etme anı.. Bir şey eksik.. Eksik olan çiçeklerin artık kokmuyor oluşu. Kokusu olmayan bir güzelliğin sarsıcı etkisi... Havanın ağır radyoaktif ile yüklü oluşu. Kontamine olmuş bölgeler.. Ne demek? Ağır radyasyonla harmanlanmış 'kirli' olarak anılan yerler.. Tehlikeli olarak anılan girilmesi yasak yerler... Çernobil nedir? Gelecek midir, geçmiş midir? Ruhun tarihini yazan kadın da oralı. Yerli. 20 yıla mal olmuş bir çalışmanın araştırmanın ürünü bu kitap. Yüreğimde büyüyen bir yazar.
Sevgi ve ölümün yan yanalığı.. Korku ve kabullenişin... Uzun hortumlu uzay kıyafetleri giymiş insanlar aralarında çocuklar da var. Çiçek topluyorlar. O çiçekler yoğun radyonüklit ile yüklü. size uzun uzadıya Çernobil felaketi şundan dolayı böyleyken böyle oldu anlatmayacağım. Bunun için Chernobyl beş bölümlük diziyi izlemenizi öneririm. Şuan üzerinde durup düşünmek istediğim başka bir şey. Belki bulup anlatabilirim. Devasa bir gücü, çocuk gibi kullanan insanın ruhunu okumak istiyorum. Savaşı belki anlayabilirim. Barış vaadeden bir gücün 'nükleer enerjinin' Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan bombadan üç yüz kat sonuçlarının ağır olduğu ve etkisinin bir yüz bin yıl daha, belki de daha fazla süreceği... "Dua ediyoruz. Tanrım, yaşamlarımızın verdiği dertlere, yorgunluğa göğüs gerecek gücü bizden esirgeme." Amin. Çernobil duası.. Tarihin duası... Geleceğin duası... 26 Nisan 1986.. Herkese iyi okumalar
Felaketin Türkiye'yi nasıl etkilediği üzere bir yazı
https://www.google.com/...yi-nasil-etkilemisti
Felaketin yayılışı üzerine bir video
https://youtu.be/PWW654xIWt0
Mehmet Ali Birant'ın çernobil haberi
https://youtu.be/yVBIDTB6S0M
460 syf.
O acıyı yakından yaşayan,
Ailesini, sevdiklerini, dostlarını radyasyona kurban verenlerin ve onlarca yıl boyunca da kurban vermeye devam edecek olanların hüzün dolu hikayesi...

Çernobil...
Sadece patlamanın olduğu Ülkeyi değil, tüm Avrupa 'yı, Ülkemizi ve Dünya' nın bir çok yerini etkileyen felaket...

Ne zaman Çernobil ile ilgili bir şey okuyup izlesem aklıma ilk gelen isim rahmetli Kazım Koyuncu... Mekanı cennet olsun.

Umarım tüm bu felaketlerden insanoğlu ders almıştır.

Birçok şey gibi "Nükleer Teknoloji" yeniliklerinide 50 yıl sonrasından takip eden ülkemiz şimdiler de Nükleer Santral'e merak sardı. Hem de Dünya 'nın gözü Çernobil ve son olarak Japonya' da ki Fukişima Nükleer felaketinden korkmuş yeni arayışlara girmişken...

Tabi Nükleer Santral gerekli mi değil mi tartışılır..

Dünya'nın en zengin Toryum yataklarına sahip ve Uranyum bakımında da yeterli bi ülke konumundayken Nükleer Enerji 'den faydalanmamakta biraz................. olsa gerek. (Boşluğu siz tamamlayın)

Ama bizleri yönetenlerin Nükleer Santral' e yaklaşımı :

"Ha Evine Aygaz Tüp bağlatmışsın haa Nükleer Santral" böyle olursa, inanın ilerde çok büyük bi sıkıntı yaşarız çok...! (Allah Göstermesin)

Herkese,
İyi Okumalar
Yalnızca kepimi küçük oğluma hediye ettim. Çok istemişti onu. Hemen taktı, bir daha hiç çıkarmadı. İki yıl sonra oğluma beyin tümörü teşhisi koydular.
Svetlana Aleksiyeviç
Sayfa 130 - Kafka yayınları 4. Basım 2020
Kötülük mekanizması kıyamet koşullarında bile çalışıyor. Anladığım budur. (...) İnsanoğlu sonsuza kadar aynı kalacak. Daima.
Ölüm dünyadaki en adil şeydir. Kimse ondan kaçamaz. Toprak herkesi alır -iyisini, kötüsünü, canisini, günahkarını. Dünyada bunun dışında da adil olan bir şey yok.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Voices from Chernobyl
Alt başlık:
The Oral History of a Nuclear Disaster
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780312425845
Kitabın türü:
Dil:
English
Yayınevi:
Picador
Baskılar:
Çernobil Duası
Çernobil
Voices from Chernobyl
Winner of the National Book Critics Circle Award
On April 26, 1986, the worst nuclear reactor accident in history occurred in Chernobyl and contaminated as much as three quarters of Europe. Voices from Chernobyl is the first book to present personal accounts of the tragedy. Journalist Svetlana Alexievich interviewed hundreds of people affected by the meltdown---from innocent citizens to firefighters to those called in to clean up the disaster---and their stories reveal the fear, anger, and uncertainty with which they still live. Comprised of interviews in monologue form, Voices from Chernobyl is a crucially important work, unforgettable in its emotional power and honesty.

Kitabı okuyanlar 614 okur

  • Postapokaliptik
  • Betlgkdmr

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.4 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0