Doğayı duymak, suyu dinlemek
Bu kitabı okurken sadece bir karakterin değil, kendi iç yolculuğumun da izini sürdüm. Defne Kaman’ın kayboluşuyla başlayan bu hikâyede, ben en çok doğayla, kadim bilgilerle ve suyun sakin ama güçlü çağrısıyla karşılaştım. Su sadece bir element değilmiş meğer, bir dili varmış, bir hafızası… Ve Buket Uzuner bunu bana öyle zarif bir şekilde anlattı ki, okurken defalarca durup düşündüm: “Ben doğayı gerçekten duyuyor muyum?”
Sahaf Semahat’la sohbet edermiş gibi hissettim bazı yerlerde. Komiser Ümit Kaman’ın kafasındaki sorulara ben de ortak oldum. Kitap bittiğinde ise elimde sadece bir roman değil, sanki içimde açılmış yeni bir pencere vardı.
Doğayla bağ kurmak, geçmişin bilgeliğini bugünün karmaşasında hatırlamak, sezgilerle düşünce arasında bir yerde dinlenmek isteyen herkesin bu hikâyede kendinden bir şey bulacağına inanıyorum. Su, yalnızca bir kayboluşun değil, hatırlayışın da romanı. Ve belki de bazen kaybolmak, kendimize en çok yaklaştığımız andır.
Yıllardır okumayı erteliyordum. Şimdi ise kendime şunu söyledim: “İyi ki sonunda okudum, ama keşke daha önce tanışsaydım bu dünyayla."