Yakıcı Sır

8,2/10  (470 Oy) · 
1.059 okunma  · 
369 beğeni  · 
5.755 gösterim
Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir baron, zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır. Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki oğluyla ahbaplık kurarak işe koyulur. Yakıcı Sır annesini elde etmek isteyen bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikâyesidir aslında. Ne var ki, yetişkin dünyası bazen masum çocuklara büyüklere göründüğünden çok daha berrak görünmektedir… 
 
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2015
  • Sayfa Sayısı:
    88
  • ISBN:
    9786053325536
  • Orijinal Adı:
    Brennendes Geheimnis
  • Çeviri:
    İlknur İgan
  • Yayınevi:
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Oğuz Aktürk 
 27 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Nasıl ki milletler arasında savaş olduğunda buna dünya savaşı deniyorsa, insan ilişkileri konusunda sadece insanlar arasında gerçekleşen dünya savaşları da vardır.

Edgar'ın annesinin yaptığı şeyi unutturmaya çalışması "bastırma"yı ve "bahane bulma"yı, kendi suçunu sanki kendisinin değilmiş gibi göstermesi "yansıtma"yı, kitabın sonunda yaşanılan onca olaydan sonra edinilen buruk zafer "telafi etme"yi, annelik sorumluluğuna sahip birinin tamamen annelikten uzaklaşması "karşıt tepki geliştirme"yi, annenin sıkıcı hayatına özenti bir heyecan katarak kendini başarıya ulaşmış gibi göstermeye çalışması "özdeşim kurma"yı, anneyi tavlamaya çalışan baronun bütün hareketleri "hayal kurma"yı, Edgar'ın yaşadığı ruhsal kaos ve sonunda kendinden uzaklaşması "kaçma"yı, asıl tepkinin barona verilmesi gerekirken çocuğa veriliyor olması "yön değiştirme"yi, Edgar'ın annesinin ve adamın onca iyi hareketinden sonra yaptıklarını bir türlü kabullenememesi "yadsıma"yı, Edgar'ın ne olursa olsun kötünün iyisi bir sonuca kavuşmayı "pollyanna"cılığı temsil ediyor. Yani bu kitabın adı Yakıcı Sır değil de Zweig ile Savunma Mekanizmaları Manifestosu olsaydı hiç şaşırmazdım.

Ayrıca yine bir şarkı çaldı aklımda tabii kitap boyunca. Bunda kitabın kapağıyla beraber kitabın içeriği de etkili oldu. Bu da Ok Go grubunun Skyscrapers adlı şarkısının özellikle de klibiyle oldu.

https://www.youtube.com/watch?v=Rb4lgOiHBZo
Sanki duvardaki renk Edgar'dı da annesiyle baronun davranışları Edgar'ın yaşantısına hep yakın gibi görünmesine rağmen durmaksızın bir kaçış içeriyordu. Edgar'ın bir duvar gibi statik göründüğünü, sadece bir çocuktan ibaret olup düşüncelerinin olgunlaşmadığını düşünüyorlardı. Fakat Edgar'ın ruhunun rengi de hep aynıydı onlarla başından beri. Sadece annesiyle baronun yaptığı o tehlikeli kumara yakın dansı başından beri sabırla izledi. Fakat babanın verdiği o değişmez otorite her ne olursa olsun tekrar ortaya çıkar. Biz de genelde gördüğümüzü sanırız fakat bir süre sonra yaptıklarımıza karşı aslında ne kadar da kör olduğumuzu fark ettiğimizle kalırız. Ama siyah renkten başlayıp beyaz renge doğru giden hayatlarımız vardır aslında. Bir anne karnında simsiyah bir çevre içinde dönüp dururuz ve bir süre sonra beyaz bir dünyaya gözlerimizi açarız. Nasıl ki şu görselde olduğu gibi http://fenokulu.net/kavramresim4/Image-16.jpg beyaz renkten sayısız renk ortaya çıkıyorsa, bizim bu gözlerimizi açmayı seçemediğimiz ve rengini beyaz sandığımız dünyadan gelen o keskin ve bizim daha hayatın en başında ağlamamızı sağlayan ışık da prizmamız olan ruhumuzdan geçip zamanla çeşit çeşit renkler olan aşklar, öfkeler, zevkler, nefretler, hüzünler, şaşkınlıklar ve yaşanmışlıklara dönüşüyor.

Olay sadece kör olup olmamakla ilgili. Bahsetmeye çalıştığım şey de fiziki körlükten öte manevi körlük zaten. Kalp bile düz bir çizgide devam edemiyorken ruhumuzun devinimlerinin de dümdüz olmasını bekleyemeyiz. Ruhlarımız da başka insanlarla iletişimde, ilişkide, herhangi bir deneyim üstünde olurken dünya savaşları yaşayacak. Herkesin kazanmayı arzuladığı bu savaşta bizim de savunma mekanizmalarımız olacak saldırılarımızdan fazla. Herkes Bukowski'nin de dediği gibi "Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki." psikolojisinde yaşıyor olacak. Bir yerde sevgiyi ararken zulümle, merhameti ararken nefretle, zevki ararken pişmanlıklarla karşılacağız. Ama sonuçta bir arayışta olacağız. En güzeli de bu değil mi zaten? Sonuçların verdiği o keskin sayısal birimlerin dışında sürecin ve arayışın verdiği o belirsiz ve ruhumuzu daima canlı tutan sorgulama ihtiyacı en değerli şey değil mi? Sorgulamalarımız olmasaydı Zweig bu kitabı yazıp sadece bir çocuk karakter üzerinden siyasi göndermelere, psikolojik tahlillere, anne-baba-çocuk ilişkilerine ulaşabilir miydi? Diplomalarımız olur her zaman ama üzerlerinde sorgulayışlarımızın notu yazmaz hiçbir zaman. Onun içindir ki günlük rutin ve heyecansız hayatlarımız için kullanacağımız, üzerinde birtakım sayılar yazan kağıt parçalarından başka bir şey bilmeyiz biz.

Bir kenarda oturup zamanında çokça vakit geçirdiğimiz insanları, nesneleri, olayları, şehirleri, dersleri, okulları ve işleri düşüneceğiz. Bunların hepsinin birbirleriyle uyum içinde yaptığı o sırlı dansı anlamaya çalışacağız. Pek tabii ki meraklı kişiler için bu biraz anlamsız gelecek. Edgar gibi Malala gibi Atatürk gibi sadece kendimiz için değil aynı zamanda başkalarının da mutluluğu için çalışacağız. Bir kenarda otururken aslında beynimiz de bir o kadar bir kenarda oturmayacak. Hep düşüneceğiz, hep düşüneceğiz ve hep düşüneceğiz ki artık şu sonsuz evrenin sırlarını çözmeye çalışmaktan beynimiz patlama noktasına gelecek. Ve bu o kadar değerli bir patlama sınırı ki sayın Hiroşima'nın kıskanmasıyla sonuçlanacak. Öldüren cinsten değil de tam tersine daha çok yaşatan, daha çok renklendiren ve ruhundan çiçek açtıran cinsten reaksiyonlara sebep olacak şekilde. O kadar dokunaklı olacak ki güzel olmasına gerek kalmayacak. Ve o kadar doğru bir hareket olacak ki cesaretle yapılmasına gerek kalmayacak.

Yine de sırları olmalı insanın başka insanlardan saklamaya çalıştığı... Yoksa ne anlamı kalırdı sadece onun üzerinde yaşam olduğunu sandığımız dünyanın?