Yeraltından NotlarDostoyevski

·
Okunma
·
Beğeni
·
89.703
Gösterim
Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
Mayıs 2011
Sayfa sayısı:
151
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750713163
Orijinal adı:
Записки из подполья
Çeviri:
Ergin Altay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
“İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”

Dostoyevski’nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa’daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna “yeraltı” diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt.
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim ben, karaciğerimle de sorunlarım var var aynı zamanda. Ne zamandan beri istesem de fırsatım olmuyor doktora gitmeye hiç. İstemiyorum da zaten. Yalan söylemeyi seviyorum siz orta zekalı insan topluluğuna. On dokuzuncu yüzyılda nasılsa yirmi birinci yüzyılda da aynı tıp çünkü. Bir grup (burada grup derken milyarları kastediyorum) her şeyi ilahlaştıran insanın taptığı başka bir tanrı.

40'ımı geçtiğime ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda. Bu karanlık dünyada başka türlü olmuyor çünkü. Namussuz insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever hem. Ben de -bu yeşil köşe daha farklı, daha yüce bir yazı hak etse de- namussuz olan ben de kendimden bahsedeceğim.

Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. Sonuçta benim gibi hasta, kötü, çirkin, namussuz birisini kim önemser ki zaten. Önemli değil efendim, dinlemeyin. Siz benden daha şerefli, daha namuslu , daha yüce olabilirsiniz. Ama elbette ki daha kötüsünüz ve dinlememek hakkınız. Kötü olmak için doğmuş insan, her ne kadar aksi düşünülse de genelde. Ben de nefret ediyorum bunu bilmeyen herkesten ve tabi ki de sizden. Ama tam da bu sebepten hayranım bu aymazlığınıza.

İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu. Tabii önemsemeyebilirsiniz de sizin hakkınızdaki düşüncelerimi. Hiç önemsemeniz zaten. Samsa kadar bile değer vermediniz bana. Karanlık bir silüet olarak kaldım arka planınızda. Etrafınıza baktığınızda bir anlığına beni görmüş olsanız da, bilinciniz bu kadar iğrençliğe müsaade edemedi, perdeledi beni hemen ve o şaşalı sohbetlerinize devam ettiniz sizin gibi uhrevi varlıklarla. Bense kaldım burada hep, kendime göre olan, yılanlarla, farelerle, kertenkele ve böceklerle. "Herkes hak etiği gibi yaşar" ikiyüzlülüğüne de karnım tok benim.

Evet baylar ve yirmi birinci yüzyılda olduğumuz için bayanlar. Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize. Siz istemeseniz de, hatta engellemek için elinizden geleni ardınıza koysanız da, bu fark etmemeye çalıştığınız adam konuşacak kendi kendine.

Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre. Ama öyle işini bilen, kurnazca bir zekilik değil benimki. Belki de ancak burada kalmama, yukarı çıkamamama sebep olan bir zeka. Sizin gibi normal bir zekaya sahip olan normal bir insan olsaydım daha yüksek bir mevkiye kolaylıkla yükselebilirdim belki. Bunun için bir parça iyi birisi olmam yeterliydi sadece. İyi olmak, zaten her şeyin başı bu değil mi. Tıpkı sağlık gibi. İyi, yardımsever, sevecen. İğrendiriyor bu basma kalıp değerler beni.

Hepiniz benden iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi? Peki hanginiz iddia edebilir gerçekte iyi ve yüce olan şeyleri düşünüp uygulamaya çalışırken, kafanızın o kimsenin görmediği küçük karanlık arka tarafında, belki de bilinçaltınızda, belki yeraltınızda yaptıklarınızın size sağlayacağı çıkarı düşünmediğinizi? Ve hanginizin içini yiyip bitirmez yaptığınız o yüce davranıştaki sahtekarlık? Kimsenin mi? Peki. Bakın ben belki biraz fazlayım bu yaşadığımız şehre, yaşadığımız yıla, yüzyıla. İşte bu yüzden bana uyum sağlayamıyorsunuz siz de herhalde.

Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için, bilakis kıskanıyorum sadece. Keşke bende sizin gibi dar kafalı olabilseydim de güzel ve yüce olandan zevk alabilseydim. Olmuyor ama, hep bir yıkım, hep bir atalet oluyor eninde sonunda. Onurlu bir adam olduğum için, tabiat ve gerçek aşığı, işi dışı bir olan sizler gibi yapamıyorum hiç.

Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi. Bir şeyin sonucunu düşünmeden ortaya atılırlar ve sonunda genelde kahraman olur böyle tipler. Ben ise kendimi bitirene kadar düşünürüm karşıma çıkan durumu. Karşımdaki insanın şerefini zedelemeyecek kadar onurlu olduğum için olsa gerek, her zaman da sessizce uzaklaşan ve kendi kendine küfreden ben olurum ama. Bu o kadar sık tekrarlanmaya başladı ki artık ben de önemsemiyorum bu durumu

Yo, önemsiyorum aslında. Hatta zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten, yok sayılmaktan. Bir insan yok sayılmaktan zevk alabilir mi hiç? Ben alıyorum. Belki de sizin o doğanın kanunlarına olan inancınıza karşı çıktığım için mutlu oluyorum. Hem nereden üstün oluyor sizin o aptal kanunlarınız benim özgür irademden?

Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim ama sizin iyi, ahlaklı ya da uygulanabilir olarak gördüğünüz şeylere uymak zorunda değilim ben. Zor durumda olan olan birisine yardım etmek istemiyorum mesela hiç. Israrla karşı çıkıyorum. Durmadan karşı çıkıyorum. Ta ki...ta ki gerçekten yardımım istenip, reddedemememe, o gücü kendimde bulamamama dek. Ben de bu; en medeni, en asil, en barışsever toplumun bir parçası oluyorum sırf hayır diyememekten. Ne oldu, barışsever deyince gülümsediniz. Sonuçta bütün bu kurallar, kanunlar, kaideler, iyiyi, güzeli, refahı, barışı getirmek için değil mi? Bütün bu ilerlemeler insan için yapılmamış mı? Herhalde yüz elli yıl öncesine göre daha erdemli, daha üstünüz. Daha iyi davranıyoruz bu kadar gelişme yüzünden değil mi?

Sizi bilmem ama ben sadece daha yalnızım eskiye göre. O bahsettiğim normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle. İhtiyacım yok kimseye. Nasıl istersem olurum ben hem. Sırf siz o kuralları koyanlar, yalnızlık kötü diyorsunuz diye bu halimden utanmam mı lazım? Sizim kötünüzün, benim için de kötü olduğu ne malum? Siz iki kere iki dört diyorsunuz diye onu elimde bayrak yapıp sallamam mı gerekiyor benim? Belki de iki kere ikinin beş ettiği bir dünya hayal ediyorum ben. Her şeyin bilincindeyim ve her şeyi düşünüyorum. Siz her şeyin bütün olasılıklarını düşünmeyi denediniz mi hiç peki? Bir şeyi beş bin kere düşünüp yine yanlış olanı yaptınız mı? Ya da hiç tepkisiz atıl bir durumda kaldınız mı olaylar karşısında? Böyle birisi nasıl saygı duyabilir kendine? Siz de duymayın zaten.

Hem ben neden kendimi anlatmaya başladım ki? Kendi karanlığımda yaşamanın yetmesi lazımdı bana. Evet, eski bir kış akşamı vardı, daha anlatılacak, ahmaklığıma şahit olacağınız. Ama daha fazla soyunmak, içimi açmak istemiyorum önünüzde artık. "Yeraltından Notlar"mı? Boş verin Allahaseniz, paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?

NOT : Yüzelli yıldır böyle bir çok yazı yazıldı ve yüzyıllar boyunca yazılmaya devam edilecek. Ama hiçbiri o ilk metin gibi etkileyemeyecek insanı.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.590 Oy)18.119 beğeni41.058 okunma2.632 alıntı172.643 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.163 Oy)8.464 beğeni27.136 okunma751 alıntı132.311 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.820 Oy)8.760 beğeni23.990 okunma1.601 alıntı111.265 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.301 Oy)12.854 beğeni32.884 okunma3.094 alıntı138.069 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.496 Oy)8.444 beğeni24.921 okunma2.251 alıntı107.544 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.081 Oy)7.643 beğeni21.478 okunma748 alıntı83.816 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.209 Oy)8.640 beğeni24.051 okunma1.260 alıntı118.122 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.424 Oy)5.527 beğeni18.748 okunma765 alıntı95.888 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.729 Oy)6.035 beğeni15.886 okunma2.659 alıntı82.039 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.177 Oy)3.689 beğeni12.219 okunma1.109 alıntı50.056 gösterim
Şu sıralarda 1000Kitap’ta revaçta olan Lev Nikolayeviç Tolstoy okumalarına inat olsun diye mi okudum Dostoyevski’yi?

Hayır!

Peki kitap toplantısında okunacak kitap olduğu için mi?

Hayır!

O halde niye okudum?

Öncelikle https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski okumak için bir nedene ihtiyacım olmadığını belirtmek isterim ama ihtiyacı olanlar için de neden çok. Bu sebeple yazacağım inceleme Dostoyevski okumak isteyenler için umarım güzel bir neden olur.

Dostoyevski’nin okuduğum 9.kitabı oldu Yeraltından Notlar. Yazarın usta kaleminden, ince zekasından ya da müthiş psikolojik tahlillerinden konu açacak olursam bu yazım burada bitmez. Bu sebeple kitapta bahsi geçen konular üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

Kitabımız “Yeraltı” ve “Notlar” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm; Hermann Hesse’nin kitabında yer alan “Bozkırkurdu İncelemesi” kadar yorucu ve güç. Yorucu olmasının nedeni ana karakterin iç sesleri ile boğuşmaktan ileri geliyor ama “Bilge Karasu” ve “Oğuz Atay” idmanlı olduğum için beni yordu diyemem. Tabi az savrulmadık bu üstatların zihinlerinde olsun o kadar. İkinci bölüm bildiğimiz hikâye. Hikâyeyi farklı kılan ise Dostoyevski’nin dokunuşları, sorgulamaları…

Zeki adamların kaderinin gevezelik olduğuna vurgu yapıyor yeraltında. Gevezelik olarak nitelendirilmesi elbette anlaşılmamasından mütevellit. Bu gevezeliğin sonraları yerini atalete yani tembelliğe bırakması normal midir sizce de? Ataletin zamanla alışkanlığa dönmesi ise benim en büyük korkumdur… Elbette adalet. Dostoyevski diğer kitaplarına nispeten bu sefer farklı bir pencereden bakıyor adalete. Öyle ki hak, hukuk, adalet arayışının öç gibi bir parametre ile sağlanmamasının gerekliliğini arz ediyor.
Bir diğer sorgulama ise insan aklının çıkar konusunda aldanabileceği hususu. Yani bir insan refah, servet, makam vs. gibi kaynakların ötesinde ıstırabı da sevemez mi sorgulaması. Dostoyevski’ye cevap veriyorum, evet sever hatta bile isteye bu ıstıraba koştuğu da olur. Bilhassa kendimden biliyorum…

İnsanın sırlarına değinelim. İnsanın sırları nelerdir? Dostlarına anlattıkları ya da kendine dahi açamadığı sırları? Bu anlamda Rousse’nun bile biyografisinde; kendine dair yalanların olabileceği düşüncesi yaygındır. Öyleyse sizde varsanız bir sırrımızı ortaya dökelim derim ben. Para karşısında ne kadar dirayetliyiz? Kişiliğimizi sorgulamanın en basit yolu, buyurun soralım kendimize; para, her yolu açar mı ya da açtırır mı bizlere? Yoksa bir depo dolusu parayı benzin döküp yakabilir miyiz Joker gibi? Bu soruları kendimize korkmadan soralım lütfen. Ben mi? Ben de soruyorum elbette... Neyse.

Her birimiz hayatımızı idame ettirmek adına bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Hayatta kalmaya, aç kalmamaya ya da diğerlerinden biraz daha iyi yaşamaya çalışıyoruz. Gökten bir kamera iniyor ve yaşamımızı kayda almaya başlıyor.

Kameralarımızı bir ofise çeviriyoruz. Evet bir müdür, takım liderini azarlıyor nedeni belli patrona yaranmak, takım lideri ise personelini… Onunda nedeni belli; müdüre yaranmak. Her bir alt kademe de sertlik artıyor ve düzen pek ala devam ediyor.

Kameralarımız şimdide, çöpte yemek arayan bir mülteciye odaklanıyor. Hemen arkasında rüya gibi bir seçim sloganı…

Tam bir Survivor.

Belgesel niteliğindeki bu kayıt bir anda yüzsüzlük yarışına dönüşüyor. Böyle bir yarışın kazananı olmaz! mı diyeceksiniz. Demeyin lütfen doğrusu mühim olan ne kazanmanın peşinde olduğumuzdur. “Nitekim, Türkiye’nin tüm yarışmacıları gözünü birinciliğe dikmiş, olmadı ikincilik, olmadı üçüncülük, en azından teselli mükafatı. Belki biz de ‘vicdan ödülü’ peşindeyizdir, ne dersiniz?”

Belki Ebru Ince Ablanın “Tolstoy benim dedemdir.” Dediği gibi bir nitelemede bulunmayacağım Dostoyevski için ama bir dede kadar bilge, bir arkadaş kadar yardım sever ve bir dost kadar paylaşımcı biri olduğunu biliyorum Dostoyevski’nin. Hoş Muzaffer Akar Abi toplantıda ne düşünüyorsun kitap hakkında dediğinde bile ne diyeceğimden hala emin değilim lakin sıra bana gelmeden evvel Dostoyevski’nin şu aforizmasını telefonumdan gizlice açıp okuyacağım.

“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalıktır.”
Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa kitabın başında dediği gibi bir hayal ürünü eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!
Yeraltından Notlar, Dostoyevski'nin okuduğum 7. kitabı oldu. Bu kitapta Dostoyevski, diğer kitaplarından farklı olarak, isimsiz bir yeraltı kahramanına yer vermiş ve yeraltı kahramanının hezeyanlarını önümüze sunmuş.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde isimsiz yeraltı kahramanımız, yeraltından nutuk çekiyor bizlere. Ama ne nutuk... Bildiğimiz bütün ahlak ve doğru kavramlarını çürütecek cinsten bir nutuk... "Yemin ederim baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır." diyen kahramanımız tam olarak fazla bilinçli bir insan motifi çiziyor bizlere.

Kitabın bu ilk bölümü bana nedense Thomas Bernhard'ın Sarsıntı kitabındaki deli Prens'in hezeyanlarını hatırlattı. Kendimce bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissettim ve karşılaştırmam, Thomas Bernhard'ın hezeyanlarının bana daha çok hitap ettiğine karar vermemle sonuçlandı. Dostoyevski'nin 19. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı, Thomas Bernhard'ın ise 20. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı göz önünde bulundurulduğunda Bernhard'ın Dostoyevski'den daha güncel hezeyanlara sahip olduğu açıktır. Bu sebeple benim de Bernhard'ı kendime ve düşüncelerime daha yakın bulmam da olağan bir sonuç. Fakat bu, Bernhard Dostoyevski'den daha iyi bir yazar demek değildir elbette.

Kitabın ikinci bölümünde ise yeraltı kahramanımız neden yeraltı kahramanı olduğunu açıklıyor. Daha doğrusu onu yeraltına iten olayları ve sebepleri, anıları vasıtasıyla önümüze sunuyor. İkinci bölüm, ilk bölüme oranla daha çok olay örgüsünün işlendiği ve ilk bölümdeki boşlukların doldurulduğu bir bölüm niteliğinde. Ben tabii ilk bölümün devam etmesini tercih ederdim. Bir açıklamaya veya sebebe gerek duyulmamalıydı bence.

İkinci bölümde Dostoyevski yeraltı kahramanımızı, kafası çalışan aydın bir insan olarak tanımlıyor ve "Çağımızda kafası çalışan, aydın her insan ödlek olmak zorundadır." diyor. Kitabın ana karakteri olan yeraltı kahramanımız öyle korkak, öyle çekingen ve öyle ürkek ki birçok defa beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl bu kadar ödlek olabilir diye defalarca kendime sordum. Mesela şöyle bir cümle kuruyor kahramanımız: "Güzel, hoş bir mektup yazıp kendisine, benden özür dilemesi için yalvardım." Nasıl olur da bir insan bir başkasının kendisinden özür dilemesi için yalvarır? Bu kadar korkaklık ve pasiflik benim kabul edebileceğim bir şey değil maalesef... Bir başka yerde ise kahramanımız şu cümleyi kuruyor: "Söze karışmak yürekliliğini gösteremeden, beceremeden, bu insanların arasında dört saat aptal aptal oturdum." Sanırım bu cümleyle ilgili açıklama yapmaya gerek yok.

Uzun lafın kısası, kitabın 19. yüzyılda yazıldığını unutmadan okuyacaksanız elbette çok güzel bir kitap. Dostoyevski'nin yeraltı kahramanının hezeyanları etkileyici. Fakat yakın zamanda beni daha çok etkileyen bir deli Prens ile karşılaştığım için bu etki bende nispeten daha az oldu... Kitaptan çok beğendiğim, beyin yakan bir soruyla yazımı sonlandırıyorum:

"Hangisi daha iyidir, kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acılar mı? Evet, hangisi daha iyidir?"
STEFAN ZWEİG’IN DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ VE YERALTINDAN NOTLAR

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı dikkatle incelendiğinde yazarın biyografisi ve eserin kahramanı arasında benzerlikler olduğu görülmektedir. Dostoyevski, eserin girişinde yaptığı açıklamada notların tamamen hayal mahsulü olduğunu söyler. Ancak ona göre toplumda bu tip insanlara sıkça rastlanmaktadır. Yazarın amacı, bunlardan birini okuyuculara tanıtmaktır. Eserin “Yeraltı” adı verilen birinci bölümünde kahraman; kendisi, fikirleri ve duyguları hakkında gelişigüzel bilgiler verirken ikinci bölümde ise bir kaç anısını anlatır.
Romanın kahramanı, esere kendisi hakkında bilgi vererek başlar. Adam, kırk yaşlarındadır. Kendi ifadesiyle “hasta, kötü, suratsız” bir adamdır. Karaciğerinden zoru vardır. Tedavi olmayı istemez, çünkü hastalığın acısı ona tuhaf bir zevk vermektedir. Bütün bu bilgiler bize Dostoyevski’yi hatırlatır. Stefan Zweig Üç Büyük Usta adlı biyografisinin Dostoyevski’ye ayrılan bölümünde onun; çökmüş, kirli sarı bir renk almış, solgun, renksiz, çirkin bir yüzü olduğunu söyler. Aynı zamanda Dostoyevski sara hastasıdır. Hayatı boyunca bu hastalığın ıstırapları içinde yaşamış, eserlerini bu hastalığın acı ve ıstırapları içinde yazmıştır. Ancak onun hayat felsefesi, hayatın acılarından da tat almak üzerine kurulmuştur. Zweig, biyografisinde bu konuda şunları söyler:
"(Dostoyevski’nin kahramanlarının)acı çekmeyi bu derece sevmiş olmaları, ıstırabın onlara hayatı ta derinden duymak imkanını vermiş olmasından ve şu yeryüzünde ancak acı çekildiği takdirde gerçek sevgiye ulaşmanın mümkün olacağını bilmelerinden ileri gelir. Her şeyden çok ona bağlanırlar; varlıklarının en kesin kanıtı odur; “düşünüyorum şu halde varım” cümlesinin yerine “acı çekiyorum, demek ki varım” cümlesini koymuşlardır." (s.140)
Romanın kahramanı bu notları “yeraltı”ndan yazdığını söyler. Burada “yeraltı” kavramı; kahramanın yalnızlığını, toplumdan soyutlanmışlığını, insanlardan kaçışını ifade eder. Kahraman yalnızdır, ancak bu -tıpkı Dostoyevski’ninki gibi- tercih edilmiş bir yalnızlıktır. Dostoyevski, yalnızca gençliğinde bir kaç dost edinebilmiş, olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır. Romanın kahramanı, bu yalnızlığı kitaplarla avutur:
Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak elimde tek çare idi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum. Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu.(s.51)
Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi bir kitap tutkunudur. Zweig, Dostoyevski’nin kitap tutkusu hakkında şunları söylemektedir:
"İlk gençlik, karanlıklar içerisinden sıyrılıp çıkmağa başladığı sıralarda çocukluk çoktan silinip gitmişti; o da halinden hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların ebedi sığınağı olan kitapların o renkli ama tehlikeli dünyasına sığındı; günlerce, gecelerce, erkek kardeşi ile birlikte çok sayıda kitap okudu: İnanılmayacak kadar çok... Daha o yaşta bir susuzluk, bir kanmazlık duyuyordu içinde; her eğilim onda bir kusur halini alıyor ve kitapların o hayali dünyası onu günden güne gerçek dünyadan uzaklaştırıyordu."(s.97)
Romanın kahramanı, sekizinci dereceden memurdur. Yalnızca karnını doyurmak için çalışmakta, işini sevmemektedir. Hatta yakın akrabalarından biri ona miras bıraksa işini hemen bırakacağını söyler. Maddi bakımdan sürekli sıkıntı içindedir. Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi hayatı boyunca para sıkıntısı çekmiştir. Kitaplarını da bu sıkıntı içinde yazmış, kazandığı para, borçlarına ve taksitlerine gitmiştir. Her romanını daha ilk bölümünü yazmaya başladığı sırada satmış bulunuyordu. Eserlerini son bir defa gözden geçirebilmek için vakti yoktu ve eserlerinde bu sebeple meydana gelen zaafların da farkındaydı. Zweig, bu konuda onun şu sözlerini nakleder: “Ne şartlar altında çalıştığımı bilseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa, en korkunç, en acı sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorunda kalıyorum.”(s.178)Dostoyevski, işte bu sebepten dolayı, malikanelerinde rahat rahat oturup, cümlelerini düzeltmek ve süslemek imkanını bulan Tolstoy’dan da, Turgenyev’den de nefret ediyordu.
Romanın kahramanı, maddi bakımdan sıkıntı içinde olduğu için sık sık ihtiyaçları için borç almak zorunda kalır. Hatta bunun için gururunu ayaklar altına alıp yalvardığı da görülür. Zweig’ın ifadesine göre, Dostoyevski de mektuplarında bir kaç kuruş para için ağlayıp sızlamış, yalvarmıştır. Hatta Sibirya’da kendisini haksız yere mahkum eden çara da övgü dolu bir mektup yazmıştır.
Dostoyevski, romanlarında kendisiyle ahenk içinde olmayan, problematik mizaçlı insanlarla ilgilenmektedir; ancak böyle insanları roman kahramanı olarak görebilmektedir. Onun kahramanları düz bir çizgi üzerinde yürümezler, belirli bir gayeleri yoktur, soru sorarlar, ama cevabını beklemezler. Daima bilinmeyene doğru atılırlar. Dünyaya yeni gelmiş, ama alışamamamış gibi davranırlar. Zweig’a göre bu kahramanların böyle olmalarının önemli bir sebebi vardır:
"19. yüzyıl Rusya’sının durumu. Dostoyevski’nin çağının Rus’u eski barbar hayatının “tahta kulübesini” yakmış, ama henüz yeni evini kuramamıştır. Hepsi kökünden kopmuş, yolunu şaşırmış insanlardır. Bu dönemde her şey karışık ve düzensizdir. Çarlık kendisini birdenbire komünist bir anarşi ile karşı karşıya bulmuş, her şey değerini ve ölçüsünü yitirmiştir. Dostoyevski’nin yaratıkları, büyük bir gelenekten köklerini koparmış bu insanlar, tam anlamıyla Rustular; geçiş döneminin insanlarıydı ve kalpleri, dünyanın yaradılışından önceki o kaos hali gibi karmakarışıktı; kararsızlıklar ve engeller içinde bocalıyorlardı."(s.134-135)
Yeraltı’nın kahramanı da içinde kaynaşan duyguların karmakarışıklığını şu cümlelerle ifade eder:
"İçimde her an birbirinin tam tersi bir sürü duygunun kaynaşmasını hissediyordu. Bu duyguların beni ömrüm boyunca bırakmadıklarını, dışa taşmak için fırsat kolladıklarını biliyordum. Fakat bırakmıyordum, ben bırakmıyordum; bile bile yol vermiyordum. Bu beni utanç verecek kadar sıkıyor, hırstan patlayacak hale getiriyordu. Sonunda öyle usanç, öyle bıkkınlık verdiler ki o kadar olur!"(s.5)
Zweig’a göre Dostoyevski, hiçbir zaman para biriktirmeyi, hesap kitap yapmayı düşünmemiştir, bu onun mizacına aykırıdır. Onun hayatında ya hep vardır, ya da hiç. Önünü alamadığı kumar tutkusu da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Yeraltı’nın kahramanının şu sözleri de Dostoyevski’nin “ya hep, ya hiç” felsefesini hatırlatmaktadır:
"Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman, ya çamurdan; ikisi ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten."(s.62)
Zweig Dostoyevski’nin iyi bir çocukluk geçirmediğini söyler. Hatta onun hayatında çocukluk diye bir şey yoktur. Zaten kendisi de hiçbir zaman çocukluğundan söz etmemiştir. Susması, utançtan veya başkasında acıma duygusu uyandırmaktan ürken bir gururdan ileri gelmektedir. Yeraltı’nın kahramanı da çocukluğu ve okul hayatı hakkında iyi anılara sahip değildir. Onun şu sözleri bu durumu ifade eder:
"Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka...Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Fakat artık sevgilerini istemiyordum. İstediğim tek şey onları küçültmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim. Böylece en iyi öğrenciler arasına katıldım. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı. Hepsi de yavaş yavaş, okuyamadıkları kitapları okuduğumu, özel kurslarımızda gösterilmeyen, hiç bilmedikleri konuların yabancısı olmadığımı anlıyorlardı. Bana yabaninin biri gibi baktıkları halde manevi üstünlüğümü kabul etmişlerdi."(s. 75)
Zweig’a göre Dostoyevski’nin kahramanlarının sevgisi de diğer roman kahramanlarınınkilerden farklıdır. Öteki yazarlar için sevgi sihirli bir değnek gibi insanı çarpan bir duygudur. Seven insan sevdiğini elde ederse mutlu, elde edemezse mutsuzdur. Karşılıklı sevgi bütün şairler için mutluluğun en yüksek noktasını ifade eder. Onlara göre hayatın en güzel anı, bütün karşıtlıkların bir ahenk içerisinde eriyip gittiği andır ve bu an, ancak iki cinsin birleştiği sırada, ruhun ve ten hazlarının birleşmesi ile gerçekleşir. Dostoyevski’nin kahramanları ise, karşılık gören bir sevgiyle birbirlerini sevdikleri zaman huzur duymazlar; iç çatışmalarının en şiddetli oludğu an, sevgilerinin karşılık gördüğü andır. İtildikleri, alay edildikleri, hor görüldükleri zaman da mutluluktan sarhoş hale gelirler, çünkü artık verenler ve verdikleri şeyin karşılığında hiçbir şey beklemeyenler grubuna girmişlerdir. Dostoyevski’de kin her zaman aşka benzer, aşk da kine.(s.188-189) Yeraltı’nın kahramanı da aşk hakkında söylediği şu sözlerle adeta Zweig’ın bu değerlendirmesini doğrular gibidir:
“Yeraltı hayallerimde aşkı mücadeleden başka şekilde gözönüne getiremedim. Aşkı daima nefretle başlayıp manevi zaferle bitiriyor, sonra dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı bilemiyordum.”(s.142)
Zweig’a göre, Dostoyevski’nin kahramanlarının mutluluk anlayışları da diğer yazarların kahramanlarından farklıdır. Dickens’ta mutluluk, içinde neşeli çocukların koşup oynadığı bir kır eviyken; Balzac’ta zenginliğin timsali bir şatodur. Dostoyevski’nin kahramanlarının ise böyle dertleri, özlemleri yoktur. Onlar hiçbir yerde durmazlar, kendi kendilerine eziyet eden bir ruhları vardır. Zenginliği, refahı hor görürler, bütün insanlığın arzu ettiği şeyleri istemezler. Yeraltı’nın kahramanının insan ve gayesi üzerine söylediği şu sözler bunu doğrular niteliktedir:
"İnsan hercai, dalda durmaz yaratıktır. Belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir, belki de insanların tek gayreti, bu gayeye ulaşmak için , daimi, kesilmeyen bir çalışmadan ibarettir; daha doğrusu, hayatın kendisidir... İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever; fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan doğuştan gülünç bir yaratıktır... Belki de insan yalnız refahı sevmiyor; ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyor. Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür. İnsanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir... Şahsi kanaatime göre, yalnız refahı sevmek biraz ayıptır bile." (s.36-37)
Zweig’a göre Dostoyevski, sıkı bir Rus milliyetçisidir. Onun ortadan kaldırdığı ilk sınır, okuyucusuna açıkladığı ilk uzak dünya, Rusya’dır. Bütün dünya Rusya’yı onun sayesinde keşfetmiştir. Rus ruhunun, evrensel ruhun en değerli unsurlarından biri olduğunu ilk defa o göstermiştir. Rusya onun sığınağı ve kurtarıcısıdır. “Tanrı’ya inanır mısınız?” sorusunu hayatının en samimi itirafı ile cevaplandıracaktır: “Rusya’ya inanıyorum.”(s.182-199)
Yeraltının kahramanının Ruslarla Alman ve Fransızları mukayese eden ve Ruslara mutlak bir üstünlük bağışlayan şu sözleri Dostoyevski’nin görüşleriyle paralellik arz eder:
"Biz Ruslarda genel olarak şu manasız başı gökte Fransız veya Alman romantiklerine rastlayamazsınız. Hele Fransızlar; bütün Fransa barikatlarda can vermek üzere olsa, nezaket için olsun değişmez, ömürlerinin sonuna kadar aptal aptal yıldızların türküsünü çağırmaya devam ederler. Bizde, Rus toprağında aptal bulunmadığını biliyoruz. Alman diyarlarından bizi ayırdeden budur." (s.49)
Dostoyevski, hayatı boyunca ıstırap çekmiş, ancak hayatı sevmeyi acı çekerek öğrenmiş bir adamdır. Onun eserleri de hayatı boyunca çektiği ıstırapların acı tatlı meyveleridir. Bütün büyük adamlar gibi o da, acıların verdiği tecrübeden hakkıyla yararlanmayı ve bu tecrübeden doğan eserleri insanlık alemine hediye etmeyi başarmıştır.
Şuan içime koşuyorum palas pandıras söz gelimi...

Hepimizin bir yeraltı yok mudur? Kendi kendimize iğrençliklerimizi anlattığımız, kendi kendimize, kendimizi itiraf ettiğimiz, kendi kendimizi hesaba çektiğimiz, içimizdeki mahzenimiz; bizim yeraltımız...

Anlatımı akıcı olmayan, bazı cümlelerin üzerinde uzun uzun durmanızı gerektiren, bir kısmını özellikle çok ağır diye tabir edebileceğimiz bir kitap Yeraltından Notlar.
Bir çok yerinde böyle buram buram bir Tehlikeli Oyunlar kitabının kokusunu aldım.
Kahramanımız da Hikmet Benol gibi, kendi benliğini yerden yere vuruyor, En iğrenç, en dayanılmaz bulduğu huylarını kimseden utanmadan sıkılmadan ortaya döküyor.
Durum tasvirleri, gerçekten çok iyi.

Kahramanımızın sıkıntısı muhatapsız kalmak, insanların onu küçük görmesi, önemsememesi. Aslında hala 21. yy'da bile hepimizin temel sorunu bu değil mi? Bunca yaptığımız saçmalıklar, kendimizi farklı gösterme çabamız, ilgi çekmeye çalışmamız, hepsi bu durumun bir süreği. Anneannem hep şunu derdi; "İnsan insana, insan olmak için lazımdır kızım, insan kalabilmek için." Anneanne sende mi Dostoyevski okudun ne yaptın? Bu felsefik cümleler, hayatın anlamını aramalar da neyin nesi? :)
Anneannemi bir köşeye bırakayım bir anlığına, bu durumu en iyi Hasan Ali Toptaş amcam açıklıyor: "Bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor!"

İnsanın insana vermediği değeri, değersizlerin susuşunu, kişinin içten içe içerleyerek verilmeyen değerine dağların ardından bakışını bu kadar mı güzel anlatabilirdi bir yazar, e bunu da buraya bırakıyorum o zaman. İNSANLIĞA SAHİP ÇIKALIM!
------>
"Yine de biliyor musunuz, bizim gibi yeraltı takımının dizginini sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. Çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yeraltında otururuz, ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarsak, çenemizden kurtulamazsınız..."

Bu arada sulu sepkene de selam olsun buradan...
Keyifli okumalar.
Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
#spoiler sayılmaz ama...yinede

Şubat Tolstoy...Mart Dostoyevski diye çıktığım maraton son sürat devam ederken..Ist okuma etkinliğinde 'de Dostoyevski "yer altından notlar" kitabı olması. .belki şans , belki de okunması "en doğru zaman" tez'inin sağlaması :)

Bu iki yazarı hem kitaplarını okuyarak hem de haklarında bilgiler toplayarak çözmeye çalışırken ...Aslında ikisinin çok ayrı kulvarlarda olduğunu zaman içerisinde keşfediyorum. ..zaten bu farklar uzerine de bol bol konuşup fikirlerimiz yazarız diye düşünüyorum ..
An itibarı ile geldiğim noktada iki yazarı dönem itibarı ile aynı olmaları dışında neden biraraya getirmek gibi bir saplantı ya düştüğüm de kafamda soru :)
Onların isimleri anılmaya başlandığı günden bu gune kadar pek çok insan bu tuzağa düşmüş ve meşhur soru ortaya atılmış. ..Tolstoy mu ? Dostoyevski mi ? :)

Çok uzatmadan asıl meseleye odaklanırsak .. nedir bende ki Dostoyevski
Ilk okuduğum "ecinniler " ve sonrasında."suç ve ceza " ile benden kaçan yazarı diğer kitaplarından biriyle yakalamak ..

Hedefim dünya klasiği olan "Karamazov kardeşlere " kadar yazarı çözümleyebilmek.

"Yer altından notlar " basamağında karşılaştığım hep ikilem .."senin iyiliğin için kitap gibi konuşabilirim ama seni yerden yere vurarak bunu yaparım :) diyor bana ..
Ben kötü bir adamım. .üstelik ayak üstü yalan makinesi de olabilirim an be an ..ama en kötü tarafım aklımdan geçen bin bir düşünceye yazdığım tek satırla "ters" düşerim ...bir.intikam uğruna iki yıl harcarım ve bu aradaki zamanda sürekli planlar ,hayaller ,detaylar yaratır seni de perişan ederim ...

Işte belkide en sevmediğim ve bana uymayan taraf bu ...çünkü benim yapım bu "kuruntu" üreten adamlara o kadar ters ki..
Hiç biri ile anlaşma ihtimalim yok gibi :)
Kafka da okuyamıyorum hâlâ :)
Kendini yiyip bitiren / tüketen adamlara karşıyım :)

Dostoyevski 'nin iflah olmaz "sara"hastalığı sırasında yaşadığı hezeyanları, önce karısı ardından kardeşi ve en yakın arkadaşı 'nı kaybedişi, hiç bir zaman maddi refaha ermeyişi ..borçlar , sürgün ve hapis hayatından ..kısacası hayatının her döneminden bir parça bulabileceğim yeni kitapları , mektupları, biyografik okumalarla .. anlamaya çalışıyorum

Efendim çok uzattım bu kez:)

Asla Dostoyevski gibi dünyanın bir kısım okuyucusuna hitap edebilmiş bir yazarı es geçmem mümkün olmadığı için inatla Dosto 'nun peşinden koşmaya devam :)

Aydinlik'la kalın :)
DİKKAT!!! GERÇEK KİŞİ VE KARAKTERLERLE İLGİSİ YOKTUR!

DİKKAT!!! GERÇEK KİŞİLERDEN VE KARAKTERLERDEN ESİNLENEREK YAZILMIŞTIR!!!

Evet Sevgili Arkadaşlar :)
Şu baharın ışıl ışıl parladığı günlerde ,kırlangıç çığlıkları,papatyalar,güneş dururken sen git yeraltına in :)Zaten bahara alışma dönemlerinde insanlar ruhsal gelgitler yaşarlarken yeraltına inmek ruh halimi çalkaladı ama bıraktığı tat tuza batırılmış badem çağlası tadındaydı anlayacağınız kitabın kapağını kapatmamla birlikte bahara kaldığım yerden devam ettim :) Başka bir şansım da yoktu alerji malumunuz hapşırıklar ,kaşıntılar baharı unutturmuyor :\ Öyle sanıldığı gibi insanı depresyona sokacak bir kitap değil aksine ruhunuzu doyuracak nitelikte…
_______________________________________________________________
İki bölümden oluşan kitabımızın birinci kısmı “Yeraltı” ,ikinci kısım “Notlar” olarak yazılmıştır:
Birinci kısmı “Yer altı” nda kitaptaki isimsiz karakterin kendisini ,fikirlerini tanıtırken,neden yaşamımızda yer aldığını ve bunun kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. Aslında gerçek dışı olduğu söylense de bu tam anlamıyla doğru değildir.
İkinci bölüm olan “Notlar” ise ; isimsiz kişinin hayatına ait bazı olayları anlatan GERÇEK NOTLAR yer almaktadır.Gerçek kısımların tadı ve dili daha net. Belki benim gerçek hikayeleri sevmemden kaynaklanıyordur .İkinci kısmı birinciye göre daha çok sevdim.
Aslında hem gerçektir hem hayal ürünüdür !!! Notlar her ne kadar gerçek dışı ,kurgu gibi görünse de çevremizde bu yazılanlardan çokta uzak olmayan karakter ve olaylar da olduğunu gözlemleyebiliriz…
İşte bu kitap tam da üstte okuduğunuz ifadeler gibi kafanızı çorbaya çevirirken tamda anlatmak isteneni ustaca anlatıyor :) Aslında kendimi bulduğum çokça yer vardı. Ruhunuzun her notasına dokunan cinsten bir eser. Altı çizilecek cümlelerle dolu size katacağı çok şey olan kitaplardan…
İş bankası /Kültür yayınlarından okudum ve beğendim tavsiye ederim.
___________________________________________________________________
“Yeraltından Notlar , hakikati kanla haykırır”
( Nıetzsche)
__________________________________________________________________
“Dostoyevski,gökle yer arasında asılı kalmıştır.Hem gök hem yer tarafından etkilenmiştir.” ( Henri Troyat)
__________________________________________________________________
ÖNEMLİ NOT!!!
Dostoyevski etkinliğinde yer almak ve böyle değerli bir eserle etkinliğin bir parçası olmak benim için gurur verici. Bu etkinliği yapıp yeni kazanımlar sağlamama sebep olan sevgili Ebru Ince ve Quidam 'a teşekkür ederim :)) Yeni bir etkinlikte görüşmek üzere <3
Hoşçakalın :))
Yer altı adamıyla sonunda tanıştım :)
İlk Dostoyevski romanım. Aslında tam yaşımda okumaya başladığımı düşünüyorum algı meselesi gerçi bu.

Her zaman yaptığım gibi ilk önce yazarın hayatını öğreniyorum daha sonra kitabı okumaya başlıyorum, bunda da yine Dostoyevski'nin hayatını öğrendim ve başladım okumaya.

Gerçek hayatta da kırılgan, öfkeli, sinirli ve derin düşüncelere dalan hassas bir yapısı var kitapta bunu görüyorsunuz ve dışlandığını,acı çektiğini, dışlanılmanın beğenilmemenin eziciliğini iliklerine kadar yaşamış bir romancıdır o.

Babasının ölümünden o kadar çok etkilenmiş ki; kendini suçladığı zaman acılarının azaldığını düşünüyor.Bir insanın kendi kendisinin üstüne gelmesi gibi iç karartıcı birşey bu.Kendisine baskı yapınca o kırılma noktasından zevk aldığını ve sonrasında onu özgürleştirdiğini düşünmesi beni gerçekten etkiledi.Sorunlarımın üstüne gitmek ürkütücü gelmemeye başladı.

*Kendimizi aşağılamanın ne kadar zevkli, rahatlatıcı ve bir o kadar özgürleştirici olduğunu anlatmış. (Şaşırdınız dimi).Şöyle ki aşağılandığınız zaman insanlar hakkında iyimserliği ve güzel düşünceleri bırakıyorsunuz.Ve burası sizin kırılma noktanız oluyor, yalnızlaşıyorsunuz ve bir o kadar da özgürleşiyorsunuz.Buna sebep olan şey sizin öfkeniz.Kendini yererek kendisiyle dalga geçerek okuyucuyu etkisi *altına almayı başarmış yer altı adamı.

Ben en çok sivri dili ve eğlenceli mizahını beğendim karakterin.En çok da "beyler iyi latife yapamadığımın farkındayım" gibi cümleleri çok sıcak ve samimi buldum.Sanki karşılıklı oturmuşuz ve bana nasihatlar veriyormuş gibi hissettim.Ama benden daha çok iç sesiyle konuşuyor, çelişiyor, duygulanıyor ve ben onu dinliyorum,seyrediyorum.

Yer altı adamı olmasının sebebi gururlu, kıskanç ve öfkeli olan karakterini dizginleyemeyip içe kapanması ve yalnızlığından doğduğunu düşünüyorum.

Anlama yetisinin bir hastalık bir bela olduğunu söylüyor.Aynı zamanda da insanın anlamayı sevdiğini ve bunu dünyadaki hiç birşeye değişmeyeceğini de ekliyor.

"İki kere ikiden sonra artık yapılacak değil,öğrenilecek birşey de kalmamıştı. Ancak beş duyumuzu kapatıp çevremizi izleyebiliriz." diyor yer altı tayfasının baş kahramanı dostoyevski ne kadar düşündürücü ne kadar anlamlı.

Aralarda es vererek konuşması çok güzel olmuş kesinlikle okurken sıkılmıyorsunuz..

Kendi yüzünü beğenmeyen ve kendisi ile dalga geçebilen bir insan, o kendisini şöyle ifade ediyor "yüzüm güzel olmasa da soylu,anlamlı ve kıvrak bir zekanın yüzü gibi görünsün." Ne kadar hoş.
Aydın insanların korkak ve köle ruhlu olduklarını savunuyor..
Herşeyin açıklaması mevcut açıklayamayacağı hiç bir sorunu yok dosto'nun.

Bir bölümünde subayla olan tartışmasını anlattı ve 2 yıl boyunca aynı nefreti sürdürmüş ve bazen gecenin 3 ünde uyanıp öfke nöbetinden delirdiğini anlatıyor "neden hep sen yol veriyorsun?" Diye kendisine kızıyor.Son derece takıntılı ve öfkeli insan..

Liza ile olan bölümünde de "Romantik bile olsam gerçekçiyim" diyerek aslında hiç romantik olmadığını ele veriyor.
Hayal kurmayı çok seven ama kesinlikle hayalperest olmayan bu adam tamamen hayalde bile olsa gerçekliklerden yana.Ama bulamadığı bir sevgiyi hayallerinde buluyor orda mutlu oluyordu.Hoş sevgi aradığı da yoktu ben bana yeterim diyor.

Yazarında dediği gibi
"edebi bir eserden çok günah çıkartmak gibi oldu bu notlarım" :)
Yine bir DOSTOYEVSKİ kaçamağı yaptım ve her zaman ki DOSTOYEVSKİ bana karışık duygular hissettirdi ama bu konuda en anlamlı söz NABOKOV'UN ''Aynı şekilde,doktor Lujin'e Dostoyevski'den herhangi bir şey verilmesini yasakladı,zira Dostoyevski,doktorun deyimiyle,çağdaş insanın ruhunda baskılı bir etki yaratıyordu,sanki korkunç bir aynaymış gibi- '' (Lujin Savunması) dediği gibi aynaya bakmamı ve kendi yaşamımı gözden geçirmemi sağladı.

Yeraltından Notlar'ı yaşamımın belirli safhalarında birçok kez okudum;4 mü 5 mi sayısını bile hatırlamıyorum,ama her okuyuşta (18 yaşında okumak farklı bir anlam katar 30 yaşında okumak farklı bir anlam katar ) birbirnden farklı şeyler çıkardım,değişmeyen tek şey ise ; DOSTOYEVSKİ'NİN en çok sevdiğim yazar olması.

DOSTOYEVSKİ

Her konuda birbiri ile çelişen ve zamanla değişen fikirler(Siyaset,din...),çalkantılı bir yaşam( fikirlerinin sabit kalmayıp sürekli gel-git içinde olmasında büyük bir etken),sara nöbetleri,son anda ölümden kurtuluş(Kurşuna dizilecekken Çar'ın mektubu idam yerine ulaşır ve ölümden kıl payı döner) delilik ile dahilik arasında gidip gelen yaşantılar...

Sonuç:İnsan ruhunun en derinine inen , yazarlar arasında psikolojinin babası,yaşadığı dönemi en gerçekçi ve en ince işleyen,sistem eleştirisini yani Çarlık döneminin halk üzerinde yaptığı sömürüyü,kısaca ezilen ve sömürülünleri anlatan bir deha.Hümanist bir aydın,yazdığı evrensel değerlerle bütünleşen söylemleri ile günümüzde bile en değerli yazarlardan biri olarak gösterilen(sadece günümüz değil gelecekte de etkisi devam edecek bence) bir ışık...DOSTOYEVSKİ övgüsü için kelimeler yetersiz kalıyor...

YERALTINDAN NOTLAR
İlk bölüme baktığımızda oldukça karışık açıklamalar görülüyoruz,yazar,kendi gibi bizi de kendi yeraltısına çekmek istiyor bunun için yazarın bakış açısıyla(daha doğrusu kitabı anladığım kadarı ile ) size YERALTI'NIN anlamını irdelemeye çalışacağım:

YERALTI:Her kişinin hiç kimseye açamadığı en gizli sırları,tutkuları,arzuları...barındıran duygusal bir kaledir.Yani her bireyin yeraltısı kendi kendinin kendine ait olduğu yerdir,orada maskeler yok.Dış dünyaya karşı sığınılacak bir yerdir (Hepimizin kendine ait yeraltısı var,yaşam savaşında ıstıraplarımızı düşündüğümzüde ve yaşam muhasebeimizi yaptığımızda her daim kendi kendimizle baş başa kalmıyor muyuz ? İç sıkıntılarımız,üzüntülerimiz,hastalıklarımız...hep içimize işlemiyor mu ? )Şimdi diyeceksiniz ki YERALTINDA YAŞAMAK sözünü övüyor.Hiç de değil.Zaten herkesin yeraltısı kişiden kişiye göre değişir ki;İçe dönük insanlarda bu yeraltı daha geniş ve derinken dışa dönük insanlarda ise dar bir hacim kaplar .Dışa dönük insanlar aşırı sosyalleştikleri için (Doğan Cüceloğlu aşırı sosyalleşen insanların öz benliklerini yitirip persona(maske ) takıp kendi özünü kaybettiğine vurgu yapar) duygularından içe dönük insanlara karşı daha az etkilenirler.

İşte bizim ana karakterimiz de içe dönük yani duygusal patlamaları daha yoğun yaşayanlardan biri.Bir nevi Tutunamayan(Oğuz ATAY romanlardaki gibi).İlk bölümde kendi kendi ile çelişen daha doğrusu kendini küçümseyip açıklamalar yapan biri karşımıza çıkıyor.Bu hepimizden biri olabilir...Belki de karakterini ele vermek istemiyordur(o yüzden ikide bir sözünü değiştirip yalan söyledim diyebiliyor) belki de okuyucular ile tüm hissetiklerini paylaşmak istiyordur (yeraltı insanı yerüstüne çıkınca yani dünyaya açılınca gevezeleşir diyor yazar) tüm çelişkili düşüncelerini,ıstıraplarını...böyle yapıp konuşarak rahatlamak istiyordur,(Bence bu karakterimizin DOSTOYEVSKİ'NİN ruhu ile çok bağı var) bilemeyiz.

Bu açıklamalar da şu ipuçlarını yakalıyoruz,ana karakterimiz yeraltında yaşamayı kendi iç kulesinde yaşamaya devam etmeyi dış dünya ile irtibatı kesmeyi kendi seçmiştir(dış dünyanın olumsuz şartları da buna bir etken bence ),kendine göre sebepleri vardır en azından dış dünyadan ilgi bekliyordur,önemsenmek isitiyordur.(kitaptaki karakterimiz dayak yemeye bile razıyım diyor yeter ki dikkate alınayım diyor)

Dış dünyada alaya alınmasına,orada tutunamasına karşın(Tutunamayanlar kitabında bize yaşamayı öğretmediler diyor Oğuz ATAY) savunma mekanizması olarak kendi içinde bir gurur(dış dünya insanlarını küçümseme ) geliştirmiştir karakterimiz.Karakterimizin kendisi alıngan olduğundandolayı olayları fazla büyüttüğünden söz ediyor.Öç almaktan ama dışa dönük(yaşamayı bilen insanların) intikam için bir duvar karşısına çıktığı (yaşamında kaybetmek istemediği şeyleri olduğu için) söz edip kendi gibi insanlarda duvarların söz konusu olmadığını söylüyor.Kendi kendine acımanın zevklerinden(diş ağırsı göndermesi),çoğu kez yaşamda mantığın değil duyguların baskın olduğunu,insanların gayeden çok gayeye giden yolda zevk aldıklarını,uğraştıklarını,bireylerin kendi duygusal tutkularının esiri olduklarını...hayata,duygu-mantık çatışmasına,insanların tutkularının esiri olduklarına,tutunan ve tutunamayan dünyasına,kibirden kendini aşağılayamaya,kötülük kavramına...birçok şeyden söz ediyor bu bölümü iki kez okudum ama yine de çözümlenmesi oldukça güç (zaten yazar da yazdıklarımdan birşey anlamazsınız diyor).


İKİNCİ BÖLÜM

Kahramanımız dış dünyaya açılıyor daha doğrusu eski anılarını anlatmaya başlıyor.Çocukluğundan beri yeraltı sığınağına sarıldığını belirtip yaşamındaki üzücü olaylar anlatıyor.İkinci bölümü okumak ve anlamak ilk bölüme göre daha kolay.


İlk olarak kahramanımınız kaldırımda yol verme-vermeme hadisesini anlatıyor(Hepimiz buna benzer olay yaşamışızdır.Buna verilen tepkiler,içe atmalar kişinin duygularından ne kadar etkilenip etkilenmediğine göre değişir,kahramanımız duygusal olduğu için bunu gurur meselesi yapmıştır(İçe dönük insanların böyle davranmaları gayet normal)Ama burada iki şey dikkatimi çekti;ilki takıntılı insanların buluttan nem kapan alınganlıkları ve en basit bir olayın iç huzurunu etkilemeleri...Ama diğer yandan ise bu kısımda büyük bir sınıf eleştirisi var(kaldırımda sosyal sınıf bakımından daha güçlü insanlara hep yol veriliyor)


İkinci olay ise arkadaşları ile aralarında geçen bir aşağılama hikayesi.Dikkate alınmamak,önemsenmemek,yaşamda başarılı olan arkadaşların başarısız arkadaşlarına karşı kibirli bakışı(onları aşağı görmek),gurur ve öz saygı...ikinci olay ise daha ibretlik bu kısımda çocukluk arkadaşlarımız arasında birbirimizi nasıl görürüz(maalesef çoğu kez yaşamda daha başarılı arkadaşlar,yaşamda başarısız ve daha düşük sınıfta arkadaşlarını küçümsüyor,yazarın yazdıkları hala güncelliğini koruyor) cevabını veriyor özellikle sınıfsal farklara gönderme dikkat çekici.


Üçüncü olay ise yeni tanıştığı bir bayanla yaşadıkları...İlk önce etkili yani ''kitap gibi konuşup '' onu etkileme ve ''yüksek şeyler '' den söz edip ona yol gösterme.(Karakterimiz ikinci olayda gururu kırıldığı için üçüncü olayda öç almak daha doğurusu yaşama karşı içinde biriken öfkesini kusmak için güç savaşına giriyor)Ama beklenmedik bir zamanda gelen ziyaret persona(maskelerin ) atılması ile kahramanımınızın gerçek yüzü ortaya çıkıyor.Bu olayda da yaşama dair ibret alınacak göndermeler mevcut !

SONUÇ

Kendi iç dünyasında yaşayan bir adamın dış dünyaya adım attığında bozguna uğramasına şahit oluyoruz.


Tıpkı ;Tutunamayanlar,Tehlkeli Oyunlar,Korkuyu Beklerken,Oyunlarla Yaşayanlar (Oğuz ATAY),Huzur,Saatleri Ayarlama Enstitüsü(A.Hamdi TANPINAR),Kürk Mantolu Madonna,İçimizdeki Şeytan(Sabahattin ALİ),Körleşme(Elias CANETTİ),Demian,Bozkırkurdu(Hermann Hesse),Budala(Dostoytevski)...gibi değerli kitaplarda yazılanlar gibi...

Aynı zamanda;Dostoyevski'nin bu romanında da toplum tarafından dışlanmış ve sistem tarafından ezilmiş bir bireyin umutsuz yakarışlarını dinlemek ve onun kendi kendi ile iç hesaplaşmasını okumak,bize birbirinden farklı duyguları hissettiriyor.


Bazıları bu kitabı anlamsız ve mantıksız bulabilir (dışa dönükler ve aşırı sosyalleşen insanlar) ama duygulara önem veren insanlar bu şaheserin değerini kolayca anlayabilir.Teknik olarak da çok değerli bir kitap ilk bölüm deneme türünde ikinci bölüm ise roman türünde ,kitabın tümüne baktığımızda ise felsefe+psikoloji+siyaset(yaşadığı döneme satır aralarında göndermeler dikkat çekiyor) görüyoruz bence bu kitap Karamazov Kardeşler,Cinler,Budala,Suç ve Ceza...gibi diğer DOSTOYEVSKİ şaheseleri kadar değerlidir.(gerçi her DOSTOYEVSKİ kitabı değerli bana göre ! )
“Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.”
"Dünya mı yıkılsın yoksa bir bardak çay mı içersin?" deseler...
"Ben çayımı içtikten sonra dünyanın canı cehenneme" derdim.
"Duvarı yıkacak gücüm yoksa, onu yıkmak için kendimi paralayacak halim yok tabii ki, fakat önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim."
Dostoyevski
Sayfa 32 - Bordo & Siyah
“ Seni bir kişinin sevmesi ne demektir biliyor musun ? “
Dostoyevski
Sayfa 110 - Kumsaati Yayınları
Ben kötü bir insan değildim. Ne aksi bir adamım,ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim,ne de namuslu,ne onurlu biriyim,ne bir kahramanım,ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım.
"Arzularımı yok edin, bütün ideallerimi silin, bana daha iyi şeyler gösterin, seve seve peşinizden koşarım."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
Mayıs 2011
Sayfa sayısı:
151
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750713163
Orijinal adı:
Записки из подполья
Çeviri:
Ergin Altay
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
“İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”

Dostoyevski’nin Gogol etkisinden kurtularak kendi sesiyle verdiği ilk büyük yapıt olan Yeraltından Notlar, Avrupa’daki büyük varoluşçu edebiyatı müjdeleyen bir roman. Kitap, okuruna “yeraltı” diye adlandırdığı bir ruh halinden seslenen kahramanın uzun, çılgınca söyleviyle başlıyor. Ardından, bu ahlakçı, uyumsuz, dürüst kişinin yaşadığı bir aşağılanma olayı anlatılıyor. Yüz elli yıldır okunan gerçek bir başyapıt.

Kitabı okuyanlar 9.882 okur

  • Rabia Gök
  • Mine Can
  • Emre Yapıcı
  • Bahattin KABAY
  • Utku Yılmaz
  • Yasin
  • Ahmet Kılıçlıoğlu
  • Beyda Tekin
  • Abdullah Mahmutoğlu
  • Begonya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%24.7
14-17 Yaş
%17.8
18-24 Yaş
%15.1
25-34 Yaş
%20.5
35-44 Yaş
%16.4
45-54 Yaş
%2.7
55-64 Yaş
%1.4
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%59.4
Erkek
%40.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.3 (42)
9
%1 (32)
8
%0.9 (28)
7
%0.4 (13)
6
%0.1 (4)
5
%0 (1)
4
%0 (1)
3
%0 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları