·
Okunma
·
Beğeni
·
164.261
Gösterim
Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750514524
Kitabın türü:
Çeviri:
Mehmet Özgül
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Dostoyevski'nin "Rus çoğunluğunun hakiki insanı" dediği bir isimsiz kahramanın yalın ve karanlık düşünceleri... Edebiyat tarihinin en ünlü isimsizlerinden Yeraltı Adamı, insanların oradan oraya üşüşen karıncalara dönüştüğü St. Petersburg'un gri kaldırımlarında itilip kakılırken, yaşama isteğini yavaş ama emin adımlarla mutlak bir öç isteğiyle değiş tokuş eder. Yeraltı Adamı'nın bir devlet memuru olarak geçirdiği tekdüze günler, yanında bir türlü rahat hissedemediği arkadaşları ve hayattaki mutlak yalnızlığı, bıkkın bir öfke ve küçük, imkânsız pazarlıklarla gittikçe daha fazla lekelenir, ta ki kendisini bir arada tutan görünmez ipler yavaşça çözülmeye başlayana kadar. Yeraltından Notlar, yayımlandığı 1864 yılından beri öfke ve sessizliğin en güçlü manifestolarından biri olmuştur.


"Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır."
-NIETZSCHE-


"Dostoyevski, gökle yer arasında asılı kalmıştır. Hem gök hem de yer tarafından etkilenmiştir."
-HENRI TROYAT-
(Tanıtım Bülteninden)
140 syf.
·10/10
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
140 syf.
·30 günde·Beğendi·9/10
Bu, nasıl bir kitap(?). Yoksa başında dediği gibi hayal ürünü bir eserden ziyade, neredeyse bir otobiyografi mi(?).

İki bölümlük bir kitap, edebi anlamda roman denilebilir mi bilemiyorum. Biraz kısa duruyor sanki roman için. Fakat içindeki yoğunlukla ölçülürse birkaç roman edeceği şüphesizdir.

Kitaba değinmeden önce yazarın bu kitabı yazdığı sürece biraz bakmak istiyorum. –Ki; kendisi bu kitabı sürgün dönüşünde yazmıştır.

Dostoyevski, İnsancıklar adlı eseriyle yazarlığa giriş yapmış ve büyük övgüler toplamıştır. Hatta yeni bir Gogol doğdu gibi sözler duymuş ve epey büyük bir özgüven kazanmıştır. Fakat sonrasındaki eserlerde düşünceler değişmiş hatta alay konusu bile olmuştur. Onun gibi yeraltına çekilen yazarlar o sıralar iki grupta toplanmaktaydı. Slavcılar ve Batıcılar. Yönetimdeki Çar I. Nikolay ikisini de zararlı görmekle beraber Batıcıları tam bir tehdit olarak algılamaktaydı. Bir emriyle yargılanmalarını istemiştir. Ardından yargılanıp idama mahkum edilmişler ve idam mangasının önünde kurşuna dizilmek üzereyken Çar’ın insafa gelmesiyle (ya da korku salmak amacıyla da olabilir) idamı sürgüne çevirtmiştir. Sürgünde çok kötü zamanlar geçirmiştir Dostoyevski. Bir böcek gibi göründüğünü kardeşine gönderdiği mektupta yazmıştır.

Ve sürgünden döner yaklaşık on yıl sonra. Yeraltından notları kaleme alır. Tam kırk yaşındadır. Kırk yaşında geçmişine bakarak yaptıklarını gözden geçirmiştir. Dolayısıyla kitapta kendi de tarif ettiği gibi yeraltına çekilmiştir. Yeraltı dediği yer gizli bir köşedir. Belki de hepimizin sahip olduğu bir yerdir.

Birinci bölümde biraz sıkıcı bulduğum yerler olmadı değil. Fakat oralarda bile devamında bir genişlik kazanacağını biliyordum. İkinci bölüm, neden birinci bölümde kendine yaptığı eleştirilerin bu denli büyük olduğunu açıklar nitelikte ve daha akıcı okunmakta.

Aynı zamanda kitapta (bilardo salonundaki subay) yönetime olan eleştirisini de belirtmiştir. Aslında eleştirel derinliği çok yüksek olan bir anlatımda bulunmuştur Dostoyevski. Bireyciliği kurtuluş olarak gören bakış açısı nedeniyle topluluklara olan karşıtlığını da kendine has diliyle ortaya koymuştur.

Daha önce de yazmıştım, okuyanlar hatırlayacaktır: Bu adam pazar listesi yazsa okumak isterim. Çünkü öyle güzel aktarıyor ki, yaşamış kadar oluyorsunuz olayları. Son derece gerçek ve son derece iyi analiz ediyor insanların duygu durumunu. Detaylar o kadar ince ki, kısacık bir kitabı detaylara saplanıp kalmanız nedeniyle gerekenden çok daha yavaş okuyabiliyorsunuz. Karakterler hayal ürünü gibi değil (her ne kadar o, öyle olduğunu iddia etse de). O dönemde yaşasaydınız sokakta karşılaşacağınıza emin olabileceğiniz kadar net insanlar. Üstelik bu kitabın kahramanı da (anti kahraman mı denilmeli bilemiyorum) öyle normal bir kahramana benzemiyor. Tam tersi itici, can sıkıcı ve uzak durulası bir şahıs. Peki bu insandan yok mu bu dönemde? Elbette var. Belki biziz. Belki de çok yakınlarımızda birileri. Ama varlar. Bu, çok net!
140 syf.
·Beğendi·10/10
Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim ben, karaciğerimle de sorunlarım var var aynı zamanda. Ne zamandan beri istesem de fırsatım olmuyor doktora gitmeye hiç. İstemiyorum da zaten. Yalan söylemeyi seviyorum siz orta zekalı insan topluluğuna. On dokuzuncu yüzyılda nasılsa yirmi birinci yüzyılda da aynı tıp çünkü. Bir grup (burada grup derken milyarları kastediyorum) her şeyi ilahlaştıran insanın taptığı başka bir tanrı.

40'ımı geçtiğime ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda. Bu karanlık dünyada başka türlü olmuyor çünkü. Namussuz insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever hem. Ben de -bu yeşil köşe daha farklı, daha yüce bir yazı hak etse de- namussuz olan ben de kendimden bahsedeceğim.

Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. Sonuçta benim gibi hasta, kötü, çirkin, namussuz birisini kim önemser ki zaten. Önemli değil efendim, dinlemeyin. Siz benden daha şerefli, daha namuslu , daha yüce olabilirsiniz. Ama elbette ki daha kötüsünüz ve dinlememek hakkınız. Kötü olmak için doğmuş insan, her ne kadar aksi düşünülse de genelde. Ben de nefret ediyorum bunu bilmeyen herkesten ve tabi ki de sizden. Ama tam da bu sebepten hayranım bu aymazlığınıza.

İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu. Tabii önemsemeyebilirsiniz de sizin hakkınızdaki düşüncelerimi. Hiç önemsemeniz zaten. Samsa kadar bile değer vermediniz bana. Karanlık bir silüet olarak kaldım arka planınızda. Etrafınıza baktığınızda bir anlığına beni görmüş olsanız da, bilinciniz bu kadar iğrençliğe müsaade edemedi, perdeledi beni hemen ve o şaşalı sohbetlerinize devam ettiniz sizin gibi uhrevi varlıklarla. Bense kaldım burada hep, kendime göre olan, yılanlarla, farelerle, kertenkele ve böceklerle. "Herkes hak etiği gibi yaşar" ikiyüzlülüğüne de karnım tok benim.

Evet baylar ve yirmi birinci yüzyılda olduğumuz için bayanlar. Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize. Siz istemeseniz de, hatta engellemek için elinizden geleni ardınıza koysanız da, bu fark etmemeye çalıştığınız adam konuşacak kendi kendine.

Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre. Ama öyle işini bilen, kurnazca bir zekilik değil benimki. Belki de ancak burada kalmama, yukarı çıkamamama sebep olan bir zeka. Sizin gibi normal bir zekaya sahip olan normal bir insan olsaydım daha yüksek bir mevkiye kolaylıkla yükselebilirdim belki. Bunun için bir parça iyi birisi olmam yeterliydi sadece. İyi olmak, zaten her şeyin başı bu değil mi. Tıpkı sağlık gibi. İyi, yardımsever, sevecen. İğrendiriyor bu basma kalıp değerler beni.

Hepiniz benden iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi? Peki hanginiz iddia edebilir gerçekte iyi ve yüce olan şeyleri düşünüp uygulamaya çalışırken, kafanızın o kimsenin görmediği küçük karanlık arka tarafında, belki de bilinçaltınızda, belki yeraltınızda yaptıklarınızın size sağlayacağı çıkarı düşünmediğinizi? Ve hanginizin içini yiyip bitirmez yaptığınız o yüce davranıştaki sahtekarlık? Kimsenin mi? Peki. Bakın ben belki biraz fazlayım bu yaşadığımız şehre, yaşadığımız yıla, yüzyıla. İşte bu yüzden bana uyum sağlayamıyorsunuz siz de herhalde.

Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için, bilakis kıskanıyorum sadece. Keşke bende sizin gibi dar kafalı olabilseydim de güzel ve yüce olandan zevk alabilseydim. Olmuyor ama, hep bir yıkım, hep bir atalet oluyor eninde sonunda. Onurlu bir adam olduğum için, tabiat ve gerçek aşığı, işi dışı bir olan sizler gibi yapamıyorum hiç.

Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi. Bir şeyin sonucunu düşünmeden ortaya atılırlar ve sonunda genelde kahraman olur böyle tipler. Ben ise kendimi bitirene kadar düşünürüm karşıma çıkan durumu. Karşımdaki insanın şerefini zedelemeyecek kadar onurlu olduğum için olsa gerek, her zaman da sessizce uzaklaşan ve kendi kendine küfreden ben olurum ama. Bu o kadar sık tekrarlanmaya başladı ki artık ben de önemsemiyorum bu durumu

Yo, önemsiyorum aslında. Hatta zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten, yok sayılmaktan. Bir insan yok sayılmaktan zevk alabilir mi hiç? Ben alıyorum. Belki de sizin o doğanın kanunlarına olan inancınıza karşı çıktığım için mutlu oluyorum. Hem nereden üstün oluyor sizin o aptal kanunlarınız benim özgür irademden?

Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim ama sizin iyi, ahlaklı ya da uygulanabilir olarak gördüğünüz şeylere uymak zorunda değilim ben. Zor durumda olan olan birisine yardım etmek istemiyorum mesela hiç. Israrla karşı çıkıyorum. Durmadan karşı çıkıyorum. Ta ki...ta ki gerçekten yardımım istenip, reddedemememe, o gücü kendimde bulamamama dek. Ben de bu; en medeni, en asil, en barışsever toplumun bir parçası oluyorum sırf hayır diyememekten. Ne oldu, barışsever deyince gülümsediniz. Sonuçta bütün bu kurallar, kanunlar, kaideler, iyiyi, güzeli, refahı, barışı getirmek için değil mi? Bütün bu ilerlemeler insan için yapılmamış mı? Herhalde yüz elli yıl öncesine göre daha erdemli, daha üstünüz. Daha iyi davranıyoruz bu kadar gelişme yüzünden değil mi?

Sizi bilmem ama ben sadece daha yalnızım eskiye göre. O bahsettiğim normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle. İhtiyacım yok kimseye. Nasıl istersem olurum ben hem. Sırf siz o kuralları koyanlar, yalnızlık kötü diyorsunuz diye bu halimden utanmam mı lazım? Sizim kötünüzün, benim için de kötü olduğu ne malum? Siz iki kere iki dört diyorsunuz diye onu elimde bayrak yapıp sallamam mı gerekiyor benim? Belki de iki kere ikinin beş ettiği bir dünya hayal ediyorum ben. Her şeyin bilincindeyim ve her şeyi düşünüyorum. Siz her şeyin bütün olasılıklarını düşünmeyi denediniz mi hiç peki? Bir şeyi beş bin kere düşünüp yine yanlış olanı yaptınız mı? Ya da hiç tepkisiz atıl bir durumda kaldınız mı olaylar karşısında? Böyle birisi nasıl saygı duyabilir kendine? Siz de duymayın zaten.

Hem ben neden kendimi anlatmaya başladım ki? Kendi karanlığımda yaşamanın yetmesi lazımdı bana. Evet, eski bir kış akşamı vardı, daha anlatılacak, ahmaklığıma şahit olacağınız. Ama daha fazla soyunmak, içimi açmak istemiyorum önünüzde artık. "Yeraltından Notlar"mı? Boş verin Allahaseniz, paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?

NOT : Yüzelli yıldır böyle bir çok yazı yazıldı ve yüzyıllar boyunca yazılmaya devam edilecek. Ama hiçbiri o ilk metin gibi etkileyemeyecek insanı.
140 syf.
·7 günde·9/10
Şu sıralarda 1000Kitap’ta revaçta olan Lev Nikolayeviç Tolstoy okumalarına inat olsun diye mi okudum Dostoyevski’yi?

Hayır!

Peki kitap toplantısında okunacak kitap olduğu için mi?

Hayır!

O halde niye okudum?

Öncelikle https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski okumak için bir nedene ihtiyacım olmadığını belirtmek isterim ama ihtiyacı olanlar için de neden çok. Bu sebeple yazacağım inceleme Dostoyevski okumak isteyenler için umarım güzel bir neden olur.

Dostoyevski’nin okuduğum 9.kitabı oldu Yeraltından Notlar. Yazarın usta kaleminden, ince zekasından ya da müthiş psikolojik tahlillerinden konu açacak olursam bu yazım burada bitmez. Bu sebeple kitapta bahsi geçen konular üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

Kitabımız “Yeraltı” ve “Notlar” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm; Hermann Hesse’nin kitabında yer alan “Bozkırkurdu İncelemesi” kadar yorucu ve güç. Yorucu olmasının nedeni ana karakterin iç sesleri ile boğuşmaktan ileri geliyor ama “Bilge Karasu” ve “Oğuz Atay” idmanlı olduğum için beni yordu diyemem. Tabi az savrulmadık bu üstatların zihinlerinde olsun o kadar. İkinci bölüm bildiğimiz hikâye. Hikâyeyi farklı kılan ise Dostoyevski’nin dokunuşları, sorgulamaları…

Zeki adamların kaderinin gevezelik olduğuna vurgu yapıyor yeraltında. Gevezelik olarak nitelendirilmesi elbette anlaşılmamasından mütevellit. Bu gevezeliğin sonraları yerini atalete yani tembelliğe bırakması normal midir sizce de? Ataletin zamanla alışkanlığa dönmesi ise benim en büyük korkumdur… Elbette adalet. Dostoyevski diğer kitaplarına nispeten bu sefer farklı bir pencereden bakıyor adalete. Öyle ki hak, hukuk, adalet arayışının öç gibi bir parametre ile sağlanmamasının gerekliliğini arz ediyor.
Bir diğer sorgulama ise insan aklının çıkar konusunda aldanabileceği hususu. Yani bir insan refah, servet, makam vs. gibi kaynakların ötesinde ıstırabı da sevemez mi sorgulaması. Dostoyevski’ye cevap veriyorum, evet sever hatta bile isteye bu ıstıraba koştuğu da olur. Bilhassa kendimden biliyorum…

İnsanın sırlarına değinelim. İnsanın sırları nelerdir? Dostlarına anlattıkları ya da kendine dahi açamadığı sırları? Bu anlamda Rousse’nun bile biyografisinde; kendine dair yalanların olabileceği düşüncesi yaygındır. Öyleyse sizde varsanız bir sırrımızı ortaya dökelim derim ben. Para karşısında ne kadar dirayetliyiz? Kişiliğimizi sorgulamanın en basit yolu, buyurun soralım kendimize; para, her yolu açar mı ya da açtırır mı bizlere? Yoksa bir depo dolusu parayı benzin döküp yakabilir miyiz Joker gibi? Bu soruları kendimize korkmadan soralım lütfen. Ben mi? Ben de soruyorum elbette... Neyse.

Her birimiz hayatımızı idame ettirmek adına bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Hayatta kalmaya, aç kalmamaya ya da diğerlerinden biraz daha iyi yaşamaya çalışıyoruz. Gökten bir kamera iniyor ve yaşamımızı kayda almaya başlıyor.

Kameralarımızı bir ofise çeviriyoruz. Evet bir müdür, takım liderini azarlıyor nedeni belli patrona yaranmak, takım lideri ise personelini… Onunda nedeni belli; müdüre yaranmak. Her bir alt kademe de sertlik artıyor ve düzen pek ala devam ediyor.

Kameralarımız şimdide, çöpte yemek arayan bir mülteciye odaklanıyor. Hemen arkasında rüya gibi bir seçim sloganı…

Tam bir Survivor.

Belgesel niteliğindeki bu kayıt bir anda yüzsüzlük yarışına dönüşüyor. Böyle bir yarışın kazananı olmaz! mı diyeceksiniz. Demeyin lütfen doğrusu mühim olan ne kazanmanın peşinde olduğumuzdur. “Nitekim, Türkiye’nin tüm yarışmacıları gözünü birinciliğe dikmiş, olmadı ikincilik, olmadı üçüncülük, en azından teselli mükafatı. Belki biz de ‘vicdan ödülü’ peşindeyizdir, ne dersiniz?”

Belki Ebru Ince Ablanın “Tolstoy benim dedemdir.” Dediği gibi bir nitelemede bulunmayacağım Dostoyevski için ama bir dede kadar bilge, bir arkadaş kadar yardım sever ve bir dost kadar paylaşımcı biri olduğunu biliyorum Dostoyevski’nin. Hoş Muzaffer Akar Abi toplantıda ne düşünüyorsun kitap hakkında dediğinde bile ne diyeceğimden hala emin değilim lakin sıra bana gelmeden evvel Dostoyevski’nin şu aforizmasını telefonumdan gizlice açıp okuyacağım.

“Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalıktır.”
140 syf.
·3 günde·7/10
Yeraltından Notlar, Dostoyevski'nin okuduğum 7. kitabı oldu. Bu kitapta Dostoyevski, diğer kitaplarından farklı olarak, isimsiz bir yeraltı kahramanına yer vermiş ve yeraltı kahramanının hezeyanlarını önümüze sunmuş.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde isimsiz yeraltı kahramanımız, yeraltından nutuk çekiyor bizlere. Ama ne nutuk... Bildiğimiz bütün ahlak ve doğru kavramlarını çürütecek cinsten bir nutuk... "Yemin ederim baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır." diyen kahramanımız tam olarak fazla bilinçli bir insan motifi çiziyor bizlere.

Kitabın bu ilk bölümü bana nedense Thomas Bernhard'ın Sarsıntı kitabındaki deli Prens'in hezeyanlarını hatırlattı. Kendimce bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissettim ve karşılaştırmam, Thomas Bernhard'ın hezeyanlarının bana daha çok hitap ettiğine karar vermemle sonuçlandı. Dostoyevski'nin 19. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı, Thomas Bernhard'ın ise 20. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı göz önünde bulundurulduğunda Bernhard'ın Dostoyevski'den daha güncel hezeyanlara sahip olduğu açıktır. Bu sebeple benim de Bernhard'ı kendime ve düşüncelerime daha yakın bulmam da olağan bir sonuç. Fakat bu, Bernhard Dostoyevski'den daha iyi bir yazar demek değildir elbette.

Kitabın ikinci bölümünde ise yeraltı kahramanımız neden yeraltı kahramanı olduğunu açıklıyor. Daha doğrusu onu yeraltına iten olayları ve sebepleri, anıları vasıtasıyla önümüze sunuyor. İkinci bölüm, ilk bölüme oranla daha çok olay örgüsünün işlendiği ve ilk bölümdeki boşlukların doldurulduğu bir bölüm niteliğinde. Ben tabii ilk bölümün devam etmesini tercih ederdim. Bir açıklamaya veya sebebe gerek duyulmamalıydı bence.

İkinci bölümde Dostoyevski yeraltı kahramanımızı, kafası çalışan aydın bir insan olarak tanımlıyor ve "Çağımızda kafası çalışan, aydın her insan ödlek olmak zorundadır." diyor. Kitabın ana karakteri olan yeraltı kahramanımız öyle korkak, öyle çekingen ve öyle ürkek ki birçok defa beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl bu kadar ödlek olabilir diye defalarca kendime sordum. Mesela şöyle bir cümle kuruyor kahramanımız: "Güzel, hoş bir mektup yazıp kendisine, benden özür dilemesi için yalvardım." Nasıl olur da bir insan bir başkasının kendisinden özür dilemesi için yalvarır? Bu kadar korkaklık ve pasiflik benim kabul edebileceğim bir şey değil maalesef... Bir başka yerde ise kahramanımız şu cümleyi kuruyor: "Söze karışmak yürekliliğini gösteremeden, beceremeden, bu insanların arasında dört saat aptal aptal oturdum." Sanırım bu cümleyle ilgili açıklama yapmaya gerek yok.

Uzun lafın kısası, kitabın 19. yüzyılda yazıldığını unutmadan okuyacaksanız elbette çok güzel bir kitap. Dostoyevski'nin yeraltı kahramanının hezeyanları etkileyici. Fakat yakın zamanda beni daha çok etkileyen bir deli Prens ile karşılaştığım için bu etki bende nispeten daha az oldu... Kitaptan çok beğendiğim, beyin yakan bir soruyla yazımı sonlandırıyorum:

"Hangisi daha iyidir, kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acılar mı? Evet, hangisi daha iyidir?"
140 syf.
·Beğendi
STEFAN ZWEİG’IN DOSTOYEVSKİ BİYOGRAFİSİ VE YERALTINDAN NOTLAR

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı romanı dikkatle incelendiğinde yazarın biyografisi ve eserin kahramanı arasında benzerlikler olduğu görülmektedir. Dostoyevski, eserin girişinde yaptığı açıklamada notların tamamen hayal mahsulü olduğunu söyler. Ancak ona göre toplumda bu tip insanlara sıkça rastlanmaktadır. Yazarın amacı, bunlardan birini okuyuculara tanıtmaktır. Eserin “Yeraltı” adı verilen birinci bölümünde kahraman; kendisi, fikirleri ve duyguları hakkında gelişigüzel bilgiler verirken ikinci bölümde ise bir kaç anısını anlatır.
Romanın kahramanı, esere kendisi hakkında bilgi vererek başlar. Adam, kırk yaşlarındadır. Kendi ifadesiyle “hasta, kötü, suratsız” bir adamdır. Karaciğerinden zoru vardır. Tedavi olmayı istemez, çünkü hastalığın acısı ona tuhaf bir zevk vermektedir. Bütün bu bilgiler bize Dostoyevski’yi hatırlatır. Stefan Zweig Üç Büyük Usta adlı biyografisinin Dostoyevski’ye ayrılan bölümünde onun; çökmüş, kirli sarı bir renk almış, solgun, renksiz, çirkin bir yüzü olduğunu söyler. Aynı zamanda Dostoyevski sara hastasıdır. Hayatı boyunca bu hastalığın ıstırapları içinde yaşamış, eserlerini bu hastalığın acı ve ıstırapları içinde yazmıştır. Ancak onun hayat felsefesi, hayatın acılarından da tat almak üzerine kurulmuştur. Zweig, biyografisinde bu konuda şunları söyler:
"(Dostoyevski’nin kahramanlarının)acı çekmeyi bu derece sevmiş olmaları, ıstırabın onlara hayatı ta derinden duymak imkanını vermiş olmasından ve şu yeryüzünde ancak acı çekildiği takdirde gerçek sevgiye ulaşmanın mümkün olacağını bilmelerinden ileri gelir. Her şeyden çok ona bağlanırlar; varlıklarının en kesin kanıtı odur; “düşünüyorum şu halde varım” cümlesinin yerine “acı çekiyorum, demek ki varım” cümlesini koymuşlardır." (s.140)
Romanın kahramanı bu notları “yeraltı”ndan yazdığını söyler. Burada “yeraltı” kavramı; kahramanın yalnızlığını, toplumdan soyutlanmışlığını, insanlardan kaçışını ifade eder. Kahraman yalnızdır, ancak bu -tıpkı Dostoyevski’ninki gibi- tercih edilmiş bir yalnızlıktır. Dostoyevski, yalnızca gençliğinde bir kaç dost edinebilmiş, olgunluk çağı boyunca tek başına yaşamıştır. Romanın kahramanı, bu yalnızlığı kitaplarla avutur:
Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak elimde tek çare idi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum. Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu.(s.51)
Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi bir kitap tutkunudur. Zweig, Dostoyevski’nin kitap tutkusu hakkında şunları söylemektedir:
"İlk gençlik, karanlıklar içerisinden sıyrılıp çıkmağa başladığı sıralarda çocukluk çoktan silinip gitmişti; o da halinden hoşnut olmayan, terk edilmiş bütün insanların ebedi sığınağı olan kitapların o renkli ama tehlikeli dünyasına sığındı; günlerce, gecelerce, erkek kardeşi ile birlikte çok sayıda kitap okudu: İnanılmayacak kadar çok... Daha o yaşta bir susuzluk, bir kanmazlık duyuyordu içinde; her eğilim onda bir kusur halini alıyor ve kitapların o hayali dünyası onu günden güne gerçek dünyadan uzaklaştırıyordu."(s.97)
Romanın kahramanı, sekizinci dereceden memurdur. Yalnızca karnını doyurmak için çalışmakta, işini sevmemektedir. Hatta yakın akrabalarından biri ona miras bıraksa işini hemen bırakacağını söyler. Maddi bakımdan sürekli sıkıntı içindedir. Dostoyevski de tıpkı kahramanı gibi hayatı boyunca para sıkıntısı çekmiştir. Kitaplarını da bu sıkıntı içinde yazmış, kazandığı para, borçlarına ve taksitlerine gitmiştir. Her romanını daha ilk bölümünü yazmaya başladığı sırada satmış bulunuyordu. Eserlerini son bir defa gözden geçirebilmek için vakti yoktu ve eserlerinde bu sebeple meydana gelen zaafların da farkındaydı. Zweig, bu konuda onun şu sözlerini nakleder: “Ne şartlar altında çalıştığımı bilseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa, en korkunç, en acı sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorunda kalıyorum.”(s.178)Dostoyevski, işte bu sebepten dolayı, malikanelerinde rahat rahat oturup, cümlelerini düzeltmek ve süslemek imkanını bulan Tolstoy’dan da, Turgenyev’den de nefret ediyordu.
Romanın kahramanı, maddi bakımdan sıkıntı içinde olduğu için sık sık ihtiyaçları için borç almak zorunda kalır. Hatta bunun için gururunu ayaklar altına alıp yalvardığı da görülür. Zweig’ın ifadesine göre, Dostoyevski de mektuplarında bir kaç kuruş para için ağlayıp sızlamış, yalvarmıştır. Hatta Sibirya’da kendisini haksız yere mahkum eden çara da övgü dolu bir mektup yazmıştır.
Dostoyevski, romanlarında kendisiyle ahenk içinde olmayan, problematik mizaçlı insanlarla ilgilenmektedir; ancak böyle insanları roman kahramanı olarak görebilmektedir. Onun kahramanları düz bir çizgi üzerinde yürümezler, belirli bir gayeleri yoktur, soru sorarlar, ama cevabını beklemezler. Daima bilinmeyene doğru atılırlar. Dünyaya yeni gelmiş, ama alışamamamış gibi davranırlar. Zweig’a göre bu kahramanların böyle olmalarının önemli bir sebebi vardır:
"19. yüzyıl Rusya’sının durumu. Dostoyevski’nin çağının Rus’u eski barbar hayatının “tahta kulübesini” yakmış, ama henüz yeni evini kuramamıştır. Hepsi kökünden kopmuş, yolunu şaşırmış insanlardır. Bu dönemde her şey karışık ve düzensizdir. Çarlık kendisini birdenbire komünist bir anarşi ile karşı karşıya bulmuş, her şey değerini ve ölçüsünü yitirmiştir. Dostoyevski’nin yaratıkları, büyük bir gelenekten köklerini koparmış bu insanlar, tam anlamıyla Rustular; geçiş döneminin insanlarıydı ve kalpleri, dünyanın yaradılışından önceki o kaos hali gibi karmakarışıktı; kararsızlıklar ve engeller içinde bocalıyorlardı."(s.134-135)
Yeraltı’nın kahramanı da içinde kaynaşan duyguların karmakarışıklığını şu cümlelerle ifade eder:
"İçimde her an birbirinin tam tersi bir sürü duygunun kaynaşmasını hissediyordu. Bu duyguların beni ömrüm boyunca bırakmadıklarını, dışa taşmak için fırsat kolladıklarını biliyordum. Fakat bırakmıyordum, ben bırakmıyordum; bile bile yol vermiyordum. Bu beni utanç verecek kadar sıkıyor, hırstan patlayacak hale getiriyordu. Sonunda öyle usanç, öyle bıkkınlık verdiler ki o kadar olur!"(s.5)
Zweig’a göre Dostoyevski, hiçbir zaman para biriktirmeyi, hesap kitap yapmayı düşünmemiştir, bu onun mizacına aykırıdır. Onun hayatında ya hep vardır, ya da hiç. Önünü alamadığı kumar tutkusu da onun bu özelliğiyle ilgilidir. Yeraltı’nın kahramanının şu sözleri de Dostoyevski’nin “ya hep, ya hiç” felsefesini hatırlatmaktadır:
"Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman, ya çamurdan; ikisi ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten."(s.62)
Zweig Dostoyevski’nin iyi bir çocukluk geçirmediğini söyler. Hatta onun hayatında çocukluk diye bir şey yoktur. Zaten kendisi de hiçbir zaman çocukluğundan söz etmemiştir. Susması, utançtan veya başkasında acıma duygusu uyandırmaktan ürken bir gururdan ileri gelmektedir. Yeraltı’nın kahramanı da çocukluğu ve okul hayatı hakkında iyi anılara sahip değildir. Onun şu sözleri bu durumu ifade eder:
"Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka...Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Fakat artık sevgilerini istemiyordum. İstediğim tek şey onları küçültmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim. Böylece en iyi öğrenciler arasına katıldım. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı. Hepsi de yavaş yavaş, okuyamadıkları kitapları okuduğumu, özel kurslarımızda gösterilmeyen, hiç bilmedikleri konuların yabancısı olmadığımı anlıyorlardı. Bana yabaninin biri gibi baktıkları halde manevi üstünlüğümü kabul etmişlerdi."(s. 75)
Zweig’a göre Dostoyevski’nin kahramanlarının sevgisi de diğer roman kahramanlarınınkilerden farklıdır. Öteki yazarlar için sevgi sihirli bir değnek gibi insanı çarpan bir duygudur. Seven insan sevdiğini elde ederse mutlu, elde edemezse mutsuzdur. Karşılıklı sevgi bütün şairler için mutluluğun en yüksek noktasını ifade eder. Onlara göre hayatın en güzel anı, bütün karşıtlıkların bir ahenk içerisinde eriyip gittiği andır ve bu an, ancak iki cinsin birleştiği sırada, ruhun ve ten hazlarının birleşmesi ile gerçekleşir. Dostoyevski’nin kahramanları ise, karşılık gören bir sevgiyle birbirlerini sevdikleri zaman huzur duymazlar; iç çatışmalarının en şiddetli oludğu an, sevgilerinin karşılık gördüğü andır. İtildikleri, alay edildikleri, hor görüldükleri zaman da mutluluktan sarhoş hale gelirler, çünkü artık verenler ve verdikleri şeyin karşılığında hiçbir şey beklemeyenler grubuna girmişlerdir. Dostoyevski’de kin her zaman aşka benzer, aşk da kine.(s.188-189) Yeraltı’nın kahramanı da aşk hakkında söylediği şu sözlerle adeta Zweig’ın bu değerlendirmesini doğrular gibidir:
“Yeraltı hayallerimde aşkı mücadeleden başka şekilde gözönüne getiremedim. Aşkı daima nefretle başlayıp manevi zaferle bitiriyor, sonra dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı bilemiyordum.”(s.142)
Zweig’a göre, Dostoyevski’nin kahramanlarının mutluluk anlayışları da diğer yazarların kahramanlarından farklıdır. Dickens’ta mutluluk, içinde neşeli çocukların koşup oynadığı bir kır eviyken; Balzac’ta zenginliğin timsali bir şatodur. Dostoyevski’nin kahramanlarının ise böyle dertleri, özlemleri yoktur. Onlar hiçbir yerde durmazlar, kendi kendilerine eziyet eden bir ruhları vardır. Zenginliği, refahı hor görürler, bütün insanlığın arzu ettiği şeyleri istemezler. Yeraltı’nın kahramanının insan ve gayesi üzerine söylediği şu sözler bunu doğrular niteliktedir:
"İnsan hercai, dalda durmaz yaratıktır. Belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir, belki de insanların tek gayreti, bu gayeye ulaşmak için , daimi, kesilmeyen bir çalışmadan ibarettir; daha doğrusu, hayatın kendisidir... İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever; fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan doğuştan gülünç bir yaratıktır... Belki de insan yalnız refahı sevmiyor; ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyor. Hatta ıstırabın saadet kadar faydalı olması da mümkündür. İnsanın sırasında acıyı ihtirasa varan derecede sevdiği bir gerçektir... Şahsi kanaatime göre, yalnız refahı sevmek biraz ayıptır bile." (s.36-37)
Zweig’a göre Dostoyevski, sıkı bir Rus milliyetçisidir. Onun ortadan kaldırdığı ilk sınır, okuyucusuna açıkladığı ilk uzak dünya, Rusya’dır. Bütün dünya Rusya’yı onun sayesinde keşfetmiştir. Rus ruhunun, evrensel ruhun en değerli unsurlarından biri olduğunu ilk defa o göstermiştir. Rusya onun sığınağı ve kurtarıcısıdır. “Tanrı’ya inanır mısınız?” sorusunu hayatının en samimi itirafı ile cevaplandıracaktır: “Rusya’ya inanıyorum.”(s.182-199)
Yeraltının kahramanının Ruslarla Alman ve Fransızları mukayese eden ve Ruslara mutlak bir üstünlük bağışlayan şu sözleri Dostoyevski’nin görüşleriyle paralellik arz eder:
"Biz Ruslarda genel olarak şu manasız başı gökte Fransız veya Alman romantiklerine rastlayamazsınız. Hele Fransızlar; bütün Fransa barikatlarda can vermek üzere olsa, nezaket için olsun değişmez, ömürlerinin sonuna kadar aptal aptal yıldızların türküsünü çağırmaya devam ederler. Bizde, Rus toprağında aptal bulunmadığını biliyoruz. Alman diyarlarından bizi ayırdeden budur." (s.49)
Dostoyevski, hayatı boyunca ıstırap çekmiş, ancak hayatı sevmeyi acı çekerek öğrenmiş bir adamdır. Onun eserleri de hayatı boyunca çektiği ıstırapların acı tatlı meyveleridir. Bütün büyük adamlar gibi o da, acıların verdiği tecrübeden hakkıyla yararlanmayı ve bu tecrübeden doğan eserleri insanlık alemine hediye etmeyi başarmıştır.
137 syf.
·11 günde
Bu yazıyı bir inceleme değil de deneme yazısı gibi okuyun lütfen.

''Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben.'' Kitap bu cümlelerle başlıyor. Bu karakterin ne kadar hasta olduğunu, siz de hasta olarak okuyorsunuz. Afakanlar basarak, diş gıcırdatarak, bütün vücudunuzdaki kanın ellerinize hücum ettiğini hissederek ve öfkeden ateş basarak... Çünkü Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bir karakteri öylece anlatıvermez, o size bunu tamamen aktarır. Sahneyi izlemezsiniz, sahnenin içine girer, gerekirse o hastalıklı beyni kafanızın içinde hissedersiniz. Bir başka inceleme yazımda daha söylemiştim, bu adam için sözün kelimenin yetmediği yer diye bir şey yok. Bu kitapta da ruhu ve zihni delik deşik baş karakteri, neyi neden yaptığını çok iyi anlayarak okutuyor bizlere.

Bilmek yahut anlamak, her zaman çözmeye yetmez. Bir insanın aklında kusur varsa, bunun sebebini bilirsiniz ama çözüm yine kendisindedir. İnsan, bir tek kendi iç dünyasındaki sıkıntıyı, eğer karar verirse kolaylıkla çözebilir. Kolaylıkla dememe bakmayın. Zaten asıl mesele, insanın neyi yanlış yaptığını fark etmesi değil midir? Hanginiz kendinize dışardan bakabiliyorsunuz? Hangimiz dış dünyayı hesaba çektiğimiz kadar kendimizi hesaba çekiyoruz? Tamam tamam, hepiniz kusursuzsunuz beyler bayanlar. O kadar kusursuzsunuz ki dünya berbat bir yer değil. Hep başkaları kötü, sizin hiç payınız yok. Şu kolaylıkla meselesine dönelim tekrar, eğer bizler başkalarını gözetlediğimiz kadar kendimizi düzeltip daha iyi insanlar olmayı becerebilseydik (insan olmanın getirdiği küçük kusurlar ayrı tutulmak üzere,) en azından birbirimizle olan ilişkilerimizde daha rahat ve huzurlu olabilirdik. Tükürülesi mahkeme suratı ifademizin yerini, dostane bir bakış alabilirdi. Ama karnı kurtlu öyle çok insan var ki, bir başka insanın yıkıntısı üzerine kendisini ancak! iyi hissedebiliyor.

Çocukken sanırdım ki dünyadaki bütün hırs ve kötülüklerin sebebi sadece para. İnsanlar yeterince paraları olursa, yokluğun kursak kurutan ve yutkunmayı zorlaştıran o acı tükürüğü yok olur ve insanlar birbiriyle daha rahat geçinir. Sıcak bir kalbin, aile birliğinin ve geçinecek kadar parası olmanın çözemediği hiçbir şey yok sanırdım. Sonra kitap okudukça, insanlarla tanıştıkça, haberleri izledikçe, çevremdeki insanları daha iyi daha net gözlemledikçe, insan olmak denilen o zayıflığın benim sandığımdan bambaşka bir şey olduğunu anladım. Sırf insan olmak dahi kötü olmak için kâfiydi. Bakın beyler bayanlar! Bu dünyada kendi kendinizle mutlu olmayı öğrenmek zorundasınız. Çünkü insan ancak kendi kalbi sağlam olursa mutlu olabilir. Eğer sürekli dünyadan şikayetleniyor, sürekli bir karamsarlık içinde yaşıyorsanız, bunun balık ya da yengeç burcu olmanızla, deliliğinizin gelgitlerinizin ikizler burcu olmanızla, içinizdeki hainin akrep olmanızla, karı kıza düşkünlüğünüzün boğa burcu olmanızla, titizlik sanarak etrafa bilmişlik taslamanızın başak burcu olmanızla, uyuzluğunuzun aslan burcu olmanızla ilgisi yok. Bu iş kendi karar vermenizle ilgili. Karar veren adım atar, kendinize bir adım atın. Kimin neye ''sahip olduğu''nun bir önemi yok ki. Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Çünkü baş karakter, karaktersiz olarak hakaret edilecek türde biri ve tam çizmeye çalıştığım tablodaki gibi. Falanca filanca itibar etmeyince, buna üzülmeyecek hiç kimse yoktur. İtibar görmemek herkesi ruhen hasta eder, üzülür. Lakin bocalamanın da bir noktası vardır. İnsan hatanın eşiğine gelebilir ama eşikten adım atmamak bizim elimizde. Bütün bir kitap, rahmetli Ayşen Gruda'nın gerzeği gibi bu, mesleği memurluk, işi gerzeklik olan adamın hezeyanlarıyla geçti. Tamam karşındaki insanlar beş para etmez tipler diyelim, ne diye dişiyorsun? (Yöresel bir ifade dişimek; yani kazımak, eşelemek, kökünü ortaya çıkarmak, üstü kapalı duracakken topraktaki pisliği ortaya çıkarmak gibi bir anlamı var.)

Adam itibar görmeyi o kadar kafasına takmış ki, buna üzülmesini anlamakla birlikte, yaptığı hareketleri, girdiği saçma sapan konuşmaları anlamak mümkün değildi. Herkes kötü olamaz şu hayatta. Bir siz iyi olamazsınız! Bütün hayatı boyunca çevresine duvar örüp, insanların hep kötülüklerine odaklanırken, kendimiz neyiz ne yapıyoruz bunu da düşünmek gerekir. Kitapta toplumun aksayan, çarpık yönleri de Gogol'un hikayelerindeki gibi ama mizahsız bir şekilde aktarılıyor. Lakin çaresiz kaldığımız yerde ayağımızı bataklığa atmamak da elimizdeyse geri duracağız. O kadar rezillik içine girmeye, anlamayacak insanlardan göreceğimiz dandik bir iltifatın peşine düşmeye gerek yok.

Hayat bana 2 çeşit gurur olduğunu öğretti: Aslında birincisine onur desek daha doğru bir tabir olur. Onur kibirden ayrı, şerefli bir özelliktir ve her insanda olmalıdır. İkinci tür olan, kötü insanların da özelliği olan, hak etmedikleri bir itibar görme isteği, kendilerinde her şeyi hak görme, onların o biricik gururları okşansın diye gerekirse birilerinin ayaklarına kapanması, eğer zenginse parasıyla insanları ezme, eğer bu kitaptaki gerzek gibi fakirse kendisinde olmayan özelliklerle o paçavra gururu için hava atmaya çalışma gibi bir özellik.

Peki hata olduğunu bile isteye bir insan bir davranışı sürdürür mü? Yazının en başındaki düşüncelerimi çürütmeye niyetli değilim, yo hayır. Eğer akıldan noksan, kalpten de yoksun değilse, doğru olmadığını bildiği hareketleri sürdürmez insan. İşte kitaptaki karakter sürdürdüğü deliliklerden zevk alan, yardım edilmesi imkansız bir karakterdi. Umutsuzluğu en acı zevk olarak görmek... Deli mi ne?! Öç almak. Öç almaya o kadar kafayı takmıştı ki, bunun bir öznesi olsun olmasın fark etmiyordu. Durduk yere gelip çamur gibi bulaşan tipler vardır hani. Hah işte o, bu karakter. Deli çünkü. Çünkü rahatlamak ister, peki ama nasıl? Dünya yansa rahatlamayacağını bildiğiniz insanlar hiç yok mu? Ne yazık ki bir Dostoyevski olmak benim için güzel bir hayaldir ama iyi bir gözlemci olduğum konusunda iddialıyım. Öyle insanlar var ki, onun rahatlaması mümkün değildir, ama geberip giderse atılan toprakla rahatlayacak çok mazlum insan vardır. Bu kitapta da aynı şeyi düşündüm. Bu insanlar kendilerine çok değer verdikleri için mi diğer insanları köpekleştirmek istiyor, yoksa en başta kendilerine kendileri değer vermedikleri için mi, sanrıları içinde saldırganlaşıyorlar? 7. bölüm aslında benim sorularıma hayli cevap veren bir bölümdü ve bu çok ürkütücüydü. Bu kitaptaki Dostoyevski'den korktum. Bunları umarım sadece gözlem üzerine yazmıştır. Umarım bu düşüncelere sahip biri olmamıştır hiç.

Nankörlük, budalalık, kendini nimetten sanma, sonra aslında bir gram değer görmeme, basitlik, bayağılık bir araya geldiğinde toplum tümörleri, bulundukları çevreyi de hasta ederler. 8. bölümde ''...akıl öğrenebildiği kadarını bilir.'' diye bir cümle var. İşte hasta insanların akılları zindanıdır. Onlara o zindanda geçirebileceğimiz bir bilgi yoktur. ''Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim.'' Bu cümle iyi özelliklerden yoksun karakterin özeti. Eline biraz imkan geçince kuduran her kim varsa düşünün. Hükmetme tutkusu... İşte bu yüzden kitleler helak oluyor.

Şimdilerde yeni hedef cinsiyetsizleştirmeymiş. Oyuncaklar ve çocuk kitaplarında acayip acayip şeyler dönüyor. Erkek bebek ama kadın kıyafeti giymiş ve makyajlı falan örnekler gördüm. Çocuğun aklı henüz küçükken karıştığı için, büyüdükçe bütün herkes tek bir cins gibi gözükecek, kafayı zaten görünüşüne takmış yeni dünya, tamamen bunun üzerinden kolayca yönetilecekmiş. Peki bu yönetecekler kimler? İşte bu derin hırs kime ait? Düşüncemizin alamayacağı kadar kötülüğün olduğunu biliyorum, biliyoruz. Bu kitabı sadece bir klasik eser gibi okuyamazdım. Bu kitap, benim için kötülüğün sadece bir çekirdeği oldu ve bu çekirdek bir yerlerde çoktan kök salmış, palazlanmış koca bir ağaç. İyiliğin olmadığı bu kitapta Emile Zola misali hayatın bütün iğrençliğinden, sadece küçük bir kesit okumak için ideal bir kitap. Fakat ben artık bir çocuk kitabı okusam iyi olacak. İçim şişti.
140 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
140 syf.
·Beğendi·10/10
"Cesâret kalbim, cesâret!
Sustun bütün kış, ürktün kırılmaktan"

Hüsrev Hatemi

YERALTINDAN ÇOK ÖNCE ÇOK SONRA TAM ORTASINDA
NE FARK EDER İKİ KERE İKİ DÖRT ETMİYOR NASIL OLSA

Dünya fazlasıyla süslü ve renkli. Ben bu rengarenk dünyaya ayak uyduramayanlardanım,özür dilerim.Hep kaçamaktır bakışlarım.Elimdeki her şeyi buluntu zannederim.

Tedirgin olurum büyük masalarda oturmaktan.Çoğu zaman işgalci gibi hissederim kendimi sofralarda.Kendi lokmamı sayarım. Fazla yemekten korkarım,utanırım hatta.

Öyle çaresiz kalırım ki bazen,kendimi ikiye bölmekten başka yol bulamam. Yokmuşum gibi davranırım. Düzensiz hallerim, dağınık saçım,uzamış sakalım da yardım eder üstelik.

Susmayı konuşmaya tercih ediyorum çoğu zaman. Düpedüz aptallık. Susmak neyi çözer ki?Hele de şehir gürültüsü varken.

Garip adamlara yakın bulurum kendimi.Kenarda kalmış miskinlere tutunurum. Ama tuhaftır,gözüm de yükseklerde kimi zaman. Düşmeyecek kadar yükselmek mümkün müdür?

Adımı unutmayı çok isterdim. İsmimdeki harfler zincir oluşturur sanki,tutuklar beni. İnsan ismiyle yaşar. Başka türlüsü mümkün değil gibi, karakterimizi bu harfler belirliyor.

Eski bir sevdanın peşindeyken bulurum kendimi düşlerimde.Sonra dünyanın en güzel kadınları gelir aklıma. Sonra onlara köle olmaktan başka yol olmadığı. Sıkılırım. Ama onlara bir miktar yaklaşırım zaman zaman. Sanki ben gezdiriyorum onları gibi sevinirim. Çok sürmez bu hal, zaten sürmesin aman.Korkarım.

Hep şehrin marifeti bunlar. Bizi şehir çevreledi, tanımlayamıyorum bu şehri. Dost mu düşman mı?

Sonra çocukluğum gelir aklıma. Sanki hiç olmamışla hiç bitmemiş arası bir şeydir.Zaman kavramını yitirir gibi olurum. Ama çok sürmez toparlanırım, zaman bütün nesneleriyle birlikte tokat gibi iner yüzüme.

Otorite gibi bir şeye dönüşür sonra bütün bildiklerim. Herkes ve her şey. Hücrelerim tek tek rahat bırakılmak ister.

Sonra ölüm gelir aklıma. Ölümü ne kadar düşünsem de ölümün beni düşündüğü kadar düşünemem. Öleceğim öyleyse henüz ölmemişim. Henüz vakit var ama vakit bilinmez bir biçimde dar..
“Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.”
"Dünya mı yıkılsın yoksa bir bardak çay mı içersin?" deseler...
"Ben çayımı içtikten sonra dünyanın canı cehenneme" derdim.
"Duvarı yıkacak gücüm yoksa, onu yıkmak için kendimi paralayacak halim yok tabii ki, fakat önümde duvar var diye ona boyun eğecek de değilim."
Dostoyevski
Sayfa 32 - Bordo & Siyah
Ben kötü bir insan değildim. Ne aksi bir adamım,ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim,ne de namuslu,ne onurlu biriyim,ne bir kahramanım,ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım.
"Arzularımı yok edin, bütün ideallerimi silin, bana daha iyi şeyler gösterin, seve seve peşinizden koşarım."
"Yapabildiğim tek şey, sadece okumaktı. Kitaplar, büyük coşkular, zevkler, acılar veriyordu bana; bu nedenle onlardan çok faydalandığımı söyleyebilirim. "

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750514524
Kitabın türü:
Çeviri:
Mehmet Özgül
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Dostoyevski'nin "Rus çoğunluğunun hakiki insanı" dediği bir isimsiz kahramanın yalın ve karanlık düşünceleri... Edebiyat tarihinin en ünlü isimsizlerinden Yeraltı Adamı, insanların oradan oraya üşüşen karıncalara dönüştüğü St. Petersburg'un gri kaldırımlarında itilip kakılırken, yaşama isteğini yavaş ama emin adımlarla mutlak bir öç isteğiyle değiş tokuş eder. Yeraltı Adamı'nın bir devlet memuru olarak geçirdiği tekdüze günler, yanında bir türlü rahat hissedemediği arkadaşları ve hayattaki mutlak yalnızlığı, bıkkın bir öfke ve küçük, imkânsız pazarlıklarla gittikçe daha fazla lekelenir, ta ki kendisini bir arada tutan görünmez ipler yavaşça çözülmeye başlayana kadar. Yeraltından Notlar, yayımlandığı 1864 yılından beri öfke ve sessizliğin en güçlü manifestolarından biri olmuştur.


"Yeraltından Notlar, hakikati kanla haykırır."
-NIETZSCHE-


"Dostoyevski, gökle yer arasında asılı kalmıştır. Hem gök hem de yer tarafından etkilenmiştir."
-HENRI TROYAT-
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 18.558 okur

  • Mehmet Kerem Arsoy
  • Sevim Cengiz
  • gregor samsa
  • Frank marche
  • M.  yılmaz
  • N.
  • Zeynep Uysal
  • Zübeyir Yılmaz
  • Cansu
  • KARA

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%15.6
14-17 Yaş
%11.1
18-24 Yaş
%13.3
25-34 Yaş
%26.7
35-44 Yaş
%24.4
45-54 Yaş
%6.7
55-64 Yaş
%2.2
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%52.7
Erkek
%47.3

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.4 (22)
9
%0.4 (21)
8
%0.1 (7)
7
%0.1 (3)
6
%0.1 (3)
5
%0
4
%0 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları