Yılanların Öcü

·
Okunma
·
Beğeni
·
18bin
Gösterim
Adı:
Yılanların Öcü
Baskı tarihi:
1979
Sayfa sayısı:
297
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
270 syf.
·Beğendi·9/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

FAKİR BAYKURT VE "NİCCA" KAPLUMBAĞALAR!!!

Anlatıcam bak!! Asabımı bozma .. Sabır selamettir !!! =))


Selamın hello "BEYBİSİLER"!! Kırmızı tuborgumu hüpürdetip ,sigaramdan derin nefesler çekip , arkaya da Davaro ost açtığım şu dakkalarda aklıma geldi bu incelemeyi yazmak .. "KT" <3 - kent switch ve böylesine güzide bir ost nin ortamı gevrettiği bir incelemeden hayır bekleyenlerdenseniz sizlere de uğurlar olsun .. pek tabi sahaflardan aldığım bir kitapla daha beraberiz .. sahaflara yamyam ,yayınevlerine candır diyen DİNGİLLERDEN OLMAYINIZ !! neyse biramızdan 2 fırt çekelim FÜT FÜÜÜÜÜTTT!! oh mis !! haydi başlayalım !!

Efenim şimdi yaşı yeten var yetmeyen var .. okuyan var okumayan var .. o yüzden bu güzel kitabın yazılmasına sebebiyet veren ve ortamı "CIVLATAN" mevzulardan başlamak elzem .. gönül isterdi ki ( umarım "ki" ayrı yazılıyordur .. yazılmıyorsa da özelden uyar!!! ağzına basarım ROKETİ!!) serim düğüm çözüm diyip ben de bu incelemeyi bitirebileydim .. uzun lafın kısası ("diskoktekte başladı -"ANLAYAN ANLADI ZOHAHAHAHA =) ) sizlere Varlık Vergisi denen bir abomination ( yauww yoldan çıkmışlık de sen) uygulamadan bahsetmek durumundayım .. Sene '942 ..Aylardan Kasım ... 2. dünya savaşı günleri .. Savaşın "AÇ KOYNUNU BEN GELDİM DEMESİ İLE , Türkiye yarı seferberlik havasına girmiş , faal nüfusunun (gençlik işte kardeşim!) en dinamik yaş gruplarının içine giren önemli bir kesimini silah altına almış ve KEVGİRE DÖNEN bütçesinin gittikçe artan oranlarını savunmaya tahsis etmiş idi... E pek tabii savaş bu!! Savunma elzem ama pahalı da bir HOBİ.. napalım ne edelim derkeeeeeen ..Savaş boyunca milletin kanını emen karaborsa , istifcilik ve vurgunculuktan haksız kazanç kazanımının önüne gecmek için diyerekten , türlü türlü haltlar yiyerekten , dereleri geçerekten , hacı emmileri öperekten ve bade süzerekten YILANI ortalığa saldılar .. Sonradan anlaşıldı ki bu uygulamada asıl niyet ve zihniyet , azınlığın elindeki piyasanın Türk sermayesinin egemenliğine geçişini sağlamaktı ..pek tabii uygulama "TÜRK" usulü idi ve bu yüzden "sadece ve sadece" istanbuldaki gavur kodomanların başına çoraplar örüldü "KRİSTMIS" öncesi ...bunlardan birkaç tane örnek vereyim de tam otursun kafanızda unidentifed lego partions!!! bkz : ishak alaton ve vehbi koç nerden geldiğini anlamadıkları bu bumerang vergisinin kurbanlarından oldular yokluktan çıkagelip ağzılarının üstüne darbe yediklerinde.. neyse efenim...2 tuzlu fıstık : KIRT KURT!!! 3 yudum bira : GUP GUP GUP!! nerde kaldık .. hah!! gayrimüslüm burjuvazi çöl sıcaklarında damlarda kurumuş tarhana kıvamında cayırdayıp (bu fiil efso ama dimi? =) ) SOS verinceeeee , o dönemdeki tek parti devrinde yeralan CHP de kazanlar kaynamaya başladı .. Çünkü nasıl ki KIRMIZI TUBORG DANİMARKA KÖKENLİYSE (ver mehteri!!!) CHP li yöneticilerin büyük hem de çok büyük bir kısmı bürokrat kökenli idi ve parti içinde alınan kararlar bu siyaset ağaları ve toprak ağalarını çok ama çok ürküttü sıra önünde sonunda kendilerine geleceği için...Zaten bu uygulamanın ve daha öncesinde izlenen Köy Enstitüleri politikasının sonucu olarak parti içi isyan Demokrat Parti' yi doğurdu(Bkz : Adnan Menderes' in Aydın' ın en büyük toprak ağalarından biri olması ) ..Atatürk' ün ömrünün yetmeyip tamamlayamadığı tek ve yegane reform olan toprak reformundan kelli yüzyıllardır süregelen oligarşik düzen bu kez de bozulamadı... Gayrimüslim (gavur işte!!! ) burjuvazi kışalanıp , oneway ticket ile bileti kesilince bu kez onların yerini HACIAĞALAR aldı.. Hani eski yeşilçam filmlerinde tadına doyamadığımız o HACIAĞALAR !! Ya da Atilla İlhan' ın meşhur Kartallar Yüksek Uçar ' ında yer alan HACIAĞA !!premium ligte , diyarbakır- kayseri orijine sahip olup Adana - Çukurova ' dan katılıp top koşturmaya başlayanlar ..İşbu VARLIK VERGİSİNİN pek vurmayıp es geçtiği Güneydoğu - Doğu Anadolu bölgelerinin feodal beyleri , aşiret reileri , "FAŞO" aGalarıydı bunlar .. Bunlara gün doğunca malı mülkü yok pahasına satın aldılar ama sanayi kültürleri olmayınca , doğal olarak burjuvazi sınıfına da dahil olmadıklarından malı mülkü har vurup harman savurdular (bkz : bir ankara havası olan fidaydanın sözleri :"500 altın yedin bir ayda - tarla tapan kalmadı ne fayda ) .. AYRAN YOKTU İÇMEYE TAHTERAVANLA GİTTİLER DEF-İ HACETE =))

Niçin anlattım bu kısmı buraya kadar ? işte bu romanda sözü geçen o kafası çalışmayan ve köylüye fahiş fiyatla sattığı toprağın parasıyla BÖYÜH ŞEHRE inen AYILARDAN BİRİ DE romanımızın kahramanlarından biri .. Muhtarla anlaşmaya vararak çiftciyi borclandırıp kanını emen feodal beylerden biri de o.. Fakir Baykurt ' un bunlarla alakası ne der isen ... e kardeşim onu da bu romanda yazdıklarını görmesi için Las Vegas' ta poker masasından kaldırıp getirmediler.. kendisi de KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞİP , VATANA MİLLETE IŞIK OLSUN DİYE YURDA DAĞITILAN ÖĞRETMENLERDEN BİRİDİR! yukarda bahsettiğim dönemin birinci ağızdan tanığıdır. Köylümüzü cahil bırakan politikaların , Demokrat Parti döneminin abuk subuk - allayıp pullayıp demokrasi diye yutturdukları haksızlıkların ( ki kendisi de bu romanı yazdığı için - köylüyü bilinçlendirdiği için komunist damgası yiyip , bölücülük yapıyor goy goyu ile soruşturma geçirmiştir!) en ama en birinci kaynaktan gözlemcisi, canlı şahididir..

Biliyorsunuz spoiler vermiyorum incelemelerimde.. o yüzden görev dağılımı yapalım 80 sonları 90 başlarından bir çizgi film ile .. böylece daha akılda kalıcı oluyor ... hem de gülüyor , egleniyoruz !!! =))

AL SANA "NİCCA" ( bkz: Ninja değil!! ) KAPLUMBAĞALAR


TEKNOTRON : KÖY YERİ

KRANG (robotun içindeki ÇİĞNENMİŞ BIG BABOL KIVAMINDA TAKILAN ATARLI beyin) : köydeki toprakları satıp ,sadece arka camları açılan BUICK veyahut yayla gibi bir NOVA ile İstanbul'a terk- i diyar eylemiş feodal beyimiz , TOPRAK AĞAMIZ!!

SHREDDER : MUHTAR!!!

BEBOP VE ROCKSTEADY: HACELİ !!! ( 2sini bir bünyede toplasanız bana mısın demez!! )

NİCCA KAPLUMBAĞALAR : herkes görev dağılımını kendi yapsın .. farzı misal romandaki aile müsait .. Kara Bayram için Michelangelo olur !!!ÇOKTA GÜZEL OLUR !! =)) Ne verirsen alır daha da ister!!

APRİL O'NEIL : IRAZCA ANA !! SPLINTER USTA DA OLUR PEK TABİİ .. O DA KABULÜMÜZ !! CİNSİYETTEN UYUMLU OLSUN , GÖZ ZEVKİMİZ BOZULMASIN DİYE BEN APRIL DEDİM ..

veeeeee KÖY YERİNE GELİP GÜCE DENGE GETİREN KAYMAKAM (STAR WAAAAARRRRSSS!!!!!!!!!!!!! ) : CASEY JONES ( bu işte arada derede geliyordu...elinde hokey sopası olan zibidi !! )

OLAYI 3 AŞŞAĞI 5 YUKARI ANLADINIZ !! BENİ DAHA YORMAYIN .. UZUN YAZMAYIM DEDİM AMA KONU CİDDEN UZUNDU .. YAPCEK BİRŞEY YOK!! BURAYA KADAR OKUYANLAR İŞTE MÜKAFATINIZ !!

İZZET ALTINMEŞE - TAPPO RAPPO !!!!! ( KİŞİSEL TAVSİYEM KULAKLIKLA DİNLEYİN ...GİRİŞTEKİ ZURNA CHORUS ÖMÜRDEN SANİYE BAŞINA 10 SENE ÇALIYOR !!) Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzere!!!


https://www.youtube.com/watch?v=TTeWdxz5qjY

BOL BOL YOĞURT YE CİCİM!!! SLOVAKEEEEEEE!!!!!
270 syf.
·Beğendi·9/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

FAKİR BAYKURT VE "NİCCA" KAPLUMBAĞALAR!!!

Anlatıcam bak!! Asabımı bozma .. Sabır selamettir !!! =))


Selamın hello "BEYBİSİLER"!! Kırmızı tuborgumu hüpürdetip ,sigaramdan derin nefesler çekip , arkaya da Davaro ost açtığım şu dakkalarda aklıma geldi bu incelemeyi yazmak .. "KT" <3 - kent switch ve böylesine güzide bir ost nin ortamı gevrettiği bir incelemeden hayır bekleyenlerdenseniz sizlere de uğurlar olsun .. pek tabi sahaflardan aldığım bir kitapla daha beraberiz .. sahaflara yamyam ,yayınevlerine candır diyen DİNGİLLERDEN OLMAYINIZ !! neyse biramızdan 2 fırt çekelim FÜT FÜÜÜÜÜTTT!! oh mis !! haydi başlayalım !!

Efenim şimdi yaşı yeten var yetmeyen var .. okuyan var okumayan var .. o yüzden bu güzel kitabın yazılmasına sebebiyet veren ve ortamı "CIVLATAN" mevzulardan başlamak elzem .. gönül isterdi ki ( umarım "ki" ayrı yazılıyordur .. yazılmıyorsa da özelden uyar!!! ağzına basarım ROKETİ!!) serim düğüm çözüm diyip ben de bu incelemeyi bitirebileydim .. uzun lafın kısası ("diskoktekte başladı -"ANLAYAN ANLADI ZOHAHAHAHA =) ) sizlere Varlık Vergisi denen bir abomination ( yauww yoldan çıkmışlık de sen) uygulamadan bahsetmek durumundayım .. Sene '942 ..Aylardan Kasım ... 2. dünya savaşı günleri .. Savaşın "AÇ KOYNUNU BEN GELDİM DEMESİ İLE , Türkiye yarı seferberlik havasına girmiş , faal nüfusunun (gençlik işte kardeşim!) en dinamik yaş gruplarının içine giren önemli bir kesimini silah altına almış ve KEVGİRE DÖNEN bütçesinin gittikçe artan oranlarını savunmaya tahsis etmiş idi... E pek tabii savaş bu!! Savunma elzem ama pahalı da bir HOBİ.. napalım ne edelim derkeeeeeen ..Savaş boyunca milletin kanını emen karaborsa , istifcilik ve vurgunculuktan haksız kazanç kazanımının önüne gecmek için diyerekten , türlü türlü haltlar yiyerekten , dereleri geçerekten , hacı emmileri öperekten ve bade süzerekten YILANI ortalığa saldılar .. Sonradan anlaşıldı ki bu uygulamada asıl niyet ve zihniyet , azınlığın elindeki piyasanın Türk sermayesinin egemenliğine geçişini sağlamaktı ..pek tabii uygulama "TÜRK" usulü idi ve bu yüzden "sadece ve sadece" istanbuldaki gavur kodomanların başına çoraplar örüldü "KRİSTMIS" öncesi ...bunlardan birkaç tane örnek vereyim de tam otursun kafanızda unidentifed lego partions!!! bkz : ishak alaton ve vehbi koç nerden geldiğini anlamadıkları bu bumerang vergisinin kurbanlarından oldular yokluktan çıkagelip ağzılarının üstüne darbe yediklerinde.. neyse efenim...2 tuzlu fıstık : KIRT KURT!!! 3 yudum bira : GUP GUP GUP!! nerde kaldık .. hah!! gayrimüslüm burjuvazi çöl sıcaklarında damlarda kurumuş tarhana kıvamında cayırdayıp (bu fiil efso ama dimi? =) ) SOS verinceeeee , o dönemdeki tek parti devrinde yeralan CHP de kazanlar kaynamaya başladı .. Çünkü nasıl ki KIRMIZI TUBORG DANİMARKA KÖKENLİYSE (ver mehteri!!!) CHP li yöneticilerin büyük hem de çok büyük bir kısmı bürokrat kökenli idi ve parti içinde alınan kararlar bu siyaset ağaları ve toprak ağalarını çok ama çok ürküttü sıra önünde sonunda kendilerine geleceği için...Zaten bu uygulamanın ve daha öncesinde izlenen Köy Enstitüleri politikasının sonucu olarak parti içi isyan Demokrat Parti' yi doğurdu(Bkz : Adnan Menderes' in Aydın' ın en büyük toprak ağalarından biri olması ) ..Atatürk' ün ömrünün yetmeyip tamamlayamadığı tek ve yegane reform olan toprak reformundan kelli yüzyıllardır süregelen oligarşik düzen bu kez de bozulamadı... Gayrimüslim (gavur işte!!! ) burjuvazi kışalanıp , oneway ticket ile bileti kesilince bu kez onların yerini HACIAĞALAR aldı.. Hani eski yeşilçam filmlerinde tadına doyamadığımız o HACIAĞALAR !! Ya da Atilla İlhan' ın meşhur Kartallar Yüksek Uçar ' ında yer alan HACIAĞA !!premium ligte , diyarbakır- kayseri orijine sahip olup Adana - Çukurova ' dan katılıp top koşturmaya başlayanlar ..İşbu VARLIK VERGİSİNİN pek vurmayıp es geçtiği Güneydoğu - Doğu Anadolu bölgelerinin feodal beyleri , aşiret reileri , "FAŞO" aGalarıydı bunlar .. Bunlara gün doğunca malı mülkü yok pahasına satın aldılar ama sanayi kültürleri olmayınca , doğal olarak burjuvazi sınıfına da dahil olmadıklarından malı mülkü har vurup harman savurdular (bkz : bir ankara havası olan fidaydanın sözleri :"500 altın yedin bir ayda - tarla tapan kalmadı ne fayda ) .. AYRAN YOKTU İÇMEYE TAHTERAVANLA GİTTİLER DEF-İ HACETE =))

Niçin anlattım bu kısmı buraya kadar ? işte bu romanda sözü geçen o kafası çalışmayan ve köylüye fahiş fiyatla sattığı toprağın parasıyla BÖYÜH ŞEHRE inen AYILARDAN BİRİ DE romanımızın kahramanlarından biri .. Muhtarla anlaşmaya vararak çiftciyi borclandırıp kanını emen feodal beylerden biri de o.. Fakir Baykurt ' un bunlarla alakası ne der isen ... e kardeşim onu da bu romanda yazdıklarını görmesi için Las Vegas' ta poker masasından kaldırıp getirmediler.. kendisi de KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞİP , VATANA MİLLETE IŞIK OLSUN DİYE YURDA DAĞITILAN ÖĞRETMENLERDEN BİRİDİR! yukarda bahsettiğim dönemin birinci ağızdan tanığıdır. Köylümüzü cahil bırakan politikaların , Demokrat Parti döneminin abuk subuk - allayıp pullayıp demokrasi diye yutturdukları haksızlıkların ( ki kendisi de bu romanı yazdığı için - köylüyü bilinçlendirdiği için komunist damgası yiyip , bölücülük yapıyor goy goyu ile soruşturma geçirmiştir!) en ama en birinci kaynaktan gözlemcisi, canlı şahididir..

Biliyorsunuz spoiler vermiyorum incelemelerimde.. o yüzden görev dağılımı yapalım 80 sonları 90 başlarından bir çizgi film ile .. böylece daha akılda kalıcı oluyor ... hem de gülüyor , egleniyoruz !!! =))

AL SANA "NİCCA" ( bkz: Ninja değil!! ) KAPLUMBAĞALAR


TEKNOTRON : KÖY YERİ

KRANG (robotun içindeki ÇİĞNENMİŞ BIG BABOL KIVAMINDA TAKILAN ATARLI beyin) : köydeki toprakları satıp ,sadece arka camları açılan BUICK veyahut yayla gibi bir NOVA ile İstanbul'a terk- i diyar eylemiş feodal beyimiz , TOPRAK AĞAMIZ!!

SHREDDER : MUHTAR!!!

BEBOP VE ROCKSTEADY: HACELİ !!! ( 2sini bir bünyede toplasanız bana mısın demez!! )

NİCCA KAPLUMBAĞALAR : herkes görev dağılımını kendi yapsın .. farzı misal romandaki aile müsait .. Kara Bayram için Michelangelo olur !!!ÇOKTA GÜZEL OLUR !! =)) Ne verirsen alır daha da ister!!

APRİL O'NEIL : IRAZCA ANA !! SPLINTER USTA DA OLUR PEK TABİİ .. O DA KABULÜMÜZ !! CİNSİYETTEN UYUMLU OLSUN , GÖZ ZEVKİMİZ BOZULMASIN DİYE BEN APRIL DEDİM ..

veeeeee KÖY YERİNE GELİP GÜCE DENGE GETİREN KAYMAKAM (STAR WAAAAARRRRSSS!!!!!!!!!!!!! ) : CASEY JONES ( bu işte arada derede geliyordu...elinde hokey sopası olan zibidi !! )

OLAYI 3 AŞŞAĞI 5 YUKARI ANLADINIZ !! BENİ DAHA YORMAYIN .. UZUN YAZMAYIM DEDİM AMA KONU CİDDEN UZUNDU .. YAPCEK BİRŞEY YOK!! BURAYA KADAR OKUYANLAR İŞTE MÜKAFATINIZ !!

İZZET ALTINMEŞE - TAPPO RAPPO !!!!! ( KİŞİSEL TAVSİYEM KULAKLIKLA DİNLEYİN ...GİRİŞTEKİ ZURNA CHORUS ÖMÜRDEN SANİYE BAŞINA 10 SENE ÇALIYOR !!) Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzere!!!


https://www.youtube.com/watch?v=TTeWdxz5qjY

BOL BOL YOĞURT YE CİCİM!!! SLOVAKEEEEEEE!!!!!
280 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Fakir Baykurt Köy Enstitüsünden mezun olduktan sonra Anadolu'nun birçok köyünde öğretmenlik yapmıştır. Bu köylerde yaşadıklarını, edindiği tecrübelerini, topumcu gerçekçi anlayış ile bu romanına yansıtmıştır. Roman Karataş Köyünde geçen olayları anlatmaktadır. Özellikle o dönemde köyde yoksul ve çaresiz insanların muhtar tarafından nasıl zulme uğratıldıklarına romanda şahit oluyoruz. Köy hayatı, köy kültürü, köydeki komşuluk ilişkileri, muhtar - köylü çatışması romanın ana unsurunu oluşturmaktadır. Kitabın arka planında da özellikle kaymakam üzerinden yapılan siyasi eleştiriler ve göndermelerde göze çarpıyor. Oldukça akıcı ve yerel ağız özellikleriyle kaleme alınan bu eser okunmaya değer.

İyi okumalar dilerim...
280 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Spoiler içerir


Yıl 1959. Elimizdeki kitap içinde yazılanlardan gayri kendine ait bir başka maceranın da ana karakteridir. Fakir Baykurt bu kitabı 28 yaşında yeterli edebi ve toplumsal bilgiye haiz bir vaziyette kaleme almıştır. Kitabı bitirdikten sonra "Yunus Nadi Roman Armağanı Yarışması"na göndermiş ve dokuz kişilik jüriden yedi oy alarak birinci çıkmıştır. Bu jüride Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Azra Erhat, Orhan Kemal, Behçet Necatigil gibi alanında yetkin isimler vardır. Birincilik sonrası, kitap önce Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, sonra ise basımı gerçekleşmiştir. Kitapta bel altı ima bulunan ufak bir kıssa geçmektedir. İşte bu kıssaya dayandırılarak "müstehcen yayın kovuşturması" açılmıştır esere. Bilirkişi raporu kitap lehine olsa da Milli Eğitim Bakanı'nın emri ile düzenlenen yeni raporda "Roman, hem müstehcendir, hem de sol propoganda yapmaktadır!" içeriğine istinaden 1960'a kadar Fakir Baykurt öğretmenlik görevinden uzaklaştırılmıştır.

Ve bu olayların üzerine Baykurt şunu söyler bize ibret alalım diye: "Bu akıllılar, ülkemizde güç halle ilerlemeye çalışan sanatın havasını kesmeye, güneşine perde olmaya özeniyorlar. Sanatçıyı yıldırıp kendi buyruklarına almak istiyorlar. Ama sanatçı, onların dediği yere gelmez! Bir oyunun oynanmasına engel olabilirler. Türkiye'de onlardan yılacak bir tiyatro genel müdürü, bir milli eğitim bakanı çıkabilir ve çıkmıştır. Ama sanatçı çıkmaz. Tek başıma da kalsam, bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların sözüne bakıp yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam; firlatır atarım elimden o kalemi!"
İşte bu cümlelerin sahibinden bize ulaşan her satır, gerçekleri tam doğruluk ile yansıtan satırlardır.

Bu kitap hakkında yazarken, ben daha çok o gün ile bugünü kıyas etmek istiyorum. Zira geçmiş dönemi bilmenin en büyük önemi bugünü akılla yöneterek geleceği doğru şekilde inşa etmektir bana göre.

Kitabımızın ana karakterleri; Kara Bayram, eşi Haçça, üç çocukları ve bir de annesi Irazca ile Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı yoksul Karataş köyünün kendi halinde bir ailesidir. Bir de Sultanca teyzesi vardır Bayram'ın, oğulları evlendikten sonra kendisini yalnız bıraktıklarından her daim dert yanar ilenir. Ailemiz yedi sene evvel aldığı küçük bir arsanın borcunu zar zor yeni bitirmiş ve artık düze çıkmış, biraz kendilerini toparlayıp mutlu olmaya heveslenmişlerdir. Köy yerlerine gidenler bilir. İmkânlar her daim çağın gerisindedir oralarda. Benim köyümde doğru düzgün hane bile kalmamıştır artık. Herkes yerini yurdunu yaşamın imkanlarına ulaşabileceği yerler için terk etmiştir. Yazdan yaza fındığı, çayı toplamak için gelenler olursa şenlenir işte. O da hepi topu iki ay bir süre. Sonrası yine gri bulutlar altında ıssız bir sessizlik...

Hani hep denir ya köylük yerde halk cahildir diye. İşte ben bu kavrama farklı yaklaşıyorum. Ben cehalet kavramı ile bilgisizlik kavramını birbirinden ayırıyorum. Cehalet öğrenmeye, eğitime, ilerlemeye bile isteye direnmek iken; bilgisizlik, bilgiye ulaşamıyor olmak, bir nevi imkânsızlıklara boyun eğmektir bana göre. İşte bizim ailemiz de bilgisizliğin pençesinde bir ailedir. Öyle ki bunun acısını kendileri de net şekilde hissederler ve bundan kurtulmak ister ama nasıl yol alacaklarını bilmezler. Bunu bana hissettiren ise Bayram ile Haçça arasında geçen şu konuşma olmuştur:

"Haçça, saf saf sordu: "Etli miydi yüzbaşı?"
"Etli tabii! Etli ki, kıpkırmızı! Etli olmaz mı yüzbaşı? Mancar! Karısı da etli! Bir gün gördük. Nasıl kırmızı? İnsanın dudağının içi gibi kırmızıydı avradın yüzü! Allah seni inandırsın, hem ak, hem kırmızı!"
"Hiç kir yok mu?"
"Ne gezer kir ulan! Hiç yok tabii!..."
"Elleri kuru değil mi?"
"Kuru mu olur? Hep sıcak su, hep sabun!."
"Çatlak değil mi?"
"Hiç, hiç...""

Bayram'ın askerde gördüğü ve anlattığı komutanların "duşları"na, temizliğine öyle özenir ki Haçça, iki sene para biriktirip biz de duş alalım der. Teknik kurulum nedir bilmez ki saf Haçça. Öyle ki insanların her daim temiz kalabilmeleri bile onun için şaşılacak şeydir. İşte köylük yerde "cehalet" olarak adlandırılan şey bu bilmemenin, görmemenin, ulaşamamanın hâlidir. Söyler misiniz bana, günümüzde her türlü imkana sahip genç, yetişkin ya da yaşlı insanların halen daha "Selanik nerede?" sorusuna cevap veremiyor oluşu mudur cehalet yoksa Haçça'nın "duşa su nasıl yukardan akar" sorusu mu?

Evet cehalet kavramını burada bırakıp köy ortamının bir mücadelesini daha dile getirelim. Bizim bu köyde bir de ailemizin can düşmanı yılanlar vardır. Vakti zamanında Irazca'nın kocası, Bayram'ın babası hikâye bu ya, köylünün zihnine korku salan bir şahmeranı vurmuş öldürmüş, o günden sonra da yılanlar bizim aileye düşman olmuş. Gel zaman git zaman yıllar yılı kâh yılanlar aileden birini almış, kâh aileden birileri yılanların canını. Düşmanlık böyle süredursun bir gün harımda çalışırlarken küçük oğlan Ahmet karşısına çıkan yılanı öldürür. Öyle ki yılan öldürmek kahramanlıktır. Kahraman oldu bizim küçük Ahmet, hem korkar hem sevinir. Tabi Irazca da gurur duyar torunundan. Irazca der ki: "Kuyruk acısı tıpkı evlat acısı gibidir. İnsan evlat acısını, yılan kuyruk acısını unutamaz dünyada!..." Hem gurur duyar hem korkar bu mücadeleden ve başlarına geleceklerden.

Tabi fukara insanın başına geleceklerin sınırı yoktur elbette. İl "büyükleri" insanların mevcut hükümet döneminde ne denli "özgür ve mutlu" olduğunu anlatacak bir heykel dikmeye karar verir şehir merkezine. Ve tabi parasını da mutlu halk ödeyecektir. Kasabalara köylere haber salınır miktarlar belirlenir. Karataş köyünün muhtarı boş sandığı doldurmak adına köy içinden arsa satar Deli Haceli'ye ki Haceli burada ev yaptırsın kendine.
Muhtarı arkasına alan, köy kuruluna seçilen Haceli artık her şeyi rahatlıkla elde edebileceğini düşünür. Ama bu düşünceler öyle havadan gelmez elbet. Bilir ki "bürokrat takımı"ndan olunca her işin rast gider. Allah'ın işi, her kapı açılıverir kolayca o takıma. Sonuçta önemli insanların her yaptığı iş önemlidir öyle değil mi?

Haklı oldukları bir nokta vardır. Haceli ile karısı Fatma evlerinden yaz kış su çıkmasından, rutubetinden bıkmıştır. Kuru ve güzel, yeni bir ev isterler lakin Haceli Irazca'nın evinin önünü almıştır. Köylük yerde hela ve gübre çıkmaları evin arkasına atılır. Irazca ve ailesi buna nasıl müsaade etsin? O kokuya o pisliğe nasıl dayansın? Oysa yıkık evlerin olduğu araziler de seçilebilirdi fakat keyif bu ya ille de köy ortasında olsun ev. Peki muhtar neden onca hane arasında bizim ailenin evinin önünü seçer? Çünkü parasızdır, kendi halinde garibandır. Ses edemez hakkını arayamaz da ondan. Ama en sakin insan bile boynuna basılır ise delirir ya işte bizim aile de bu olaydan sonra delirir. Haceli temel açar, bizimkiler temeli gece toprakla yeniden doldurur. Haceli yalvar yakar arayı bulmak ister, muhtar Bayram'ı iknaya çalışır ama başaramazlar. Haceli temeli tekrar açar, kerpiçleri getirir yığar bizim aile bu kez de kerpiçleri kırar un ufak eder. Fakat bu esnada bir olay yaşanır ki bir kadın olarak en çok kızdığım şeylerden biridir. Güzel Fatma'nın ezelden beri Bayram'da gözü vardır. Bunu bilen Irazca kendi eliyle Bayram'ı Fatma'ya gönderir ki birlikte olsunlar diye. Olurlar onlar da.

Şimdi burada bir duralım. Irazca bunu neden yapmıştır? Gelini Haçça'yı onca seven, her huyunu yaraşırlı bulan kayınvalide bunu neden yapmıştır? Onlara göre cevap çok basit. Deli Haceli'den intikam almak için. Onun namusunu, gururunu yaralamak için. Peki böyle bir durumda Bayram'ın namusu ne oluyor? Apak mı kalıyor? Peki bu durumda Haçça'nın gururu ne oluyor? Göklere mi çıkıyor? Bizim toplumumuzda gerek köy, gerek kasaba, gerek şehir farketmeksizin en büyük kötülük "namus üzerine alınan intikam" anlayışıdır. Namus kavramı yalnızca cinsel birlikteliğe dayandırılarak kadınlar her daim aşağılanmış ve bu intikam oyununun "eşyası" olmuştur. Üstelik bu oyunlar pek çok zaman diğer kadınlar tarafından düzenlenmiştir. Yönetmen kadın, birinci oyuncu erkek, ikinci oyuncu yine bir kadın. Günümüzde erkeklerin hoşuna gitmeyecek söylemler ve eylemler gerçekleştiren kadınlar yine böyle tehditlere maruz kalmıyor mu? "Senin namusunu iki paralık eder rezil ederim, insan içine çıkamazsın, "adam" tutar tecavüz ettirir kirletirim..." şeklindeki tehditler bugün sosyal medyada bile yapılmıyor mu? Ne değişiyor köy ile şehir arasında? Ne değişti 1960 ile 2020 arasında? Ben söyleyeyim. Sadece oyuncuların kimlikleri.

Buradan tekrar devam edelim. Bayram'ı ikna edemeyen muhtar onu faka bastırıp kendi evinde iki kişiye dövdürür. Kerpiçlerin kırıldığını gören Haceli Irazca'nın evini basar eline aldığı taşları fırlatıp Haçça'yı döver. Hiçbir suçu günahı olmayan bu kadın aldığı darbeler ile çocuğunu düşürür perişan halde yataklara düşer. Irazca'nın öfkesi, ağıtları, bedduaları yeri göğü tutar tabi. Bu yollar ile boyun eğdireceklerine inanırlar. Söz ile ikna olmayanı şiddet ile ikna etmenin etkili olduğu bir ülkeyiz çünkü biz. İşte bir yanda bunlar yaşanır iken bir yandan da köy kurulunda öyle bir telaş vardır ki sormayın gitsin. Köye "Kaymakam" gelecektir. Kaymakam milleti gelince ne yapar? En iyi etleri, yağı, balı, kaymağı, tatlıları yer, şarabını, rakısını içer. En varsıl evde bir gece rahat döşeklerde konaklar gider. Bütün bunları da köylüden tedarik etmek lazım elbette ki.

Bakın bizim kanayan yaramız işte budur. Bizim kanayan yaramız adaletin, hakkın, hukukun para ile satın alınmasıdır. Para ile satın alınınca bunun adı elbet adalet olmaktan çıkar ama biz yine de böyle adlandıralım. Bizim ülkemizde masum bir kadına araba çarpar, kadın ölür. Ama şoförün babası falanca yerin belediye başkanıdır. Şoför yurt dışına gönderilir dava kapanır. Bizim ülkemizde fabrikalarda iş kazası yaşanır. Bakanlık iş güvenliği tedbirlerini gereken periyodlar ile gerektiği şekilde kontrol etmediği için verecek cevap bulamaz ve bakan "Ailelerimize taziye ziyaretlerine başladık, Allah rahmet eylesin." der timsah gözyaşları eşliğinde ve ekrandan sessizce çekilir. Bizim ülkemizde kadınlar, çocuklar, vakıflarda öğrenciler cinsel istismara uğrar, yeri gelir istismar cinayet ile sonuçlanır, meclise sunulan araştırma önergeleri reddedilir, dilimin varmadığı vicdansız cümleler eşliğinde olaylar kapatılır. Bizim ülkemizde ihaleler rant uğruna yetkin olmayan kişi ve şirketlere verilir ve halkın parası çer çöp edilir. Yani demem o ki parayı kim veriyorsa onun düdüğü nağmeler çalar. Fakir fukara gariban halk da o nağmelere içi yanarken alkış tutmak zorunda kalır. Yani demem o ki makama kim geçer ise hak, hukuk, adalet, vicdan, onur dinlemeden bir alttakinin başını ezer. Çünkü onun üstündeki de onun başını eziyordur. Hırsını, öfkesini gücü yettiğinden çıkarır. İşte böyledir erkin yaptırımları bizde.

Şimdi hikayemizin sonuna geçelim. Haklı mücadelesini sonuna kadar sürdürmeye karar veren Irazca, kaymakamı köye girmeden yakalamaya karar verir. Köy girişinde bekler, başına gelenleri bir bir anlatır. Onurlu adam garibanı dinler de o onursuzların sofrasına değil fakirin sofrasına oturur diye de sitemini eder gider. Fakat bu kaymakam diğerleri gibi değildir. Kendisini davul zurna ile karşılamaya gelen muhtarın yüzüne bakmaz, sofrasına oturmaz, köylü ile el sıkışır, hal hatır sorar. Haceli'nin arsa hakkını da iptal ettirir çeker gider. Vardır böyle bürokratlarımız bizim.

Vardır bir yerlerde halkı korumak için canla başla çırpınan, işini vicdanı ile hak ile hukuk ile yapmaya can atan bürokratlarımız. Vardır ama sayısı azdır işte. Büyük adamları besleyen bu küçük insanların üzerine basıp geçmek daha mı büyütür bu güçlü adamları? Neden düşünmezler birbirine bağlı bir grubun ilerleme hızı en yavaş adıma göredir diye? Niye demezler ki halkın en güçsüz kesimi dahi eğitim aldıkça toplumun en üst basamakları da o oranda yücelir diye? Niye demezler ki her bireyin hakkını eline teslim edersek güveni artar da canla başla, yalansız dolansız çalışır, toplum tüm bireyleri ile hep beraber kalkınır diye? Niye demezler ki biz bir BÜTÜNÜZ diye? Bilmem ki niye böyle düşünmezler? Çok mu zordur düşünmek, yoksa düşünmeyi mi bilmezler? Acep ne ola ki sebebi?

Evet işte biz böyle düşünürüz ama muhtar bizim gibi düşünmez. Tutuşmuştur etekleri, kaymakamın güçlüyü neden korumadığını bir türlü anlamaz ama yapması gerekeni bilir. Haçça'ya bir şey olursa hem kendisinin hem Haceli'nin başının derde gireceğini bildiğinden gönderir sağlıkçıyı Irazca'nın evine, baktırır Haçça geline, tedavi ettirir. Ama daha önemlisi Bayram'ı ve Irazca'yı kaymakamın vermiş olduğu savcılığa başvurma aklından vaz geçirtmek zorundadır. Toplar köy kurulunu başlar ikna sözlerine. Kimi zaman tatlı dille kimi zaman tehdit ile. Bayram yanaşmaz, çünkü anası "Asla" demiştir. Mücadele etmeye kararlıdır Dertli Irazca.

Eve gelir Bayram. Tehditleri döker düşünür. Bilir ki anası ne kadar kanun var, hak var dese de Bayram'ın cebinde para yoktur. Hukuk demek para demektir bilir bunu Bayram. Bayram düşünedursun yılanlar yapar gene yapacağını alır öcünü o gece birinden. Irazca feryat eder yılanlar bile öcünü alırken insanlar neden boyun eğer... İsyan eder Irazca... Kan ter içinde döker içindeki acıları çaresizlikleri... Ne fayda... Para yok, pul yok, ak yok, akçe yok... Ne fayda...

İşte böyledir halkın hikayesi her yerde. İşte böyledir geçmişimiz bizim. İşte böyledir bugünümüz bizim. Ama böyle olmak zorunda değildir geleceğimiz. Çünkü elimizde türlü imkan var artık; döküp düşünecek zamanımız, ders alıp aldığımız derslere göre adım atacak olaylarımız, bilgiye ulaşacak kaynaklarımız var. Halk olarak BİZ varız. Yapmak zorundayız. Hakkımıza, hukukumuza sahip çıkmak zorundayız. Geçmişi öğrenip, bugünü değerlendirip, geleceği inşa etmeliyiz. Sorgulamalı ve yargılamalıyız. Eğer sorgulayıcı ve eleştirel bakmazsak bir sonraki roman kahramanı biz oluruz da farketmeyiz...
280 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Spoiler içerir


Yıl 1959. Elimizdeki kitap içinde yazılanlardan gayri kendine ait bir başka maceranın da ana karakteridir. Fakir Baykurt bu kitabı 28 yaşında yeterli edebi ve toplumsal bilgiye haiz bir vaziyette kaleme almıştır. Kitabı bitirdikten sonra "Yunus Nadi Roman Armağanı Yarışması"na göndermiş ve dokuz kişilik jüriden yedi oy alarak birinci çıkmıştır. Bu jüride Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Azra Erhat, Orhan Kemal, Behçet Necatigil gibi alanında yetkin isimler vardır. Birincilik sonrası, kitap önce Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, sonra ise basımı gerçekleşmiştir. Kitapta bel altı ima bulunan ufak bir kıssa geçmektedir. İşte bu kıssaya dayandırılarak "müstehcen yayın kovuşturması" açılmıştır esere. Bilirkişi raporu kitap lehine olsa da Milli Eğitim Bakanı'nın emri ile düzenlenen yeni raporda "Roman, hem müstehcendir, hem de sol propoganda yapmaktadır!" içeriğine istinaden 1960'a kadar Fakir Baykurt öğretmenlik görevinden uzaklaştırılmıştır.

Ve bu olayların üzerine Baykurt şunu söyler bize ibret alalım diye: "Bu akıllılar, ülkemizde güç halle ilerlemeye çalışan sanatın havasını kesmeye, güneşine perde olmaya özeniyorlar. Sanatçıyı yıldırıp kendi buyruklarına almak istiyorlar. Ama sanatçı, onların dediği yere gelmez! Bir oyunun oynanmasına engel olabilirler. Türkiye'de onlardan yılacak bir tiyatro genel müdürü, bir milli eğitim bakanı çıkabilir ve çıkmıştır. Ama sanatçı çıkmaz. Tek başıma da kalsam, bir sanatçı olarak ben onları dinlemem. Onların sözüne bakıp yazacaklarımdan geri kalmam. Onların keyfine göre tek satır yazmam; firlatır atarım elimden o kalemi!"
İşte bu cümlelerin sahibinden bize ulaşan her satır, gerçekleri tam doğruluk ile yansıtan satırlardır.

Bu kitap hakkında yazarken, ben daha çok o gün ile bugünü kıyas etmek istiyorum. Zira geçmiş dönemi bilmenin en büyük önemi bugünü akılla yöneterek geleceği doğru şekilde inşa etmektir bana göre.

Kitabımızın ana karakterleri; Kara Bayram, eşi Haçça, üç çocukları ve bir de annesi Irazca ile Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı yoksul Karataş köyünün kendi halinde bir ailesidir. Bir de Sultanca teyzesi vardır Bayram'ın, oğulları evlendikten sonra kendisini yalnız bıraktıklarından her daim dert yanar ilenir. Ailemiz yedi sene evvel aldığı küçük bir arsanın borcunu zar zor yeni bitirmiş ve artık düze çıkmış, biraz kendilerini toparlayıp mutlu olmaya heveslenmişlerdir. Köy yerlerine gidenler bilir. İmkânlar her daim çağın gerisindedir oralarda. Benim köyümde doğru düzgün hane bile kalmamıştır artık. Herkes yerini yurdunu yaşamın imkanlarına ulaşabileceği yerler için terk etmiştir. Yazdan yaza fındığı, çayı toplamak için gelenler olursa şenlenir işte. O da hepi topu iki ay bir süre. Sonrası yine gri bulutlar altında ıssız bir sessizlik...

Hani hep denir ya köylük yerde halk cahildir diye. İşte ben bu kavrama farklı yaklaşıyorum. Ben cehalet kavramı ile bilgisizlik kavramını birbirinden ayırıyorum. Cehalet öğrenmeye, eğitime, ilerlemeye bile isteye direnmek iken; bilgisizlik, bilgiye ulaşamıyor olmak, bir nevi imkânsızlıklara boyun eğmektir bana göre. İşte bizim ailemiz de bilgisizliğin pençesinde bir ailedir. Öyle ki bunun acısını kendileri de net şekilde hissederler ve bundan kurtulmak ister ama nasıl yol alacaklarını bilmezler. Bunu bana hissettiren ise Bayram ile Haçça arasında geçen şu konuşma olmuştur:

"Haçça, saf saf sordu: "Etli miydi yüzbaşı?"
"Etli tabii! Etli ki, kıpkırmızı! Etli olmaz mı yüzbaşı? Mancar! Karısı da etli! Bir gün gördük. Nasıl kırmızı? İnsanın dudağının içi gibi kırmızıydı avradın yüzü! Allah seni inandırsın, hem ak, hem kırmızı!"
"Hiç kir yok mu?"
"Ne gezer kir ulan! Hiç yok tabii!..."
"Elleri kuru değil mi?"
"Kuru mu olur? Hep sıcak su, hep sabun!."
"Çatlak değil mi?"
"Hiç, hiç...""

Bayram'ın askerde gördüğü ve anlattığı komutanların "duşları"na, temizliğine öyle özenir ki Haçça, iki sene para biriktirip biz de duş alalım der. Teknik kurulum nedir bilmez ki saf Haçça. Öyle ki insanların her daim temiz kalabilmeleri bile onun için şaşılacak şeydir. İşte köylük yerde "cehalet" olarak adlandırılan şey bu bilmemenin, görmemenin, ulaşamamanın hâlidir. Söyler misiniz bana, günümüzde her türlü imkana sahip genç, yetişkin ya da yaşlı insanların halen daha "Selanik nerede?" sorusuna cevap veremiyor oluşu mudur cehalet yoksa Haçça'nın "duşa su nasıl yukardan akar" sorusu mu?

Evet cehalet kavramını burada bırakıp köy ortamının bir mücadelesini daha dile getirelim. Bizim bu köyde bir de ailemizin can düşmanı yılanlar vardır. Vakti zamanında Irazca'nın kocası, Bayram'ın babası hikâye bu ya, köylünün zihnine korku salan bir şahmeranı vurmuş öldürmüş, o günden sonra da yılanlar bizim aileye düşman olmuş. Gel zaman git zaman yıllar yılı kâh yılanlar aileden birini almış, kâh aileden birileri yılanların canını. Düşmanlık böyle süredursun bir gün harımda çalışırlarken küçük oğlan Ahmet karşısına çıkan yılanı öldürür. Öyle ki yılan öldürmek kahramanlıktır. Kahraman oldu bizim küçük Ahmet, hem korkar hem sevinir. Tabi Irazca da gurur duyar torunundan. Irazca der ki: "Kuyruk acısı tıpkı evlat acısı gibidir. İnsan evlat acısını, yılan kuyruk acısını unutamaz dünyada!..." Hem gurur duyar hem korkar bu mücadeleden ve başlarına geleceklerden.

Tabi fukara insanın başına geleceklerin sınırı yoktur elbette. İl "büyükleri" insanların mevcut hükümet döneminde ne denli "özgür ve mutlu" olduğunu anlatacak bir heykel dikmeye karar verir şehir merkezine. Ve tabi parasını da mutlu halk ödeyecektir. Kasabalara köylere haber salınır miktarlar belirlenir. Karataş köyünün muhtarı boş sandığı doldurmak adına köy içinden arsa satar Deli Haceli'ye ki Haceli burada ev yaptırsın kendine.
Muhtarı arkasına alan, köy kuruluna seçilen Haceli artık her şeyi rahatlıkla elde edebileceğini düşünür. Ama bu düşünceler öyle havadan gelmez elbet. Bilir ki "bürokrat takımı"ndan olunca her işin rast gider. Allah'ın işi, her kapı açılıverir kolayca o takıma. Sonuçta önemli insanların her yaptığı iş önemlidir öyle değil mi?

Haklı oldukları bir nokta vardır. Haceli ile karısı Fatma evlerinden yaz kış su çıkmasından, rutubetinden bıkmıştır. Kuru ve güzel, yeni bir ev isterler lakin Haceli Irazca'nın evinin önünü almıştır. Köylük yerde hela ve gübre çıkmaları evin arkasına atılır. Irazca ve ailesi buna nasıl müsaade etsin? O kokuya o pisliğe nasıl dayansın? Oysa yıkık evlerin olduğu araziler de seçilebilirdi fakat keyif bu ya ille de köy ortasında olsun ev. Peki muhtar neden onca hane arasında bizim ailenin evinin önünü seçer? Çünkü parasızdır, kendi halinde garibandır. Ses edemez hakkını arayamaz da ondan. Ama en sakin insan bile boynuna basılır ise delirir ya işte bizim aile de bu olaydan sonra delirir. Haceli temel açar, bizimkiler temeli gece toprakla yeniden doldurur. Haceli yalvar yakar arayı bulmak ister, muhtar Bayram'ı iknaya çalışır ama başaramazlar. Haceli temeli tekrar açar, kerpiçleri getirir yığar bizim aile bu kez de kerpiçleri kırar un ufak eder. Fakat bu esnada bir olay yaşanır ki bir kadın olarak en çok kızdığım şeylerden biridir. Güzel Fatma'nın ezelden beri Bayram'da gözü vardır. Bunu bilen Irazca kendi eliyle Bayram'ı Fatma'ya gönderir ki birlikte olsunlar diye. Olurlar onlar da.

Şimdi burada bir duralım. Irazca bunu neden yapmıştır? Gelini Haçça'yı onca seven, her huyunu yaraşırlı bulan kayınvalide bunu neden yapmıştır? Onlara göre cevap çok basit. Deli Haceli'den intikam almak için. Onun namusunu, gururunu yaralamak için. Peki böyle bir durumda Bayram'ın namusu ne oluyor? Apak mı kalıyor? Peki bu durumda Haçça'nın gururu ne oluyor? Göklere mi çıkıyor? Bizim toplumumuzda gerek köy, gerek kasaba, gerek şehir farketmeksizin en büyük kötülük "namus üzerine alınan intikam" anlayışıdır. Namus kavramı yalnızca cinsel birlikteliğe dayandırılarak kadınlar her daim aşağılanmış ve bu intikam oyununun "eşyası" olmuştur. Üstelik bu oyunlar pek çok zaman diğer kadınlar tarafından düzenlenmiştir. Yönetmen kadın, birinci oyuncu erkek, ikinci oyuncu yine bir kadın. Günümüzde erkeklerin hoşuna gitmeyecek söylemler ve eylemler gerçekleştiren kadınlar yine böyle tehditlere maruz kalmıyor mu? "Senin namusunu iki paralık eder rezil ederim, insan içine çıkamazsın, "adam" tutar tecavüz ettirir kirletirim..." şeklindeki tehditler bugün sosyal medyada bile yapılmıyor mu? Ne değişiyor köy ile şehir arasında? Ne değişti 1960 ile 2020 arasında? Ben söyleyeyim. Sadece oyuncuların kimlikleri.

Buradan tekrar devam edelim. Bayram'ı ikna edemeyen muhtar onu faka bastırıp kendi evinde iki kişiye dövdürür. Kerpiçlerin kırıldığını gören Haceli Irazca'nın evini basar eline aldığı taşları fırlatıp Haçça'yı döver. Hiçbir suçu günahı olmayan bu kadın aldığı darbeler ile çocuğunu düşürür perişan halde yataklara düşer. Irazca'nın öfkesi, ağıtları, bedduaları yeri göğü tutar tabi. Bu yollar ile boyun eğdireceklerine inanırlar. Söz ile ikna olmayanı şiddet ile ikna etmenin etkili olduğu bir ülkeyiz çünkü biz. İşte bir yanda bunlar yaşanır iken bir yandan da köy kurulunda öyle bir telaş vardır ki sormayın gitsin. Köye "Kaymakam" gelecektir. Kaymakam milleti gelince ne yapar? En iyi etleri, yağı, balı, kaymağı, tatlıları yer, şarabını, rakısını içer. En varsıl evde bir gece rahat döşeklerde konaklar gider. Bütün bunları da köylüden tedarik etmek lazım elbette ki.

Bakın bizim kanayan yaramız işte budur. Bizim kanayan yaramız adaletin, hakkın, hukukun para ile satın alınmasıdır. Para ile satın alınınca bunun adı elbet adalet olmaktan çıkar ama biz yine de böyle adlandıralım. Bizim ülkemizde masum bir kadına araba çarpar, kadın ölür. Ama şoförün babası falanca yerin belediye başkanıdır. Şoför yurt dışına gönderilir dava kapanır. Bizim ülkemizde fabrikalarda iş kazası yaşanır. Bakanlık iş güvenliği tedbirlerini gereken periyodlar ile gerektiği şekilde kontrol etmediği için verecek cevap bulamaz ve bakan "Ailelerimize taziye ziyaretlerine başladık, Allah rahmet eylesin." der timsah gözyaşları eşliğinde ve ekrandan sessizce çekilir. Bizim ülkemizde kadınlar, çocuklar, vakıflarda öğrenciler cinsel istismara uğrar, yeri gelir istismar cinayet ile sonuçlanır, meclise sunulan araştırma önergeleri reddedilir, dilimin varmadığı vicdansız cümleler eşliğinde olaylar kapatılır. Bizim ülkemizde ihaleler rant uğruna yetkin olmayan kişi ve şirketlere verilir ve halkın parası çer çöp edilir. Yani demem o ki parayı kim veriyorsa onun düdüğü nağmeler çalar. Fakir fukara gariban halk da o nağmelere içi yanarken alkış tutmak zorunda kalır. Yani demem o ki makama kim geçer ise hak, hukuk, adalet, vicdan, onur dinlemeden bir alttakinin başını ezer. Çünkü onun üstündeki de onun başını eziyordur. Hırsını, öfkesini gücü yettiğinden çıkarır. İşte böyledir erkin yaptırımları bizde.

Şimdi hikayemizin sonuna geçelim. Haklı mücadelesini sonuna kadar sürdürmeye karar veren Irazca, kaymakamı köye girmeden yakalamaya karar verir. Köy girişinde bekler, başına gelenleri bir bir anlatır. Onurlu adam garibanı dinler de o onursuzların sofrasına değil fakirin sofrasına oturur diye de sitemini eder gider. Fakat bu kaymakam diğerleri gibi değildir. Kendisini davul zurna ile karşılamaya gelen muhtarın yüzüne bakmaz, sofrasına oturmaz, köylü ile el sıkışır, hal hatır sorar. Haceli'nin arsa hakkını da iptal ettirir çeker gider. Vardır böyle bürokratlarımız bizim.

Vardır bir yerlerde halkı korumak için canla başla çırpınan, işini vicdanı ile hak ile hukuk ile yapmaya can atan bürokratlarımız. Vardır ama sayısı azdır işte. Büyük adamları besleyen bu küçük insanların üzerine basıp geçmek daha mı büyütür bu güçlü adamları? Neden düşünmezler birbirine bağlı bir grubun ilerleme hızı en yavaş adıma göredir diye? Niye demezler ki halkın en güçsüz kesimi dahi eğitim aldıkça toplumun en üst basamakları da o oranda yücelir diye? Niye demezler ki her bireyin hakkını eline teslim edersek güveni artar da canla başla, yalansız dolansız çalışır, toplum tüm bireyleri ile hep beraber kalkınır diye? Niye demezler ki biz bir BÜTÜNÜZ diye? Bilmem ki niye böyle düşünmezler? Çok mu zordur düşünmek, yoksa düşünmeyi mi bilmezler? Acep ne ola ki sebebi?

Evet işte biz böyle düşünürüz ama muhtar bizim gibi düşünmez. Tutuşmuştur etekleri, kaymakamın güçlüyü neden korumadığını bir türlü anlamaz ama yapması gerekeni bilir. Haçça'ya bir şey olursa hem kendisinin hem Haceli'nin başının derde gireceğini bildiğinden gönderir sağlıkçıyı Irazca'nın evine, baktırır Haçça geline, tedavi ettirir. Ama daha önemlisi Bayram'ı ve Irazca'yı kaymakamın vermiş olduğu savcılığa başvurma aklından vaz geçirtmek zorundadır. Toplar köy kurulunu başlar ikna sözlerine. Kimi zaman tatlı dille kimi zaman tehdit ile. Bayram yanaşmaz, çünkü anası "Asla" demiştir. Mücadele etmeye kararlıdır Dertli Irazca.

Eve gelir Bayram. Tehditleri döker düşünür. Bilir ki anası ne kadar kanun var, hak var dese de Bayram'ın cebinde para yoktur. Hukuk demek para demektir bilir bunu Bayram. Bayram düşünedursun yılanlar yapar gene yapacağını alır öcünü o gece birinden. Irazca feryat eder yılanlar bile öcünü alırken insanlar neden boyun eğer... İsyan eder Irazca... Kan ter içinde döker içindeki acıları çaresizlikleri... Ne fayda... Para yok, pul yok, ak yok, akçe yok... Ne fayda...

İşte böyledir halkın hikayesi her yerde. İşte böyledir geçmişimiz bizim. İşte böyledir bugünümüz bizim. Ama böyle olmak zorunda değildir geleceğimiz. Çünkü elimizde türlü imkan var artık; döküp düşünecek zamanımız, ders alıp aldığımız derslere göre adım atacak olaylarımız, bilgiye ulaşacak kaynaklarımız var. Halk olarak BİZ varız. Yapmak zorundayız. Hakkımıza, hukukumuza sahip çıkmak zorundayız. Geçmişi öğrenip, bugünü değerlendirip, geleceği inşa etmeliyiz. Sorgulamalı ve yargılamalıyız. Eğer sorgulayıcı ve eleştirel bakmazsak bir sonraki roman kahramanı biz oluruz da farketmeyiz...
280 syf.
DOĞDUM, GÜN YOK! BÜYÜDÜM, GÜN YOK!

1 Mart 1922 tarihinde TBMM'nin açılış konuşmasında ''Köylü, milletin efendisidir.'' demişti Atatürk. Bunu söylerken elbette samimiydi. Muhtevasında köylünün milletin temeli olduğunu söylemişti belli ki. Ancak yüzyıllar boyu köylü ne eder, ne yapar, nasıl yaşar hep bir muammadır. Kendi sınırları içerisinde ayrı bir cumhuriyettir onlar. Dertleriyle, sıkıntılarıyla, emekleriyle, hayalleriyle kendi sınırları içinde dağılanları toplamak, toplayıp önüne bakıp o küçücük sınırlarda bir yaşam alanı açmağa uğraşırlar. Dünyada olana karşı ilgisizdirler. Savaş çıkar, olağanüstü haller olur ülkede o zaman akıllara düşer bu köylüler. Süt lazımdır, buğday lazımdır, saman lazımdır, hayvancılık lazımdır köylü gelir akla. Sonrası onların derdidir. Sonrasıyla kimse ilgilenmez. Yol mu yapılacaktır, rantım yok. Su mu gelecektir seçime çok. Camiye hoca mı lazımdır kadro yok. Mazot mu lazımdır..... uzaaar gider bu liste. Köylüysen yaşarsın, yaşarsın da nasıl bir yaşamadır bu. Bir yaşama uğraşının ortasında ömrün nasıl gelip gittiği bir muammadır. Zordur köylü olmak, bir seçimden çok başa gelmedir. Kaderindir. Hayat baştan bir zincir vurmuştur boynuna ve sen bu zincirin uzunluğu kadar özgürsündür.

Ben de bir köylüyüm. Çoğumuzun da bir köyü vardır. Bayramlarda, seyranlarda gider geliriz. Gittiğimizde etinden, sütünden faydalanır 1 haftalık müddetin sonunda artık ayrılmanın vakti geldiğine kanaat getirerek şehrin özlemiyle kucaklaşırız. Geride kalanlar bir sene daha bekleyecektir bizleri. 1990'ların başına kadar köylerde elektrik yoktu :) Bir düşünün diyeceğim de diyemiyorum. Elektriği bırakın internetsiz öleceğiz neredeyse. O zamanın şartlarını tahayyül edemiyorum. Çünkü bende bir elektrik / teknoloji bağımlısıyım. Yollar bozuktu. Okul yoktu. Sağlık ocağı yoktu. Kaderin kader olduğu yerlerdi yani köyler. Ki hala doğusuyla, batısıyla 2019 (!) yılını yarıladığımız şu zamanda bile insan yaşamaz dediğimiz köyler var. Olsuun. Yok ki yaşamıyorlar. Ya var olduğu halde yaşamayanlar (!) Şükretmek lazım.

**Hayallerin yoksa şu harımlarla çevrili dünyada, ses etme, kulağasma! Nefesinle yorma bu dünyayı. Oksijenini heba etme kardaşım! Üstünü ört gözünle gördüğünün. Seninkisi hayat mı aleni irezillik. Arkan yoksa ardını dönemen, gün yüzü görüp yaşadığım da hayattır diyemen. Iraktır uzağa bakıpta düşlediklerin. Necedir halıın. Kara gün kararıp kalmış kardaşım. Gözel kardaşım... Üzülmeyesin.. Fakirin, köylünün helbet diğer dünyada bir hükmü, söyleyeceği, ederi vardır... Vardır değil mi benim gözel kardaşımm...**

Fakir (Tahir) Baykurt'un hayatı da zorluklarla geçmiş. Zaten bu ülkede sanata dair ne yapılsa cezasız kalmıyor. Sanat, cezalandırılmak içindir. Sanat, kendi kendine zulme davettir gibi ülkemizin şanına münhasır olgular bizi diri tutuyor. İçimizdeki bu okuma aşkını alevlendiriyor. Nitekim bir olguyu öldürmek için onun üstünü örtmek, yakmak, bitirmeğe çalışmak ayrı anlamlara mazhar olmasına sebep oluyor. Bunu görememiş mi okumuş, bilmiş, başımızı iştigal etmiş adamlar (!) Bilememişler. Fakir Baykurt'un işbu eseri de çok çileler çekmiş. Müddeiumumi (savcı) demiş bu eser temizdir, cezai ehliyeti yoktur. Siyasiler demiş vurun, yerin, kırın, dökün. Öyle olmuyor işte. O iş öyle olmuyor. Sizin bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor. Siz kırdıkça biz toplayacağız. Bu adamları okumaktan geri durmayacağız. Şimdi siz tarihin tozlu sayfalarında bir isimden bile ibaret değilsiniz belki. Fakir Baykurt eserleriyle bu dünya var oldukça nefes alacak. Bu da böyle biline.

Fakir Baykurt'un ismini bu siteden önce duymamıştım. Yine bu siteye girdiğimde de öyle gözüme çarpıyordu ancak üstünde duramadım. Ne de olsa okunacak bir sürü yazar var ya hani. Mustarip olduğumuz dertlerden en popüleri :) Arkadaşımın vesilesiyle hakkında epey şey işittim. Merakım gıdıklandı tabii. Bir de Ulucanlar Cezaevi'nde yattığını duyunca. Kendi kendime dedim bu adam doğru bir şeyler yapmış, güzel şeyler bırakmış olmalı ki Devletimiz gerekli cezayı uygun görmüş. Ulan ben bu adamı okumam lazım, okumam lazım dedim durdum. Sonuç: Okuyamadım :) Bir yerlerden bir sebep gelse de tanışsak Fakir abimizle diyordum. Dertli Ebru Ince kardaşımız, ablamız bize bu vesileyi sundu. ''Fast and Lecturer'' lakabını kendisine uygun görüyorum :D

Neyse etkinlik hoş güzel bir de kitabı edinmek gerekiyor. Literatür Yayınları hoştur ama kitapları pahalıdııır. Bir ara sahaf gezer alırım dedim. Sooonra pek kıymetli arkadaşım kirmizicekic'in hediyesi ile kitabı ön saflara çekmek zor olmadı. Artık Fakir abimizle tanışmak, Kara Bayramı, Dertli Irazca'yı, Deli Haceliyi, Muhtar Hüsnü'yü tanımak farz oldu.

Bir eserin akıcı olması okur için önemlidir. Sonuçta kafamızda binbir türlü sorunlar, tilkiler var. Bu eser tam aradığınız mahiyette. Akıcı, Burdur'un Yeşilova ilçesinin Karataş köyünün o dar rotasyonunda kısa paslaşmalarından bir dünya sunuyor bizlere. Elden çabuk çıkacak ancak dilden çabuk düşmeyecek bir kitap. Dilime direkt sirayet etti bir çok kelime. Okumanız ve yorumlamanız beni mutlu eder. Bazı kitapları çok sever ve sahiplenirsiniz. Herkes okusun istersiniz. Ben de bu kitabı öyle sahiplendim. İyi ki, iyi kii okudum.

Not: Kitap, 1962 yılında filme, 2013 yılında da diziye uyarlanmış. Meraklılarına.

BONUS: Köylüleri Neden Öldürmeliyiz? http://www.nihayet.com/...-nicin-oldurmeliyiz/

Filmi: https://www.youtube.com/watch?v=bQExSzT0rBo
Dizisi: https://www.youtube.com/watch?v=UIlmu5f7RVU

https://www.youtube.com/watch?v=11tKhPtp1Rs
280 syf.
DOĞDUM, GÜN YOK! BÜYÜDÜM, GÜN YOK!

1 Mart 1922 tarihinde TBMM'nin açılış konuşmasında ''Köylü, milletin efendisidir.'' demişti Atatürk. Bunu söylerken elbette samimiydi. Muhtevasında köylünün milletin temeli olduğunu söylemişti belli ki. Ancak yüzyıllar boyu köylü ne eder, ne yapar, nasıl yaşar hep bir muammadır. Kendi sınırları içerisinde ayrı bir cumhuriyettir onlar. Dertleriyle, sıkıntılarıyla, emekleriyle, hayalleriyle kendi sınırları içinde dağılanları toplamak, toplayıp önüne bakıp o küçücük sınırlarda bir yaşam alanı açmağa uğraşırlar. Dünyada olana karşı ilgisizdirler. Savaş çıkar, olağanüstü haller olur ülkede o zaman akıllara düşer bu köylüler. Süt lazımdır, buğday lazımdır, saman lazımdır, hayvancılık lazımdır köylü gelir akla. Sonrası onların derdidir. Sonrasıyla kimse ilgilenmez. Yol mu yapılacaktır, rantım yok. Su mu gelecektir seçime çok. Camiye hoca mı lazımdır kadro yok. Mazot mu lazımdır..... uzaaar gider bu liste. Köylüysen yaşarsın, yaşarsın da nasıl bir yaşamadır bu. Bir yaşama uğraşının ortasında ömrün nasıl gelip gittiği bir muammadır. Zordur köylü olmak, bir seçimden çok başa gelmedir. Kaderindir. Hayat baştan bir zincir vurmuştur boynuna ve sen bu zincirin uzunluğu kadar özgürsündür.

Ben de bir köylüyüm. Çoğumuzun da bir köyü vardır. Bayramlarda, seyranlarda gider geliriz. Gittiğimizde etinden, sütünden faydalanır 1 haftalık müddetin sonunda artık ayrılmanın vakti geldiğine kanaat getirerek şehrin özlemiyle kucaklaşırız. Geride kalanlar bir sene daha bekleyecektir bizleri. 1990'ların başına kadar köylerde elektrik yoktu :) Bir düşünün diyeceğim de diyemiyorum. Elektriği bırakın internetsiz öleceğiz neredeyse. O zamanın şartlarını tahayyül edemiyorum. Çünkü bende bir elektrik / teknoloji bağımlısıyım. Yollar bozuktu. Okul yoktu. Sağlık ocağı yoktu. Kaderin kader olduğu yerlerdi yani köyler. Ki hala doğusuyla, batısıyla 2019 (!) yılını yarıladığımız şu zamanda bile insan yaşamaz dediğimiz köyler var. Olsuun. Yok ki yaşamıyorlar. Ya var olduğu halde yaşamayanlar (!) Şükretmek lazım.

**Hayallerin yoksa şu harımlarla çevrili dünyada, ses etme, kulağasma! Nefesinle yorma bu dünyayı. Oksijenini heba etme kardaşım! Üstünü ört gözünle gördüğünün. Seninkisi hayat mı aleni irezillik. Arkan yoksa ardını dönemen, gün yüzü görüp yaşadığım da hayattır diyemen. Iraktır uzağa bakıpta düşlediklerin. Necedir halıın. Kara gün kararıp kalmış kardaşım. Gözel kardaşım... Üzülmeyesin.. Fakirin, köylünün helbet diğer dünyada bir hükmü, söyleyeceği, ederi vardır... Vardır değil mi benim gözel kardaşımm...**

Fakir (Tahir) Baykurt'un hayatı da zorluklarla geçmiş. Zaten bu ülkede sanata dair ne yapılsa cezasız kalmıyor. Sanat, cezalandırılmak içindir. Sanat, kendi kendine zulme davettir gibi ülkemizin şanına münhasır olgular bizi diri tutuyor. İçimizdeki bu okuma aşkını alevlendiriyor. Nitekim bir olguyu öldürmek için onun üstünü örtmek, yakmak, bitirmeğe çalışmak ayrı anlamlara mazhar olmasına sebep oluyor. Bunu görememiş mi okumuş, bilmiş, başımızı iştigal etmiş adamlar (!) Bilememişler. Fakir Baykurt'un işbu eseri de çok çileler çekmiş. Müddeiumumi (savcı) demiş bu eser temizdir, cezai ehliyeti yoktur. Siyasiler demiş vurun, yerin, kırın, dökün. Öyle olmuyor işte. O iş öyle olmuyor. Sizin bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor. Siz kırdıkça biz toplayacağız. Bu adamları okumaktan geri durmayacağız. Şimdi siz tarihin tozlu sayfalarında bir isimden bile ibaret değilsiniz belki. Fakir Baykurt eserleriyle bu dünya var oldukça nefes alacak. Bu da böyle biline.

Fakir Baykurt'un ismini bu siteden önce duymamıştım. Yine bu siteye girdiğimde de öyle gözüme çarpıyordu ancak üstünde duramadım. Ne de olsa okunacak bir sürü yazar var ya hani. Mustarip olduğumuz dertlerden en popüleri :) Arkadaşımın vesilesiyle hakkında epey şey işittim. Merakım gıdıklandı tabii. Bir de Ulucanlar Cezaevi'nde yattığını duyunca. Kendi kendime dedim bu adam doğru bir şeyler yapmış, güzel şeyler bırakmış olmalı ki Devletimiz gerekli cezayı uygun görmüş. Ulan ben bu adamı okumam lazım, okumam lazım dedim durdum. Sonuç: Okuyamadım :) Bir yerlerden bir sebep gelse de tanışsak Fakir abimizle diyordum. Dertli Ebru Ince kardaşımız, ablamız bize bu vesileyi sundu. ''Fast and Lecturer'' lakabını kendisine uygun görüyorum :D

Neyse etkinlik hoş güzel bir de kitabı edinmek gerekiyor. Literatür Yayınları hoştur ama kitapları pahalıdııır. Bir ara sahaf gezer alırım dedim. Sooonra pek kıymetli arkadaşım kirmizicekic'in hediyesi ile kitabı ön saflara çekmek zor olmadı. Artık Fakir abimizle tanışmak, Kara Bayramı, Dertli Irazca'yı, Deli Haceliyi, Muhtar Hüsnü'yü tanımak farz oldu.

Bir eserin akıcı olması okur için önemlidir. Sonuçta kafamızda binbir türlü sorunlar, tilkiler var. Bu eser tam aradığınız mahiyette. Akıcı, Burdur'un Yeşilova ilçesinin Karataş köyünün o dar rotasyonunda kısa paslaşmalarından bir dünya sunuyor bizlere. Elden çabuk çıkacak ancak dilden çabuk düşmeyecek bir kitap. Dilime direkt sirayet etti bir çok kelime. Okumanız ve yorumlamanız beni mutlu eder. Bazı kitapları çok sever ve sahiplenirsiniz. Herkes okusun istersiniz. Ben de bu kitabı öyle sahiplendim. İyi ki, iyi kii okudum.

Not: Kitap, 1962 yılında filme, 2013 yılında da diziye uyarlanmış. Meraklılarına.

BONUS: Köylüleri Neden Öldürmeliyiz? http://www.nihayet.com/...-nicin-oldurmeliyiz/

Filmi: https://www.youtube.com/watch?v=bQExSzT0rBo
Dizisi: https://www.youtube.com/watch?v=UIlmu5f7RVU

https://www.youtube.com/watch?v=11tKhPtp1Rs
261 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Ses çıkarmadığında ezmeye başlayan, üstüne üstüne gelen; ses çıkarınca ufak ufak uzaklaşan o iş arkadaşını, komşunu, pazardaki esnafı bildin mi? Peki ya sırf kimsesi yok diye horlanan, zayıf görülenler var bu topraklarda onları tanıdın mı? Bu romandaki Bayram ve ailesi, tam da o kimsesizlerin günah keçisi seçilmesiyle ilgili. Köyde başka arazi kalmamış gibi gidip Bayram'ın evinin önüne ev yapan Haceli mesela zayıf görünce, yere düşeni görünce bir tekme de kendisi atan o saf kötülük. Madenci yakını tekmeleyen Yusuf Yerkel'in 50-60 sene önceki hali. Bu Haceli peki neye güveniyor? Kendisini koruyacak bir kaç üst makama. İşte o muhtar da tam böyle bir tip. Bu kast sistemi geçmişte kaldı deme. Rabia Naz Vatan cinayetini unutma. Daha bir kaç yıl oldu.

Uğradığı her haksızlığa rağmen mahkemeye gitmeyen, muhtar araya adam sokar diye kaygılanan Bayram, korkak bir pasifist mi? Bence adaletin sadece saray ismi olduğunu bilen bir realist. Eskiden öyleymiş deme, onca şiddet yanlısının serbest bırakıldığına ilişkin haberleri unutma.

Bayram'ın anası Irazca gibi derdini güç bela da olsa nüfuzlu birine (kaymakama) anlattığında tüm köyün nasıl çark ettiğine şaşırma. Ayçiçeklerinin güneşe dönmesi gibi gücü görünce sadece ona dönenler hala çoğunlukta.

Bayram'ı döven köylü geçmişte kalmadı. Hala kraldan çok kralcılar var. Birilerinin fedaisi olmak için sıra bekleyenler az değil.

Olayda en savunmasız ama en çok zarar gören iki kişinin kadın olması şaşırtıcı değil. Hatça bebeğini düşürdü, Fatma intikam için kullanıldı. Kimse yüzüne bakmazken sadece intikam alınacakken kıymete bindi. Kadının adı hala yok.

Diş bilersem kimse bir şey yapamaz deme. Irazca çok daha iyi mücadele etti ama romanın sonunda kafayı yedi. Bunca adaletsizlik karşısında delirmemek mümkün değil. 1984'teki ünlü sözü hatırla: Cehalet erdemdir.

Kısacası bu kitap öyle alelade bir köy romanı değil. Ta o günlerden aslında bugünleri de anlatan bir roman. Aradan geçen on yıllara rağmen insanımızın profilinin hiç değişmediğini anlayabileceğiniz bir roman. Anlatılan dönemlerde ufacık köylerde görebileceğiniz insanların, onların yarattığı toplum düzeninin bugün hayatımızın her alanında bizi esir almasını üzülerek okuyabilirsiniz. İyi okumalar.
261 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Ses çıkarmadığında ezmeye başlayan, üstüne üstüne gelen; ses çıkarınca ufak ufak uzaklaşan o iş arkadaşını, komşunu, pazardaki esnafı bildin mi? Peki ya sırf kimsesi yok diye horlanan, zayıf görülenler var bu topraklarda onları tanıdın mı? Bu romandaki Bayram ve ailesi, tam da o kimsesizlerin günah keçisi seçilmesiyle ilgili. Köyde başka arazi kalmamış gibi gidip Bayram'ın evinin önüne ev yapan Haceli mesela zayıf görünce, yere düşeni görünce bir tekme de kendisi atan o saf kötülük. Madenci yakını tekmeleyen Yusuf Yerkel'in 50-60 sene önceki hali. Bu Haceli peki neye güveniyor? Kendisini koruyacak bir kaç üst makama. İşte o muhtar da tam böyle bir tip. Bu kast sistemi geçmişte kaldı deme. Rabia Naz Vatan cinayetini unutma. Daha bir kaç yıl oldu.

Uğradığı her haksızlığa rağmen mahkemeye gitmeyen, muhtar araya adam sokar diye kaygılanan Bayram, korkak bir pasifist mi? Bence adaletin sadece saray ismi olduğunu bilen bir realist. Eskiden öyleymiş deme, onca şiddet yanlısının serbest bırakıldığına ilişkin haberleri unutma.

Bayram'ın anası Irazca gibi derdini güç bela da olsa nüfuzlu birine (kaymakama) anlattığında tüm köyün nasıl çark ettiğine şaşırma. Ayçiçeklerinin güneşe dönmesi gibi gücü görünce sadece ona dönenler hala çoğunlukta.

Bayram'ı döven köylü geçmişte kalmadı. Hala kraldan çok kralcılar var. Birilerinin fedaisi olmak için sıra bekleyenler az değil.

Olayda en savunmasız ama en çok zarar gören iki kişinin kadın olması şaşırtıcı değil. Hatça bebeğini düşürdü, Fatma intikam için kullanıldı. Kimse yüzüne bakmazken sadece intikam alınacakken kıymete bindi. Kadının adı hala yok.

Diş bilersem kimse bir şey yapamaz deme. Irazca çok daha iyi mücadele etti ama romanın sonunda kafayı yedi. Bunca adaletsizlik karşısında delirmemek mümkün değil. 1984'teki ünlü sözü hatırla: Cehalet erdemdir.

Kısacası bu kitap öyle alelade bir köy romanı değil. Ta o günlerden aslında bugünleri de anlatan bir roman. Aradan geçen on yıllara rağmen insanımızın profilinin hiç değişmediğini anlayabileceğiniz bir roman. Anlatılan dönemlerde ufacık köylerde görebileceğiniz insanların, onların yarattığı toplum düzeninin bugün hayatımızın her alanında bizi esir almasını üzülerek okuyabilirsiniz. İyi okumalar.
280 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
SAVAŞIMIZ VAR YILAN MİLLETİYLE!!! -spoiler içerir-

Zalim dünya!
Kahpe dünya!
Oyunlu; düzenli; bozuk dünya!
Her yer yılan dolmuş, dünya yılan kaynamakta!

Zulüm eden zulmünün cezasını görmezse , önü alınmaz , direnmek gerek zulme; dur demek gerek zalime!

Yılanlar yılanken alçakların hakaretine dayanamaz ve öcünü alırmış.
Biz insan olduğumuz halde bunca hakarete, bunca zulme, zillete nasıl dayanıyoruz?

Yoksulun âhı yerde kalmasın.
Devlet adil olsun.
Zulmeden cezalandırılsın
Yokluklar yok olsun!
Yok olsun yoksulluklar!
İlle de insanın insana kulluğu yok olsun!

EY CEMAATİ MÜSLİMÎN!
EY İHVANI DİN!

Tebbet’i bilmeyen, kıçını silemeyen, hak yiyen, yoksula zulmeden, adam kayıran tutup Allahın camisinde ağlamasın!

Sizi sömürmeye çalışan, kandırmaya uğraşan, haklıyı haksız duruma sokan yılanları yok edin.

Korkmayın!
Sinmeyin!
Yılmayın!
Pısmayın!

Geç kalındığını düşünüyorsanız. Irazca Ana size diyor ki :

Gece bile olsa...
Düşün yollara! Yollara!..
280 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
SAVAŞIMIZ VAR YILAN MİLLETİYLE!!! -spoiler içerir-

Zalim dünya!
Kahpe dünya!
Oyunlu; düzenli; bozuk dünya!
Her yer yılan dolmuş, dünya yılan kaynamakta!

Zulüm eden zulmünün cezasını görmezse , önü alınmaz , direnmek gerek zulme; dur demek gerek zalime!

Yılanlar yılanken alçakların hakaretine dayanamaz ve öcünü alırmış.
Biz insan olduğumuz halde bunca hakarete, bunca zulme, zillete nasıl dayanıyoruz?

Yoksulun âhı yerde kalmasın.
Devlet adil olsun.
Zulmeden cezalandırılsın
Yokluklar yok olsun!
Yok olsun yoksulluklar!
İlle de insanın insana kulluğu yok olsun!

EY CEMAATİ MÜSLİMÎN!
EY İHVANI DİN!

Tebbet’i bilmeyen, kıçını silemeyen, hak yiyen, yoksula zulmeden, adam kayıran tutup Allahın camisinde ağlamasın!

Sizi sömürmeye çalışan, kandırmaya uğraşan, haklıyı haksız duruma sokan yılanları yok edin.

Korkmayın!
Sinmeyin!
Yılmayın!
Pısmayın!

Geç kalındığını düşünüyorsanız. Irazca Ana size diyor ki :

Gece bile olsa...
Düşün yollara! Yollara!..
280 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
İnceleme Öncesi Giriş Notu: Bu incelemeyi okumak yerine izlemeyi tercih ediyorum diyenler için:
https://youtu.be/AMy78Y9I-ng

"Yılanlar öç alıyooor!.. , "Yılanlar öç alıyor bakıın!.."
"Cevap ver behey ödlek, heheey Bayram!.. Sen de şu dünyada insanım diye geziyorsun ama bu mu senin insanlığın serseri Bayram!.."
"Cevap verin, cevap verin!.. Bu mu insanlığınız?..
"Yılma Bayram! Ödlek ödlek pısma Bayram!.."

Irazca Ana, kitabın son sayfalarında oğlu Kara Bayram'a böyle böyle seslenir. Yılma Bayram, pısma Bayram, ödlek olma Bayram...

Yılanların Öcü. Niye yılanlar öç besler Kara Bayram'ın ailesine? Çünkü babası Kara Şali, bundan yıllar yıllar önce ormanda, yılanların şahı Şahmeran'ı öldürmüş, parça parça etmiştir leşini. O zamandan beri tekmil yılan düşmanı kesilmiştir Kara Bayram ailesinin, tabii ki onlar da yılanlara. Yılanlar üç-beş yılda bir toptan saldırıya geçer, acaba bu yıl o yıl mıdır? Borcunu yeni bitirmiş, yoksul mu yoksul Kara Bayram ailesi, bu yıl da beyin borcu yerine yılanlarla mı uğraşacaktır, bilinmez.

Karataş Köyü'nde Şahmeran yoktur ama onun donunda çıkma, soyundan gelme, ağusundan içmiş bir adam vardır; sıfatı Muhtar, adı Hüsnü -sıfatına Şahmeran zehri sürülecesine.

Yandaştır Muhtar Hüsnü. Varsıldan yana, güçlüden yana, yanlış yapsa da hökümetten yana. Şimdi Demokrat Parti zamanıdır, demokratçılık oynar, peki nedir demokratçılık:

"Demokratcılıktan amaç, herkes nerde, sen de orada olacaksın demektir. Şimdi işe başladın mı çoğunluk diyorlar. Çoğunluk hayhayı bastı mı, "Hayır" deyenin hali harap. Anlaşıldı mı arkadaşlar? Bundan böyle muhaliflik, münafıklık yoktur. "Hayır" demek yasak edilmiştir."

"Ortada demokratcılık olduğu için itiraz olmaz. İtiraz bozgunculuktur."

Muhtar Hüsnü, köyünde bozgunculuk istemez. Köyün ağası da paşası da kendisidir. Şartsız şurtsuz biat ister kendine, çünkü o hökümetin adamıdır, koskoca muhtardır. Fakiri sevmez, parayı sever; suskun adamı sevmez, açıkgözü sever; yoksul, arkasız diye Kara Bayram'ı sevmez, kardeşleri var, paralı diye Deli Haceli'yi sever. Kara Bayram'ın evinin önünde evyeri satar ve Deli Haceli'yle Kara Bayramı birbirinine düşman eder. Daracık köy yerinde, evin önünde ev olur mu hiç demez kanı bozuk Muhtar. O parasına bakar, menfaatine bakar ve öyle bir halt karıştırır ki köyün tekmil düzenini bozar.

Sonra ne mi olur? Kan olur, çocuğunu düşüren Hatçe olur, Kara Bayram'a aşık Deli Haceli'nin karısı Fatma olur, keçileri kaçıran Irazca Ana olur, parasıyla rezil olan Deli Haceli olur. Olur ha olur, birçok olaylar geçer roman boyunca. Sonunda illa herkese bir şey olur, herkesin yüreğine bir dert çöreklenir de muhtar denen yılana bir şey olmaz. Köylüye göre, yılanın öcünden kaçmak istiyorsa, Kara Bayram ona verilene razı gelmelidir, savcıya gitmemelidir, hakkını aramamalıdır, pısıp oturmalıdır, verilen diyete tamah etmelidir...

Herkes yılar, belki Kara Bayram'da yılar da Irazca Ana yılmaz. Irazca Ana der: "Yılma Bayram! Ödlek ödlek pısma Bayram!..", Köylü olacak, o çulsuzları, o pısırıkları, o ödlekleri, o hakkı yenip de bir şey diyemeyenleri, zalimin zulmüne baş kaldıramayanları, her zaman varsıldan yanlı olanları dinleme be Kara Bayram. Bu dünyada hep siyaset güden, sinsi yılanlar mı kazanacak be Bayram, hakkını ara da biraz da karıncalar kazansın be Bayram. Baban gitti Şahmeran'ı öldürdü, sen de bileğinle değil sözünle öldür yılanın yavrusunu be Bayram.

Hadi bu incelemeyi de bir Yaşar Kemal sözüyle bitirelim: "Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları birleşince..."
Öyle oyunlara geldik ki biiz!... Biz hiçbir numarayı kolay kolay yutmayız artık! Çiğdik, piştik... Kördük, açıldık... Uyuttulardı, uyandık!
Fakir Baykurt
Sayfa 193 - Kaymakam
Ulan!.. Olmayacak işlere boyun kösersin! Atının ayağında nal yok, gider döşemede koşturursun! Köylü milletine göre değil duş!
“Her kötülük, her suç, er geç ceza görecektir. Ama bu dünyada ama öbür dünyada!”....
“Ben öcümü bu dünyada almak isterim! Bugün! Burda! Dostun Düşmanın önünde! Benim sorunum bu insanlarla, bugünle burasıyla!... Göreceğim adaleti bugün göremezsem, bir değeri yoktur nazarımda!”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yılanların Öcü
Baskı tarihi:
1979
Sayfa sayısı:
297
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü
Yılanların Öcü

Kitabı okuyanlar 2.613 okur

  • Orhan Sadık Özmen
  • MÇT
  • PLATON
  • Kezban Satıcı
  • Elif
  • Şengül Esmer
  • Ayşe Erol
  • Müzeyyen Çınar
  • melisa coşkun
  • Gülay Karakaya

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.1 (8)
9
%1 (7)
8
%0.7 (5)
7
%0.3 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları