Giriş Yap

Yüzyıllık Yalnızlık

8.210 üzerinden
7,8bin Puan · 1256 İnceleme
464 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Yüzyıllık Haz
Evet Yüzyıllık Haz diyorum çünkü gerçekten öyle. Bana göre kitap yüz yılın değil tüm zamanların en iyi kitabı. Okurken yaşadığım hazzı anlatmam için yeni bir kitap yazmam gerekir. Çünkü kitabı anlatmaya inanın kelimeler yetmez. Kitabı hala okumayan varsa dünyanın en şanslı kişisi olabilir bence. Böyle bir kitabı sıfırdan okumaya başlamak için hafızamı sildirir miydim? Kesinlikle tereddütsüz sildirirdim. Bana göre Yüzyıllık Yalnızlık kitapların tanrısıdır. Karakter ve konu analizi yapıp okuma zevkinizi azaltmak istemiyorum. Ben şimdiden vasiyetime ardımda kalanların bu kitabı muhakkak okumaları gerektiğini ekledim bile. Kitaba başladığınız anda kitaptan sıkılabilirsiniz. Hatta karakter bolluğu ve birbirine yakın isimlerden dolayı oluşan karmaşayı da çözmekte zorlanabilirsiniz. Fakat bu zorluklar sizi hiç yıldırmasın. Okyanusun dibindeki istiridyeye ulaşması da zordur. Ama içinden çıkan elmas size yorgunluğunuzu unutturur. İşte Yüzyıllık Yalnızlık da tam olarak böyle bir kitap. (Not: Gabriel Garcia Marquez'in akrabası felan değilim! =) ***** < !NOT! > "İncelememin bundan sonraki kısmı tam anlamıyla spoiler denebilecek bir görüş belirtmese de kitaba dair işleyiş konusunda birtakım bilgiler içermektedir." Yazarın kendi yaşamsal gerçeğini kurguya döktüğünü düşündüğüm bu romanı, bi nevi kendi yalnızlığının her bir parçasını bir karakter şemasında oturtarak bize sunmuş.. Büyülü gerçeklik akımı ile Marquez sayesinde tanıştım. Hem sade, hem de pasta süsü kıvamında bir lezzet bırakarak biçim verdiği anlatışı, belki de dışarıdan tekdüze gibi görünen yaşantısına kendi hayal gücü ile bir kez daha tohum ekerek resmetmiş.. Bir yandan gerçeğe yüz tutmuş, bir yandan gerçek olamayacak kadar masalsı bir sıradışılık örneğini ilmek ilmek dokuyarak bizleri uyanık tutacak dirilik duygusu yaşatmış.. Her ne kadar yetişkin olarak kaleme almış olsa da, romanın her bir detayında o çocuksu masumiyetin birtakım hissetmiş olduğu yoksunluğun açlığını, yalnızlık duygusunun onu ele geçiren zırhını kuşanmış olarak görüyoruz. Bu açlığı bir başka yalnızlığın temsilcisi ile yok etmek isterken, bilmeden devam ettirip, kat be kat çoğaltmış.. Romanın karakter isimlerinin bu kadar benzer olmasını da, geleneğe çomak sokmadan, belli başlı bilinirlik yaşantıları yozlaştırmak istememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.. Büyüleyici yanı ise ciddi anlamda bi denge mevcut. Bi harmanlama var ve öyle güzel ayrıştırılıyor ki bu, birbiri içine geçerken aynı zamanda tek başına bile seçilebilecek cinsten.. Bir yerleşim yerinde en fazla neler yaşanır, bu yaşantı içerisinde siyasal tutumlardan tutun da, o bölgelerde yaşayanların hezeyan ve tutarsızlığı, çelişkileri, ayakları en sağlam yere basanın bile sabun köpüğü gibi dağılan idealize olmuş tutarlı karakterinin nasıl yok olduğu, hali hazırda bir tutam insanlıktan yoksun olarak değerlendirilecek birinin tam tersi nasıl hakkaniyetli bi surete büründüğü, tüm bunların sadece bir kitapta okunurken bize direkt yansıtılacak bir görselin çok ötesinde zihnimizde nasıl bir yerleşke halini aldığı, bu yazarı baş tacı etmek icin çok yerinde gerekçeler.. Toplumsal, siyasal, örgütlenmiş gizli saklı kalan gerçeklerin hakikatten uzak kişiselleşen normalleri, büyük ve adından söz edilen bir ailenin dışarıda kalıyor gibi göründüğü, halbuki bu dünyanın hem içinde hem dışında, korumaya çalıştıkları köklerinin aslında nasıl kökünü kazıdıkları ve bunu da doğru bularak yaptıkları bi alacalı bulacalı akıl bulanıklığının, Yüzyıllık Yalnızlığın sebebiyet verdiği bi açlıktan ibaret..  Her bir karakterin her bir özelliğinde insan kendisinden bir şey buluyor klişesinin böyle bir romanda ifade edilmesi, bu eserin kıymetini ön plana çıkartıyor ve hakkını teslim ediyor..  Hep ve tek savunduğum bir şey vardı ; kalabalıklar içindeki yalnızlığın aslında tek panzehiri, bir başınalık halinde iken iç huzurumuzun bizi yoktan var eden tamamlayıcısı ile tanışmak..bunun bana tekrar teminatını ve sağlamasını yapanın okuduğum bu roman olması, mutluluğumu zirveye çıkardı..
·
26 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
464 syf.
·
Puan vermedi
Yüzyıllık Yalnızlık Jose Arcadio ve Ursula amca çocuklarıdır. Birbirlerini çok severler ve evlenmek isterler. Ama kasabalılar evlenmelerine şiddetle karşı çıkar. Çünkü eğer onlar evlenilerse, rivayet odur ki akraba evliliğinden dolayı, doğacak çocukları domuz kuyruklu olacaktır. Nitekim onlar bu durumdan korkmalarına rağmen yine de evlenirler. Ve iki oğlan bir kız olmak üzere üç çocukları olur. Sonra bakarlar.. Çocukların kuyruklarına, var mı yok mu? diye.. Neyse ki korkulan olmaz da.. Üç çocuğunda kuyruğu yoktur. Bu doğan çocukların  isimleri ise sırasıyla şöyledir: Albay olanın adı: Aureliano, Ağabey olanın adı:Jose Arcadio, kız kardeşin ismi de Amaranta'dır. Bakalım kimmiş bunlar? Albay Aureliano aralarındaki yaş farkından dolayı çekinip açılamadığı, yargıcın kızı Remedios ile evlenir. Ardından Albayın abisi Jose Arcadio da küçükken annesinin evlerine sığınan bir akrasının kızı olan Rebecca ile evlenir. Bakalım bu evliliklerden sonra bizi neler bekliyor? Gelelim kız kardeş Amaranta'ya.. O müzik hocası Pietro Crispi'ye aşıktır. Ama Pietro Crispi tercihini Rebecca'dan yana yapmıştır. Gelgelelim Rebecca ise Pietro Crispi'nin duygularına karşılık vermez, onu reddeder. Daha sonra Pietro Crispi ise Amaranta'ya açılır. Ama Amaranta ilk önce kendisini değilde Rebecca'yı seçmiş olmasından dolayı onu reddeder. Ve Pietro Crispi durumu hazmedemez, canına kıyar. Bunun üzerine Amaranta ise hiçkimse ile evlenmez. Aşkı Pietro Crispi ile toprağa gömer. Albay Aureliano evli olmasına rağmen Pier Ternore isimli bir kadınla birlikte olur ve Aureliano Jose isimli bir oğlu olur. Bu oğlana ise Albay'ın kız kardeşi Amaranta bakar. Pier Ternore aynı zamanda Albayın ağabeyi Jose Arcadio ile de birlikte olur. Ondan da bir oğlu dünyaya gelir. Ve Oğlan Arcadio ismi ile vaktiz edilir. Ama bu oğlan da ilginç bir şey vardır. O da Pier Ternore'yi annesi olarak bilmemesidir. Kulağa çok çirkince geliyor farkındayım ama bu oğlan annesi ile birlikte olmayı ister. Pier Ternore ise durum karşısında şaşkındır. Acilen bir çözüm bulmalıdır. Ama ne? Neyse ki hızlıca hareket eder de kendisi yerine karanlıkta Santa Sofia'yı, Arcadio'nun koynuna sokar. Sonra bu birliktelikten Sofia, Remedios adında bir kız, Jose Segunda ve Aureliano Segunda isminde ikiz oğlan doğar. Gelelim bu ikizlere.. Bu ikizlerden Aureliano Segundo Fernande ile evlenir. Ve Fernande ile evliliğinden kızı Mimi dünyaya gelir. Sonra kızı Mimi, Morisyo adında birine aşık olur. Ondan da  "Aureliano" adında bir çocuğu olur. Bu çocuk ise bir sepette, Buendia ailesinin kapısına bırakılır. İşin en esrarengiz yanı ise Mimi 'nin oğlu Aureliano' nun, Teyzesi Remedios ile evliliğinde düğümlenir. Çünkü bu teyze ile yeğen arasındaki evlilikten doğan ilk çocuk domuz kuyruklu bir bebek olarak dünyaya gelmiştir. Aynı zamanda Aureliano, çingene Melquides’in el yazmalarını çözmesiyle, "Yüzyıllık Yalnızlık" kâanet kendini el yazmalarının son cümlesi “Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer.” cümlesiyle doğrulamıştır. (*, **) *Soyun atası - Jose Arcadio Buendia- bağlandığı kestane ağacının dibinde ölür. **Doğan domuz kuyruklu çocukları da karıncalar yer. ***Ağabey Arcadio çocuklarına Arcadio deniliyor Albay Aureliano çocuklarına Aureliano deniliyor. ****Kitabın başındaki soy ağacına göz atmayı unutmayalım. Keyifli okumalar dilerim, Sevgiyle kalınız.. ๑ ◕‿◕ ๑
Gizemli okur
·
8 yorumun tümünü gör
464 syf.
İncelemeye başlamadan önce kitabın da belli kısımlarında yer verdiği "Muz Cumhuriyeti" ve "Muz işçileri katliamı" hakkında konuşmak istiyorum. 11 Kasım 1928'de, Kolombiya'da 30.000 Muz işçisi, haksız ve ağır çalışma koşullarına, ücretlerini alamamalarına karşı Chiquita firmasına (eski adıyla United Fruit Complay) baş kaldırırlar. Buna karşı Kolombiya ordusu harekete geçer. Sokağa dökülen halkı durdurmak için General, "dağılın" bildirisini okur. Halk verilen emre uymayınca ateş emri verilir. Greve katılan işçiler, işçilerin eşleri ve çocukları öldürülür. Ordunun başındaki Generale göre bu sayı 47, başka kaynaklara göre 3000, halka göreyse öldürülen insan sayısı " tren vagonlarına üst üste doldurulacak kadar"dır. 20 yıl sonra ise 2. katliam gerçekleşir. 20 yıl önceki Muz katliamını araştıran ve mecliste bunu dile getiren tek kişi olan Jorge Gaitán 9 Nisan 1948'de bir suikastla öldürülür, aynı gün yoksullardan ve emekçilerden de 10 bin kişi katledilir. Bu yüzden genellikle hukuksal olarak gelişmemiş, bağımsızlığını tam olarak kazanamamış ülkeler için "Muz Cumhuriyeti" tabiri kullanılmaktadır. Bizim gülerek "Çikita Muz" diye söylediğimiz bu kelimelerin böylesine derin bi anlamı olması beni çok etkiledi ve sizinle de paylaşmak istedim. Kitabı okurken aklıma ilk gelen şey Franz Kafka'nın "Benim yalnızlığım insanlarla dolu" sözü oldu. Bir aile düşünün o kadar kalabalık ki yemeği bile iki grup halinde yiyorlar ama hepsi yalnız. Buendia ailesi benim için tam olarak öyleydi. Akraba evliliğinden sonra çocuklarının domuz kuyruğuyla doğacağı söylenen bir lanetle yaşıyorlar. Hayatlarında her şey normal gözükse de ensest ilişkileri, aldatmaları bu lanetin soydan soya aktarılmasına neden oluyor. Kısa bir mutluluktan sonra yalnızlıkla ölümlerini bekliyorlar. Kitapta hoşuma giden birçok şey vardı. Olayı anlatırken bi anda gelecekten spoiler vermesi, bu kadar ölümü ajitasyon yapmadan hissettirebilmesi, gerçeküstü olayları sanki doğanın bir parçasıymış gibi yadırgatmadan anlatması, kitabın başrolünün olmaması... Eleştirdiğim 1-2 nokta tek vardı. İsimlerin çok karışık olması ki benim gibi üşengeç bir insan için başa dönüp tekrar tekrar soy ağacına bakmak çok yorucuydu. Bende küçük bir not kağıdına yazdım, yeni karakter girdiği zaman not alıyordum bende çok işe yaradı. İkincisiyse aile arasındaki cinsel ilişkiydi. Onun dışında her şey çok güzeldi. Bazı yorumlarda yazılan şeyler beni çok rahatsız etti. Onlar için de birkaç şey söylemek istiyorum. Kitaba o kadar büyük bir önyargı ile başladım ki. Birçok kişi kötü bir şekilde eleştirmişti. Biraz ilerledikten sonra yorumların tam aksine kitabı çok fazla akıcı bulduğumu, bu kadar büyük olayların bu kadar az sayfaya sığdırılmış olmasına çok şaşırdım. Bu kitap yarım bırakılan kitaplar arasında 7. sırada. Bunun sebebinin daha çok kötü yorumların insanları yönlendirmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Tabi ki kişi herhangi bir şeyi beğenmeyebilir ya da yarım bırakabilir, bunlar çok olası şeyler ama kendisi bile tam olarak kitaba hakim değilken bir başkasına "kötü bir kitap, okumayın, sizi zaman kaybından kurtarıyorum" gibi başkalarını da yönlendirecek yorumlar yapması, buna karşılık kitap hakkında bilgisi olmayan insanların da kişiye "bizi boşa zaman kaybından kurtardığın için teşekkürler" tarzı yorumlarla cevap vermesi gerçekten içler acısı bir durum. Yazarın kullandığı dilin kalitesinden tutun romanın kurgasallığı ve vermek istediği mesajlar, o kadar güzel ve derinken nobel ödülü almasını, siyaset yapmasına bağlayanlar bile var. Umarım kötü yorumlara aldırmadan bu kitabı okumayı başarabilirsiniz.
·
3 yorumun tümünü gör
464 syf.
·
19 günde okudu
·
7/10 puan
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz. Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz. Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz. * Bu sayede nobel'i almıştır.
·
72 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
128
1.280 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.14