• “Bence, bizim kardeşliğimiz -her alanda- düşündüğümüzden, hissettiğimizden de öte.”

    René Char, 3 Kasım 1951

    İnceleme yazmadan önce, kitabı tanıtma amaçlı daha güvenilir bir yazının linkini paylaşacağım: https://www.google.com.tr/...Char_mektuplari.html

    Yazacağım incelemeye başka bir incelemeyi eklemek saçma gelebilir ama Albert Camus deyince saygıdan titriyorum. Bu kitaba inceleme yazmaya niyetlenmek bile hadsizlik gibi geliyor ama kitap siteye benim isteğimle eklendi ve hiç okunmamış, bilinmeyen çok kıymetli bir kitap. Keşfedilmesi gerekiyordu. Ben de bunun sorumluluğunu hissettim, belki sayemde kitap birilerinin radarına girer ve okurlar diye bu incelemeyi yazmayı görev edindim. Tüm eksiklikler ve hatalar için şimdiden özür dilerim. Bu inceleme için yetersiz olduğumu baştan peşinen kabul ettim.

    Normalde böyle çok sayıp sevdiğim bir yazarın hayatını anlatan/ hayatından kesitler içeren bir kitaba inceleme yapacağım zaman dişe dokunur bir belgesel bulup onun linkini de atıyorum. İlk önce bu belgeseli izleyin, diyorum. Ama maalesef Camus için bulduklarım beni pek tatmin etmedi. Hakkında çekilmiş güzel filmler, doyurucu röportajlar, söyleşiler vs vardır eminim ama ben istediğim belgesel tarzı bir şey bulamadım. O yüzden ekleyemiyorum, bunun eksikliğini bir tek ben hissedeceğim sanırım. Zira önceki incelemelerime eklediğim videoların izlendiğini sanmıyorum.

    Kitap Albert Camus ve René Char’ın 1946-1959 yılları arasında birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. O dönemin siyasi olaylarına, sosyopsikolojik durumuna vs her iki yazar da mektuplarında zaman zaman değiniyor. O dönemle ilgili tarihi belge niteliği taşıyan bir kitap bu bakımdan. Benim ne İkinci Dünya Savaşı’na ne de diğer tarihi olaylara ilişkin derinlikli bilgi birikimim ve ilgim olduğundan o noktalara değinmeyeceğim ama ilgisi olanlar kitabı okurken o atmosferin tadını az biraz alabilirler.

    Camus’yü hepimiz tanıyoruz. Kitaplarını hiç okumamış olanlarımız bile (benim gibi) [ ikinci parantez: aaaa ama incelemenin başında sevip saydığını söylemiştin! Sevdiğin bir yazarın nasıl olur da hiçbir kitabını okumazsın?! bunu incelemenin devamında açıklayacağım. Okumaya devam!!!] sözleriyle denk gelmişizdir. Bir yerlerde mutlaka alıntılarıyla karşılaşmışızdır. Yani Camus’nün hissiyatını ve fikriyatını az çok biliyoruz ama René Char’ın adını ilk defa bu kitapla birlikte duydum. Kitapla da tesadüfen kütüphanede karşılaştım. Camus’nün Can Yayınları’ndan çıkan aynı kapaklı kitaplarına aşinaydım ama bu kitabın yayınevi de kapağında farklıydı. Aynı zamanda ikinci bir yazarı da vardı. Hemen aldım. René Char’ı tanımıyoruz çünkü bu eserle birlikte Türkçe’ye çevrilmiş toplamda sadece üç kitabı var. Kendisi şair ve şiir çevirmek handikaplı ve meşakkatli bir iş olduğundan eserlerinin az çevrilmiş olması anlaşılabilir.


    Kitap beni kelimenin tam anlamıyla altüst etti. Dostluklarındaki o samimiyet ve sıcaklık çok hüzün verdi. Ben Camus’yü hiç okumadım ama Tuhaf’ın birinci sayısındaki onun hakkında yazılmış o beş sayfalık yazıyı defalarca okudum, yedim yuttum. Kızı Catherine ona bir keresinde “Mutsuz musun baba?” diye soruyor. O da “Yalnızım” diye cevap veriyor. Bunu okuduğumda öyle yaralandım, öyle içim acıdı ki. Bu yalnızlığı yaşamak ve başkasının yalnızlığıyla bağlantı kurup acısını hissetmek bambaşka bir şeydir. En azından Char varmış, fikir dünyasında o kadar da yalnız değilmiş. Bu dünyadan onu anlayıp dinleyen birini bulup, onunla yaşamının sonuna kadar iç ısıtan bir dostluk kurup geçmiş, ne güzel. Ama ben hâlâ yalnızım. Yabancıyım. İçimi acıtan da bu içtenlikli dostluğun açlığını çekmem oldu sanırım. İnsan anlaşılmak, kendisini yargılanmadan dinleyip içini açabileceği, güvenebileceği biri istiyor hayatında. Hayatının merkezine koymak için değil hayatı daha katlanılır kılmak için. En azından benim için böyle.

    Eklediğim alıntılarda beni sarsan, hüzünlendiren bazen de umutla sarıp sarmalayan, kalbime dokunan her cümleyi paylaştım.

    Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar derinden etkilendiğim, gözyaşlarımı akmaktan sele çeviren bir kitap okudum ve okurken bana eşlik eden, hüznüme hüzün katan iki beste oldu. Olur da kitabı okursanız lütfen en azından bir kısmını bu şarkıların eşliğinde okuyun. Benimşe aynı hislerle dolup daşacak başkaları da olacak mı merak ediyorum:

    İlki: https://youtu.be/EI8RQw5u9EA (20. saniyeden de başlatabilirsiniz.)

    Bu da ikincisi: https://youtu.be/X4wAtpstE90 Linke tıkladığınızda “Lolita’nın jeneriği ne alakaa?” diye şaşabilirsiniz ama lütfen lütfen lütfen dinleyin. Sadece ezgiler.... Biz müziğe dokunamayız ama müzik bize dokunabilir ve DOKUNDU.

    İyi okumalar...

    PS: Camus’yü belli bir yetkinliğe erişene kadar okumak istememiştim. Şimdi okumalarla geçen 4-5 aydan sonra az biraz kendime bir şeyler kattığıma inanıyorum. Fırsatını bulur bulmaz Yabancı’yla başlayacağım. Bu noktaya açıklık getirmek istedim ((;
  • Warcross sonrası stres bozukluğu halim hâlâ sürüyor olsa da ilk günkü şiddetinde değil. Bu yüzden kolları sıvayıp içimi dökmeye karar verdim. Öncelikle olayı kişisel almamanız adına klasik girizgâhımı yapayım: Kitabı çok sevene, az sevene, biraz sevene, aşırı sevene ve daha nicesine sözüm yok. Bunlar kitabı okuyanlar hakkında değil hatta yazar hakkında bile değil, kitap hakkındaki fikirlerimdir. Sevdiğiniz kitabın sevilmediğini görmek sizi incitiyorsa lütfen sayfadan çıkıp farklı sayfalara geçiniz, teşekkürler.

    Warcross ile ilgili neler neler var aklımda, bilemezsiniz. Hepsini hatırlayıp yazabilecek miyim, bilmiyorum ama bizi uzun bir yorum süreci bekliyor gençler. Yine. Kitabı okuyan çoğu kişinin seveceğini düşünüyorum. Özellikle de detayları çok önemsemiyor, yüzeysel anlatımlardan rahatsız olmuyorsanız genel hatlarına bakarak kitabı sevmenin kolay olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de güncel romanlar arasında fikir olarak, bu detay önemli, orijinal olmasının bir etkisi olabilir. Sanal gerçeklik üzerine yazılmış çok fazla roman yok. Hele popüler, hiç yok bildiğim kadarıyla. Her neyse. Ama ben sırf yazarın aklına çok güzel bir fikir gelmiş diye kitabı sevemem, ne yazık ki. Fikir güzel ama yazamamış, olmamış. Hakikaten olmamış.

    Bence kitapla ilgili en önemli sorunlardan birisi yazarın mübalağa sanatını çok fazla kullanması olmuş. Mesela oyunu ele alalım: Warcross. Sekiz yıldır falan milyonlarca insanın oynadığı, sevdiği, bağımlısı olduğu ve bugüne kadar hiçbir siber saldırı ya da aksaklığa maruz kalmamış bir başyapıt. Ve kızın birisi hazırlık oyununa, yarım milyar insanın izlediği bir oyuna “Dur bakayım, hackleniyor mu? Kodu yazdım. Ahanda oldu. İçerde-ma!” diyor. Ne? Bu oyun nasıl ayakta kaldı arkadaş? Sanal çağın yaşandığı bir dönemdeyiz, sekiz yıldır bir akıl sahibi hacker bile kodu yazamadı mı? Elin kızı oyundaki bu saçma sapan açığı nasıl buldu? Bakın o da bir saçmalık. Emika Chen. 18 yaşında, iki yıl bilgisayar ve altı ay internet yasağı ile yaşamış fakir bir genç. Elindeki telefonun ekranını bile zor açıyor, düşünün bilgisayarı ne haldedir. Elektrik faturasını nasıl ödediğini bile bilmiyoruz, kızımızın yiyecek yemeği yok. Aslında dâhi bir hacker. İstese kendini kurtaracak kadar para kazanabilirmiş. Çoğu kişide olmayan beceri bende var, Dark Web kullanırım kimsenin ruhu bile duymaz falan diyor bir yerde. İstesem yaparım diyor. Defalarca pavyonda çalışacak seviyeye düştüğünü söylüyor ama kendini kurtaracak bir hırsızlık yapmayı reddediyor. Derken aniden, hiçbir hazırlık ve plan yapmadan, Warcross oyununa bağlanıyor ve şurada bir açık bulmuştum aslında, başka da açık yok aslında, bir tek bu aslında. Güçlendiriciyi çalsam ve satsam ne olur ki? Evet, dur bir deneyeyim diyor ve çalıyor. Azıcık düşünen birisi ön hazırlık falan yapar, plan yapar, açığa çıkma ihtimalini düşünür falan ama nerede o kafa? O yetmiyor, bu imkansızlıklar içinde kızımız harika bir Warcross oyuncusu olduğunu iddia ediyor. Harika güvenlik kalkanları var sanal dünyasında. Ama kitabın sonunda aslında hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Aaa, meğerse takip edilmişim. Aa, meğerse güvenlik kalkanlarımı aşmış. Aa, benden iyiymiş, Aa, Aa, AA. Warcross oynarken görün hele. Yani nasıl bir deha, nasıl. Direğin altına dinamit koydum, patladı ve koştum. VAY ARKADAŞ! VAY! Böyle oyun görülmedi. Yeminle Temple Run falan daha iyi. Yani o çok iyi olarak anlatılan kız da fos bro, fos fos fos. Dese ki normal bir insan evladıyım, kendi çapımda hackerlık yapıyorum, hackliyorum oluyor klasksdkds biz de sinir olmayalım. Bazı yerler var kafamı duvara vurmak istedim. Adam kızı parasını verip işe almış, güvenlik durumları falan. Kız bilgi alıyor, haber alıyor ve şöyle diyor: Neyse ya bu o kadar da önemli bir şey değil, ona söylemeyeyim. Akşamında gözünü hastanede açıyor. Daha yüzlerce detay söyleyebilirim size kadın karakter hakkında. Verilmek istenen ve verilen farkı şu: Hayaller / Hayatlar. İnanılmaz yüzeysel, detaysız, altı boş bir kadın karakter. O kadar ki nefret bile edemiyor insan. Direkt yok benim için. Önemli biri değil gibi.

    Bahsi geçen oyun da fos ki çok az anlatılıyor zaten. Yani korkaklık mı desem, yazamama mı desem bilemedim. Sen sanal oyun kitabı yaz ve kitapta oyun hariç her şeyi anlat. Bir dâhi -Hideo Video, ona da geleceğim- nörolink diye bir şey bulmuş. Gözlüğü takıyorsun ve hop Warcross. Burada sevgili @miyopastronot’tan alıntı yapmak istiyorum: “Neymiș şehire senkronize edilmiș oyun. Odasında yaptığı şeyler puan kazandırıyormuș. Kupon avcısı sanırsın beleşçiliğe bak. TOKYOYA HOȘ GELDINIZ +20 PUAN. SİFONU ÇEKTİNİZ +3 PUAN. YEMEĞİN YANINDA YEDİĞİNİZ KAÇINCI DİLİM LAN O? 9 PUAN GERİ ALIYORUM. İlk zaman çatır çatır kazanıyordun puanları, sonra niye unutuldu? Biz okurlar kaçın kurasıyız be, yer miyiz bunları? Bin tane yere girip çıktı niye işlemedi puanlar, anca göz boyama.”
    Vay oyun savaş oyunuymuş. Ölüp ölüp diriliyorsun, no problem. Önemli olan elindeki bir taşmış, onu alana kadar catch me if you canmiş. Vay mimar varmış, sanal evreni zekasını kullanarak oyun için uyarlayabiliyormuş. Kızımızın zekasını örnekleyelim: Dur şu ipi atıp ejderhanı nasıl eğitirsin yapayım. Vay, evreni senin gibi düzenleyen görülmedi gülüm. Yılın mimarı ödülü kime? Tabii ki Chen. Benim için resmen “çen oyun mu oynuyorsun bakayım çen”. Ve oyunları adam gibi anlatmıyor yazar. Gözlüğü taktım, koştum, atladım, zıpladım, dinamit patlattım ve öldüler, kazandık. Helal be, olsa da oynasak. Mario bile daha iyiydi sanki. NEYSE.

    Gelelim Hideo Tanaka’ya. Ben ona Video diyorum. Bilin bakalım o ne? O da dâhi. Acaba yazar bağlaç olan dahi mi kullandı diye düşünmedim değil okurken. Arkadaşlar, dâhi cidden başka bir olaydır. Keşke bir iki makale okusaymış da biz de bol dâhili, abartılı kitabımızı okuyup göz devirmeseymişiz. Bakın şimdi adam nörolink diye bir şey yapmış. Beyinden ilham almış. Detaylar için lütfen warcross kitabına başvurmayınız. Çocuk yazmış, olmuş işte, niye merak ediyorsunuz detayları? Neyse, gözlüğü takıyorsun ve sanal dünyadasın. Hayallerini sanal dünyanda, kendi haline gerçekleştirebiliyorsun. (Bahsetmedim ama Matrix göndermesi 800 bin detaydan biri falan bu yalnızca) Öyle güzel yapmış ki sanal dünyada gibi hissetmiyorsun, sana göre gerçek gibi her şey. Oyunu yapmış, sekiz yıl hiç tökezlememiş. Emrinde bir sürü profesyonel hacker, oyun kurucu, planlayıcı, yardımcı vs. var. Kimsenin bilmediği bir şifreleme ve hackleme küpü gibi bir zıkkımı var. Oyunu sürekli kontrol ediyor. Güvenlik kalkanları falan var. Kızın biri de hackledim, ahanda oldu; diyerek sisteme girip seni dünyaya rezil rüsva ediyor. Hayır, kimse buna takılmıyor eyvallah bro. Yarım milyar insanın hepsi de iyi niyetli çıktı, tebrikler. Ama nedir bu müsrif oğul evine döndü tavırları? Vay özel jet, vay kral dairesi, vay ayağına masaj yapayım, vay puanlar sana be güzelim modları. Ya hırlı mı hırsız mı? Şeytan mı hain mi? Kıza ne sebeple güvendin de peşinde koşuyorsun?
    -Alo, Tokyo’ya gel.
    +Tamam.
    -İşe alındın.
    Detaylar o kadar saçma ki yazar kendisi de araya giriyor. “Hideo daha önce kimseyi bu kadar çabuk işe almamıştı. Hideo daha önce kimseye böyle bakmamıştı. Böyle dememişti. Böyle konuşmamıştı.” Konuşma dediği de şey: Hoş geldiniz bayan çen, bizimle çalışmak ister misiniz falan. Hani bir şey anlatmıyor. O kadar anlattığı karaktere uymayan hareketler ki olayı ilk görüşte aşk, böyle başladı; adı üstünde yıldırım aşkına çevirdik. Gördü ve âşık oldu. Hackleme gibi aynı değil mi? Ne kadar romantik. Ay kalp kalp kalp. Daha neler neler var da Allah biliyor yıldım. Hayaller / Hayatlar olayı burada da çok fazla vurgulanıyor.

    Sonra zaten Yeşilçam’a bağladık. Kitabın yarısında sakın ha şöyle şeyler yapayım deme Marie, bu kadarı da fazla dediği ne varsa kitabımızın sonundaydı. Kendimi sağa sola falan atmak istedim. Ve çok kötü mesajlar vererek, ben aslında sizin süperegonuzum falan modlarında bir sonla, gerçekten bir saçmalık silsilesi olarak sona erdi. En büyük merakım da şey kitaba dair; bundan sonra sakın şöyle olmasın dediğim onlarca saçmalıktan hangisi acaba ikinci kitapta olacak? Cidden, cidden merak ediyorum. Çünkü o son... Yani ne desem bilemiyorum.

    Turda okuduğumuz en kötü kitaplardan biriydi benim için. Verdiğim paranın her kuruşuna, tüm kalbimle acıdım. Bari pdf olarak okusaydım, neden aldım diye çok düşündüm. Henüz bir cevabı yok. Ne yazık ki ben sevmedim, eller alsın diyor ve tavsiye etmiyorum. Yani nasıl sevmediysem yorum bile tam istediğim gibi olmadı ama siz mesajı aldınız bence. Tabii sevenlerin yorumlarına da göz atın derim zira bildiğim kadarı ile Kimra, Sinem ve benden başka sevmeyen biri yok, şaka değil. Sevgiler.
  • Kitabı bitirdiğimde sabahın 06:00 sularında, oturduğum eve yakın, 7/24 açık olan bir simit kafedeydim. Oldukça zorlanarak okuduğum (konusu gereği ağır bir roman) bu kitabı, sayfaların beni sürükleyip durduğu kaostan (birçok şey ifade edilebileceği için kaos) bir an bile ayrılmayıp, sabahlayarak ancak bitirebilmiştim. Bu bende belli başlı konularda teknik hâline gelmiş olsa gerek ki; bu kitabı okumaya başlamadan önce de hakkında en ufak bir eleştiri okumadım, yorum almadım. Benim için bunlar, sadece kapağın üzerindekilerle sınırlıdır. Kitabı okuduktan sonra yapılması gereken bir eylem olduğunu savunuyorum bunun. Böylece vâkıf olduğum bir kitaptaki konu, olay örgüsü ve karakterlere karşı yapılan yorumlar ile; insanların tepkilerini gözlemleme, kişiliklerinden ufak bile olsa (beden dili değil sonuçta, sadece yazı dili) yansımaları görme fırsatı buluyorum. Bu sefer de aynı şeyi yaptım. Bu site ve başka sitelerde tabi. Ancak okuduğum eleştiriler, bu güçlü ve pek başarılı roman için yapılabilecek en değersiz eleştirilerdendi. Bu eleştirilerden günümüz toplumunun çürük kokusunu almak hiç zor olmuyor inanın. İsterseniz defalarca okuyun o olumsuz eleştirileri. Dediğimi anlayacaksınız. Sorun, kitaba yapılan eleştirinin olumsuz olmasından ziyade, eleştirinin nasıl bir bakış açısıyla yapıldığı. Gözlemlerim kitapta yaşanan şeyler kadar rahatsız edici. Ve kitapla ilgili de olduğundan bu duyarlı, duyarsız kalmak dengesizliğini bir kez daha ortaya koyuyor insanlar. Mesela şöyle böyle anlatabilirim demek istediğimi. (Anlatabilirim miyim acaba? :)) Dünyada ve Ortadoğu ülkelerinde yoğun olmakla birlikte her gün çok kötü şeyler yaşanıyor. İnsanlar 1000/1'ini bile bilemiyor bunların. Ne kadar gelişmiş bir haber, bilgi ağına sahip olsak bile.. Bilgili, ancak duyarlı bir insan olmadığınız zaman (evet tam olarak mazlumun yanında, mazlum için olmadığınızda), önünüze bu gerçeklerin evrensel ve varlığını reddedemeyeceğiniz, durumu aklayamayacağınız veya esnetemeyeceğiniz bir şekilde (kitap, film vb.) zank diye konulması sizi çarpıyor. Devreye o uca bucağa sığdıramadığınız ahlâk kurallarınız (içgüdüsel olarak ahlâksızlıkları örtbas etmek veya reddetmek için kullanılan şeylerden bahsediyorum, bence tamamen gri) giriyor ve gerçeği görmek istememek gibi bir eyleme girişiyorsunuz. Kaçıyorsunuz ondan. Çünkü arkasından bir duyarlı olup, olmama eylemi içine girmek zorunda kalıyorsunuz. İnsanlar gerçekleri ne kadar kendilerinden uzaklaştırırlarsa, o kadar huzurlu olacaklarını düşünürler genelde. Şu an belki de tam olarak açıklayamadığım bu durumdan dolayı inanın (sadece bu site için söylemiyorum) mide bulandırıcı bir havası vardı o eleştirilerin. Ben burada kitap hakkında değil kitaptaki konuya yorum ve yaklaşım hakkında bir eleştiri eklemiş bulundum. Kitabı bitirdiğimde paylaştığım yorum ise şuydu sevgili meraklılar; "Beynimin, içindeki karakterlerle duygularımın ve hatta midemin sınırlarını zorlayan bu çok başarılı romanla sabahı getirmiş bulunmaktayım. (Tiksindirici olan başka bir konu da; dünyanın, romandaki karakterlerden daha da tiksindirici insanlarla dolu olmasıdır.) Günaydın herkes! Güzel insanlara sevgiler..." Kitap asla ama asla, bir kesimi iyi göstermeye çalışmıyor. Bütün çarpıklıklarıyla insan ırkının aşamadığı bir evrimsel aşamanın (üreme) sancılarını (aşılamadığı için sapık insanlar, sapık toplumlar, sapık inançlar... vs.) farklı bir kalemde, zor bir kalemde anlatıyor. Anlatmak istediğim psikolojik geçişleri ve manipülasyonları aktarabildim mi bilmiyorum. Ama yazıyı burada kesersem iyi olacak. Gök gürültüsüne uyanmış biri olarak 3-4 saatlik uykuyla duruyorum. Zihnim aşırı yorgun ve bulanık. Takdir edersiniz ki bahsi geçen roman insanın beynini gerçekten yoruyor. Ve evet uyandığımda da tam olarak gök gürültüsüne bağırıyordum. :) Sanki dedim; tanrıların öfkeleri birbirlerine karışıp, birbirlerinden taşarcasına bizi ıslatmaya geliyor. Ne bereketli bir öfke! Uykumdan ne istiyorsunuz sayın tanrılar? Ne güzel dedim ama!
    Meraklılara;
    Saygılar, sevgiler..
  • Normal şartlar altında bir günde okunup, bitirilecek kitabı ancak iki günde bitirebildim. Notlar aldım, önemli yerleri çizdim, düşüncelerimi yazdım, yazara kendimce okurken sorular sordum ve bu şekilde bitti.

    Okuduğuma değdi. Zaman kaybı olarak nitelendirilemeyecek kadar güzel bir kiap. Kitabı bitirmeye yakın şunu da düşündüm. Mutlaka devamı olmalı yani bir seri niteliğinde.

    Önce kitabın kapağından başlayalım. Oldukça dikkat çekici bir niteliğe sahip bir resim var. 'Hançer' birliğinin bayrağı. Siyah arka plan ve beyaz yazı karakteri ile uyumlu bir çalışma ama keskin olmayan yazı karakteri ile yazılsa belki görsel olarak daha da hoş görülebilirdi diye düşünüyorum. Kapak sloganı ise 'Gökte Allah, yerde Hitler, Allahüekber'. Başka söze gerek yok.

    Yakın zaman Türkiye'sini görüyoruz.

    Zafer, görsel medyanın en önemli ayağı olan televizyonda başarılı işler çıkaran ve yaptığı haberlerle yerini iyice perçinleyen genel yayın yönetmeni. Aranan, istenen ve çoğu kişi tarafından da yerinde olmak için can atılan bir mevkiye sahip. Halkın nabzını iyi tutan haberlerle diğer kanallara fark atan ve ekibi ile iyi işler çıkaran ve reytinglerde hep başta olan bir kişi. Fakat kendi içi dünyasında fırtınalar
    kopan, televizyondaki o başarıyı özel hayatına yansıtamayan ama çoğu kadının da gözü üstünde olan bir kişi.

    Bir gün iş çıkışı arabasına binmeye çalışırken, yanına yaklaşıp, bir şeyler söylemek isteyen bir kadının bir anda yere düşmesi, apar topar hastaneye götürülmesi, kadının daha sonra kızıyla ilgili bir şeyler anlatması ve yardım istemesi üzerine gelişen olayları okuyacağız. Konunun dikkate değer olması ve kadına özel olarak yardım etmek istemesi bunu da ancak elinde bulunan televizyon sayesinde yapacak olması yüzünden, birden hiç beklemediği şeylerle karşılaşmasını okuyacağız. Gelişen olaylar neticesinde bir yerlerden tehdit edilmesi; gazetecilik aşkı ile konuyu daha da derinliğine araştırmak istemesi, olayları farklı boyutlara taşıyor.

    Görsel ve yazılı basın içinde yaşanan, söylenen ve duyulan haberlerin akışı içinde bir 'kayıp kadın'ı bulma çabalarına tanıklık edeceğiz. Medya-hükümet ilişkilerine yakından şahitlik edeceğiz. Şu anda da hala etkisini yitirmeyen medyadaki
    tasfiyeleri, atamaları ve birilerinin adamı olma peşinde koşanları okuyacağız.


    Tanınan bir gazeteci hiç tanımadığı bir kişiye, kızını bulması için yardım edecek mi? Kadının kızı seçilmiş mi? Yoksa istemeden bir şeyler mi gördü? Gazeteci Zafer bu işi çözebilecek mi? Anasıyla kızı tekrar buluşacak mı? Kız nerede kayboldu? Bugünle dünü birleştiren nedir? Ya da birileri mi kaçırdı? gibi sorularla devam eden bir konuyu okuyacaksınız. Bir kaybolma olayı, iki kadın, bir olay ve bunları birbirine bağlayan nedir?


    Gelen mesaj bir çığlık mı? Mesaj da yazan 'hançer' de nedir? Bu zaman diliminde kaç kişi 'hançer' kelimesini kelime anlamıyla biliyor ya da çağrıştırdığı siyasi anlamı?

    Gazeteci Zafer, tutkulu ve kırık bir aşk hikayesiyle hayatını yaşarken bir anda karşısına çıkan olayları nasıl çözecek. Sevgili 'Gözdem' ile hayatın griliğine renk katan Zafer, bu tutkulu aşkı ne kadar devam ettirecek gibi soruların birbirini takip ettiği roman içinde dün, bugün ve yarın üçgeni altında yaşananlar anlatılmaya çalışılıyor. Medyanın bir takım eller elinde nasıl yozlaştırıldığından tutun da, gazeteci olmayan ama gazeteci kimliğini bir şekilde alıp ve bir yerlerin tetikçiliğini yapmak için dünyanın parasını alanların kısa da olsa bir hikayesi de var burada.

    35.sayfadan itibaren konu bir anda başka bir boyuta geçiyor. Hitler, Himmer, Ribbentrop, Von Papen gibi kişilerde dünden gelip bugünün içine dahil oluyor.
    2.Dünya savaşı, Almanya, Hitler ve adamlarını bu kitaba dahil eden şeyleri ilerleyen sayfalarda okuyacağız. Sonra bir bakacağız Müslüman nazi birlikleri kavramıyla karşılaşıp bunu çözmeye çalışacağız. Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği kimin kurgu kimin gerçek olduğunu sorularla çözmeye çalışacağımız bir bulmacanın içinde ilerleyeceğiz.


    Medyanın kendi içinde yaşadığı sıkıntıları, içerden bir sesin dışarı aktarımı şeklinde okuyacağız. Acaba bu sıkıntıların sebebi tam ve özgür olamamasından mı yoksa
    patron kavramından mı kaynaklanıyor? Eğer gazete ya da TV sahibi devletle iş yaparsa, bu bağlamda özgür haber nasıl olacak? Hükümetlerin ya da bir takım çıkar gruplarının istemediği haberler gazete sayfalarında ya da TV ekranında olacak mı? Zor.

    Zafer de 'kayıp kadın' haberini yapmasıyla, hem içerden hem de dışarıdan gelen baskılar altında kendini ifade etmeye çalışırken, ağır baskılar
    neticesinde kendi kalemini kendi kırmak zorunda bırakılışının hikayesiyle birlikte bir medya panoramasını da görmüş oluyoruz. Zamanla aykırı sesler veya farklı düşünceler yerine hep 'sahibinin sesi' olan kişi veya kurumların görüşlerinin 'genel düşünce' olarak yansıtılmasını hem kurgu hem de gerçekte okuyacağız.

    Hitler ve ekibi. Hançer, Hançer kardeşliği gibi kavramlar, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bir genel kültür ve tarih bilgisi vererek, dünden bugüne bir köprü kurmaya çalışıyor. Dün bunlar vardı bugün bunlar var ve yarın isim değiştirseler de yine bunlar olacak diyor.
    Dün şu kurumların içinde olanlar bugün farklı kurumların içinde ismi İslami de olsa ama hizmet etikleri yerin bu topraklar dışında olduğunu sıradan vatandaş
    bilmese de onlara hizmet edenlerin çoğu bunun farkında, bilincinde diyor yazar.

    Ortada kaybolan bir kadın ve onu arayan bir anne ve bunu çözmeye çalışan bir gazeteci. Hançer'de bir medya mensubunun içerden yaşadıklarının resmedilmesi yer alıyor. Bunu yaparken de 'kaybolan kadın' karakteri olayın ortasına oturtulup, etrafı dolduruluyor.

    Okunması kolay, günümüz dili kullanılmış, akıcı, düşündürücü bir kitap. Tavsiye edilir. İlginç bilgilere rastlayacaksınız. Tarih ve siyasetle ilgili yayınları takip etmiyorsanız belki anlatılan dolaylı kavramın hayal mahsulü bir şey olduğunu sanabilirsiniz ama tamamen gerçektir.

    Kaybolan kadını ararken siyasetin karanlık yüzüyle karşılaşmalar, dünden bugüne gelen siyasi atmosfere göndemeler yapıyor.

    Hançer'den bahsedilmişken El-Hüseyni'den bahsetmeden geçilmez ve öyle de olmuş. Ortadoğu tarihi içinde mutlaka bu isim geçer. Filistin'de, İsrail'de, Ürdün'de, Suriye'de, Irak'ta yani kısaca bu coğrafyada adı sürekli geçen bir kişidir, el-Hüseyni. Osmanlı devrinde İstanbul'da askeri okulda okumaya gelen ve savaş çıkınca tekrar geri dönen, bir zamanlar Osmanlıcı sonradan İngiliz sevdalısı ve daha sonra da Alman sevdalısı olma sürecinde yaşananlara da kısaca değiniliyor. Ama bu kısım başlı başına bir konudur.

    Kitapla birlikte İstanbul'un çeşitli semtleri arasında dolaşıp, tarihi, turistlik yerler olmasa da yine de İstanbul'un hatta artık eski İstanbul diye tarif edeceğimiz yerlerinde bulunan çeşitli mekanlara girip çıkacağız.

    Kitap bittiğinde şunu düşündüm. Güzel bir çalışma ve hatta biraz daha uzatılabilirdi. Yani uzatmadan kasıt, tekrarlar değil, bazı yerler biraz daha ayrıntılı işlenebilirdi.
    Dini siyasete alet edenlerin bir örneğidir esasında 'hançer'. Yani bu fikriyat, dış devletlere doğrudan veya dolaylı gönül bağlılığın bir sembolü de sayılabilir.


    Medya dünyasında yaşanan olaylardan küçük kesitler sunuyor bize yazar. Mustafa Hoş bu kitabıyla Abluka, Çığlık, Big Boss kitaplarını harmanlayıp,
    bir çatı hikayeyle siyasal islamcıların küçük bir kesitinden bahsetmiş diye düşünüyorum. Abluka kitabı ile medya dünyasında hem işletmelerin hem de kişilerin nasıl el değiştirdiğini görebiliyorduk. 'Tek Adam' sevdalısı bir takım kişilerin ülkeyi 'tek ses'e çevirmesinin de hikayesini burada okuyacağız.

    Mustafa Hoş'un eline sağlık. Big Boss'u okuyup beğenmiştim. Abluka'ya şöyle bir üstten bakmıştım, Çığlık'a ise daha başlamamıştım ama yakın zaman da o iki kitabı da okuyacağım.

    Ezcümle: Alın, okuyun ve okudukça şaşıracağınız bol miktarda konu olacağını da bilmenizi isterim. Ayrıca bu kitaptan sonra kendinizi bazı araştırmalar içinde de bulabilirsiniz.
    Örneğin ben bu kitaptan çok çok önceleri Serdar Akinan'ın
    Buzdağı Buzdağı kitabını da okumuştum ve orada ayrıntılı bilgiler mevcut. Ya da Soner yalçın veya Cengiz Özakıncı'yı okumak istersiniz. Ama ben uzun zamandır elimde olan Kudüs Müftüsü Kudüs Müftüsü Hacı Emin El- Hüseyni nün kitabını okudum. Onun da yakın zamanda incelemesini buraya yazacağım.
  • Cengiz Aytmatov'un üç bölümden oluşan 390 sayfalık romanı. Kitap adını, içindeki "Akbar" adlı dişi kurttan alıyor. Eski Sovyet düzeni eleştirisi barındıran bir Aytmatov romanıdır. Başta belirttiğim gibi üç bölümden oluşuyor, ancak iç içe öyle çok hikaye var ki, hangisinden bahsetsem bilemiyorum. Ancak kitaba adını veren dişi kurt Akbar'ın hikayesi en acıklı olanı. Doğanın tıkır tıkır işleyen düzeninin insanoğlu tarafından bozulması anlatılır.
    ••• Kitapları sonradan hatırlamak üzere inceleme yazdığımdan bu kısım ipucu (spoiler, süprizbozan) içerebilir. KİTABI OKUMAMIŞ OLANLARIN BU KISMI OKUMAMASINI TAVSİYE EDİYORUM. Daha genel bilgiler okumak isteyen bundan sonraki kısmı okuyabilir.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitabın ilk bölümünde Akbar (Akcıdav) ve Taşçaynar (taş çiğner) adında iki kurdun başına gelen acı olay anlatılır. Hamile olan Akbar, üç kurt dünyaya getirir. Kurtlar biraz büyüyünce Mujunkum bozkırında ailecek ilk kez ava çıkarlar. Tam bir saygayı avlayacakken helikopter ve insanların ortaya çıkması sonucu kendilerini bir sürek avının ortasında bulurlar. İnsanlar buraya sayga avı için gelmişlerdir. Ellerinde tüfekler bir bir saygalara ateş ederler. Bu sırada yavrularının vurulması sonucu onları kaybederler. O geceyi bir kayanın ardına saklanarak geçirir Akbar ve Taşçaynar. Mujunkum bozkırı istemeyerek de olsa bu avı gerçekleştiren kişilere de evsahipliği yapar. Kepa (şoför), Kandalov, Galkin, Mişaş, Uzukbay, Abdias... katliamı yapan altı kişi. Bu altı kişi içerisinde Abdias bazı özellikleriyle onlardan ayrılan tek kişiydi. Babası papazdır ve gelecek vaad ettiği gerekçesiyle papaz okuluna alınır. Ancak dinden saptığı gerekçesiyle okuldan atılır. Abdias'a göre Tanrı bizim düşüncemizden, vicdanımızdan başka bir şey değildir, Tanrı bizim içimizdedir. Ve yine ona göre din çağa uymadığı gerekçesiyle modernize edilmelidir. Bu düşüncelerinden ötürü okuldan atılır. Ancak Abdias buna rağmen düşüncelerini insanlara anlatmaktan vazgeçmez. Kötülere kendi Tanrı inancını anlatarak bütün insanlığa yaymayı amaçlamaktadır. Bu işe ilk olarak yoldan çıkmış insanlardan başlayacaktır. Altı kişilik ekipte Abdias dışında herkes alkoliktir.

    Mujunkum'daki sürek avı katliamının öncesinde Abdias haşhaş kaçakçılığı yapan uyuşturucu tacirleriyle bir araya gelir. Amacı kaçakçılık değil, onları yanlış yoldan çıkarıp doğru yola sevk etmektir. Uyuşturucu tacirlerinden Petruha ve Lenka ile Calpak-Saz'a doğru yol alırlar, onlarla beraber çalışır Abdias. Bu ikisi uyuşturucu bağımlısı, alkolik ve Tanrı'yı inkar eden insanlardır. Haşhaş işine girişmeden önce dikkat çekmemek için bir yerde günübirlik çalışacaklardır. Abdias orada motosikletli bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Ertesi gün haşhaş tarlarının olduğu yere doğru yola çıkarlar. Abdias her fırsatta Petruha ve Lenka' ya Tanrıyı anlatır, uyuşturucunun zararından söz eder. Çetenin başıyla ilgili sorular sorması da Petruha' nın dikkatini çeker. Tüm bu nasihat ve sorulardan sıkılan Petruha, Abdias'la kavga eder. Haşhaş tarlalarına ulaştıklarında üçü de haşhaşları hızla çuvallarına doldurur. Petruha, Abdias'a çete liderine haşhaş poleni toplayıp hediye etmesi durumunda onunla görüşebileceğini söyler. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Abdias, polenlerin yoğunlaştığı yere doğru gider. Bu sırada haşhaş kokusunun etkisiyle başı döner, Haşhaş polenleri üzerine yapışmaması için soyunur ve tarlada koşmaya başlar. O gün Akbar ve Taşçaynar yeni yavrularıyla Abdias'ın bulunduğu tarlaya gider. Taşçaynar ve Akbar otların içinde dinlenirken yavru kurtlar da koşuşmaya başlar. Yavru kurtlar, tarlanın içinde haşhaşın verdiği sarhoşlukla koşan Abdias'ı fark eder. Abdias da yavruları görür ve onlarla oynamaya başlar. Bunu fark eden Akbar, yavrularına zarar vereceği iç güdüsüyle olağanca gücüyle koşar, ona saldıracağı sırada Abdias oturur ve kafasını elleri arasına alarak kendini savunur. Akbar zarar vermeden onun üstünden atlar, yavrularını da alarak uzaklaşır. Abdias, Akbar'ın mavi gözlerini bir daha hiç unutmayacaktır. Abdias çok korkmuştur. Petruha ve Lenka'nın yanına giderek başından geçen olayı anlatır. O gece toplanan haşhaşları trenle kaçıracaklardır. Bunu yapmadan önce Abdias, çete lideri Grişan'la tanışır. Abdias'a fikirlerini kendine saklamasını, çetesinin aklını karıştırmamasını, aksi takdirde kendisi için kötü olacağını söyler. Tren yaklaşınca ateş yakarak trenin durmasını sağlayıp trene atlarlar. Trende uyuşturucu alırken Abdias onları uyarır, ancak kendini dinletemez. Abdias bunun üzerine haşhaş çuvalını vagondan dışarı atar. Vagondakiler Abdias'ı dövüp vagondan aşağı atar. Abdias o gece binbir güçlükle kendine geldikten sonra ayağı kalkar ve bir kamyona rast gelir. Calpak-Saz istasyonuna doğru yol alırlar. Abdias'ı istasyonda perişan halde gören yaşlı bir kadın onu hastaneye götürür. Abdias hızla iyileşir. Bir sabah botanist bir kız onu görmeye gelmiştir. Abdias bu kızı tanır motosikletli kızdır bu. Adı İnga'dır ve haşhaşları yok etmek için çalışmalar yapmaktadır. Haşhaş konusunda yazacağı yazılar için bilimsel bulgulara ihtiyacı olduğundan Abdias'la tanışmak istemiştir. İnga ve Abdias Moskova'ya dönerler. İkisi de birbirini sevmektedir ve evlenmeye karar verirler. İnga'nın bir oğlu vardır ve oğlu nedeniyle eski eşiyle problemleri vardır. İnga bir gün aniden Calpak-Saz' a gitmek zorunda kalır. Abdias, İnga' nın onu terk edeceği korkusuna kapılır ve boşluğa düşer. Her gün istasyona gider. İstasyonda yeni iş teklifini alır. Kandalov le tanışır ve ona Mujunkum da sayga avlayacaklarını, işin ucunda iyi para olduğunu söyler. O an Abdias teklifi kabul eder ve Mujunkum'un yolunu tutarlar. Abdias dini fikirlerini orada da yaymaya çalışır ancak başarılı olamaz. Kandalov ve arkadaşları onu suçlayarak ağaca asar ve ölüme terk ederler. Akbar ve Taşçaynar, Abdias'a rastlar, Abdias, Akbar'a bakarak bir şeyler mırıldanır ve son nefesini verir.

    Akbar ve Taşçaynar, yaşadıkları yerler insanlar tarafından yaşanmaz hale getirilince başka bir yere göçerler. Aldaş Gölü yakınlarında bir yıl kalırlar. Tekrar hamile olan Akbar beş yavru dünyaya getirir. Ancak doğayı kendi çıkarları için talan eden insanoğlu madenlere ulaşmak ve bu madenleri taşımak için yol inşa edenler, çalışmalarında güçlük çıkaran sazlıkları ateşe verirler. Sazlık yangınında üç yavru ölür. Akbar ve Taşcaynar gölün karşı kıyısına geçerek bu durumdan kurtulacaklarını düşünerek her biri bir yavruyu ağızlarına alarak göle girerler. Ancak karşıya geçtiklerinde iki yavrunun da boğularak öldüğünü görürler. Bir kere daha içgüdüleri onlara yerlerini değiştirmelerini söyler. Bu sefer dağların yolunu tutarlar. Akbar burada dört yavru dünyaya getirir. Bu da onların soylarını devam ettirmek için son çabaları olur. Bundan sonrası onlar için büyük bir facia ile son bulur.

    Bundan sonrası kitabın son bölümüne ait. Hayvan ticareti yapan Bazarbay, bir gün bir ekibe kılavuzluk yaptığı esnada dönüşte kurt sesleri duyar. İçtiği votkanın da tesiriyle kurtları satıp para kazanırım düşüncesiyle dört yavru kurdu alır, iki heybesine koyarak uzaklaşır. Akbar ve Taşçaynar av bulmaya çıkmışlardır. Döndüklerinde yavrularını bulamayınca yoldaki at izlerini takip ederek Bazarbay'ı takip etmeye başlarlar. Bazarbay uzun kovalamacanın ardından Boston nefret ettiği rakibi Boston'un evine sığınır. O gün Boston evde yoktur. Eşi Gülümhan ve yardımcıları, Bazarbay'a yardım eder onu ağırlarlar. Akbar ve Taşçaynar onu eve girerken gördüklerinden pusuya yatarlar. Evden ayrılırken Rızkul ve Murat, Bazarbay'a eşlik eder. Kurtlar, Bazarbay'ın gidişini görmemişlerdir, yavrularını hâlâ o evde sanarlar. Boston olayları duyunca sinirlenir. Kaçırılan yavru kurtların Akbar'ın kurtları olmasından korkmaktadır. Zira Akbar'ın namını bilmektedir. Akbar ve Taşçaynar günlerce evin yakınında acı acı ulur. Uyku uyutmazlar. Sonunda Boston, Bazarbay'a gidip yavruları kendisine satmasını ister. Bazarbay inadına satmaz. Orda burda Boston hakkında ileri geri konuşur. Boston'un kulağına gider bu cümleler.

    Bir gün bir lokantada rastlaşırlar tatsızlık çıkar. Boston laflarına aldırmaz ancak Gülümhan'n kulağına gitmesinden çekinir. Çünkü Gülümhan ikinci eşidir. Gülümhan'ın ilk eşi Ernazar, Boston'la yeni otlaklar bulmak için yaptıkları bir keşif sırasında uçurumdan düşerek hayatını kaybetmiştir. Ondan altı ay sonra da Boston'un eşi rahatsızlanmış ve vefat etmiştir. Vefat etmeden önce de Gülümhan'la evlenmesini tavsiye etmiştir. Bir süre sonra her şeye rağmen Gülümhan ve Boston evlenmiş, Kence adında da oğulları olmuştur. İşte, lokantada bu evlilikle ilgili söylenen nahoş sözler üzerine Boston rahatsız olmaktadır. Bazarbay olanlar üzerine Boston'u şikayet eder. Hücre sekreteri Koçkorbayev de bunu fırsat bilir. Çünkü Boston her sene koyunları otlatmak için yeni otlak bulmanın zor olması sebebiyle, herkesin kendine ait bir otlağı olmasını istemiş; Koçkorbayev de bunun parti felsefesine uygun olmadığını belirterek reddetmiştir. Böylece sürüp giden tartışmalar sonucu araları açılmıştır. Akbar ve Taşçaynar bu olaylar esnasında yavrularını bir türlü bulamamalarının hırsını çevredeki koyunlara zarar vererek çıkarmaktadır. Kimse onları yakalayamamaktadır.

    Boston, Bazarbay'ın yavru kurtları satması üzerine Akbar ve Taşçaynar'ı öldürmekten başka çaresi olmadığına karar verir. Bir gün koyunlarından bir kısmını alarak onlara pusu kurar. Ancak kurtlar bu pusuya kanmaz. Boston'un arkasına saklanan Taşçaynar tam üstüne atlayacağı sırada Boston döner ve tek hamlede onu vurur. Akbar'ı yakalayamaz. Taşçaynar'ı kaybeden Akbar, hayattan kopar. Amaçsızca dolaşır. Küçük avlarla yetinir. Sürülere zarar vermeyi bırakır. Kurtların anasına yalvarır, gözyaşı döker. Bir gün yaylaya hareket zamanı geldiğinde evde yalnız kaldıkları esnada küçük çocuk Kence dışarı çıkar. Tavukları kovalar. Bahçenin dışına çıkar. Akbar'la karşılaşır. Kence onu köpek sanar, oyun oynar. Akbar, Kence'yi koklar. Alıp yuvasına götürmek ister. Fanilasından tutarak tek hamlede sırtına atar. Kence ağlamaya başlar. Bu sırada onları gören çobanın karısı Aslıgül hemen Boston'a haber verir. Boston tüfeğini alır peşlerinden koşar. Ateş eder, vuramaz iki atış hakkı kalmıştır. İki el ateş ettiğinde Akbar'ın sendelediğini görür ve hızla koşar. Boston yerde can çekişen Akbar'a baktıktan sonra oğlunu eline alır. Küçük Kence kanlar içindedir, onu da vurmuştur. Boston oğlu kucağında acıyla evinin yolunu tutar. Arkasından Gülümhan ve Aslıgül ağlayarak ağıtlar yakarak giderler. Evin önündeki yatağa bırakır yavrusunu Boston. Bazarbay'ın evinin yolunu tutar. Bazarbay'ı öldürür. Teslim olmak üzere karakola giderken yaşama sevincini kaybeden Boston kendini Isık Göl'ün sularına bırakır.
    -----------------------------------------------------------------
    Kitapla ilgili özet kısmı oldukça uzun. Ancak anlatsam daha neler neler çıkardı kimbilir. Çünkü hikâye içinde hikâye var bu kitapta. Yalnız bu sitede on sekiz okurun kitabı yarıda bıraktığını gördüm. Bana göre kitabın yarıda bırakılmasının sebebi, kitabın ilk bölümündeki Abdias'ın modernize edilmiş din ve Tanrı anlayışıyla ilgili sorgulamaları olabilir. Benim de bu konuda katılmadığım bölümler oldu. Sayfa 95, 97, 99, 100, 104, 105, 153'teki monolog ve diyaloglarda Abdias'la zıtlaştığım kısımlara bolca ünlem koymuşum. Kitabın ikinci bölümünde yer alan Hz. İsa'nın çarmıha gerilişini anlatan kısımlarda da etkileyici bir anlatım mevcut. Ancak meraklısı olmayanların da Abdias'lı kısımları geçebilirlerse burada kitabı yarım bırakma noktasına gelebileceklerini düşündüm. Bu kısım Nasıralı'nın insanlar tarafından nasıl anlaşıldığının -ya da anlaşılamadığının mı desem bilemiyorum- bir özeti aslında. Nasıralı (İsa), ölümünün ardından insanların kıyamete dek ıstırap çekeceklerini söylüyor. Akıbetiyle ilgili karar verecek olan vali bey ise insanların doğası gereği böyle bir pişmanlık duymayacaklarını söylüyor. Bu bölümde Abdias, düşünceleriyle İsa'nın yaşadığı dönemlere giderek onun duyduğu ıstırabı duymak istediği için böyle bir bölümü kaleme alınmış. Diyalog ve monologlar oldukça etkileyici. Kitabı bu noktaya kadar bırakmayanların bundan sonra bırakacağını sanmıyorum. Çünkü kitabın üçüncü ve son bölümü daha normal bir seyirde ilerliyor. Burada Akbar ve Taşçaynar'ın soylarını devam ettirme adına son çabalarını okuyoruz. Kitabın ilk iki kısmında teolojik temelli sorgulamalar mevcutken, son kısımda rejim eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Aytmatov bunu çok güzel işlemiş. Alıntılarda (syf 323) da mevcut nitekim. Ayrıca eleştirebilmek için özgür olmak gerektiğini, kaybedecek bir şey olmayacak kadar özgür olmak gerektiğini de çok güzel anlatmış Aytmatov (syf 322 ve 329). Yaradan, biz insanlara verilebilecek en değerli özelliği "aklı" vermiştir. Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük özellik budur. Acı hissi ise yalnız insanlara özgü değildir. Aytmatov bu hissin hayvanlarda da var olduğunu Akbar ve Taşçaynar ile bize anlatmıştır. İnsanların, her gün biraz daha insan kalmaktan, insan olmaktan uzaklaştıkları her an çıkarları uğruna doğanın dengesini nasıl alt üst edebileceklerini bu romanla çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur Aytmatov. Bir roman okudum derken içinden birkaç roman çıkabilecek bir kitap okuduğumu düşünüyorum. Betimlemeler uzun uzadıya ancak anlaşılır. Zihnimde film çektim sanki.

    Kötülük ve iyiliğin mücadelesini, tabiatı yok eden insanın vahşetini anlatan, gelenekten evrensele uzanan Aytmatov'un bu eserini okumanızı tavsiye eder, değerli okurlara keyifle okumalar dilerim.
  • Yepyeni bir fantastik seri, yepyeni karakterler ve olaylar... Margaret Weis ve Tracy Hickman'ın ortaklaşa kaleme aldığı Ejderha Mızrağı Destanı serisinin ilk kitabı Güz Alacakaranlığının Ejderhaları bize bir fantastik kitaptan beklenebilecek tüm unsurları vadediyor: kitabın adından anlayabileceğimiz üzere ejderhalar, pegasuslar, elfler, cüceler, büyüler, aksiyon dolu olaylar ve daha birçok şey... Daha önce de listemde olan ancak hacmi nedeniyle bir türlü başlayamadığım seriye erkek arkadaşımın ilk kitabı alması, okuması ve beğenmesi üzerine ben de başladım, bitirdikten sonra ise iyi ki okumuşum dedim. Hacimli demişken Krynn isimli kocaman bir dünyada geçen bu seri diğer birkaç yazarın da bu evrene dair yazdığı kitaplarla birlikte yaklaşık elli kitaptan oluşuyor, tabii kendi içinde serilere bölünerek ve bu serilerin nasıl okunacağının sıralaması da internette mevcut. Bu kocaman dünyaya Güz Alacakaranlığının Ejderhaları ile adım attım ve macera dolu bir evrenin kapısını aralamış oldum.

    Kitabımız eski dostlar Tanis, Flint, Tass, Caramon, Sturm ve Raistlin'in Solace'ta bulunan Son Yuva Hanı'nda beş yıllık bir aranın ardından tekrar bir araya gelmeleriyle başlıyor. Handa elinde kristal bir asa taşıyan Altınay ve sevgilisi Nehiryeli ile tanışan eski dostlar bu asanın başlarına açacakları sıkıntılardan bir haber. Ta ki bölgenin Yüksekamiri'nin içeri girip asayı zor kullanarak almak istemesi ve goblinlerin saldırıları sonucunda Solace'tan uzaklaşmak zorunda kalacakları ana kadar. Kadim Tanrıların insanlardan uzaklaştığı, insanların yeni Tanrı arayışlarına girdiği o günlerde kötülük yavaş yavaş yükselmeye başlıyor, gezginlerin amacı ise bu durumun önüne geçmek, ama bunun için kötü Tanrılara, ejderhalara, ejderanlara kadar birçok düşmanla karşı karşıya gelmeleri gerekiyor.

    Serinin bu ilk kitabına başladığımda fantastik kitaplarda her zaman yaşanan bir durumu yaşadım. Çok sayıda karakter olması isimlerin zaman zaman karışmasına neden olurken, yepyeni bir dünyada yaşanan ilginç olayları anlama noktasında sıkıntı yaşayabiliyorsunuz. Bunun ardından ise yani tüm bunlara alıştıktan sonra Güz Alacakaranlığının Ejderhaları sürükleyiciliğinin de etkisiyle oldukça rahat okunabiliyor. Kitapta genel konu olarak karşımıza çıkan Kadim Tanrıların insanlarla bağlarının kopması ve insanların Yeni Tanrılar arayışına girmeleri durumunu da çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bu kitapla ilgili sevdiğim bir diğer şey kitabın karakterleri oldu. Özellikle Raistlin isimli bir karakter var ki bu karakter okuduğum kitaplardaki en gizemli ve dikkat çekici karakterlerden biri. Yorumlardan da okuduğum kadarıyla Raistlin gizemini daha çok çok uzun zaman sürdürecek. Kitap karakterlerinden bahsetmişken yukarda bahsettiğim isimlerden Tanis bir yarı elf, Sturm bir Solamniya Şövalyesi, Flint cüce, Tass kender, Raistlin büyücü, Caramon ise Raistlin'in kardeşi ve savaşçı bir insan. Karakterlerden bahsetmemin nedenlerinden biri Yüzüklerin Efendisi serisinin neden bu alan için bir mihenk taşı olduğunu göstermek. Cüce, büyücü bunları dışarda bırakacak olsam da Tanis dediğim gibi bir yarı elf ve bu, yazarların Tolkien'den ne denli etkilendiklerinin göstergesi; aynı şekilde daha da dikkat çekicisi Kender ırkı çünkü anladığımız kadarıyla bu ırk çok yakından tanıdığımız bir diğer ırka benziyor, Tolkien'in hobbitlerine. Güz Alacakaranlığının Ejderhaları'nda sevmediğim nokta ise bazı kısımlarda olayların çok fazla aynı şekilde sonuçlanması oldu, örnek vererek anlatamasam da aynı olayların birden fazla kez tekrarlanması zaman zaman hep aynı döngü dedirtmedi değil ancak buna da nazar boncuğu diyeyim dedim.

    Sonuç olarak upuuuuzun soluklu olan bu serinin ilk kitabını okudum ve beğendim, Güz Alacakaranlığının Ejderhaları seriye güzel bir başlangıç diye düşünüyorum. Birkaç haftalık bir aranın ardından serinin ikinci kitabı olan Kış Gecesi Ejderhaları'nı okuyacağım. Raistlin ve dostlarının başına neler geleceğini ve Krynn evreninde yaşanacakları bir hayli merak ediyorum...
  • Bitirdim.
    Bitmesin diye çok direndim, her sayfayı dönüp dönüp etrafımdakilere anlattım da yine de bitti.

    Buna bir güncelleme yapmam gerekiyor. Öncelikle bu yazıyı birine ithaf edeceksem önce Yasin'e https://1000kitap.com/rastafaryan_papaz sonra Mazlum'a
    Mazlum Kaplan etmeliyim. Çünkü Yasin sayesinde bu kitapla tanıştım, Mazlum sayesinde de kitabın sahibi oldum. Gençlik, ikinize de çoook teşekkürler.
    Hep derim Yaşar Kemal'in birleştirici gücüne gerçekten çok inanıyorum diye. Bu kitap çok güzel dostlukların başlamasına sebep oldu . Önce Yasin'in incelemesine gözlerim doldu sonra kitaba. Düşünürdüm benim kadar Yaşar Kemal sevdalısı var mı diye , varmış. Birlikte hüzünlenmek, Yaşar Kemal'e bu denli yakınlık duymak, mezarı başında şiir okumak müthiş anılar:)
    Iki dostumla da Yaşar Kemal sayesinde tanıştım. Ben çok mutluyum kendi adıma. İyi ki varsınız:) İşte o kadar:))

    Yazacaklarım kitap içeriği anlatmaya girer sanırım o yüzden kitapla ilgili herhangi bir bilgi almak istemeyen okumasın. Gerçi biyografinin spoileri olmaz ama. Meltek sen okuma burdan sonrasını, sana aldım kitabı :)

    Yaşar Kemal'i tanımak onunla sohbet etmek büyük bir onur olsa gerek. Açıkçası Alain Bosquet' i hem çok kıskandım hem de ayıpladım. Çok şanslı ki Yaşar Kemal ile sohbet etme olanağı bulmuş ama bir o kadar da acemi gibi çünkü sorduğu sorular Yaşar Kemal 'e hem uzak hem de yönlendirici.

    Okurken üstünü çizdiğim dönüp dönüp okuduğum o kadar yer var ki. Ben yıllarca bu adamı tanımamışım dediğim çok yer vardı.Hatta belki utandığım bir bilgi de Yaşar Kemal'in niye bir çocuğunun olmadığını düşünürken bir oğlunun olduğunu öğrenmek oldu. Ama emin olun çok yerde baktım ikisinin ne yan yana fotoğrafı var ne de varlıklarına dair herhangi bir haber.

    Bir hayat Yaşar Kemal'e ait olur da hikayesi biter mi, bitmez elbet tıpkı yayımlananların yanı sıra polisler, jandarmalar tarafından imha edilen onlarca eseri gibi. Bu kadar zulme uğramasına rağmen umudun baş kahramanı olması boşa değil elbet. Umut demişken bu kelimeyi bile Yaşar Kemal'in bize kazandırması şaşırtmaz aslında ama ben ilk duyduğumda çok şaşırmıştım.

    Her hareketi her satırı o kadar etkileyici ki konuşmalarının, bir yandan boynuna sarılasın geliyor, bir yandan ağlamak diğer yandan da kahkahalarla gülüp bu kadar olur mu Yaşar Abi demek. Yaptığı onlarca işten , parayı bulunca ilk yaptığı etkinliğe(tabi ki tiyatro:)), babasının nasıl öldürüldüğüne ve kendisinin bunu yıllarca nasıl anlamadığına, daha küçük yaşta ünü taa ötelere ulaşan bir aşık iken ah o bilginlikle nasıl okumayı öğrendiğine, Türkçe'yi nasıl kullandığından (şiir gibi) kimseye anlatamadığı maruz kaldığı işkencelere....

    Ya çok anlatmak istiyorum. Yaşar Kemal'in anlattığı her cümleyi konuşmak istiyorum. Çokça da kitap tavsiyesi aldım kendisinden. Ülkesi Çukurova'da yaşamak istiyorum, Zilli Kurt'u beraber yazmak, su bekçiliği yaparken köylülere nasıl su çalınır öğretmek, Homerosoğlu Yaşar Kemal ile İda dağına çıkmak...
    Zihni dünyalardan zengin bu adamı yoksullukla boğuşturmuş bir coğrafyada yaşadığım için de ayrıca utanç duyuyorum ya, o nasıl seviyor nasıl seviyor, böyle sevgi kimsede yok. İnce Memedi, Poyraz Musa'yı ondan başkası yazabilir miydi?

    Bitirmek istemiyorum da altını çizdiğim binlerce cümlesinden hangisiyle kapanışı yapayım bilemedim.
    " Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden birisi değil mi? İnsan umut yaratmadan yaşayabilir mi?"
    Yaşayamaz.
    ( Çok uzun yazdıkları için kendilerine kızdığım arkadaşlarım kusura bakmasın, bu en güzel istisnamdır.)