• 400 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hava uyanıyor ve ateş düşüyor kitaplarını okudum. O yüzden iki kitabın yorumunu da burda yapacağım. İlk kitap benim icin guzel bi başlangıçtı açıkçası. Sonu da güzel bitti bence en azından beklediğim gibiydi. Okuması çok zevkliydi. Konusu zaten sevdiğim bir konu. Elementleri kontrol etmekle alakalı avatar a benziyor. Ama buradaki daha acımasız hali denebilir çünkü kitap biraz kalp kırıcı sonlarla bitiyor. Ama ikinci kitapla ilk kitabı karşılaştırırsak ilk kitap neredeyse mutlu bitiyor. İkinci kitabın sonunda eğer üçüncü kitap da elimde olmasaydi delirirdim. Ama tabiki böyle üzücü bitmeleri sizi engellemesin direk alın ve okuyun hiç tereddütsüz. Ve yayinevi ilknokta idi galiba gerçekten tebrik ediyorum onları kitaplar cok güzel çeviri ve sayfa kalitesine sahip.
    Spoiler yiyebilirsiniz ama büyük spoiler vermemeye çalışırım.
    Neyse gelelim karakterlere vhalla genç bir kadın karakterimiz ve hayatı tamamen değişmeden önce kütüphaneci çıraklığı yapıyordu. Ve bir gece imparatorluğun prenslerinden biri yaralı olarak saraya getiriliyor. İşte bu gecede kütüphanecilere kitaplardan bulabildikleri en yararlı bilgileri bulup prens için şifacilara gondermeleri görevini veriyorlar. Neyse iste vhalla delirmiş bir sekilde tüm kitaplara bakıyor ve sonunda ihtiyaç kalmadığı haberiyle birlikte yorgunluktan bitap düşüyor. Vhalla'nın hayatı işte bu gece değişiyor. Yani daha önceki o güçsüz kadın gidiyor yerine her kitapta daha da güçlenen bir kadin geliyor. Ama kendisi cok kararsız be. Sonra gelelim aldrik ve baldair'e. Aldrik anlata anlata bitiremeyeceğim aşık olduğum bir karakter. Sevdikleri için yapmayacağı şey yok. Dışardan soğuk ciddi ve taş kalpli gibi dursa da öyle olmasının sebebi onu öyle olmaya zorlamaları. Baldair kötü biri değil ve ciddi biri de sayılmaz ve kadınlar üstünde bir şöhrete sahip. Yakışıklı ve benim aklımda arada bir Kıvanç Tatlıtuğ gibi canlanan bir karakter ama Kıvanç onun getir götürün ü yapsın. Onu da seviyorum fakat aldrik kadar degil. Sonra Larel ve Fritz var keşke öyle dostlarım olsa. Daniel var ve kendisi 2. Favori erkek karakterim olabilir. Centilmen yakışıklı güçlü destekleyici bir erkek yani ne ararsan var. Ama iste ona göre bir karakter gelemedi daha o yüzden vhallaya takıldı kaldı umarım gelir diğer kitaplarda. Neyse bahsetmek istediğim karakterler bunlardı şimdilik. 3. Kitaba gecicem bitince de onun yorumunu yazarım alıntı falan yaparım belki. Son olarak fantastik tür seviyorsanız mutlaka alın okuyun derim.
  • 163 syf.
    ·Puan vermedi·
    Allahtan bu popülerliğe ulaşmadan lise edebiyat hocam sayesinde okumuştum. Popüler kitaplara niyeyse bir tık ön yargım var. Ama bu kitapta gerçekten Sabahattin Ali mükemmel bir aşkı konu almış. Kitap bittiğinde sizde anlatıma aşık oluyorsunuz
  • 481 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Livaneli’nin eserlerini şahsen çok beğeniyorum. Genelde bir yazarın birçok eserini okumaya çalışarak, yazarın nasıl bir edebi kişiliğe sahip olduğunu anlamak isterim. Livaneli’nin de “Mutluluk”, “Huzursuzluk” gibi birçok kitabını okudum.

    Serenad, geçmiş ile geleceğin bir karmaşası, bileşimi gibi gözüküyor. Bir Yahudi kızına aşık olmuş, onunla evlenmiş ve ömrünü onunla geçirmek isteyen ancak elem olaylarda sevdiğini kaybeden bir profesörle tanışan, bir araştırmacı kadının macerası.

    Bu araştırmacı kadın olayları bir sır gibi kaleme almış. Kitabı bir uçak yolculuğunda bitirmiş gibi gözükse de romanda o kadar çok şey anlatılıyor ki romanın sadece uçak yolculuğunda bitirilebileceğine inanamayacaksınız. Her ne kadar aşk üzerine konuşulsa da polisiye romanların heyecanını yaşatıyor Serenad. Ayrıca sadece bir toplumun hakkını değil, genel olarak tüm mazlumların hakkını teslim eden bir roman. Bu kitabı gerçekten çok beğendim. Daha çok şey söylemek isterim. Ama kitabın büyüsünü bozmak istemiyorum. Sonuna kadar pes etmeden okumanızı tavsiye ediyorum. Zira incelediğim diğer kitaplara nazaran kalın bir kitap.
  • Biz okurların bazı tür kitaplara düşkünlüğü varken bazılarını ise hiç tercih etmediğimiz bir gerçek. Çok keskin bir şeklide karşı olmasam da, biyografik kurguya çok sıcak bakan bir okur değilim. Ama kurgu gerçekte yaşanan olaylara veya kişiler arası bilinen diyolaglara yakınsa; yazarın kalemi güçlü ve yazarın maksadı, konu olan kişileri okura tanıtmak, edebiyata katkıda bulunup, onları bizlere anlatmak ise; en önemlisi de verilen emeğe saygımdan dolayı, arada 'acaba' desem de seve seve okurum. Fakat ticari kaygı ile yazılmış olduğunu düşündüklerimi, kaza eseri bile okumuşsam dostlarımın aynı hatayı yapmasını istemem. Bu kadar yazdığımdan anlamışsınızdır. Bana hediye gelen bu kitabı daha ilk sayfasında bırakmak istedim ama sırf bu yorumu yazmak için birkaç sayfa daha tahammül ettim. Şimdi bana 'hadi canım o kadar da değil!' diyenleriniz olabilir. Size anlatayım siz karar verin.
    Kitap Piraye ve Nâzım aşkını anlatıyor ve Piraye'nin Nâzım'a yazdığı sözde mektuplara yer veriyor. Bir de kitapta ikilinin fotoğrafları yer alıyor. Artık bizler Nâzım' ın 'kadın'a değil, aşka aşık bir adam olduğunu biliyoruz. Hayatına giren kadınları seviyor, tapıyor hatta yeryüzünde tek kadın kendisiymiş hissettirecek şiirler yazıyor her birine ama o kadın yanında olmadığı vakit de, bir diğeri için aynı aşık erkek olabiliyor. Bu ben de dahil bir çok okur için negatiflik duygu yaratan bir durum ama Nâzım okumaktan vazgeçiyor muyuz? Hayır. Lakin kitapta öyle bir anlatmış ki adeta Nâzım'ın bu davranışı normal, Nâzım ne yapsa yakışır ve Piraye de gerçekte olduğunun tam tersi onursuz bir kadın. İşte bu bende tiksinti uyandırdı. Hatta tek ben değil. Fatma Erkan ile eş zamanlı okuduk ve bir kaç saat Nâzım da dahil tüm erkeklerden nefret ettik. Sonra kitabı yarım bırakmaya karar verdik de, kendileri bilmese de çevremizdeki erkekler düşman sahibi olmaktan kurtuldu. Tabii bir birimize bolca gaz vermiş de olabiliriz. Tamam biraz abartı kattım kabul ama birkaç saatlik nefret kısmı doğru.
    Kurguya dönecek olursam Piraye ve Nâzım'ın yıllarca mektuplaştığını biliyoruz. Nâzım'ın şiir ve mektuplarını da biliyor ve okuruz ama Piraye hanımın tek şiiri hariç, ortalarda gezen mektubu yok. Yazarımız burada hayal gücünü devreye girdirip, kitabında Piraye kaleminden Nâzım'a mektuplara yer vermiş. Hatta kitabın ana konusu bu 'olmayan' mektuplar. Buram buram aşk, sevda ve özlem konan mektuplar bunlar. Lakin Piraye hanımın bu mektupları o yıllarda kullanılan üsluba pek uymuyor. Bildiğimiz sosyal medyadaki mıç mıç sevda sözleri gibi, iç şişiren türden ağdalı cümlelerle bezeli bu mektuplar.
    Kitabın bana göre tek idare eder yanı içindeki Nâzım ve Piraye fotoğraflarıydı. Ama zaten kitabı okuyunca, onlara da romantik ya da araştırmacı gözle bakamadım. Yeri gelmişken kapaktaki kadın kim onu da bilmek isterdim. Ne işi var Nâzım'ın yanında, Piraye isminin altında; çok merak ettim. Fatma Erkan araştırınca Vera olduğunu öğrenmiş, ki bu daha da vahim bir kapak tasarımı olmuş.
    Bana göre biyografik kurgu yazmanın da adabı var. Önce yazar ticaret kaygısını kafasından atacak. Kimi yazacaksa hayatını didik edecek, adeta o kişinin tüm hayatı boyunca beyninde var olmuş gibi onun aklıyla düşünecek. 'Ben bu biyografiyi kurguluyorum ama okurlar beni tefe koyar, saçmalarsam' diyecek. Olmayanı var gibi göstermeyecek veya öyle bir algı oluşturmayacak. Yok beceremezse de yazmayacak. Yazıyorsa da bunları duymaya hazır olacak. Biz okurların ne sokağa atılacak parası, ne de boşa geçirerek zamanı var.
    Sert bir eleştiri oldu sanırım ve sizleri rahatsız ettimse üzgünüm dostlarım ama Huzursuz Kitap olarak, nasıl ki belleklerinize iyi kitaplar katmanız için naçizane tavsiyelerde bulunuyorsam; yine aynı zihinlerinize uyarıda bulunmak da vazifem diye düşünüyorum. Tabii ki bu benim kriter ve fikirlerim. Değerlendirip karar vermesi her zamanki gibi sizlik.
    Hepinize güzel günler kadar güzel kitaplar da diliyorum.
    Sevgiyle ve kitapla kalın.
  • 332 syf.
    ·Puan vermedi
    Okudukça düşündüğüm, düşündükçe sorguladığım, sorguladıkça yine okuduğum ve böylece
    sayfaların akıp gittiği,
    sarıp sarmalayıp kucağıma bastırıp sevdiğim bir kitap oldu Misafir.
    O aheste satırlar Bir Rikkat ablanın sallanan koltuğuna bir Esin’in oturduğu banka götürdü.
    Biri; yetmişine gelse de çalışmaya devam eden, hayatı hep ortalama geçmiş, sona geldiği günlerde ise korkularıyla, kırgınlıklarıyla, yalnızlığı dibine kadar yaşayan, iflah olmaz bir hemşire,akıl hastanesinin dışa bakan kapısı,
    diğeri; ‘Ev’ olarak bildiği akıl hastanesinde gün sayan ancak niçin kaldığını dahi bilmeyen, hayalleri yarım kalmış, yirmisinde bir genç kız, akıl hastanesinin içe bakan yüzü.
    .
    İkisinin hikayesinde de ortak yalnızlıklar olsa da Uzun sessizlikler kadar mesafeler, benzerlikler kadar aykırılıklar var. .
    Hani uzun zaman kitap okuyamaz ve böyle güzel hisler bırakan bir kitaba denk gelince de tüm kitaplara aşık olursunuz ya, işte tam o noktadayım.
    Hep böyle güzel satırlar içimize işlesin. Yetmişlik bir Rikkat Ablanın yorgunluğu çöksün üzerimize. Az sonra “o büyülü panayırda, yağmurun altında, kahkahalar atarak deliler gibi koşmaya başlayalım”
    .
    #hunharcaokuyanlarkulubu nun mart ayı seçkisi Nermin Yıldırım. Gecikmeli de olsa iyi ki okudum. Kitabı tavsiye eden ve benimle beraber okuyan, aynı hisleri paylaştığımız arkadaşlarıma gönülden teşekkürler. Yeni okumalarda buluşmak üzere
  • 330 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kardeşimin Hikâyesi, okurken ara vermek zorunda kaldığımda üzüldüğüm, canımın sıkıldığı, okumaya devam etmek için planlarımızı iptal etmeyi aklımdan geçirdiğim bir kitap oldu. Açıkçası bir iki problemi haricinde, çok sevdim.

    Birincisi, kitapta bir noktadan sonra anlatılmaya başlanan hikâye çok bölünüyor. Kitabı bitirirken bunun böyle yazılmış olması gerektiğini kabul ettim, ama bu okurken canımı sıktığı gerçeğini değiştirmiyor.

    İkincisi, kitabın bazı noktalarında ders vermek maksadı var gibi, bu göze batacak şekilde yapılınca rahatsızlık veren bir konu.

    Üçüncüsü ise, Agatha Christie ve polisiye ile ilgili kitapta geçen bir iki cümle. Karakterin fikirleridir elbette, yazar aynı düşünceyi paylaşmıyor olabilir ama okurken yine de üzüldüm. Agatha Christie'yi seviyorum. Kendisinin kitaplarıyla ilgili "hiç derinliği yok, edebiyat mı bu canım?" gibi laflardan da hoşlanmıyorum.

    Normalde beğendiğim bir kitap için bu üç maddeyi sıkıntı olarak görüp yazma gereği duymam. Fakat burada çok sevdiğim bir kitap söz konusu olduğu için, çok sevdiğimin de sıkıntıları beni daha çok üzüyor. Hepsi bu.

    Bunların dışında bence kurgusu, hikâyesi ve anlatımı, ya da aklınıza bir kitabın bütünlüğünü oluşturan parçalar olarak neler geliyorsa, hepsini çok beğendim.

    Fakat Kardeşimin Hikâyesi ile ilgili şöyle bir uyarıda bulunmam gerekiyor. Kitabın arka kapağındaki alıntıyı okuyunca, bunu bir aşk hikâyesi sanabilirsiniz. Kitaba başlayıp ilk sayfalarını okuyunca da, polisiye olduğunu düşünebilirsiniz. Ama ikisi de değil. Bu kitap kişisel bir hikâye. Kitapta çokca örnek verilen Rus edebiyatına ait bir eser gibi yer yer. Bir insanın yaşadıkları neticesinde, zihninde ve kişiliğinde oluşan değişimler ve bir karakter analizi söz konusu. Kitabın konusunun aşk ile de, cinayet ile de alakası yok. Eğer merak ediyorsanız, evet ortada çözülen bir cinayet var. Ve yine merak ediyorsanız, evet kitapta aşkla ilgili cümleler de var, birileri birilerine aşık olmuş ya da oluyor, doğru. Ama bu, kitabın aşk temalı olduğu anlamına hiç gelmiyor.

    Bu arada kitapla ilgili şöyle bir uyarıda bulunayım, az önce Rus edebiyatından bolca örnek veriliyor dedim. Bu örnekleri verirken karakterimiz spoiler vermekten çekinmiyor. Ya işte, Anna Karenina'da olduğu gibi, şöyle şöyle oldu diye söyleyiveriyor. Sanki bu kitabı okuyan herkes Anna Karenina'yı okumuş olmak zorundaymış gibi. Kitaba bu tarz spoiler ile birlikte verilen örnekler bir şey katıyor mu diye sorarsanız, kesinlikle katmıyor. Bence hiçbir işlevi yok. Yalnızca, bu spoilerları veren karakterimiz çok kitap okuyor, hatta kütüphaneden oluşan bir evde yaşıyor, hepsi bu. Ama spoiler konusunda saygılı bir kitapsever de olabilirdi. Karşısında, o kitapları okumadığını bildiği, kendisinden genç birisine, bak spoiler vermeyeyim, kendin oku diyebilirdi. Ne bileyim, ben olsam öyle yapardım.

    Tek örnek de Anna Karenina değil, başka kitaplardan da büyük spoilerlar söz konusu. Eğer o kitapları okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız aklınızda bulunsun. Unuturum gider zaten, spoiler çok sorun değil derseniz tamam. Uzun uzun kitaplarda ne olduğunu da anlatmıyor zaten, ama "şöyle yaptı ya" gibisinden, çok kilit noktalarla ilgili spoiler veriyor. Zaten kitapla ilgili "ders vermek maksadı var gibi dememin temel sebebi de, bu diğer kitaplara dair verilen referanslar.

    Rus edebiyatının farklı eserlerinin bir araya getirilip, karıştırılıp, Türk kültürü ile harmanlandığı bir kitap olmuş Kardeşimin Hikâyesi. Kitapta hiç adı geçmeyen bazı kitaplardan da esinlendiğini düşünüyorum. Şu kitaptan şunu almış, bu kitaptan bunu almış da demiyorum ki spoiler olmasın. Sonuçta her kitapsever, özellikle de uyarmadan etrafa spoiler yağdıracak biri olmak zorunda değil.

    Livaneli'nin diğer kitaplarını da en kısa sürede okumak istiyorum. Bakalım onlar nasıl.
  • 363 syf.
    ·10/10
    #masaldankitaplik
    Aslında bu seriyi iki kez okumuş olmama rağmen yorumunu bir türlü yazma fırsatım olmadı. Kitap serisi aslında çocuk kitapları kategorisi içinde bulunuyor fakat yetişkinleri bile etkileyecek güzellikte bir seri olduğu kanaatindeyim. Bu seriyi pek kimsede görmedim nedense. Ama bir şans vermenizi şiddetle tavsiye ederim. Özellikle yunan tanrılarına, mitolojisine ve fantastik kitaplara ilginiz varsa kesinlikle okumanız gereken serilerden. Zaten bir çırpıda bitebilecek kadar sade bir dili bulunmakta. İnce denilebilecek kadar az sayfası var. Kısaca konusuna değinmek istiyorum. Kitabımızın baş karakteri anlayacağınız üzere Percy Jackson. Kendisi 12 yaşında kendinden bir haber yaşayan, hiperaktif bir çocuktur. Ayrıca bir yarı tanrı. Yani melez. Babası bir Yunan tanrısı annesi ise bir insan olduğundan dolayı bazı doğaüstü güçleri bulunmakta. Fakat karakterimiz henüz bunların farkında değil. Babasının uzun yıllar önce öldüğünü zanneden ve annesiyle tek başına yaşayan Percy’in tek arkadaşı bir bacağı sakat olan Kıvırcık isimli bir çocuktur. Okulda da birçok sorun yaşayan ve bu sorunlardan dolayı sürekli okul değiştirmek zorunda kalan Percy okulun yaptığı bir müze gezisinde öğretmeninin Furia isimli uçan bir yaratığa dönüşerek Percy’e saldırması üzerine olaylar patlak veriyor. Kitapta ne heyecan ne de aksiyon eksik oluyor. Öyle ki okurken nefes nefese kalabilirsiniz. Gerçekten de benim aşık olduğum, kesinlikle vazgeçemeyeceğim sayılı serilerden biridir. Hatta Potter Head’ler için Harry Potter neyse benim için de Percy Jackson o diyebilirim. Yazar öyle güzel bir şekilde yazmış ki okudukça okuyasınız geliyor. Dili içinizi ısıtıyor. Bazı kısımlarda okurla konuşuyormuş olması da ayrı güzel bir özelliğiydi benim için. Hatta yazarın bu şeylere gerçekten inanarak yazdığını düşünüyorum. Çünkü sizi bile inandırabilecek derecede gerçekçi bir yazım tarzı var. Sizi içine dünyasına çeken mis gibi bir kitap. Okuyan bir daha okuyor okumayanlarsa bin pişman oluyor benden söylemesi . Beni üzen durumsa serinin çok fazla bilinmeyişi. Eğer bir şans vermek isterseniz durmayın gidin alın, pişman olmayacağınızı düşünüyorum. Kendinize çok iyi bakın, hoşçakalın!
    Puanım:5/5