Aziz Özkan
mesaj-gonder
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
Aziz Özkan
@kitaplarladans86
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitabım bulunmaktadır.
meslek
Ön büro görevlisi
egitim
Lisans mezunu
harita
Kuşadası
dogum-gunu
Aydın, 2 Aralık 1986
v3_profil_bos
88 okur puanı
gecmis
16 Ara 2016 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
352 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Arzularının Esiri Olan Bir Kadının Başından Geçenler
Herkesin yaptığı, ama konuşulması ayıp olan bazı şeyler vardır hayatta. Tuvalete gittiğinizi söylersiniz, ancak “sıçmaya gidiyorum” demezsiniz; aynı şekilde “işemeye gidiyorum” da demezsiniz. Ayıp karşılanır, terbiyesiz olduğunuz düşünülür. Oysa hiç de ayıp değildir başka bir pencereden bakarsak. Çünkü yapacağınız işi söylüyorsunuz. Bu eylemlere bir isim verilmiş. Nasıl ki her eylemin bir ismi var, bu eylemlerin de isimleri var doğal olarak. Ne var ki bu eylemler gizli tutulur, söylenmez. Oysa herkes tuvalette ne yapıldığını çok iyi bilir. Bunun gibi herkesin çok iyi bildiği, ancak kimsenin konuşmadığı bir konu daha vardır. Sasha Grey dersem kuvvetle muhtemeldir ki aklınıza o konu gelecektir. Tabii ki “seks”ten bahsediyorum. İnsanoğlunun üremek, soyunu devam ettirmek için için yapmak zorunda olduğu, ancak kimilerinin de zevk ve para için yaptığı bir eylem. Özellikle dinin toplumun damarlarına kadar girdiği ülkelerde “tabu” olarak nitelenen ve bundan dolayı konuşulması toplumun aşırı tepki vermesine yol açtığı doğal, fiziksel ve ruhsal bir aktivite. Türkiye’de bırakın alelade konuşulmasını evli çiftlerin bile bahsettikleri anda cezalandırılacaklarmış gibi davrandıkları, konuşmaktan kaçındıkları mayınlı bir alan. Oysa kaçınmak, görmezden gelmek hiçbir meseleyi çözmediği gibi seks meselesi de konuşulmadıkça, ondan şeytan görmüş gibi kaçıldıkça dağ gibi büyür ve boşanmaya kadar gider. Elbette boşanmanın birçok sebebi vardır, bu sebeplerin de alt sebepleri vardır illaki, gelgelelim çiftlerin seks konusundaki uyuşmazlıkları, uzlaşmazlıkları da boşanmanın önemli sebeplerinden biridir kanaatimce. Evli erkeklerin birçoğunun niye dışarıda gözü var ve evli kadınlar niye mutsuz? Temel sebeplerden biri tatmin etmeyen seks değil midir? İnsanoğlunun yaparken en çok mutlu olduğu şeyde bir bozukluk varsa ortada bir mesele var demektir. Siz istediğiniz kadar inkâr edin, gerçek yine değişmeyecektir. Sasha Grey’in “Juliette Cemiyeti” isimli romanı bana bunları düşündürttü. Ancak Türk toplumunda tabu olan mesele romanda dibine kadar ve fütursuzca işleniyor. Marques de Sade’ın “Yatak Odasındaki Felsefe” kitabındaki gibi duvarlar yıkılıyor ve sınırlar sonuna dek zorlanıyor. Hatta “hiçbir sınır, aşılacak hiçbir engel bırakılmıyor” sözünün ufacık bir abartı duygusu dahi barındırmadığına emin olabilirsiniz. Sasha Grey ünlü bir porno yıldızı. Ancak bu tarz filmlerde oynamayı yıllar önce bıraktı. Yalnız bırakana kadar da yüzlerce filmde oynadı. Nane yiye yiye iyi para kazandı, adını da duyurdu böylelikle. (Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ya, porno sektöründe çalışmasaydı belki de adını kimse duymayacaktı. Tabii başka yollardan da meşhur olabilirdi, ancak kendisi hiç emek harcamadan para kazanılan bu basit yolu tercih etti.) Ardından seks içerikli olmayan filmlerde oynadı, DJ’lik yaptı, kitap dahi yazdı. İşte, “Juliette Cemiyeti” (Pegasus Yayınları, ilk baskı, Mart 2014) böyle bir yazarın kaleminden çıktı. Yazılmayanları, konuşulmayanları yazmış desem inanır mısınız? Okuyunca siz de anlayacaksınız ne demek istediğimi. Bir pornoda gördüklerinizi aynen kâğıda dökmüş yazar. Ancak ana tema cinsellik olsa da sürekli bir porno izliyormuş gibi yazmamış. Bir olay örgüsüne bağlı kalarak hem sürükleyici, merak uyandırıcı hem de baştan çıkarıcı bir kurgu yaratmış. Tek amacı okuru azdırıp boşaltmak olsaydı asla övmezdim bu kitabı, ancak gerilim romanları gibi merak ögesini hep diri tuttuğundan övgüye değer buluyorum. 350 sayfalık romanda çok fazla karakter yok, bu da daha kolay okunmasını sağlıyor. Romanı İngilizceden çeviren Müge Hestbaek’i de yazmadan geçmeyeyim. Eline aldığı işi çok güzel kotarmış. Türkçenin olanaklarını sonuna kadar kullanarak nefis bir dil ziyafeti sergilemiş. Romanın ana karakteri, Catherine. Sinema bölümü öğrencisi. Jack adında bir erkek arkadaşı var. Onunla sevişmeye doymuyor, ancak hayalleri o kadar geniş ki başka erkeklerin tadına bakmak için de can atıyor. Aslında Jack onu tatmin ediyor etmesine, ama o, hayallerine ket vuramıyor. Çünkü seks makinesine dönüşmek istiyormuş gibi arzularını coşturmakta bir sakınca görmüyor. Ahlakı reddediyor, terbiyeli ve namuslu bir kız olmaya çalışmıyor. Hayvani içgüdülerine göre hareket etmekten çekinmiyor. Gelgelelim Jack’e sırılsıklam âşık olduğundan onu asla bırakmak istemiyor. Onu kendisine ruh iki olarak görüyor. Ancak bedeni ve ruhu o kadar şehvetli hayallerle dolu ki başka erkeklerle yatmanın, başka bedenlerin üzerinde dans etmenin, başka azgın boğalarla bir olmanın zevkine de varmak istiyor. Vücudundaki bütün deliklerin kapanmasında mahzur görmeyecek kadar cinsel doygunluğa ulaşıyor. Bundan dolayı tek bir erkekle sevişmenin dışına çıkıp toplu seksin tadına da bakıyor. Gelgelelim romanın kurgusu içinde toplu seks teması çok fazla yer işgal etmiyor. Aslında başka erkeklerle seks yapmak Catherine için yalnızca bir heves. Çünkü Jack’i canından çok seviyor ve onu asla bırakmak niyetinde değil. Ayrıca Jack’ten başka erkeklerle yattığı için kendini de sorguluyor zaman zaman. Ancak seksin kölesi olduğundan arzularına boyun eğiyor. Hatta seks düşkünlüğüne gem vuramadığından dolayı ne idüğü belirsiz, tipi bozuk, karaktersiz insanlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Neyse ki başını büyük bir belaya sokmadan önce onlardan kurtuluyor ve dümeni “güven, aile, mutluluk ve aşk” yoluna doğru kırıyor. Çünkü çıkmaz bir sokağa girdiğini idrak edince veya gittiği yolun doğru yol olmadığı kafasına dank edince Jack ile huzurlu bir birlikteliğin hayatında ne kadar vazgeçilmez bir yer kapladığının bilincine varıyor. İki kitap daha kaleme almış Sasha Grey. Pegasus, belki yayın haklarını satın alıp onları da Türkçeye çevirir. Neden olmasın? İyi okumalar, kitaplı günler dilerim. Kitaplarla kalın efendim.
kamera
Juliette Cemiyeti
kamera
Sasha Grey
ucnokta_yatay-1
yildiz
4.3/10 · 96 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
294 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Yalçın Küçük'ün Hezeyanlarının Otopsisi
Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün birbirinin benzeri olan “Epilepsi ile Orgazm”, “Caligula” ve “Hasta Despot” kitaplarını üst üste okuduktan sonra yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Yılmaz Dikbaş’ın “Saralı Ünlüler: Epilepsi ve Deha” kitabını tekrar gözden geçirdim. Bu kitabı okuduğumda Küçük’ün yukarıda adını verdiğim kitaplarını hiç elime almamıştım. Küçük’ün kitaplarını okuyunca “Saralı Ünlüler”i tekrar okumak farz oldu. Dikbaş’tan başka Küçük üzerinde Cenk Ağcabay ve FETÖ üyeliğinden 9 yıl hapis cezası alan Aytekin Gezici de kalem oynatıp eser ürettiler. Bunlardan en kapsamlısının Ağcabay’ın “Megalomania” adlı eseri olduğunu söylemeliyim. Yakında bu kitabı da okuyacağım. Yaklaşık 10 sene önce okuduğum, Gezici’nin “Saralı Putlar Tarihi” kitabı ise bu kitaplar arasında değer ve nitelik bakımından son sıraya koyuyorum. Çünkü Gezici kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlamış kitabını, bir emek sarf etmemiş, kendinden hiçbir şey katmamış. Gazeteci olmuş, ama okumayan, kitaplarla arası iyi olmayan bir gazeteci olmuş anlaşılan. “Illuminati” kitabı da böyleydi. Görünen köy kılavuz istemez. Hazıra konmakta üstüne yok diyebiliriz. Peki, Gülenci mi? Evet, yüzde 99,9 Gülenci, ama FETÖ’cü olup olmadığı konusunda emin değilim. Neyse konumuz bu değil. Bu meseleye girersek çıkamayız çünkü. Dikbaş, adı geçen kitabında Küçük’ün “Caligula: Saralı Cumhur” ile “Epilepsi ile Orgazm” kitaplarını ele alıyor. “Hasta Despot”u da bu kapsamda değerlendirirsek Dikbaş’ın bu üç kitabı hedef aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu üç kitap arasında temelde bir fark yok. Üç kitabın da asıl amacı sara (epilepsi) hastalığı üzerinden Recep Tayyip Erdoğan’a yüklenmek, saldırmak. Öyle ki amaç aslında sara hastalığını anlatmak değil, Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğunu ortaya çıkartıp ne başbakan ne cumhurbaşkanı hatta ne de muhtar olabileceğini kanıtlamak, onu halkın gözünden düşürmek, tahtından indirmek. Çünkü ona göre bir epilepsi hastası asla kamuda görev alamaz. Gelgelelim Dikbaş asla böyle bir şeyin olmadığını, saralı olmanın kamuda görev almaya teşkil etmediğini anlatıyor. Asya Şafak Yayınları arasında çıkan, Eylül 2008’de basılan “Saralı Ünlüler” 294 sayfadan oluşmakta. Dikbaş, Yalçın Küçük’ün kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı yazmaya karar veriyor. “Yalçın Küçük’ün, Türkiye’de yüz binlerce, dünyada on milyonlarca epilepsi hastasına, hiçbir bilimsel kanıta dayanmadan insafsızca ve ahlâksızca saldırıp hakaretler yağdırmasına önce bir insan, sonra da bir araştırmacı yazar olarak sessiz kalamadım.” (s. 10) diyerek epilepsi hastalığını birtakım yabancı kaynaklara dayanarak öğrenip didik didik ediyor. Yazar, Küçük’ün bütün argümanlarını darmadağın ediyor, saralılar ve Tayyip Erdoğan hakkındaki sözlerini tek tek çürütüyor. Türkiye’de 800 bin, dünyada 50 milyon sara hastasına saldıran, onları kişilik yoksunu ve insan dışı mahluklar olarak gören Küçük’ün maskesini indiriyor. Adının önünde prof. ünvanı bulunan Yalçın Küçük’ün akademiyle veya bilimsellikle pek alakasının olmadığını, magazin programlarının konu edineceği türden bir malzemeyle okurlarını safsatayla boğduğunu meydana çıkarıyor. Öncelikle epilepsiyi tanıyalım. “Epilepsi, sık görülen ve süreklilik gösteren önemli bir sinir sistemi bozukluğudur.” (s. 15) Epilepsi görünür kılan, hastanın geçirdiği nöbetlerdir. Nöbetler “kısmi” ve “genel” nöbetler olmak üzere ikiye ayrılmakla birlikte bunların da alt dalları bulunmaktadır. Kimi etrafa donmuş gözlerle bakar, kimi de şok verilmiş gibi şiddetle sarsılıp titrer. Kimi konuşamaz olur, kimi de sidiktorbası veya bağırsak kontrolünü kaybeder. Dolayısıyla saralıların yaşadıkları nöbet türleri farklıdır. Meditasyon gibi zihni rahatlatan yöntemlere başvurulsa da ilaçla tedavi yöntemi de mümkündür, ancak çok ağır durumlarda ameliyata başvurulur. İlk çağlarda insanlar epilepsinin kötü ruhların ve şeytanların işi olduğuna inanmışlardır. Din adamları sihir, büyü veya dua yöntemiyle hastanın bedeninin içine girmiş olan şeytanı kovmaya çalışmışlardır. Örneğin Babil tabletlerine göre epilepsinin sebebi metafizikle bağlantılıdır. Ancak bu batıl inanış zamanla yerini bilimsel açıklamalara bırakmıştır. Önce Batılıların görmezden geldiği Hintli bilge ve hekim Atreya (MÖ 1000-500 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir.) ve ondan 500 yıl sonra Yunanlı Hipokrat sara nöbetlerinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını tespit ederek eski inançları kökünden sarsmışlardır. (Yazar, Hint bilgelerinin MÖ 1000 yıllarında yazdığı, hayat bilgisi anlamına gelen “Ayurveda” adlı kitabı ve Atreya’yı görmezden gelerek epilepsi hakkındaki ilk bilgileri “Tıbbın Babası” ünvanını verdikleri Hipokrat’a mal eden Batı’ya ve Batı’nın her dediğini tartışmasız tekrarlayan Türk yazarlarına sitem etmektedir.) Ancak bilim ne kadar ilerlese de epilepsi hastalarına hâlâ kötü gözlerle bakıldığına, normal değilmiş muamelesi yapıldığına şahit olunmaktadır. Bu arada bugün için Hipokrat’ın görüşlerinin ve tespitlerinin baştan aşağı yanlış olduğu bilgisini de eklemiş yazar. Gelgelelim dönemine göre Hipokrat’ın tıpta devrim yapan, ilerici bir adam olduğunu es geçmeyelim. Bu gerçeği yazar da dile getirmekte; aslında hiçbir hastalığın kutsal güçlerle ilgisi olmadığını dinci, tutucu, bağnaz bir topluma rağmen savunan Hipokrat’ı yüceltmektedir. Yiğidi öldürmüş, ama hakkını yememiştir. Yazar, asıl adı Claudius Galenus (MS 131- MS 201) olan, kısaca Galen olarak bilinen Yunanlı bir hekimden de bahsetmiştir. Tıpla ilgili görüşleri ve buluşları Avrupa tıp tarihinde yüz yıllarca kullanılan Galen, epilepsi ile ilgili yanlış tespitlerde bulunduğu gibi doğru tespitlerde de bulunmuştur. Eksikliği, tüm epilepsi nöbetlerinin beyinde başladığını tespit edememesi, mideyi epilepsinin tetikleyicisi olarak görmesidir. Yazar, Galen’den sonra günümüzü kadar gelerek ünlü epilepsi araştırmacılarına kısa kısa değiniyor. Epilepsi ile ceza ehliyeti meselesini de inceleyen yazar, Yalçın Küçük’ün bir televizyon programında dile getirdiği sara hastalarının ceza ehliyeti olmadığı görüşünü çürütüyor. Britanya’da yaşanmış iki olay üzerinden Küçük’ün yalanını ortaya çıkarıyor. Küçük yazar, uyduruyor veya sıkıyor. Yalancının mumu da yatsıya kadar yanıyor. Kitapta eşcinsellikle (homoseksüel) epilepsi arasında herhangi bir bağ olmadığı da ortaya koyularak Küçük’ün bir başka savı daha çürütülüyor. Bu konuda Nazilerden ve antik Yunan döneminden örnekler veriliyor. Alman Nazi Partisi’nin çoğu eşcinsel üst düzey yöneticisinin hiçbirinin saralı olmadığı açıklanıyor. Caligula, Julius Sezar ve Dostoyevski üzerinden epilepsi ile eşcinsellik arasında bağ kuran Küçük’ün ne kadar sıktığı bir kere daha gün yüzüne çıkıyor böylelikle. Küçük’ün ipliğini pazara çıkarıyor, bilim adı altında yazdıklarını kitap boyunca bir bir çürütüyor Dikbaş. Bunlardan biri de Roma İmparatoru Caligula’nın saralı olduğu savı. Caligula’yı sanki onu muayene etmiş de saralı olduğunu kesin tespit etmiş gibi teşhis koyarak epileptik olarak damgalayan Küçük -ki ben de o kitapları okuyunca Caligula’nın gerçekten de saralı olduğuna inanmıştım- Robert Graves’in “I, Claudius” romanında yazanlara mal bulmuş Magribi gibi sarılarak bir roman yazarına Halil İnalcık’mış gibi muamele ediyor. Oysa bir romanda yazılanları tarihî belge olarak kabul etmek bir profesöre yakışır mı hiç? Dikbaş, Graves’in romanına dayanarak Caligula’nın “sara taklidi yapan bir aktör” olduğunu ortaya çıkarıyor. Böylece Küçük’ün bütün senaryosunu çökertiyor. Ayrıca Caligula’yı “küstah” ve “köle” olarak nitelemeyip ondan “akıllı”, “zeki” ve “güçlü” bir imparator olarak bahseden yazarların var olduğunu da ekliyor. Yani, herkes Caligula’ya sövmüyor, Küçük’ün baktığı gözlerle bakmıyor. Dikbaş’a göre Caligula gibi Julius Sezar’ın epileptik olduğu hakkında da elimizde herhangi bir kanıt yok. Gelgelelim Dostoyevski’nin saralı olduğunu ise tarih kaydetmiştir. Küçük ilk defa doğru bir noktaya parmak basmıştır. Ancak ne yazık ki doğrudan sapmış; Dostoyevski’yi budala, ifrit, ırz düşmanı, tacizci olarak nitelendirip haksızlık etmiştir. Çünkü Dikbaş’a göre sara hastalığının kişiliği tahrip edici bir yönü yoktur. Demek ki Küçük’e göre Dostoyevski ne yazdıysa odur. Eğer bir katili kurgulamışsa Dostoyevski de katildir. Eğer bir tecavüzcüyü kurgulamışsa Dostoyevski de tecavüzcüdür. Küçük’e naçizane tavsiyem bir daha edebî bir eser okumamasıdır. Çünkü gerçekle kurguyu karıştırıp okuduğu eserin yazarını apansız topa tutabilir. Küçük’ün adı geçen yapıtlarında Graves gibi Suetonius adına da sıkça rastlıyoruz. Küçük, Suetonius’a temel kaynakmış gibi dört elle sarılıyor. Ancak Dikbaş’ın yazdıklarına bakılırsa Suetonius da Graves gibi temel kaynak olarak kabul edilemez. Çünkü Suetonius, Küçük’ün yazdığının aksine ne Romalı bir devlet adamıdır ne de tarihçidir. Dolayısıyla “On İki Sezar” adlı yapıtı kayda değer bir nitelik, bilimsel bir değer taşımamaktadır. Dikbaş yedinci ve sekizinci bölümlerde Küçük’ün yalanlarını bir bir deşifre ediyor. Bunların detayına girip yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Ayrıntılara inmek isteyenler kitabı mutlaka okumalı. Can Yücel “Yalçın Küçük küçüktür, ama mide bulandırır.” demiş. Yalçın Küçük yayımladığı bu masalsı kitaplar ve ileri sürdüğü savlarla gülünç duruma düşmüştür. Adının önündeki sıfata, ünvana yakışmayan düşüncelerle kendi kendini küçültmüş, hafifletmiştir. Megaloman mı desem, paranoyak mı desem, ne desem bilemedim. Ama serde bir manyaklık var, orası kesin. Yazıyı Yılmaz Dikbaş’ın bir cümlesiyle bitiriyorum: “Çok sıkmışsınız Yalçın Küçük Hazretleri!”
kamera
Saralı Ünlüler
kamera
Yılmaz Dikbaş
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.5/10 · 6 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
404 syf.
·
4/10 puan
Tayyip Erdoğan'ı Sara ile Sarmanın Dayanılmaz Hafifliği
Yalçın Küçük, kendi de kabul ettiği üzere, mermi sıkan değil, kitap sıkan bir yazar. Kitap sıkarken o sıktığı kitabın mermiden daha güçlü olduğunu düşünüyor. Sıktığı kitaplarla cinayetler işliyor. Başkasının cinayetlerini de işliyor kendi tabiriyle. Çünkü başkalarının söyleyemediklerini söyleyerek onların işlemekten imtina ettiği cinayetleri de üstleniyor. Gerçekten de Tayyip Erdoğan ile ilgili eleştirilerinin küçük bir kısmını dahi medyada yaymaya cesaret edecek bir babayiğit bulmak samanlıkta iğne aramaya benzer. Söz gelimi Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğu savını kim dile getirebilirdi veya cumhurbaşkanı olabilmek için dört yıllık üniversite diplomasının olmadığını? Bir de Ergün Poyraz dile getirmişti aynı düşünceyi. Daha sonra bu savını genişleterek “Diplomasız” adını verdiği eserle kitaplaştırdı. Takip edebildiğim kadarıyla Türk medyasında Erdoğan’ın üzerine gidenlerin veya Erdoğan’ın karizmasını çizmeyi kafaya koyanların başında Yalçın Küçük ile Ergün Poyraz geliyor. Küçük, Erdoğan’ın “sara” ve “diploma” tarafından vurmaya çalışırken Poyraz, diploma ve “Takunyalı Führer” kitabıyla daha farklı yerlerden vurmaya çalıştı. Tabii bunların hepsi Erdoğan’ı toplum nazarından düşürmeye, Türkiye’yi yönetemeyecek nitelikte biri olduğuna topluma inandırmaya yönelikti. Ne var ki bu savlar vız geldi tırıs gitti, Erdoğan’ın gitgide güçlenmesini durduramadı. Her girdiği seçimde oy oranını biraz daha yükselten Erdoğan, Küçük ve Poyraz gibilerine toplumdan gördüğü destekle gereken cevabı verdi. Gerçi toplumun desteği yeterli görülmemiş olacak ki Erdoğan karşıtı bu savların sahipleri Ergenekon davasıyla hak ettikleri (!) cezayı aldılar. Yaramazlık yapmanın, deşilmesinde sakınca olan yerleri kaşımanın bedelini ödediler. Günümüze gelirsek... Artık Erdoğan’ı “saralı” ya da “diplomasız” olmakla suçlayarak tahttan indirmek gökyüzünü boyamak kadar imkânsızdır. Çünkü atı alan Üsküdür’ı geçmiş, bu savların etkisi balon gibi sönmüştür. Belli ki birileri Erdoğan’ı toplumun gözünden düşürmek, siyaset yapmasına engel olmak istedi, ancak başarılı olunamadığı apaçık ortada. “Epilepsi ile Orgazm” kitabında Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğunu kanıtlamaya çalışan Yalçın Küçük “Hasta Despot”ta da (Mızrak Yayınları, 2. baskı, Aralık 2010) aynı tavrı sürdürüyor. 404 sayfalık kitabın yaklaşık 140 sayfası “Epilepsi ile Orgazm” kitabında yer alan “Mediko Politik” bölümünün birebir aynısı. Bir nevi “Epilepsi ile Orgazm”’ın devamı niteliğinde bir kitap hazırlamış, ancak aynı şeyleri tekrarlamaya gerek yoktu. Bazı şeyler temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze koymuş. Sanki biz aptalız da anlamıyoruz. Kitabın sayfa sayısı yarı yarıya kısaltılabilirdi. Pazarlama yöntemi olabilir. Kitap kalın olsun da daha pahalıya satılsın, diye düşünülmüş olabilir. Kitaptan öğreniyoruz ki Tayyip Erdoğan Yalçın Küçük’e beş ayrı dava açmış. Bu davalardan “Caligula” ve “Epilepsi ile Orgazm” kitaplarıyla ilgili olanları reddedilmiş. Diğer davalar kabul edilmişse bile Küçük’ün herhangi bir davayı kaybettiğine dair bir ifadeye rastlamadım. Tayyip Erdoğan’ın “saralı” olduğu savıyla ilgili Küçük’ün en önemli keşfi 17 Mart 2008 nüshalı Milliyet gazetesinde yer alan bir habere dayanıyor. Habere göre Güven Hastanesi’nde ilk müdahaleyi yaparak Erdoğan’ın hayatını kurtaran doktor Güllap’ın uzmanlık alanı “nöroloji”. Haber metnindeki bu önemli bilgiyi âdeta cımbızla çekip alan Küçük, nörolojinin fıtıkla, attan düşmeyle, hiper glisemi ile uzaktan yakından alakasının olmadığını belirtiyor. “Sara nörologların yetkisi dahilindedir.” (s. 352) diyor. Ayrıca Küçük, hastanenin karşısındaki eczaneden alınan ilaçların şeker hastalarına asla verilmemesi gereken ilaçlar olduğu bilgisine de ulaşmış. Bunlarla birlikte daha pek çok bilgiyi alt alta sıralayan yazar, Erdoğan’ın epileptik olduğunu sonucuna ulaşmış. Dolayısıyla Erdoğan’a saralı demesinden dolayı hakkında açılan davanın hükümsüz olduğunu düşünüyor. Çünkü bir hastaya hasta demenin suç teşkil ettiği ne duyulmuş ne görülmüş bir şeydir. Yalnız bütün bunları ileri süren Yalçın Küçük’ün saralı olmanın devlet memurluğuna, cumhurbaşkanı veya başkaban olmaya engel teşkil etmediğini belirtmesi kendi içinde tutarsız olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Eğer gerçekten Küçük’ün dediği gibiyse Erdoğan niye 2007’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmadı? Çünkü onun savına göre “epilepsi” meselesi gündeme geldikten sonra Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamından vazgeçti. Bir megalomanyak gibi kendine çok önem atfeden, kendini “gizli bir el” olarak gören, “mermi değil, kitap sıkan”, kitaplarla bombalayan yazarımız kendisinin epilepsi meselesini gündeme getirmesi üzerine Erdoğan cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturamayacağını anlayınca cumhurbaşkanlığına aday olmaktan vazgeçtiğini ileri sürmekte. Erdoğan ile ilgili her meleseyi kendisiyle ilgili görmek, Erdoğan’ın yoluna bizzat kendisinin taş koyduğunu büyük bir fatih edasıyla böbürlene böbürlene açıklamak herhalde Yalçın Küçük’ü dünyanın en mutlu insanı yapıyor. Çünkü üslubu incelendiğinde yazdıklarından ne kadar zevk aldığı hissediliyor. Yoksa bu kadar kendine değer atfetmek, Dünya adlı gezegenin evrende havada kalmasını kendi sağlıyormuş gibi kibirlenmek başka nasıl izah edilebilir ki? Yazar, “Hasta Despot”ta Roma’daki cumhuriyet rejimini ortadan kaldırıp diktatörlük yönetimine geçen Augustus ve özellikle Caligula dönemlerinden örnekler verip cumhuriyet rejiminin yıkıcısı, tepeleyicisi olarak Tayyip Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtmuş. Kendince saralı tanısı koyduğu Caligula ile yine kendince saralı olarak yaftaladığı Tayyip Erdoğan’ı birbirine benzetmiş. “Caligula ya da caligula-familyası ise, ben ekliyorum, bellekleri tümden silmek ve bir zamanlar cumhuriyet olduğunu ve cumhuriyetçilerin yaşadıklarını tümden unutturmak içindir. Bir döküntü ve bir tepeleyici olarak tarih ediyorum.” (s. 145) diyerek zalim ve saralı Roma İmparatoru Caligula ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan arasında bir benzerlik olduğunu ima ediyor. Çünkü eğer ima etmeseydi Caligula ile Erdoğan’ı aynı kitapta anlatmazdı. Buradan çıkan anlam şu ki Erdoğan’ı “cumhuriyetin tepeleyicisi” olarak niteliyor. Kitabı okuyanların kitaptan bu yargıyı çıkarması pek zor değil. Epilepsi mı? Erdoğan’ın epileptik olduğu savı üzerine takip ettiği ipuçları, işaretler, izler Yalçın Küçük’ü tatmin etse de beni pek ikna etmedi açıkçası. Başka okurları ikna etti mi acaba?
kamera
Hasta Despot
yildiz
7.0/10 · 10 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
272 syf.
·
4/10 puan
Tayyip Erdoğan Üzerinden Epilepsi Çekişmesi
Yalçın Küçük enteresan bir adam. Ara sıra ilginç çıkışlarla gündeme geliyor. Gerçi son zamanlarda ortalıkta görünmüyor, ama kitaplarıyla varlığını hissettiriyor. Bu aralar kitaplarını toplamaya başladım. Mızrak Yayınları’ndan çıkan “Çöküş” kitabının büyük bir bölümünü on sene önce okumuştum. İstiklal Marşı’nın Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılmadığını ileri sürüyordu bu kitapta. Bu iddiayı ileri süren başka bir var mı bilmiyorum, ama bana pek inandırıcı gelmemişti. Mehmet Âkif’in “Safahat”ını okuyanlar onun şiir diline ne kadar hâkim olduğunun farkındadırlar ve ayrıca İstiklal Marşı’nı yazabilecek kabiliyette olduğundan da şüphe etmezler. Ancak Yalçın Küçük yorum sınırlarını zorlayarak inatla İstiklal Marşı’nı Âkif’in kaleminden çıkmadığında ısrar ediyor. Kurtuluş Savaşı ile ilgili savları da inandırıcılıktan uzaktır. Sinan Meydan’ın “Cumhuriyet Tarihi Yalanları” serisinin birinci cildinde bu görüşler sorgulanmıştır. Ayrıca Yılmaz Dikbaş da onun Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğu tezi üzerine yazdığı kitaba “Epilepsi ve Deha” isimli reddiyeyle karşılık vererek Meydan’ın yaptığı gibi Küçük’ün foyasını meydana çıkarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni karalamak için bir rol mü üstlenmiştir, yoksa bunlar sırf bilim adamı kimliğine uygun düşmeyen iyi niyetli çabalar mıdır, bilmiyorum. Bildiğim tek şey varsa o da Yalçın Küçük’ün enteresan, kendi kabına sığmayan, zihin bulandıran, kimi zaman işkembeden atan, sallamakta kimsenin eline su dökemediği, ama özgün bir üsluba sahip biri olmasıdır. Kendine has üslubuyla okuru kendine çektiğinden şüphe etmiyorum. Okurun zihnine virüs gibi yerleşmektedir. Öyle ki özellikle komplo teorileriyle kafayı bozan okurlar için bulunmaz bir nimettir. Ayrıca basın-yayın organlarının da pek sevdiği bir karakterdir. Çünkü medya için köpeğin adamı ısırması değil, adamın köpeği ısırması haber değeri taşımaktadır. Yalçın Küçük’ün diş izlerinden Türkiye’de peynir ekmek gibi bulunmaktadır. İşte, “Epilepsi ile Orgazm” kitabı da Tayyip Erdoğan’ın üzerinde bırakılan diş izlerinden biridir ve kaleme aldığım bu metin adını verdiğim sansasyonel kitabın içeriğini konu almaktadır. Arkadaş Yayınevi tarafından 2008 yılında basılan kitabın ikinci baskısını okuyup bitirdim. Yapıt, “Mediko-Politik” ve “Doğan Savaş” olmak üzere iki kitaba ayrılmış. 269 sayfadan oluşan çalışma, yazarın Mızrak Yayınları’ndan çıkan, Aralık 2010’da ikinci baskısı yapılan “Hasta Despot” kitabında da konu edilmiş. Bir başka kitabı “Caligula: Saralı Cumhur” da “Hasta Despot”un içinde yer almakta. Yani, bu iki kitabı genişletilmiş olarak “Hasta Despot”ta bulmak mümkün. Küçük, yazdığı üç kitapta aynı şeyleri temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koymakta, Erdoğan’ı saralı çıkartarak Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetecek nitelikte olmadığını elinden geldiğince ispat etmeye çabalamaktadır. Yazar bu kitabını Recep Tayyip Erdoğan’ın saralı olduğu tezi üzerine bina etmiş. Erdoğan’ın saralı olduğunu kanıtlamak için çırpınmış desem yeridir. Erdoğan’ın Mercedes’in içinde mahsur kalmasını “aslında arabanın içinde nöbet geçirmesine” yormuş. Kendi tabiriyle “balyoz dansı”yla arabanın camı balyozla kırılıp kapılar açılınca Erdoğan Güven Hastanesi’ne götürülüyor. Makam arabasında Erdoğan’a bir şey olduğu belli. Ama ne oldu? Yazara göre epilepsi nöbeti geçiriyordu, ancak Osman Müftüoğlu’na göre hipoglisemi krizi geçirdi. Peki, Güven Hastanesi’nde Erdoğan’ın doktorları ne dedi? Hiçbir şey. Ne olduğu belli olmayan, aslında belli olsa da bilerek belirsiz bırakılan bir olay hâline getirildi. Peki, Erdoğan gerçekten sara hastası mı? Küçük’ün “mesleğine ihanet ediyor” dediği Müftüoğlu mu yalan söylüyor, yoksa Yalçın Küçük mü? Erdoğan epileptik mi, yoksa değil mi? Küçük’e göre tüm oklar Erdoğan’ın epileptik olduğuna işaret ediyor. Şehitler için “kelle”, Öcalan için “sayın” demesini de bu bağlamda yorumluyor. Çünkü Küçük’e göre Erdoğan bu tarz ifadeleri söylediğinde nöbet hâlindedir. Yani, bir çeşit beyin hastalığı olan sara, Erdoğan’ın bulunduğu yeri ve kendisini pek idrak edememesine -yazarın ifadesiyle “depersonalizasyon” ve “derealizasyon” hâlinde olması- yol açtığından istem dışı sözler sarf etmesine sebep olmaktadır. Buna bir çiftçiye “Ananı da al git.” demesini de ekleyebiliriz. Küçük, Erdoğan’ın bu sözleri söylerken krizde ve ayrıca kişiliğinin başka bir katında olduğundan emin. Yazar, Erdoğan’ın saralı olduğundan yüzde yüz emin. Ancak saralı biri hayatı boyunca sadece bir kere mi nöbet geçirir? Eğer Erdoğan saralıysa Mercedes’in içinde yaşanan olayın birçok defa tekrarlanması gerekmiyor muydu? Bu kadar toplum önünde olan bir insanın nöbet geçirdiği başka zamanlar olmaz mı hiç? İlk kitapta epilepsi teşhisi konulan ünlü yazar Dostoyevski’den sıklıkla bahsediyor. Asıl ilginç olan, Dostoyevski’nin nöbeti muazzam bir durummuş gibi tarif etmesi. Şöyle ki: Dostoyevski bir keresinde epileptik nöbeti hakkında “böyle bir saadetin birkaç saniyesi için yaşamının on yılını ve belki de tamamını verebileceğini” söylemiştir. “(...) Dostoyevskiy, bu çok kısa zaman içinde öylesine mutlu oluyor ki, yaşamının on yılını veya tamamını vermeye hazırdır, çünkü nöbet sırasında ekstazi halindedir.” (s. 82) Peki, nasıl olmuştur da Dostoyevski birbirine taban tabana zıt bu kadar karakter kurgulayabilmiştir? Çünkü Küçük’e göre Dostoyevski bu karakterlerin hepsidir. Örneğin Dostoyevski’nin karakterleri kumarbaz, düzenbaz, hırsız ve şehvet düşkünüyse bu Dostoyevski öyle olduğu içindir. Küçük, Dostoyevski’nin birkaç kitabından alıntılar paylaşarak “adı ülke sınırlarını aşmış” yazarın “hasta ruhlu” olduğunu kanıtlama gayreti içine giriyor. Hasta ruhlu olması da tabii ki epilepsiden kaynaklanmaktadır. Kanaatimce Yalçın Küçük, Dostoyevski’yi bu şekilde niteleyerek gerçekten bir küçüklük sergilemiş, dünya çapında bir Rus münevvere haksızlık etmiş, bilim ahlakının dışına çıkmıştır. Ayrıca epileptik olan kaç kişi “Suç ve Ceza”yı ve “Karamazov Kardeşler”i yazabilir? Senin buna hiç aklın eriyor mu Küçük Beyefendi? Küçük’ün savlarından biri de Aydın Doğan’ın 2007 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ı cumhurbaşkanı, Abdullah Gül’ü ise başbakan olarak görmeyi arzuladığı. Çünkü Doğan’ın medya dışında birçok yatırımları bulunmaktadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi de bu yatırımları pekiştirecek bir gelişme olacaktır. Kısacası Aydın Doğan, koltuğunu ve çıkarlarını koruma ve de devletin açtığı ihalelerden pay kapma derdindedir. Ayrıca bir de vergi meselesi var. Hatırlarsınız, Aydın Doğan’a o yıllarda bir milyar doların üzerinde tarihin en büyük vergi cezası kesilmişti. Küçük’e göre “al gülüm ver gülüm” yapılarak hem vergi cezası hem de Erdoğan’ın saralı olduğu gerçeği sümen altı edildi. Kesinmiş gibi “Doğan Grubu ve Ertuğrul, epilepsi hastalığını bilmektedirler.” (s. 240) diyor. Aydın Doğan, Erdoğan’ın saralı olduğunu saklarken Erdoğan da onun vergi borcunu sildi. Danışıklı dövüş ifadesi bu olaya tam olarak uymaktadır. Doğan medyası Erdoğan’ın sara hastalığını örtbas edebilmek için Erdoğan’ın şekerinin düştüğü, Mercedes’in kilitlendiği, fıtık hastalığı icatlarıyla Türk milletini uyutmuştur. Müftüoğlu gibi ünlü bir doktor bile yalanlara alet edilmiştir. Bu yüzden Yalçın Küçük Doğan medyasına ateş püskürmektedir. Ayrıca epilepsi hastalığını sadece Doğan medyasının değil, Erdoğan’ın yakın korumalarının da bildiğini ileri sürmektedir. Buna gerekçe olarak da Erdoğan’ın korumalarının devlet memurlarından değil, tarikattan (Gülen cemaati) seçilmesini gösteriyor. Yani, Gülen cemaatinin Erdoğan’ın epileptik olduğunu bildiğinde ısrar ediyor. Oysaki böyle olsaydı Gülen cemaati, açtıkları dershanelere darbe indirerek kendilerine karşı açılan savaşın fitilini ateşleyen Erdoğan’a karşı sessiz kalmaz, Erdoğan’ın saralı olduğunu en yüksek perdeden haykırır, ortalığı ayağa kaldırırdı. (Gerçi bu kitabın yayımlandığı tarihte Erdoğan ile Gülen’in aralarından su sızmıyordu. Beraber yürüyorlardı bu yollarda, beraber ıslanıyorlardı yağan yağmurda.) Daha fazla ayrıntıya girerek meseleyi dallandırıp budaklandırmanın pek bir anlamı yok. Yazarın temel savı apaçık ortada. Erdoğan’a bir doktor gibi teşhisi koymuş. Kafaları karıştırmayı seviyor. Bunu resmen meslek hâline getirmiş. Evet, ne yalan söyleyeyim, benim de kafamda soru işaretleri oluştu. “Acaba öyle mi?” dedi içimden bir ses. Ancak sadece bir kere olan bir olay üzerinden Erdoğan’a epilepsi tanısı koymak ne derece doğrudur? Buna okurlar karar verecektir.
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
228 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Tarihin Diyalektiğinde Hüccetin Kudrete Karşı Üstünlüğü
Yaşar Nuri Öztürk’ün “Allah ile Aldatmak” kitabı da dâhil olmak üzere ondan sonra çıkardığı kitapların hemen hemen hepsi tabir caizse tokat gibi çalışmalar. Hepsi birbirinden değerli, çeşitli konulara parmak basan, üslup olarak sertlikleriyle göze çarpan kitaplar. Çizdiğim çizgiden önceki eserleri hafif konulara eğilirken sonraki kitapları daha derin, daha kapsayıcı ve meselelerin özüne daha çok nüfuz eden nitelikte. Gerçi baştan sona kadar bütün kitaplarını okumadım, ancak az çok bilgi sahibi olduğumdan böyle bir kanıya vardım. Belli ki öğrendikçe daha çok geliştirdi kendini ve Kur’an ile birlikte yaşadığı dünyayı daha geniş açıdan ele aldı. Örneğin bu yazıda temel aldığım “Firavun” kitabındaki şu sonuca kaç kişi ulaşabilmiştir: “Ne yazık ki, peygamberlerin o hüccet dini, tarih içinde kudretin dini haline getirildi. Kudretin galipleri, görünürdeki mağlupları olan mustaripleri tarih boyunca küçümsedi, kenara ittiler. Zaman içinde o bir kenara itip küçümsedikleri hüccet sahipleri onları öyle bir vurdu ki, toparlanamaz hale geldiler, dünyanın önünde rezil, hüccet sahiplerinin önünde mahkûm ve tutsak oldular. Büyük fetihlerin sahipliğiyle övünen Müslüman imparatorluk çocuklarının bugün, Batı’nın hüccet çocukları önünde düştükleri yürekler acısı durum bunun tarih diyalektiği tarafından önümüze konan tartışılmaz belgeleridir.” (5. baskı, s. 139) Hüccetten birazdan bahsedeceğim. Görüldüğü gibi yazar öyle bir sonuç veya yorum ortaya koymuştur ki sırf bu yorumun eşsizliği ve tam isabet tesbiti için bile “Firavun” kitabı okunabilir. Hüccet; bilim ve akıl değerleri, üretkenlik, değer üretmek, insanlığa katkıda bulunmak anlamlarına gelmekte. Demek oluyor ki hüccet, yıkıcılığı dışlayan, yapıcılığı içeren bir kavram. Tarih kanıtlamaktadır ki bugünkü “hüccet”in efendileri dünün “kudret” sahibi efendilerine boyun eğdirmiştir. Sürekli genişleyen, fetheden ve toprak işgalini ana amaç olarak belirleyen hiçbir imparatorluk kalıcı olmamış; hepsi de hüccetin karşısından mağlup olmuştur. (Yaşar Nuri bu kitapta ağırlıklı olarak hüccet-kudret karşıtlığı üzerinde durmuştur. Bu kitabı diğer kitaplarından farklı kılan en önemli özellik budur.) Kitapta adı hiç anılmayan, ama aklıma gelen bir örnekten bahsetmenin tam sırası. Söz gelimi Moğollar... Bir dönemin en yıkıcı toplumu, hiçbir yapıcı değer üretmeyen firavuni saltanat, kütüphanelere bile saygı göstermeyen vahşet ordusu, insanlığın Nazilerden önceki en büyük düşmanı... Moğolistan’ın şimdiki durumuna bakar mısınız? Haritada kaç kişi yerini biliyor acaba? Peki, ne oldu? Yaktınız, yıktınız, ocaklara incir ağacı diktiniz de ne oldu? Hüccet üreten medeniyetlerin karşısında bir “hiç”ten farkınız yok. Bir dönem dünyanın neredeyse yarısını ele geçirmiştiniz, ancak şimdi yüzölçümünüz birçok devletten büyük olsa da dünya sahnesinde esaminiz okunmuyor. Roma ve Osmanlı imparatorlukları da Moğol İmparatorluğu’nun düştüğü duruma düştü. Gerçi ABD günümüzde zulüm imparatorluğunun başını çekse de hüccete verdiği değer sayesinde dünya siyasetinin hâlen en önemli aktörüdür. Bir yandan bilimsel çalışmalara hızla devam etmekte, dünyanın hâlâ tartışmasız süper gücü olarak konumlanmakta, ama bir yandan da hizaya getirmeye çalıştığı ülkelerin iç işlerine burnunu sokmaya, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmaya, kendisine biat etmeyen Orta Doğu ülkelerini hallaç pamuğu gibi atmaya tam gaz devam etmektedir. ABD ne zaman ki şefkatli (!) elini mazlumun omuzundan çekecek, sağ gösterip sol vurmaktan vazgeçecektir, işte o zaman kudretin temsilcileri hüccetin parmakla gösterilen temsilcilerine dönüşecektir. Gelgelelim bunun büyük, sarsıcı bir zihniyet değişikliğine bağlı olduğu muhakkaktır. Bakalım ömrümüz ABD’nin kudretten hüccete geçişini görmeye vefa edecek mi? Yaşar Nuri ABD’nin hüccet üreten bir ülke olduğunu kabul etmekle birlikte zulüm ve kudret imparatorluğu olduğunun da altını çiziyor. Aynı zamanda ABD’yi “yaratılmış hüccetleri gasp eden bir ülke” olarak niteleyip ABD’yi “tarihin en büyük gaspçısı” olarak tanımlıyor. Einstein’dan Paul Tillich’e kadar birçok düşünür ve dâhinin yarattığı hüccet değerlerinin ABD’nin zalim kodamanları tarafından gasp edildiğini vurguluyor. Ayrıca ABD’nin zulüm ve kudret imparatorluğu olarak çökeceğini ve bu çöküşün tarihin en adil çöküşü olacağını da sözlerine ekliyor. Peki, nasıl oldu da Kur’an’ı benimseyen kitleler, ülkeler zayıf kaldı Batılılar karşısında? Kur’an’ın mesajları iyi anlaşılmadı mı? Öztürk’e göre bu kırılma Emevilerle başladı. Bir hadise göre “Halifelik benden otuz yıl sonra kudurgan saltanata dönüşecektir.” demiştir İslam peygamberi. Öyle de olmuştur halifelik Emevilerin eline geçince. Emeviler Mevali anlayışıyla Arap olmayan Müslümanları hor görmüşler, kudreti hüccete tercih etmişlerdir. Hüccet üretenlere zulmeden Emeviler Müslüman tarihinde kara bir lekedir. Emevileri yıkarak tarih sahnesine çıkan Abbasilerde de bu hüccete karşı duruş zihniyeti kısmen de olsa egemenlik kurmuştur. Sonra halifelik Osmanlı’ya geçmiş, sürekli fetihçi bir politika izleyen Osmanlı rönesans ve reform hareketleriyle bilimsel ve düşünsel bir ilerleme kaydeden Batı’ya karşı üstünlüğünü zamanla kaybetmiş, hayatı sırf fetih olarak görenler yeni icatlarla ve yeni düşüncelerle bilimin yolunu açanlara boyun eğmiştir. Ancak Osmanlı geç de olsa Batı’nın üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak atı alan Üsküdar’ı geçtiğinden getirilen yenilikler Osmanlı’nın hastalığına çare olamamış, olsa olsa imparatorluğun batış süresini uzatmıştır. Ne var ki Atatürk sayesinde Türk milleti Batı’dan kalır yanı olmadığını göstermiş, haysiyetini Batılılara ezdirmemiştir. Türkiye halifeliği kaldırıp kendine seküler bir yol çizerken diğer Müslüman Orta Doğu ülkeleri ne yapmıştır? Bilimde çok mu ileri gitmişler, Türkiye’ye fark mı atmışlardır? Topraklarından o kadar petrol fışkırmasına rağmen Arap toplumlarının hâli ortadadır. Petrolün bile Araplara hüccet üretmeye bir katkısı olmamıştır. Demek ki Araplarda zihniyet kökünden değişmelidir. Tabii ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in dümen suyundan giderlerse bu zihniyetin değişmeyeceği muhakkaktır. O kadar petrole rağmen insanlığa bilimsel bir katkı sunamamak, yeni fikirlerle adından söz ettirememek ne büyük bir ahmaklık, ne büyük bir körlüktür! Yaşar Nuri’ye göre petrol, uzun vadede Araplar için bir nimetten çok bir bela olmuştur. Buna iki sebep ileri sürmüştür. Birincisi, petrol yüzünden “emperyalist sırtlanlar”ın (Tabir yazara aittir.) gözlerini o ülkelere dikmesi; ikincisi ise Arapların petrol sayesinde yiyip içip yan yatarak hüccete geçiş yollarına tevessül etmemesidir. Yine yazara göre eğer Araplar petrolün getirdiği rahatlık ve uyuşukluktan kurtulamazlarsa ve de övündükleri maziyi “dibine kadar” (Tabir yazara aittir.) eleştiremezlerse aydınlığa kavuşamazlar. Yazarın şu sözünü çerçeveleyip duvara asmak gerekir: “Petrole rağmen hallerine bakın, petrol olmasaydı ne durumda olabileceklerini tasavvur edin!” (s. 168) İki sayfa sonraki sözleri ise ayrı bir öneme sahip: “Tanrı Türk toplumuna petrol vermedi diye yakınmayın. Petrol verdiklerinin hali ortada. Türk toplumuna, uyku ve uyuşukluğa yenik düşürmeyen bir nimet getirdi; Tanrı onu verdi. O nimet, Atatürk Cumhuriyeti’dir. Bedava bulanlar kıymetini bilmeseler de bu cumhuriyet, bu yüzyılda İslam dünyasına verilmiş nimetlerin en büyüğüdür.” “Firavun” a’dan z’ye tokat gibi bir kitap. Bazı konular tekrar tekrar ifade edilse de Yaşar Nuri’nin eşsiz üslubuyla hiç de sıkıcı olmayan bir edayla akıp gidiyor. Baştaki heyecan ve ilgi son sayfaya kadar korunuyor. Bu arada Türkçeyi bu kadar güzel kullanan başka bir ilahiyatçı var mı merak ediyorum doğrusu. Merhumun kıymetini bilelim.
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
65 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;