Aziz Özkan
mesaj-gonder
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
Aziz Özkan
@kitaplarladans86
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitabım bulunmaktadır.
meslek
Ön büro görevlisi
egitim
Lisans mezunu
harita
Kuşadası
dogum-gunu
Aydın, 2 Aralık 1986
v3_profil_bos
88 okur puanı
gecmis
16 Ara 2016 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
340 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Türkçenin Önündeki Kalkan: Türkçe Günlükleri
Feyza Hepçilingirler ana dili (He ne kadar “anadili” diye yazsa da ben ayrı yazmayı tercih ediyorum.) Türkçeye sahip çıkan, ana dili üzerine titreyen, Cumhuriyet gazetesinin kitap ekine gönderdiği yazılarla dil konusunda farkındalık oluşturan, bu ekteki “Türkçe Günlükleri” köşesinde okurların kafasını kurcalayan birçok soruya yer verip hiç üşenmeden sırayla yanıtlayan, sorulara son derece düzgün ve içten bir üslupla karşılık veren, Türkçe bayrağını elinden bırakmayan, yılmaz bir Türkçeci. Türkçeye karşı duyarlılığı onun kadar üst seviyede olan başka bir yazar tanımıyorum. Türkçe Günlükleri serisinin üçüncü cildi “Rüzgârın Göğe Savurduğu” kitabıyla tekrar buluştum Hepçilingirler ile. Bu kitap da yazarın diğer kitapları gibi su gibi aktı gitti. Kolay okunması, dolambaçlı cümlelerden (Kendisi “cümle”yi değil de “tümce”yi yeğlemektedir.) uzak durması, “bu kadarı da pes” dedirten soruları dahi sükûnetini koruyarak ele alıp sınırları zorlayan okurlarına tahammül edebilmesi, okurlarının sorduğu sorularda önemli-önemsiz ayrımı yapmaması, kendisini eleştirenlere de yer vermesi, okura yukarıdan bakmayan üslubu Hepçilingirler’i özel yapan, farklılaştıran nitelikler. Kendisine ben de çok soru sordum e-posta üzerinden. Hiçbirini de cevapsız bırakmadı sağ olsun. (Yazdığım soruları ve cevapları toplasam bundan bir kitapçık çıkar kesinlikle.) Bu yüzden okurlarla iletişimi çok sıkı tutan bir yazar Feyza Hepçilingirler. Boşlamıyor, önemsiyor okuru. Ona Kafdağı üzerinden bakmıyor, burnu Kafdağı’nda değil. “Rüzgârın Göğe Savurduğu” 2008 yılında Everest Yayınları tarafından yayımlanan, 344 sayfadan oluşan bir deneme kitabı. Yazarın “önsöz”de belirttiği üzere Türkçe Günlükleri’nin 2007’nin tamamı ile 2008’in ilk altı ayını kapsıyor. Yani, adına Dünya denen gezegendeki Türkçe Günlükleri yolculuğundan 1,5 yıllık bir zaman dilimi içeriyor. Hepçilingirler sadece Türkçe uzmanı değil, aynı zamanda öykücü kimliği de taşıyor. Romanları da bulunmakta. Ancak Türkçe konusundaki düzyazı ve eleştirel denemeleri öykücü kimliğinin önünde. Örneğin Feyza Hepçilingirler denince akla ilk gelen “Türkçe Off”tur. En çok okunan kitabı da budur zaten. “Rüzgârın Göğe Savurduğu” kitabında yazar, gezip gördüğü yerlerden tutun da kendisine gönderilen kitaplara, internet üzerinden iletilen sorulardan çeşitli kitaplardan alıntılara kadar çok geniş bir yelpazede kalem oynatıyor. Kendisine o kadar çok kitap ulaşıyor ki hepsine değinmesi mümkün değil. Bazılarının ismini vermekle yetiniyor sadece. Bazılarına ise birkaç cümleyle de olsa değiniyor. Yine de elinden geldiği ölçüde yeni yapıtları es geçmemeye çalışıyor. Adresine gönderilen mektupları da mümkün olduğunca okuyup inceliyor. Geç yanıtladığı mektuplardan ötürü okurlardan anlayış bekliyor. Dil hassasiyeti üste düzeyde olan aydınlarımızdan Feyza Hepçilingirler Türkçenin yabancı diller karşısında düştüğü durumu gözler önüne seriyor. Özellikle İstanbul’da fark ettim ben de bu durumu. Otel adlarından tutun da küçük bir incik boncuk dükkânına kadar bütün tabelalar İngilizce sözcüklerle doldurulmuş. Bazıları da yarı Türkçe yarı İngilizce. Otellerin hepsi “hotel” olarak yazılmış, restoranlar da keza “restaurant” şeklinde. Bütün kafeler de keza “cafe” olarak belirtilmiş. Hamamlar olmuş “Turkish bath”. Menüler desen İngilizce bilmeyen bir Türk’ün anlamasının imkânsız olduğu bir dille doldurulmuş. Yabancı bir ülkede yaşıyormuşuz gibi bir izlenim ediniyorsunuz. “Bu ne, bu ne?” diye garsona sürekli soru sormak zorundasınız. Sanki burası Türkiye değil de İngiltere. İngilizceyi Türkçeden üstün tuttuğumuz aşikâr. İngilizler Türkçeyi öğrensin diye değil de sanki Türkler İngilizce öğrensin diye çırpınıyoruz. Diline karşı saygısı olmayanın kendine karşı da saygısı yoktur. Herhalde Türklerden başka hiçbir millet kendi diline karşı bu kadar düşmanca bir tavır almamıştır. Bir kere İstanbul bir Türk şehridir. Bu kadar da ana dilden ödün vermek, yabancılara yaranmak için Türkçe olmayan sözcükleri yeğlemek yozlaşmanın önemli bir belirtisi değilse nedir? Yabancılarla anlaşabilmek için dil öğrenmek başkadır, bir şehri tepeden tırnağa onların diliyle boyamak başkadır. Birincisi elbette doğrudur, ancak ikincisi ne kadar haysiyetsiz bir ırk olduğumuzu göstermesi bakımından acilen bıçak altına yatırılmalıdır. Bu düşkünlükten, aşağılık kompleksinden vazgeçilmelidir. Türk milleti zamanında büyük bir imparatorluk kurmuş, yedi düvele karşı gelmiş, kendini uygar uluslara ispatlamış, üstün ve necip bir millettir. Keza Türkçe de son kerte değerli ve özeldir. Türk milletinden olup da boynu bükük gezmek ancak düşkünlere ve soysuzlara yakışır. Yazarın dikkat çektiği konulardan biri de hatalı olduğunu düşündüğümüz “olumlu tepki” ifadesi. Bir okurunun sorusu üzerine bu konuya eğilen yazara göre “olumlu tepki” ifadesi “olumsuz tepki” kadar doğrudur. Söz gelimi “hastanın verdiği tepki” anlamında kullanılırsa olumsuz değildir. Çünkü hastanın verdiği tepki kötü değil, iyi bir şeydir. Çünkü hastanın iyileşmeye doğru gittiğini göstermektedir. Bu örnek üzerinden anlatmış yazar. Ben de bir örnek ekleyeyim izin verirseniz. Ayıp veya kötü olarak nitelenen davranışlara karşı tepki gösterdiğimizde bu tepkimiz olumsuz değil, olumludur. Karşımızdaki kişinin daha düzgün davranmasına yöneliktir. Mesela camide yüksek sesle konuşulmaz, yüksek sesle konuşana tepki duyulur. Bu tepki olumsuz olarak nitelenemez. Cami gibi kutsal mekânlarda düzene ve çevreye uyulmalıdır. Yazar çok “satılan” kitaplar bahsine de değiniyor. Ona göre çok satılan kitapların ille de nitelikli kitaplar olmasına gerek yoktur. Aynı zamanda bir kitabın çok satılması “kötü kitap” olduğu anlamına da gelmez. Ben de genelde çok satılan kitapların kötü kitap olduğunu düşünmüşümdür. Oysaki ne kadar da yanlış bir düşünce! Bu, toplumun beğenisine üstten bakmamızla ilintili sanki. Kendi beğenilerimizi el üstünde tutup “ilk 10”a giren kitapları tu kaka ediyoruz. “Kürk Mantolu Madonna” uzun yıllar “ilk 10”dan düşmedi. Kötü bir kitap mıydı? Bazı kelimeler kulağı tırmalıyor, ancak bu, onun yanlış olduğu anlamına gelmiyor. “Araşmak” eylemi de bu türden bir örnek. Yazara göre bu eylem sözlüklerde olmasa da dilbilgisel olarak yanlış değil. “Ş” işteşlik ekinden “ara-ş” diye bir eylem türetmek çok da ürkütücü değil. Sözlüklerde olmasa da bazı kelimeleri hiç düşünmeden reddetmek yerine biraz sakin kafayla oturup doğru olup olmayacağı üzerinde kafa yormamız daha doğru sonuçlara ulaştıracaktır bizleri. Bir yazısında “en”lerden de bahsediyor. Örneğin “en büyüklerden biri” kullanımının yanlış olduğuna değiniyor. “En büyüklerden biri” olmaz, en büyük olur, diyor. Çünkü “en büyük” bir tanedir. Tamam bu doğru da kendisinin de bu hataya düşmesine ne demeli? Örneğin 196. sayfada diyor ki: “Türklerin doğuda ulaştıkları en uzak noktalardan biri.” En uzak nokta birden fazla olabilir mi? Bu tarz kullanım artık çok yaygınlaştığı için ısrarla üzerinde durmaya gerek yok bana kalırsa. Mesela Barcelona mı, Real Madrid mi en büyük? İkisi de büyük, değil mi? Söz gelişi Trabzonspor “en büyüklerden biri” değil midir? Bunlardan birine “en büyüklerden biri” dersek dilbilgisel açıdan yanlış mı yapmış oluruz? Sonuçta küçük takımlardan değil, İspanya’nın çok büyük takımlarından bahsediyoruz. Derece sıralaması pek tabii “en büyük-büyük-orta-küçük-en küçük” olabilir. Bunda yadırganacak bir durum görmüyorum. Ancak lig bittiğinde en çok maç kazanan bir tane takım vardır. On tane takım “en çok maç kazanan takım” olamaz. Mesela bir ligde en çok kupa kazanan bir tane takım vardır. Bu da bir nüans olarak aklımızın bir köşesinde durmalıdır. Son olarak İstiklal Marşı hakkındaki düşüncelerine de değinip faslı kapatıyorum. Prozodi, sözle müzik arasındaki uyum demek. Yazara göre İstiklal Marşı’mız prozodi hatalarıyla dolu. “Söz güzel, müzik güzel; ama bu kadar mı birbirine uymaz sözle müzik?” (s. 113) diyen yazar bu cümleden sonra marştaki cızırtılardan örnekler veriyor. Recep T. Erdoğan da bir ara bu konuya değinmişti. Nesnel değerlendirdiğimizde hakikaten ulusal marşımızın sözle müziği arasında bir uyum olmadığı hiç şüphesiz apaçık ortada. Kimse de bu konuya el atmaya cesaret edemiyor. Yıllarca İstiklal Marşı’nın okullarda seslendirirken nerede ne söyleceğimi çoğu zaman karıştırmışımdır. Ancak şimdi anlıyorum asıl sebebi ki o da dengenin olmaması. Denge olmayınca böyle altı kaval, üstü şişhane gibi uyumsuz bir birliktelik meydana çıkıyor. Bence artık bir düzenlemeye gidilmeli ve İstiklal Marşı, yerken yüzümüzü ekşittiğimiz bir limon olmaktan kurtarılmalı. Kim ne derse desin!
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
128 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Alafranga Bir Tipin Çileden Çıkaran Maceraları
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerini okumaya devam ediyorum. Bu seferki durağım “Şık”. Gürpınar bu eseri henüz 23 yaşındayken yazar. Eseri o zamanki saygın yayıncılardan ve yazarlardan olan Ahmet Mithat Efendi’ye gönderir. Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hem başyazarı hem de sahibi olan Ahmet Mithat Efendi, elindeki bu yarım eserin sahibini merak eder. Tanışmak için davet gönderir bu genç yazara. Tanışınca yarım kalan kısmı tamamlaması şartıyla romanı gazetede tefrika edeceğine dair söz verir. Hüseyin Rahmi geri kalan kısmı da tamamlayınca “Şık” 1888’de Tercüman-ı Hakikat’te tefrika edilmeye başlanır. Bir yıl sonra ise kitaplaşır. Yukarıdaki bilgileri ve daha fazlasını Erkan Irmak sayesinde öğrendim. Erkan Irmak “Şık”a gayet ayrıntılı ve verimli bir hazırlıkla giriş yapmamızı sağlıyor. Aynı zamanda Irmak “Sunuş” yazısında “Şık”taki karakterleri dönemin ilgiyle okunan yazarların vücut verdiği karakterlerle de karşılaştırıp romana daha geniş bir manzaradan bakma imkânı sunuyor. “Şık”ı alırken Can Yayınları’nın baskısını tercih ettim. Erkan Irmak gerçekten nefis bir sunuş yazısı hazırlamış. Aynı zamanda kitabı günümüz Türkçesine de uyarlamış, yani sadeleştirmiş. Kitabın en arka sayfasına çok da gerekli görmediğim bir sayfalık sözlük bölümü koymuş. Özgün metni Latin harflerine aktararak yayıma hazırlayan da yine kendisi. Hangisini tercih ettin diye sorarsanız “tabii ki günümüz Türkçesine uyarlanan versiyonunu” cevabını veririm. Çünkü diğer versiyon günümüzde hiç adını bile duymadığımız sözcüklerle dolu olduğu için akışı bozuyor ve okuru sürekli sözlük bölümüne bakmak zorunda bırakıyor. Roman 1889’da kitaplaşır, ancak Hüseyin Rahmi 1910’ların sonuna gelindiğinde kitabı gözden geçirme gereği duyar. Ve kitabın üzerinde çalışmaya koyulur. Küçük değişiklikler yapar. 1920’de tekrar yayımlanır. Erkan Irmak bu baskıyı tercih ettiğini belirtse de gerekli gördüğü yerlerde metni birinci baskısıyla karşılaştırdığını da ekliyor. Dolayısıyla kapsamlı bir çalışmayla yeniden ele alınan bu yapıt, Erkan Irmak’ın ince işçiliğiyle yenilenmiş olarak okurun karşısına bir kez daha çıkıyor. Romanda Şatırzade Şöhret Bey’in başından geçen talihsiz olaylar anlatılır. Şöhret Bey son derece Batı hayranı, Batı’yı taklit etmeye çalışan, ama taklit etmeyi dahi beceremeyen, züppe ve alafranga bir tiptir. Ne tam bir Doğulu ne de tam bir Batılıdır. Batılı olmaya çalışırken haddi aşan sakarlıklarıyla el âleme rezil kepaze olan bir kişiliktir. Yeni öğrendiği her şeyi eline yüzüne bulaştırmakta da mahirdir. Kendini çok zeki zannetmekteyse de safın ve aptalın en önde gidenidir. Aklını işletmez, her şeye inanır ve de ayrıca kendini başkalarından üstün görerek kendini bir şey zanneder. Her konuda söyleyecek sözü olan, ancak konuştuğu konular hakkında hiçbir uzmanlığı olmayan, detaylı araştırmalar yapmamış, sadece bilgili görünmek için konuşan -günümüzde de böyle kişileri bulmakta sıkıntı çekmiyoruz- kişilere benzer. Şöhret Bey’in Madam Potiş adında bir de metresi var. Gürpınar onu “piyasa aşüftelerinin en bayağılarındandır” (s. 29) diye tanıtır. Kendini ona öyle kaptırmıştır ki onun için hırsızlık yapmayı bile göze alır. Öyle ki validesinin sandıkta sakladığı küpeleri çalıp kuyumcuya satar. Yeter ki Madam Potiş’le güzel vakit geçirebilsin. Ancak fuhuş piyasasının en aşağılık kadınlarından olan Madam Potiş Şatırzade kadar saf değildir, gözü açıktır. Yazar, onun Şatırzade hakkındaki görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “İlişkilerinin başlangıcında Madam Potiş, Şık’ın her halini incelemiş, o zavallının dünyada en ziyade özendiği şeyin alafrangalık olduğunu ve her tavır ve hareketini Frenkliğe benzetmeye uğraştığını fakat o yaşama bu düşkünlüğüne, bu hevesine kıyasla Avrupa âdetlerinin büsbütün cahili ve yabancısı bulunduğunu anlamıştı.” (s. 29) Romanda Drol isimli bir köpek de bulunuyor. Drol’ün haylazlıkları Şöhret Bey’in canını sıkar, başını fena hâlde ağrıtır. Drol, Tanzimat döneminin ilk hayvan karakteri olsa gerek. Romanı okurken Şöhret Bey’e gülsem mi, yoksa ağlasam mı karar veremedim. Gelgelelim kafasını çalıştırmadığı, aklını başına almadığı, gülünç olmakta ısrar ettiği ve başına gelen fena olaylardan hiç ders çıkarmadığı için zavallıya bol bol gülmeyi tercih ediyorum. Kendi özünden vazgeçip Batı hayranı ve taklitçisi olmakla övünen, oysaki sadece şekilci bir anlayışla tutku derecesinde Batı’ya bağlanan, kendi kültürünü hor gören ve her konuyu çok iyi bildiğini zanneden böyle tiplerin Tanzimat dönemi bittikten sonra da varlığını sürdürdüğünü üzülerek görüyoruz. Sanırım hâlâ Tanzimat döneminden çıkamadık.
kamera
Şık
yildiz
7.4/10 · 1.491 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
375 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
KALBİ TÜRKMENLER İÇİN ATAN BİR GÖNÜL DOSTUNUN KALEMİNDEN
Türkiye dışında yaşayan Türklerle ilgili kitaplar pek rağbet görmez Türk okurları arasında. Oysaki yurt dışındaki Türklerin tarihi, dili ve edebiyatı, folkloru, yöresel özellikleri, Türkiye’deki soydaşlarıyla ve birbirleriyle benzerlikleri bir hazine gibi saklı durmaktadır. Aslında çok da saklı değildir, akademisyenler tarafından araştırılmakta ve zaman zaman gün yüzüne çıkarılmaktadır. Ne var ki ülkemizdeki okurların bu konulara ilgisi yok denecek kadar azdır. Bu konular ne yazık ki dar bir kitle tarafından merak edilip incelenmektedir. Oysaki keşfedilmeyi bekleyen, keşfedildikçe de derinleşen büyük bir hazine vardır ortada. Önder Saatçi bu hazinenin farkında olanlardan ve hazinenin ortaya çıkarılması için elinden geleni yapanlardan biri. Ucu bucağı olmayan bu hazineye iğneyle kuyu kazarcasına ulaşmaya çabalaması, takdire şayan bir nitelik taşıyor. Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (SDÜ) akademisyenlerinden Önder Saatçi genelde Türk dünyasını, özelde ise Irak’ta yaşayan Türkmenleri mesele edinmektedir. O, 200-250 milyonluk Türk dünyasının kaynaşmasından, harmanlanmasından, birbirlerine aşina olmalarından, Türk dünyasının meşhur ismi İsmail Gaspıralı gibi dilde-işte-fikirde birlik sağlamalarından yanadır. Elbette farklılıklar olacaktır, olmalıdır da. Ancak bu farklılıklar birbirimizi anlayamayacak kadar açılmamalıdır. Bunun için de Türk dünyasının ülkeyi yönetenlerden en alttaki vatandaşa kadar bütün bireyleri el ele vermeli ve birbirlerini anlama babında topyekün bir çaba harcamalıdır. Saatçi’nin “Irak Türkmenleri İçin” adıyla yayımlanan kitabında vurguladığı hususlardan biridir bu. SDÜ’de Türk dili dersimize giren Önder Saatçi’nin benim için imzalayıp hediye ettiği “Irak Türkmenleri İçin” kitabı, kendisi de Kerküklü bir Türkmen olan yazarın yayımlanmış makalelerini, bildirilerini ve denemelerini barındırmaktadır. Temmuz 2020’de yayımlanan, İzzettin Kerkük Kültür ve Araştırma Vakfı tarafından basılan ve 375 sayfadan oluşan eser, Irak Türkmenlerinin meselelerine ve özellikle de diline ve edebiyatına ilgi duyan sıradan okur ile bu tür konulara akademik araştırma düzeyinde ciddi anlamda eğilenlerin istifadesine sunulmuştur. Kitapta yazarın daha ziyade “Kardaşlık” dergisindeki yazıları bulunmakta. Bu yazılarda Irak’taki Türkmenlerin yaşadıkları çeşitli sorunlardan tutun da tarihi, söz varlığı ve dil hazinesine kadar her türlü konuyu bulmak mümkün. Ayrıca bu yazılarda Irak Türkmenleriyle ilgili önemli isimler de tanıtılıyor. Ata Terzibaşı, İhsan Sıddık Vasfi bunlardan birkaçı. Suphi Saatçi gibi Kerküklü başka yazarlar da kitapta bolca zikrediliyor. Irak’taki Türkmenleri her yönüyle ele alan yazar, ilk sayfalarda Irak’taki Türkmenlerin tarihine yer vermiş. Göz yaşartıcı bilgilerle dolu bu tarih anlatımı, Irak’taki Türklerin hangi tür musibetlerle, ne tür koşullar içinde, nasıl dikenli arazilerden geçerek, ne biçim baskılar altında bugünlere kadar geldiğini içeriyor. Baskılar zulme, zulümler hapishanelerde türlü işkencelere, işkenceler katliamlara dönüşüp Irak tarihine birer kara leke olarak yapışıyor. Özellikle de Saddam zamanı Türkmenlerin analarından emdikleri süt burunlarından getiriliyor. Baas rejimi Türkmenlere nefes aldırmıyor, özgürlüklerini baskı altında tutuyor. Arap ırkçılığı politikası güden Baas rejimi, Irak’taki Arap ırkının dışındaki ırkları eziyor, türlü zalimlikler sergiliyor. Zalimlikler katliamlara kadar varıyor. Yalnız katliam boyutundaki vahşetler sadece Saddam zamanına özgü değil. Baas Partisi’nin askerî darbeyle yönetimi ele geçirmesinden önce de Türkmenlerin yaşam hakkı gasbedilmiş. Kaçkaç (1920), Levi (1924), Gavurbağı (1946) katliamları bunlardan birkaçı. En son katliam yakın bir geçmişte gerçekleşiyor. Bir zamanlar gündemden düşmeyen, kafa kesme videolarıyla adından sıkça söz ettiren IŞİD, Kerkük kadar Türkmen toprağı olan Telâfer’de 5 Temmuz 2017’de büyük bir katliama imza atıyor. 200 küsur Türkmen'i şehit ediyor. Osmanlı I. Dünya Savaşı’nda mağlup olarak bölgeden ayrılınca başlamış Türkmenler için kâbus dolu dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar. Ne zaman ki ABD 2003’te Saddam’ı devirip Baas rejimine son vermiş, işte o zaman biraz olsun rahat bir nefes almışlar. Yine de her şey diledikleri gibi gitmemiş. İlk önce Kerkük Nüfus Dairesi yağmalanarak yoğun bir Kürt nüfusu Kerkük’e getirilmiş. Devlet eliyle bunlara evler yaptırılarak Kerkük’te Kürt nüfusun artması sağlanmış. Buradaki amaç Kerkük’ü özerk Irak yönetimine bağlayıp Kürtleştirmek. Kerkük’ün asıl sahipleri Türkmenler o günden bu yana bu politikaya karşı mücadele vermekteler. Sadece Kerkük değil, Irak’taki diğer Türkmen bölgeleri de kuzeydeki özerk Kürt idaresinin yoğun baskısı altında. Demem o ki Irak’ta Türkmenlere illallah ettiren Arapların yerini 2003’ten sonra Kürtler almıştır. Türkmenlerin tam istedikleri bir yönetimin henüz Irak’ın semalarında görünmemesi, ırkdaşlarımızı huzursuz eden, onların hep diken üstünde yaşamasına yol açan bir durum olarak ortada durmaktadır. Umalım ki bir an önce her türlü baskıdan uzak bir hayatları olsun. Saatçi’nin özellikle vurguladığı bir durum var. O da Türkmenlerin göz göre göre bu kadar haksızlığa uğramalarına rağmen hiçbir zaman meşru yolların dışına çıkmaya kalkışmamalarıdır. Türkmenler resmî otoriteye karşı silahlı ve örgütlü bir direniş sergilememişler, Irak Kürtleri gibi emperyalistlerle işbirliği yapmamışlardır. Kalemleriyle, hoyratlarıyla, mânileriyle, yürekleriyle dünyaya kendi seslerini duyurma yolunu seçmişler; kendilerine haksızlık yapan zalimin düzenbazlıklarına karşı insanlık ve çağ dışı yollara başvurmamış, şerefli, insancıl ve gayet medeni bir yoldan ilerlemişlerdir. Peki, Irak Türklerine niye Türkmen deniyor? Türkmen sözcüğü nereden geliyor? Önder hocam bu konuya da açıklık getirmiş. Öncelikle Osmanlı’da hazırlanan salnamelerde Irak’ın kuzeyinde ve ortasında yaşayan bu topluluğa Türk dendiğini belirtelim. Türkmen adlandırması Lord Curzon’a dayanmaktadır. Lozan görüşmelerinde Curzon Irak’ta yaşayan Türk soyluların Türkmen olduğunu iddia eder. Amacı Irak Türkleri ile Anadolu Türklerini ayırmaktır. 1958’de cumhuriyete geçen Irak’taki rejim İngilizlerin kullandığı bu taktiği benimseyerek bu topluluğu Türkmen olarak lanse ederler. “Irak Türkleri” ve “Türkçe” terimleri yasaklanarak yerlerine “Irak Türkmenleri” ve “Türkmence” terimlerinin kullanılması zorunlu hâle getirilir. Her şeye rağmen Türkmen adı tarihî ve folklorik bir adlandırma olduğundan dolayıdır ki Irak Türkleri arasında yadırganmamaktadır. Irak’taki Türkmen varlığının tarihi hakkında çok daha fazla ayrıntı var eserde. Yaşananları daha fazla ayrıntılandırmayıp başka bir yazıda ele alsam daha iyi olacak. Türkmen tarihinin dışında söz varlığına da ayrıca değinmek gerekiyor. Çünkü Türkmenlerin söz varlığı ağırlıklı olarak ele alınan konuların başında geliyor. Irak Türkleri alkışlarda ve kargışlarda (dua ve beddualar), hoyratlarda (kesik mâni) ve mânilerde, atasözleri ve deyimlerde büyük bir kültür hazinesi barındırarak Türk dünyasında nevi şahsına münhasır bir konumda bulunuyor. Öyle ki Irak Türkleri ne kadar kazılırsa kazılsın en dibine ulaşılamayan bir hazine gibi saklı duruyor. Daha nice cevher topraktan gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Saatçi de sık sık belirtiyor bu gerçeği. Yeni tezler, yeni araştırmalarla Türkmenlerin kültür hazinesinin dibine kadar inilecektir. Önder hocam, Türkmenlerin kalıp sözlerinden, mâni ve hoyratlarından örnekler verirken onların telaffuz ettiği şekilde yazmış Latin harflerini. Söz gelişi “ā” işareti uzun a olarak açıklanırken “ḗ” uzun kapalı e, “ḫ” hırıltılı h olarak açıklanmış. İşaretler bunlarla sınırlı değil. Ben de Türkmenlerin söz varlıklarını okurken kendimi onların yerine koyarak düz değil de onların ağzıyla okumaya gayret ettim. Türkmen kardeşlerimi daha iyi özümsedim böylece. Hatta ben de mâni ve hoyratlar kaleme aldım kendi çapımda. İki tanesini sizlerle buluşturayım. Takdir sizin. Biri şöyle: Kerkük var, Dağlanmış bir Kerkük var. Dilimde “ah”, Kalbimde bir sızı var. Diğeri: Kerküklüyüm, bahtım kara, Çok canım yandı, düştüm dara, Sığındım mâniye, hoyrata, Şiirlerle avunarak kaldım ayakta. Peki, niye Türkmenler şiirlerle avunarak ayakta kaldılar? Çünkü yukarıda birkaçının ismini verdiğim mezalime rağmen silahlı ve örgütlü bir direnişe başvurmadılar. Acılarını, gözyaşlarını, kırgınlıklarını, öfkelerini, isyanlarını mâni ve hoyratlara döktüler. Hani bir insan yakın bir arkadaşına içini döker ya, onlar da öyle döktüler yüreklerindeki yangıları şiirlere. Kan dökmekten medet uman silahlı ve örgütlü bir direnişin tam karşı kutbunda yer alan içsel haykırışlarını, kılıçtan daha keskin olan kalemin gücüne dayanarak ve ölümsüzlüğüne güvenerek bu tür edebî söz varlıklarında yaşattılar. Son söz olarak “Irak Türkmenleri İçin” adlı eserin Türkmenleri yakından tanımak için başvuru kaynağı niteliği taşıdığını belirteyim. Eğer Türkiye dışında kalan Türk dünyasına karşı Irak Türkleri özelinde bir merakınız varsa bu kitapla merakınızı gidermeye başlayabilirsiniz. Yazarın kaynak olarak yararlandığı birtakım kitapları da gözden geçirdiğinizde Türkmenler hakkındaki bilgileriniz derinleşecektir. “Irak Türkmenleri İçin” dimağlardaki boşluğu büyük ölçüde dolduracaktır.
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
624 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Kurtuluşu Yabancıların İdaresi Altında Gören Aciz Zihniyet
Bazı insanlar mücadeleden kaçar, bazıları ise mücadeleye doğru koşar. Türk Kurtuluş Savaşı aynı ortamda her iki kişiliğin de sergilendiği örneklerden biridir. Bazıları artık her şeyin bittiğini düşünmüş, bazıları da her şeyin daha yeni başladığını düşünüp kanının son damlasına kadar savaşmayı tercih etmiştir. Bir tarafta yaşamak için özgürlüğünden vazgeçmeye hazır ezik ve silik kişilik, bir tarafta da haklı bir davanın peşinden koşmanın idrakiyle ölüm korkusu taşımayan savaşçı kişilik... Bir yanda mandaperestler, diğer yanda bağımsızlığı bütün değerlerin üstünde görenler ve bağımsızlık uğruna canını feda etmeyi göze alanlar... Tarih her ikisini de kaydetmiştir. Belgeler kimin neyi savunduğu, hangi kişiliği taşıdığını ortaya koymuştur. Hayri Yıldırım “Amerikan Mandacıları” kitabında manda meselesini enine boyuna inceler. Kitabın tam adı “1919’da Yabancı Himaye Tartışmaları ve Amerikan Mandacıları”dır. Hayli hacimli olan bu kitabı Togan Yayınları Haziran 2012’de basıp okurlarla buluşturur. Herhalde aradan bu kadar zaman geçtikten sonra yeni bir baskısı da çıkacaktır. 623 sayfalık kitapta Yıldırım nadiren dipnotlarla araya girip sadece belgeleri konuşturur. Bu yüzden belgelerle dolu bir maziyi yansıtır “Amerikan Mandacıları”. Büyük romancı, klasikleşmiş eserlerin altında imzası olan Halide Edip Adıvar’ın bile bir zamanlar meylettiği manda meselesi bu kitapla birlikte daha bir billurlaşır, açıklık kazanır. Mandacıların niçin mandada direttikleri de ortaya konmuştur. Bağımsızlığından ve özgürlüğünden ödün verenlerle tam bağımsızlıktan yana olanları anlatan bu eser aynı zamanda daha da derinlere indiğimizde birbirine taban tabana zıt iki karakterin çarpışmasını yansıtması bakımından da ibretle okunmalıdır. Detaylı psikolojik analizler etrafında şekillenecek bir okuma kaç çeşit insan olduğunu anlamak açısından da fayda sağlayacaktır. Sömürgeci zihniyeti anlayamayan, özgüven eksikliği taşıyan zavallı ruhların psikolojisi gerçekten incelenmeye değerdir. Böyle insanların bilinçaltında neler yattığı pekâlâ ayrı bir araştırma konusu olabilir. Türk bağımsızlık mücadelesinde asil ruh bağımsızlık uğrundaki çabasında gayet net ve kararlı bir tutum sergilemiştir. Peki ya mandacı, işbirlikçi ruh? Aynı şeyi onlar için de söyleyebilir miyiz? Onlar ancak manda meselesinde kararlı davranmışlardır. Kararlı olmak elbette önemlidir. Ancak hangi konuda kararlı olduğun daha fazla önemlidir. Manda konusu ilk olarak Erzurum Kongresi’nde tartışmaya açılmış, ancak asıl ateşli tartışmalar Sivas Kongresi’nde baş göstermiştir. İlk önce kongre üyelerinin çoğunluğunun mandacı olmadığını belirtelim. Vasıf Bey, Osman Nuri Bey, Refet Bey, İsmail Fazıl Bey, Ahmet Nuri ve İsmail Hami mandacı olarak kitapta adı geçen isimler. Bu kişiler kongrede uzun konuşmalar yaparlar. Yazar, tutanakları da yayımlayarak kimlerin ne düşündüğünü öğrenmemizi sağlamıştır. Halide Edip kongreden önce Mustafa Kemal’e mektup yazarak Sivas Kongresi’nde mandanın kabul edilmesinin hayırlı bir gelişme olacağını belirtir. Daha başka kişiler de Amerikan mandasının kabul edilmesi yolunda Mustafa Kemal’e mektup göndermişlerdir. Mesele sadece Amerikan mandasını kabul edip etmemek de değildir. Amerikan mandacılarından ayrı bir de İngiliz mandacıları vardır. Amerikan mandacıları Wilson Prensipleri Cemiyeti etrafında toplanırken İngilizciler İngiliz Muhipleri Cemiyeti etrafında toplanır. Yalnız İngiliz taraftarları Amerikancılar kadar güçlü değildir. Zaten ne Erzurum Kongresi’nde ne de Sivas Kongresi’nde İngiliz mandasının sözü bile geçmez, çünkü İngilizlerin bir numaralı Türk düşmanı olduğu vatanseverler tarafından pekâlâ bilinmektedir. Amerikan mandacıları Amerikan Başkanı Wilson’ın dünyaya ilan ettiği ünlü Wilson ilkelerine dayanarak manda konusunda ısrar ederler. Amerikan mandacıları asla vatan haini olarak görülemez, değerlendirilemez. Yıldırım bunu da belirtir. Ve can alıcı bir noktaya temas eder. Kaleminden takip edelim: “İşin ilginç tarafı, manda isteyen kişiler, vatansever olarak görünen kişilerdir. Halide Edip İzmir’in işgali üzerine üzerine İstanbul mitinglerinde ateşli nutuklar çeker. Keza, Kara Vasıf’ın birçok hizmeti olur. Hatta İsmet Bey, Ankara’ya geldiğinde, Cumhuriyet’in ilk Başkakanı olur! (...) Ama vatansever kişilerin manda düşünebilmesi, üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur! Hem vatanı sev hem de onu kalkındıracağım diye yabancıya teslim etmeyi iste!” (s. 147) Aynı sayfada Mustafa Kemal’in Wilson prensiplerini eleştiren sözleri de yer alır. Mustafa Kemal, Wilson’ın ortaya koyduğu süslü sözlere inanmaz. I. Dünya Savaşı bitmesine rağmen birçok yerde devam eden işgalleri buna kanıt olarak gösterir. Mandacıların gafleti ve yanılgısı işte burada parlamaktadır. Mustafa Kemal Wilson ilkelerinin göstermelik sözler olduğunu ve Amerika’nın dünya barışını tesis etme niyetinin gerçeklerle hiç uyuşmadığını etrafında cereyan eden olaylarla teyit etmiştir. Kaldı ki Wilson Türkiye’nin doğusunu da içine alan büyük bir Ermenistan hayali kuran bir devlet adamıdır. Kitapta hiç bahsedilmese de Wilson’ın Kürdistan hayali de bilinmektedir. Banu Avar’ın “Hangi Dünya Düzeni?” kitabının 73. sayfasında yer alan Wilson haritasından Wilson’ın Türkiye’nin doğusunda Ermenistan’la birlikte Kürdistan’ı da kurmak istediği çok açık bir şekilde seçilmektedir. Yıldırım diğer kitaplardan farklı olarak ABD’nin kendi toprakları dışındaki 1919 yılına kadar olan müdahalelerinin listesini de veriyor kitabında. İlk sayfalarda yer alan bu listeye son sayfalarda 1919’dan 2003 yılına kadarki müdahaleleri de ekliyor. İki listeye bakıldığında görülmektedir ki ABD hiçbir zaman dünya sahnesinden elini eteğini çekmemiştir. Wilson ilkelerinin güzel yüzüne kanan Osmanlı aydınları katı ve acımasız İngiltere’den kaçıp ABD’ye kanatları altında sığınmışlardır. Yazar meseleyi şöyle anlatır: “O dönemdeki manda olmayı isteme, belki de tarihimizin en lekeli, en kara dönemidir! Bu bir rezalet, bir haysiyetsizlik, bir şerefsizlik örneğidir! Gönüllü teslimiyet, gönüllü kölelik, gönüllü sömürge olmaktır! Kaldı ki bağımsızlık öyle üç beş kişinin millet adına konuşarak himayeyi istemesiyle vazgeçilecek bir şey değildir! Ve bağımsızlık, bir şeref, bir var olma haysiyeti, bir karakter niteliğidir!” (s. 19) Mandacılar en çok Sivas Kongresi’nde seslerini yükseltmiştir. Kitapta dikkati çeken ayrıntılardan biri de Mustafa Kemal’in bu kongrede başkan olmasına rağmen Amerika yandaşlarının sözlerine hemen tepki göstermeyip eleştirilerini sonraya saklamasıdır. Yazarın belirttiğine göre Mustafa Kemal kongre esnasında manda tartışmalarına girmeyerek bir taktik uygulamıştır. Ancak yoğun bir kulis faaliyetiyle mandaya karşı olduğunu her daim dile getirmiştir. Buna rağmen ABD’ye hitaben bir mektup yazılmış ve Mustafa Kemal bu mektubu “kongre başkanı” sıfatıyla imzalamıştır. (Mektubun tam metni kitapta var.) Ama mektupta ABD’ye “gelin bize himayelik edin, abilik edin” denerek yalvarıp yakarılmamıştır. ABD’den bir inceleme heyeti gönderilmesi beklenmiştir. (Zaten Sivas’ta manda fikri reddedildiği için Türkiye’yi mandater olarak yönetmesi ve himaye etmesi için ABD’ye davet göndermek tutarsız olurdu.) Birçok yorumcuya göre böyle bir mektubun ABD senatosuna gönderilmesine karar verilmesi Sivas Kongresi’nde manda isteyenleri yatıştırmıştır. Ayrıca milliyetçi bir hareketin varlığının da dünyaya duyurulmasını sağlamıştır. Doğu Anadolu’da Türklerin Ermenileri katledeceği söylentisi üzerine General Harbord başkanlığında kalabalık bir heyet Anadolu’ya gelerek bir rapor hazırlar. Anadolu’nun birçok yerini gezen ve çeşitli kişilerle konuşan Harbord aslında Türklerin Ermenilere saldırmasının değil, Ermenilerin Türklere saldırdığının altını çizer. Rusya Ermenistan’ına sığınan Ermeni sayısının abartıldığını da ekler. Aynı zamanda “manda” konusuna da sıcak bakmaz. Amerika’nın mandater olarak ne Türkleri ne de Ermeleri manda yönetimi altında yönetmesinin uygun olmadığını düşünür. Çünkü bu iş için bölgede hem büyük bir askerî kuvvet barındırması hem de büyük bir mali yükü taşıması gerekecektir. Peki, Ermelerinden ve Türklerden bazıları Amerika’nın mandası olmayı istiyor da Amerika bunu istiyor mu? Şöyle bir algı var: Sanki biz kabul edince ABD gelip tıpış tıpış yönetmeye başlayacak. Sanki ABD kucağını açmış bizi bekliyor. Oysa Yıldırım’ın verdiği önemli bir bilgiye göre Amerikan senatosu 28 Haziran 1919 tarihli Versay Antlaşması’nı ve ona bağlı olan Milletler Cemiyeti Paktı’nı onaylamayı reddederek manda dosyasını kapatmıştır. Çünkü manda rejimi Milletler Cemiyeti’ne bağlı bir sistemdir. Bu karar üzerine Amerika, Paris Barış Konferansı’ndan çekilmiştir. Şunu da belirtelim ki Ermeni mandasını yüklenme konusunda en istekli olanların başında ABD Başkanı Wilson gelmektedir. Ancak kongredeki çoğunluk buna izin vermemiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde sadece Amerikan mandacılarıyla uğraşıldığı zannedilmesin. Padişahın ve Sadrazam Damat Ferit’in etrafında toplanan İngiliz mandacıları da düşmanı vatan topraklarına sokmamaya ve kanının son damlasına kadar savaşmaya kararlı olanları uğraştırmıştır. Erzurum Kongresi heyetince ABD Başkanı Wilson’a gönderilmek üzere kaleme alınan muhtıradan da bahsetmek gerekir. Bu muhtıradan anlıyoruz ki ABD yönetimi Yunanların İzmir’i işgalini uygun bulmuş ve İstanbul için Türklerin aleyhine bir karar vermiştir. Hatta korkunç bir ifade geçiyor. Deniyor ki: “Artık yok olmamızın size göre gerekli olduğunu anlıyoruz.” (s. 299) Yıldırım, ABD’nin bizim çıkarlarımıza ters düşen bütün davranışlarına rağmen vatansever olduğu bilinen kişilerin bu muhtıradan sonra dahi ABD mandasında diretmelerini şaşkınlıkla karşıladığını belirtiyor. Türklerin haysiyetini, bağımsızlığını, özgürlüğünü korumak için ulusal bir mücadele başlatan kahramanlarımızın, özellikle de Mustafa Kemal’in Millî Mücadele döneminde ne gibi badireler atlattığını ve kurtuluşu yabancıda gören onursuz bir zihniyetle nasıl başa çıktığını anlamak için “Amerikan Mandacıları” tam bir başucu kitabı. Hayri Yıldırım’ın eline, kalemine, yüreğine sağlık diyerek son noktayı koyalım.
323 öğeden 21 ile 30 arasındakiler gösteriliyor.
;